Said Nursi ve Risale-i Nur’a İşaret Eden Ayetler; / Birinci Şua

Said Nursi ve Risale-i Nur’a İşaret Eden Ayetler;

Birinci Şua;

[Acib bir suale karşı def’aten hatıra gelen garip cevaptır.]

 Sual: Şiddetle ve âmirane denildi ki: “Sen Risâle-i Nur’un kabul edildiğine dair Hz. Ali ve Gavs-ı Azam gibi zatların kasidelerinden şahitler gösteriyorsun. Hâlbuki asıl söz sahibi Kuran’dır. Risâle-i Nur, Kuran’ın hakikî bir tefsiri ve hakikatinin bir tercümanıdır. Kuran; gayb âleminin tercümanıdır. Sözler hakkında söz Kuran’ındır, görelim o ne diyor?”

Said Nursi’ye böyle bir soru soran kimsecikler yoktur. Hayali bir senaryo kurgulamaktadır. Güya bu soruya aklına “defaten” bir kere de ve aniden bir cevap düşmüş! Elbette yalan söylüyor. Said Nursi’nin işi gücü yok, çoluk-çocuğu yoktur. Haliyle bol bol düşünebileceği, fikir cimnastiği yapabileceği vakti vardır. Bu soruya, daha doğrusu hayali senaryoya uzun bir süre çalıştığı -aşağıda iyice görüleceği üzere- anlaşılmaktadır. Bu “defaten” vurgusuyla “Semadan gelen, kalbime ilka edilen/düşürülen cevap” imajı oluşturma gayretindedir! Hz. Ali ve Abdülkadir’in geleceği haber verme türünden uydurma rivayetler kendisini de tatmin etmediğinden, bu sefer doğrudan kitaplarının Kuran tarafından haber verildiğini, kendi hayatına orada pek çok göndermeler bulunduğunu, Allah’ın kendisini görevlendirdiğini ve cemaatini müjdelediğini Allah’a söyletmeye girişecektir!

Cevap: Risâle-i Nur doğrudan doğruya Kuran’ın açık bir bürhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve manevi mucizesinin parlak bir parıltısıdır. Risâle-i Nur; Kuran denizden bir sızıntı ve Kuran güneşinden bir ışıktır. Risâle-i Nur; hakikat ilminin kaynağı olan Kuran’dan mülhem ve feyzinden gelen bir manevi tercümesidir! Bu nedenle Risâle-i Nur’un kıymetini ve önemini açıklamak Kuran’ın şerefine, hesabına ve methine geçtiğinden, elbette Risâle-i Nur’un meziyetini (üstün özelliklerini) açıklaması gerekir! Benim gibi bir tercümanın hissesine düşen yalnız şükürdür. Hiçbir yönüyle gurura hakkı yoktur. Bu çok ehemmiyetli suale karşı iki-üç saat zarfında birden Kuran’ın meşhur ayetlerinden “Sözler” adedince 33 ayetin hem manasıyla, hem cifri ile Risâle-i Nur’a işaret ettiğini gördüm.

İhtar; aşağıda verdiğimiz ayetlerin Nur Risalelerine işaretleri ve tevafukları kuvvetli bir manevi münasebete dayanır. Bu ayetler ittifakla 13. asrın sonuna ve 14. asrın evveline cifirce bakıyor ve Kuran ve iman hesabına bir hakikate işaret ediyorlar. Ve (gerçekten) bir teselli kaynağı ( olan Risale-i) Nur’dan haber veriyorlar. Ve o zamanın dalalet fitnesinden gelen şüpheleri giderecek, Kuranî bir delili müjdeliyorlar. Ve o işaretlere ve remizlere tam mazhar ve o vazifeleri hakkıyla görecek, Nur Risaleleri gibi bir Kuran tefsiri olacak. Bu ayetler bilhassa Nur Risalelerine bakıp ona işaret ediyorlar.

Birincisi: [Nur/35] deki nur ayeti diye bilinen ayettir. “Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. O lamba bir billur içindedir; o billur da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nispet edilemeyen mübarek bir zeytin ağacından çıkan yağdan tutuşturulur. (Bu öyle bir ağaç ki) yağı, nerdeyse, kendisine ateş değmese bile ışık verir. (Bu ışık) nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruyla hidayete iletir. Allah insanlara (işte böyle) misal verir; Allah her şeyi bilir.” [Nur /35]

Bu ayet; Kuran’ın nurlu bir tefsiri olan Nur Risalelerine dört-beş cümlesiyle on yönden bakıyor. Nur Risalelerine bakan birinci cümlesi: مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ dur. Yani: Nur-u İlahî’nin veya Nur-u Kuranî’nin veya Nur-u Muhammedî’nin misali şu مِشْكَوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ dur. Sayısal değeri 998 olarak aynen Risalet-ün Nur, -şeddeli nun iki nun sayılırsa tam tamına tevafukla ona işaret eder.

Bu ayet nur-u muhammediye hiç bakmaz! Zira tam olarak küfür olan, peygamberi tanrılaştıran bir teoriye ayetin bakması imkansızdır! Allah’ın sadık kulu (!) gene sahtekârlığa başladı. Kelimenin başındaki “Kef” harfini attı. Yani kelimeyi makasladı! Ebced hesabı tutsun diye “Risalet-ün Nur” da kelimenin aslında olmayan, okurken ortaya çıkan (idgam-ı şemsiye) bir “nun” ilave etti. Ey Edepsiz Said! Bu ayette Allah kendini temsil ile anlatıyor! Sen ise utanmadan diyorsun ki bu ayet beni ve eserlerime işaret ediyor!

İkinci cümlesi: اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ dur. Bu cümlenin ebced değeri, 546 eder ki, Risâle-i Nur’un adedi olan 548’e gayet az ve sırlı iki farkla işaret ediyor!

Allah’ın sadık kulu gene sahtekârlığa başvurdu. Eserlerinin adını tekrar değiştirdi. Yukarıda kitaplarının ebced değerini 998 olarak hesaplamıştı! Yine tutmadı. İki sırlı fark numarası uydurdu! Tabii bu arada ebced hesapları tutsun diye ayetlerin istediği kısmını kesip, aldı! Ey Said sana yakışıyor mu tüm bu yaptıkların? Değer mi ayetlerle kedinin fare ile oynadığı gibi oynamak!

Üçüncü Cümlesi: مِنْ شَجَرَةٍ dir. Eğer مِنْ شَجَرَةٍ deki “te” duraklardaki gibi “he” sayılsa 598 eder ki; tam tamına Nur Risaleleri ve Risâle-in Nur adedi olan 598’e tevafukla beraber مِنْ فُرْقَانٍ حَكِيمٍ in adedine yine sırlı tek bir farkla tevafuk-u remzî ile hem; Nur Risalelerini kapsamına (efradına/ fertleri arasına) alır, hem de; Risâle-in Nur’un mübarek ağacının Furkan-ı Hakîm/ Kuran olduğunu gösterir. Eğer مِنْ شَجَرَةٍ  deki ة , ة  kalsa, o vakit sayısal değeri 993 eder, tevafuka zarar vermeyen az ve sırlı beş farkla Risalet-ün Nur adedi olan 998 tevafukla işaret eder.

Yine Abraka-dabra! Kaynanam kız çıksa! “Te” harfi “he” sayılsa! Beş sırlı fark! Farkı anlıyoruz da bu “sırlı fark” neyin nesidir? Yaptığın bu sahtekârlıkların sırrı ne ola ki? Ayrıca “مِنْ فُرْقَانٍ حَكِيمٍ” nereden çıktı! Nereden mi? Said Nursi’nin Risaleleri Hakîm ve Furkan olan Allah’tanmış, oradan çıkıyor! Risaleler böylece Allah’tan oluverir!

Dördüncü Cümlesi: نُورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِى اللّهُ لِنُورِهِ  Ki, 999 ederek sırlı bir tek farkla Risalet-ün Nur adedi olan 998’e işaret eder.

Beşinci Cümlesi: مَنْ يَشَاءُ cümlesi gayet az bir farkla Said’in meşhur bir lâkabına (Bediuzzaman’a) tevafukla bakıyor. Eğer يَشَاءُ deki mukadder zamir ortaya çıkarılırsa مَنْ يَشَائُهُ olur. Bu durumda tam tevafuk eder. Bu ayet nasıl ki Risâle-in Nur’a ismiyle bakıyor, öyle de yazılma tarihine tam tamına tevafukla remzen bakıyor.

 

Said Nursi, harflerin ebced değerleriyle oynayarak, bazen şeddeli harfleri bir, bazen iki harf saymakta, bazen, “te” leri “he” yapmakta, tenvinleri “nun” saymakta, bazen kitaplarının ismini değiştirmektedir. Kendi saçma sapan tefsirlerinin bulunduğu kitapların Kuran’ın geldiği yerden/Arş’tan geldiğini söylemektedir. Sonrada demektedir ki, “Allah dileyeni /dilediğini Nur’una iletir” İyi de Allah asla sahtekârları, eliyle kitap yazıp, bunlar Allah’tandır diyen deccalleri hidayete erdirmez! Ayetlerle kedinin fareyle oynadığı gibi oynayanları sevmez! Hele hele Allah’ın kendisini anlattığı bir ayeti, bu ayet beni ve eserlerimi anlatıyor diyen bir edepsizi asla Nur’una erdirmez! Allah’ın ayetleri bana ne diyor diye bakmayıp da, benim kitaplarıma acaba bir işaret var mı diye bakan, Allah’ın kitabına şaşı/yamuk bakanları Allah asla hidayete erdirmez.

وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمٰنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرٖينٌ           “Kim Allah’ın kitabına şaşı gözle bakarsa ona yanından ayrılmayan bir şeytanı musallat ederiz” [Zuhruf/36]

 

Hem مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ cümlesi; İkinci “te” “he”, ve شَجَرَةٍ deki tenvin “nun” sayılmak şartıyla 1311 eder ki, o tarihte Said’in Arapça öğrenmeye başladığı tarihe tam denk gelir ve ona remzen bakar.

İşte bu kadar anlamlı ve birçok yerde Kurani tevafukun bulunması yalnız bir emare, bir işaret değil, belki kuvvetli bir delildir.

Said “Mübarek ağaçtan” kendinin Arapçaya başlama tarihini çıkarır. İyi de neden senin? Benim veya bir başkasının değil? “Mübarek zeytin ağacından” zeytinyağı çıkar, Lakin Said zeytinyağı gibi üste çıkmayı başardı. Keşke hiç Arapça öğrenmeseydin! Bu ebced ilmi denen şeytanat ilmiyle Kuran’ın canına okumak için mi Arapça öğrendin?

Said burada da durmaz, bu ayetten elektrik üretmesini de becerir. Hatta Nur Risalelerinin elektrik gibi hızlı, etkin, çarpıcı anormal gücünü de keşfeder!

Meselâ, زَيْتُونَةٍ لاَ شَرْقِيَّةٍ وَ لاَ غَرْبِيَّةٍ cümlesi: “Nasıl, elektriğin kaynağı, ne şarktan ne de garptan elde edilmiş bir mal değildir. Belki yukarıdan, rahmet hazinesinden, semavat tarafından iniyor” diyorsa, aynen bunun gibi; manevî bir elektrik olan Nur Risaleleri dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fen ve sanatlarından alınmış bir nur değildir. Belki semavî olan Kuran’ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşiyesinden (Allah’ın Arşından) alınmıştır.

Nasıl elektrik Allah vergisi, O’nun insanlara bir ikramı, Said Nursi’nin Risaleleri de öyle! İnsan ürünü değil!

Ey Said! Büyük adamsın vesselam! İskender Evrenesoğlu bile senin bu yüce makamına erişemedi!

Hem meselâ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِىءُ وَ لَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ cümlesi, işaret diliyle diyor ki: “13. ve 14. asırda semavî lâmbalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı 1280 tarihine yakındır. İşte bu cümle nasıl elektriğin anormal yapısını ve yakın bir tarihte geleceğini remzen haber veriyorsa manevî bir elektrik olan Nur Risaleleri de gayet yüksek ve derin bir ilim olduğundan, tahsil külfetine ve ders çalışmağa ve başka üstatlardan öğrenmeye ve muallimlerin ağzından almaya gerek duymadan herkes derecesine göre o yüksek ilimleri, meşakkatsizce anlayabilir ve derin bir âlim olabilir. Yine bu ayet remzen haber verir ki; Said Nursi de ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur. Gerçekten bu ayetin üç işareti elektrik ve Nur Risaleleri hakkında hak olduğu gibi, Said Nursi hakkında dahi hakikatin ta kendisidir. Onun hayat hikâyesini okuyanlar ve hemşerileri bilirler ki; “İzhar” kitabından sonraki medrese usulünce 15 senede okunan kitapları, o yalnız üç ayda tahsil etmiş.

Bu cümle hem elektriğin, hem Nur Risalelerinin gelmesinin yakın olduğunu, hem de Said Nursi’nin doğum tarihini remzen haber veriyor. Bu ayet bundan başka bir mucize parıltısı daha gösterir. Öyle ki يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ nun makamı, 1279 olup, وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ kısmı ise, iki tenvin iki “nun” sayılsa 1284 eder. Böylece hem elektriğin yaygınlaşmasının, hem Nur Risalelerinin yazılma vaktinin yakın olduğunu, hem 14 sene sonra Said’in doğumunu “yekâdü /neredeyse”  kelimesiyle manen işaret ettiği gibi, cifr ile de tam tamına aynı tarihe tevafukla işaret eder. Malûmdur ki, zayıf ve ince ipler birleştikçe kuvvetlenir, kopmaz bir halat olur. Bu sırra binaen, bu ayetin bu işaretleri birbirini destekler. Tevafuk tam olmazsa da tam hükmünde olur ve işareti açık delil derecesine çıkarır.

Uyarı; Ben bu nur ayetinin işaretlerini elektrik ve Nur Risaleleri hatırı için (tam olarak) beyan etmedim. Belki bu ayetin manevi icazının bir şubesinden bir lem’asını göstermek istedim.

 

Bu kadar zorlayarak, ayeti katlederek çıkarmaya çalıştığı bu deliller aslında çok imiş ama, elektrik hatırına ve bir de kitapları hatırına tamamını yazmamış, sadece manevi mucizesinden bir bukle sunmuş! Ne demeli bilemiyorum!

Velhasıl; Bu ayet açık manasıyla Nur-u İlahî ve Nur-u Kuranî ve Nur-u Muhammedî’yi ders verir. Bu ayet; işari manasıyla her asra baktığı gibi, 13. asrın sonuna ve 14. asrın evveline de bakar ve baktırır. Bu zaman diliminde en çok dikkat çeken ve aralarında manevi münasebet bulunan elektrik ile Nur Risaleleri olduğundan doğrudan doğruya işaret diliyle bakar diye bana kesin kanaat verdiğinden çekinmeyerek kanaatimi yazdım. Hata etmiş isem Allah affetsin! Nur Risalelerinin bu ayetin iltifatına liyakatini anlamak isteyen, hangi risaleye baksa bunu anlar.

Bu “Nur ayeti” olarak bilinen [Nur/35] ayeti Said’in hayatını etkileyen en önemli ayettir. Kendi ifadesiyle fikrini, kalbini bu ayet tenvir etmiştir! O kendince zor/müşkil dini meseleleri hep nur anolojisi ile çözer! O’nun ism-i azamı bu “Nur” ismidir! Bu nur ayetinin tam on işaretle Risale-i Nur’a baktığını söyler! Risale-i Nur’a Nur namının verilmesine en birinci sebep olarak bu ayeti zikreder![1]

 

Kuran; şu kâinat kitabının bir ezeli tercümesi ve tercümanıdır.[2] Said Nursi’de onun tercümanıdır! Yazdığı risalelerin kaynağının Kuran’ın kaynağı olduğunu söyleyen, yani; Allah’tan olduğunu, kendisine sadece tercümanlık vazifesi düştüğünü söyler!

Said Nursi görüldüğü üzere Kuran’ın anlamını ne kadar çarpıtabileceğinin en güzel örneklerini vermiştir! Zira ayet sembolik bir dille Allah’ın nurunu anlatmıştır. Ayetin zerre kadar Said Nursi ve onun eserleri ile alakası yoktur! Gerçekten işari, remzi vs. gibi makbul olmayan bir tefsir yöntemiyle yaptığı, ayetleri istediği yerden makaslayarak, tamamıyla Pisagorculuk ve Yahudi Kabalaizm’inden gelen, Hurufiliğin en bariz yöntemi olan ebced hesaplarıyla, hatta ebced kurallarına bile aldırmaksızın, Kuran’ı kendi hayat hikâyesini anlatan otobiyografi kitabına çeviren Said’i Allah affetsin! Yapılan tam manasıyla bir cinayettir!

 

Kuran’da Nur Risalelerine işaret eden ikinci ayet; فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ  “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” [Hud/112] ayetidir. Bu ayetin hemen karşısında bulunan فَمِنْهُمْ شَقِىّ  وَ سَعِيدٌ  “O gün onlardan şakî /bedbaht ve said /bahtiyar olan vardır.” [Hud/105] Bunun sayısal değeri 1303 eder. Birinci ayetin ise; 1309 eder ki; o tarihte umum muhatapları içinde birisine (kendisine) Kuran hesabına iltifat edip istikametle emreder. 1303; Said Nursi’nin tahsile başladığı tarihtir. 1309 ise, Said’in harika bir surette pek az bir zamanda ilimce mükemmelleşmesi, öğrencilikten öğretmenliğe başladığı ve üç ayda ve bir kış içinde 15 senede medresede okunan yüz kitaptan fazla okuduğu tarihtir. Said, o tarihlerde, o bölgede bu üç aylık eğitimden elde ettiği bilgilerle pek çok imtihanda[3] ve hangi ilimden olursa olsun sorulan her soruya doğru cevap vererek ispat ettiği tarihe bir işarettir. Nur risalelerinin istikametine bir işarettir!

 

Bu “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayeti Said Nursi’ye özel olarak emir vermektedir. Sana gelecekte Risaleler yazdırılacak. Zaten ayet hemen karşısındaki “Said” kelimesine bakmaktadır. Zaten bu ayetin de sayısal değeri de Arapça’ya başlama tarihine tam denk gelir! Önceki ayet ise 1309 tarihine denk düşer ki, Said’in ilahi inayet/ yardım ile tüm ilimleri üç ayda yutuverdiği, her bir soruya istisnasız doğru cevap verdiği tüm insanlık için bir milat olan o meşhur eğitim yılıdır! Said Nursi bu ayetten cennetlik olduğunu da çıkarır.

Oysa peygamberimiz bile şöyle diyordu. Daha doğrusu; böyle demesi emrolunmuştu; “Ben bile bana ne yapılacağını bilmiyorum” [Ahkaf/9] İsminiz Said ise, Kuran’daki ayet size cenneti garanti ediyor! Oysa ayetin bununla hiçbir alakası yoktur. Kimsenin Allah’ın huzurunda konuşamayacağını haber vermektedir. Özellikle dini bu kadar ifsat edenlerin, yazdıkları karmakarışık külliyatları tarafı ilahiden deyip, bin bir ebced hesaplarıyla millete yutturanların hesabı zor olacaktır.

[Hud /112] ayetini bir de biz ebcedsiz okuyalım; “Ey peygamber! Öyleyse emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Seninle beraber olanlar da aynı yolu tutsunlar! Asla guluvv’a/ aşırılığa gitmeyin! Unutmayın ki O, yaptığınız her şeyin farkındadır.” [Hud/112] Bu ayet işareten, remzen filan değil, her şeyiyle Said Nursi’yi tarif etmektedir. Dinde aşırı gitmek, mütenebbilik/peygamberlik taslamak, bana yazdırılıyor, ben her şeyi biliyorum demek, Ben asrın bedii’yim /harikasıyım, kimseye soru sormam, her soruya doğru cevap veririm diyen Ey Said! Aşırı gitme! Ayetin devamında da bu adamın peşinden giden, Kuran tefsiri okuyoruz deyip, Kuran’dan habersiz kimselere, Nurculara seslenmektedir. “Zalimlere, haddi aşanlara meyletmeyin! Meylederseniz kesinlikle size ateş dokunur. Onların Allah ile birlikte O’nun dununda velileri/ yardımcıları yoktur” [Hud/113] Nurcular cennete gidecek diye etrafına adam toplayan, cehenneme kimseler girmesin diye cesedini büyüten Said orada size yardım edemez!

 

Üçüncü ayet; وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا  “Bizim uğrumuzda cihad edenlere Biz yollarımızı gösteririz…” [Ankebut/ 69] Bu ayet cifirce 1344 eder ki, o tarihte Risâle-i Nur şakirtleri görülmüyor. Demek bu ayet, Kuran’ın parlak bir tefsiri olan Risâle-i Nur’a bakıyor ve ilk nazil olan “Şüphesiz ki insan azar” [Alak /6] ayeti gibi manasıyla ve sayısal değeriyle ifade ediyor ki; 1344’e insanlık âleminde emsalsiz bir azgınlık, bir inkâr çıkacak. وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا ayeti ise, o tuğyana karşı koyanları övüyor. Eğer لَنَهْدِيَنَّهُمْ deki şeddeli “nun” bir “nun” sayılsa, 1294 eder ki Said’in doğumunun birinci senesidir. Eğer şeddeli “lam” iki “lam” ve “nun “ bir sayılsa, o vakit 1324 sayısı/tarihi hürriyetin ilanı hengâmında Said’in manevi kıyam ile boy gösterdiği yıla işaret eder.

Allah’ın sadık kulu yine kelimelerin sayısal değerleriyle oynamaktadır. Şeddeli “nun”u bir “nun” saydı. Kafadan 50 rakamı düştü. Yine denk gelmedi. Kendi doğumuna değil de, bir yaşındaki çocukluğuna Kuran’dan işaret buldu. Bu arada “her Firavun koynunda bir Musa saklar” vecizesine uygun olarak, 1344’de büyük bir tuğyan ve inkar çıktıysa da Said de beri tarafta büyümekte, küfrün ve isyanın belini kırmak için imdada koşacak! “Uğrumuzda cihad eden” Said’in gelişini müjdelemektedir!

Dördüncü ayet;  وَلَقَدْ آتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ اْلمَثَانِى ”Andolsun ki, biz sana tekrarlanan yedi ayeti (Fatiha’yı) ve yüce Kuran’ı verdik” ayetidir. [Hicr/ 87] Bu ayet; Kuran ve Fatiha suresini ifade ettiği gibi, Risale-i Nur’a da cifirce işaret eder. Çünkü آتَيْنَاكَ سَبْعًامِنَ اْلمَثَانِى sayısal değeri olan 1335 rakamıyla İşarat-ül İ’caz tefsirinin neşir tarihi olan 1335-6’ya tevafukla remzî bir perdeden bakar.

Oysa [Hicr/87] ayetinde muhatap Hz. Peygamber’dir. Ve ona Fatiha suresi ya da diğer uzun surelerden yedi uzun surenin verildiği ifade edilmektedir. Eğer ayeti Said Nursi’nin anladığı gibi anlarsak şöyle bir anlam çıkar; “And olsun ki Said Nursi Biz sana, her zaman tekrarlanan Risale-i Nur’u ve Kuran’ı verdik.”

Beşinci ayet: اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا َيمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ “Ölü iken iman ile diriltip nura kavuşturduğumuz ve halk içinde o nur ile doğru yolda yürüyen kimse…” [Enam/ 122]  Bu ayet hususî bir surette Risâle-in Nur ve müellifine bakıyor. Şöyle ki: مَيْتًا kelimesi tenvin “nun” sayılırsa 500 eder ki, Saidü’n-Nursî kelimesinin ebced değeri olan 500’e tevafukla işaret ediyor ve diyor ki; “Said dahi meyyit /ölü hükmünde idi. Nur Risaleleri ile ihya edildi, onunla hayat buldu.” Evet, اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا deki iki tenvin “nun” dur ki, 1334 eder. Bu aynı zamanda (Arabî tarihle) Said’in Birinci Dünya Savaşında maddî ölümden harika bir tarzda kurtulmasına işarettir! Ve yine felsefe ve gafletten kaynaklanan manevî ölümden kurtulduğu, Kuran’la dirildiği tarihtir. Bu manevî rastlantı ve cifr onayı kuvvetli bir işarettir. Hem فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَالَهُ نُورًا يمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ de tenvin “nun” ve şeddeli “ن” iki “ن” ve بِهِ de telaffuz edilen ى sayılmak cihetiyle 1294 eder ki, doğumunun ve hayatının birinci senesidir. Demek bu cümle ile maddi hayatına, önceki cümle ile de manevi hayatına işaret vardır.

Elhasıl: Bu ayet pek çok yönden hem Nur Risalelerine, hem müellifine, hem bu 14. asrın başlangıcına, hem Risalelerin başlangıcına bakar. Kalbime kesin bir kanaat geldi ki, مَيْتًا kelimesine tam uyan Said’tir. Bu ayet Risâle-i Nur tercümanı olan Said’i “مَيْت” ünvanıyla göstermesinin bir hikmeti budur ki: ölümün muammasını ve tılsımını Risâle-i Nur ile o çözmüştür.

Elhâsıl: Bu ayet her asra baktığı gibi bu asra daha fazla dikkat çekmek için cifirce bu asrın üç-dört döneminin tarihlerine ve olaylarına işaret eder. Risâle ve Şakirtlerin bu derece kuvvetli Kurani işaret ve müjdelerle ve tarikat kutuplarının iltifatına mazhar olmalarının sırrı ve hikmeti, musibetin büyüklüğü ve dehşetidir ki, hiç bir eserin mazhar olmadığı bir kutsal takdir ve beğeni almış. Demek Risalelerin önemi onun olağanüstü büyüklüğünden değil, belki musibetin olağanüstü dehşetine ve tahribatına karşı verdiği uğraştan kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı, Risâle-i Nur dairesi içine girenler imanlarını kurtaracak ve imanla kabre girecek ve Cennet’e gidecekler diye bu ayet müjdeliyor.

Görüldüğü üzere Said Nursi yaptıkları bu iman kurtarma ameliyesinden dolayı kendini ve cemaatinin cennetlik olduğuna ayetten delil getirmektedir! Meyve Risalesinde, “İslam diyarı olan bir yerde ölen kırk kimseden sadece bir-ikisinin imanla gittiğini, diğerlerinin imansız gittiğini söyler. Kalplerini yarmış da bakmış olamaz! O imanla gidenler herhalde Nurcular olmalıdır!

Yine bir sürü sayısal sahtekârlık! Tenvinden nun çıkardı! Harfler kurtarmıyor, harekelerden medet umuyor! İlave 50 sayı buradan geldi. Ölü; olur Said! Bu ölü risalelerle dirilir! “Biz onu dirilttik”  ayetinden de kendi doğumunu görür. Tabii yine bir sürü harf ilavesiyle. “Ölü idi” kelimesi maddi hayatına, “dirilttik” kelimesi manevi hayatına işaret vardır! Ölü kelimesi tam olarak işaret etmektedir. Zira o ölüm muammasını çözmüştür!

Altıncı ayet: وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تمْشُونَ بِهِ Yani: “O size ışığında yürüyeceğiniz bir nur lütfetsin..” [Hadid /28] Allah’a hamdolsun, Risâle-i Nur bu ayetin kudsî ve küllî manasının parlak bir ferdi olduğu gibi نُورًا deki tenvin “ن” sayılırsa 1318 sayısıyla Said’in öğretmenlikten, yazarlık vazifesine başladığı zamanın beş sene öncesine ve çok ayetlerin işaret ettiği 1316 tarihindeki mühim bir fikrî değişimden iki sene sonraki zamana denk gelir. Ki; bu zaman Risalelerin ön hazırlık evresinin başladığı tarihtir.

Said Nursi Allah için o kadar önemlidir ki; onun doğumu, birinci yıl dönümü, öğretmenliğe başlama, oradan yazarlığa geçmesinin tam beş sene öncesi! Ondaki fikri değişimin başladığı 1316 yılının iki sene öncesi! Allah tarafından biz aciz kullara bir lütuf olarak bildirilmiş!

Ayetin anlamı şöyle olmuştur; Allah size Said Nursi’yi /Nur’u verdi! O nur sizin yolunuzu aydınlatır, da siz onunla yürürsünüz!

Yedinci ayet:  وَيُحِقُّ اللّهُ اْلحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ”Allah, hakkın hak ve gerçek olduğunu kelimeleriyle ispat eder…” [Yunus/ 82] şu ayetin küllî manasının bu zamanda açık bir onayı Risaleler olduğu gibi, Allah lafzındaki şeddeli “lâm” bir “lâm” ve بِكَلِمَاتِهِ deki söylenen “ya” sayılmak şartıyla 998 sayısıyla Risalet-ün Nur’un 998 sayısına tam tamına tevafukla ona bakar. Ve yine “Sözler” adlı kitabımın anlamı; Arapça olarak “kelimat” demektir. İşte Said Nursi, o “Sözler/ Kelimat” ile Kuran hakikatlerini ispat etmiştir! Bu Sözler kitabı zamanın dinsiz filozoflarını susturmuştur.

Said Nursi yine iki sayı ilave ederek (30+10= 40) sayısal sihirbazlıklara girişti. Bu ise tam Risaletü’n-Nur’un sayısal değeridir! Görüldüğü gibi ayet onun kitaplarına işaret etmektedir. Ayette geçen kelimât da Risale-i Nur’un bölümlerinden olan Sözler’e işaret eder! Allah dinsiz filozofları Kuran ile imana getiremedi ama, Said’in Sözler kitabı getirdi!

Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: “Allah, hakkın hak ve gerçek olduğunu Sözler ile ispat eder.”

Sekizinci ayet;  قُلْ اِنَّنِى هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ ”De ki: Rabbim, beni doğru yola iletti.” [Enam/161] ayetidir. Şu ayetin geniş manasının bu asırda uygun bir ferdi Risalet-ün Nur’dur! Yine bu ayet; cifirle  صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ kelimesi صِرَاطٍ deki tenvin “nun” sayılmak cihetiyle Risalet-ün Nur adedi olan 998 yine iki sırlı fark ile bakar!  هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ cümlesinin sayısal değeri 1316 eder ki; Said’in Risaleleri yazmaya hazırlandığı en hararetli tarih olan 1316 sayısına tam denk gelir!

Said Nursi’nin bu yorumu doğru kabul edildiğinde ayetin Türkçe anlamı şöyle olur; “Ey Said Nursi de ki: Rabbim, beni Risale-i Nur’a kavuşturdu.”

  Dokuzuncu ayet; Yine فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى ayetidir. Yani: “hiç kopmayacak bir kulba tutunmuş olur.” [Bakara/256] Risâle-i Nur, Allah’a imanın Kuranî delillerinden bu zamanda en kuvvetlisi olduğundan, bu بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى   “en sağlam kulp” ifadesinin kapsamına özellikle dâhil olur. Çünkü bu kelimelerin sayısal değeri 1347 eder ki, Risalelerin yayınlandığı ve olağanüstü parladığı tarihe tam denk gelir! Bu tevafuk, Risalelerin; 14. asırda Kuran’ın manevi icazından doğan bir “urvetü’l-vüska / en sağlam kulb” olduğuna bir işarettir! Ve yine bu tevafuk; karanlıklardan aydınlığa çıkaracak vesilenin Risâle-i Nur olduğunu remzen bildirir.

 

Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkâr eder ve Allah’a inanırsa, Risale-i Nur’a yapışmış olur ki, o hiçbir zaman kopmaz…”  [Bakara/256]

Bence ayet Said Nursi gibi tağutlar reddedilmeden, Allah’a iman etmenin bir anlamı olmayacağını haber vermektedir! Kendini evrenin merkezi zanneden, kitaplarını Kuran ile yarıştıran, nefsi firavunlaşmış, haddini aşmış, insanlara sağdan yaklaşan, suret-i haktan görünen, insanları kendi etrafında toplanmaya davet eden, ebced hesaplarıyla pek çok sahtekârlık yapan kimse, tağut değilse kim tağuttur!  Kuran tefsiri denilerek her daim okunan, Kuran’a giden yolda bir barikat olan ve Kuran’ı tali bir kitap konumuna indirgeyen Risaleler denen külliyat terkedilmeden, Kuran’a temessük edilemez, yapışılamaz! Tağutlar reddedilmeden Allah’a iman edilemez!

Onuncu ayet:يُؤْتِى الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاء  “Allah dilediğine/dileyene hikmet verir” [Lokman/22]

Onbirinci ayet: وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَاْلحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ “Peygamber onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretir ve onları tezkiye eder /arındırır” [Bakara/129]

Onikinci ayet: وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَاْلحِكْمَةَ  “Sizi arındıracak, size Kitab’ı ve hikmeti öğretecek (bir peygamber gönderdik)” [Bakara/151] ayetleridir. Bu üç ayetin toplam anlamı şudur; “Kuran hikmeti size bildiriyor. Sizi manevî kirlerden temizliyor.”[4] Bu üç ayetin geniş anlamına Risâle-i Nur’un bilinçli olarak dâhil edildiğine iki kuvvetli emare var.

Birincisi; Risâle-i Nur’un konusu ve neticesi, Kuran’ın hikmetidir.

İkincisi; Birinci ayet 1322 ederek makam-ı ebcedî ile Said’in yüksek ilimlerden vazgeçip, Kuran hikmetine yönelerek Kuran hizmetkârlığına soyunduğu tarihtir ki, bir sene sonra İstanbul’a gitmiş manevî cihadına başlamış.

İkinci ayetin sayısal değeri 1302 eder ki; Said’in Kuran dersini aldığı tarihe bakar.

Üçüncü ayet ise; Avrupa filozoflarına Kuranî hikmet neymiş gösteren Said’in Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de Kuranî hikmeti savunmaya başladığı, inzivaya çekilip, Kuran’dan aldığı ilhamlarla Risâle-i Nur meselelerini iktibasa başladığı 1338 tarihe tam denk gelir.

Kutsal hikmeti, bize (kainattaki yüksek hikmetleri) yine Kuran’ın hikmetli ve yüksek belagati ve ifadesi ile görebiliyoruz. Yani kainat Allah’ı anlatan bir kitap, Kur’an bu kitabın kıraatı, Risale-i Nurlar ise bu kıraatın müfessiri ve mütefekkiridir. Şayet Kur’an bu kainatı bize okutmasa, Risale-i Nurlar ve benzeri tefsirler de bize o okumayı açmasa idi, biz kendi aklımız ve fikrimizle o yüksek ve kutsal hikmetleri göremez ve bilemezdik.[5]

Yine Süper Kahraman Said, Avrupalı filozofları sopa çekiyor ve onları fena haşat ediyor! Böyle bir “zamanın harikuladesi” şahsiyetten Kuran’ın bahsetmemesi olmaz! O ileride Kuran hikmetini Avrupalı filozoflara parlak bir şekilde göstereceğinden, onun Kuran dersine başlama tarihi asırlar öncesinden Allah tarafından haber verilmiştir!

Bu durumda Said Nursi “Kitab’ı ve hikmeti öğreten ve insanları arındıran kimse” olmaktadır. “Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size ayetlerimizi okuyor, sizi temizliyor, size Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.” [Bakara/151] ayetini Said Nursi’nin yorumu esas alındığında ayetin anlamı şöyle olur: “Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size ayetlerimizi okuyor, sizi Risale-i Nur ile temizliyor, size Kitabı ve onun hikmetini gösteren Risale-i Nur’u öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.”

Onüçüncü ayet: وَمَا يَعْلَمُ تَاْوِيلَهُ اِلاّ اللّهُ وَالرّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ “(Müteşabih ayetlerin) tevilini Allah’tan başka kimse bilmez! Bir de ilimde derinleşenler!” [Al-i İmran/7]

Ondördüncü ayet: لكِنِ الرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ مِنْهُمْ “Lakin onların içinde ilimde derinleşenler vardır” [Nisa/162]

Bu iki ayet de bu asra hususî bakar. Birincisinin meali gösteriyor ki: Dalalet ehli müteşabih ayetleri yanlış tevillerle onu değiştirmeye, bozmaya ve şüpheleri çoğaltmaya çalıştığı bir zamanda, ilimde derinleşen bir zümre o müteşabih ayetlerin hakikî yorumlarını açıklayacak ve o şüpheleri yok edecektir. Avrupa’nın bin seneden beri Kuran aleyhinde biriken itirazı ve evhamı Birinci Dünya Savaşı vasıtasıyla İslâm âleminde yayıldı. O şüpheleri ve itirazları bu zamanda defeden Risâle-i Nur ve şakirtleri en önde göründüğünden, bu ayet Risâleler ve şakirtlerine remzen bakar. Ayrıca sonraki kelamcılar gibi ayeti okur da اِلاَّ اللّهُ da durmaz isek, sayısal değeri 1344 eder ki, Nur Risaleleri ve şakirtlerinin cihad meydanına atıldığı tarihe tam denk gelir ve onları bu ayetin kutsal harîmine alır. Hem haşrin en kuvvetli ve parlak bir bürhanı olan 10.Söz’ün etrafa yayılması tarihine ve Kuran’ın kırk yönden mucize olduğunu beyan eden 25.Söz’ün şöhret bulduğu zamana tam bakar. Eğer eski kelamcılar gibi  اِلاَّ اللّهُ  da durulursa ve bir de اَلرَّاسِخُونَ deki şeddeli “ر” iki “ر” sayılır ise, 1360 küsur eder ki; Risale-i Nur şakirtlerinin bundan 15-20 sene sonraki ilimde derinleşmiş hakiki uzmanlar şeklinde olan ilimlerine ve imanlarına remzen bakar! Ayeti orijinalindeki gibi (hile yapmadan) okursak ebced değeri 1212 eder. Bu da; bundan bir buçuk asır evvel Mevlâna Hâlid’in Hindistan’dan getirdiği parlak bir “hakikat ilmi” (!) vasıtasıyla o tarihlerde yayılmış bulunan bozuk yorumları ve şüpheleri dağıtarak yüz senede elli milyondan ziyade insanı irşad edip, aydınlattığı tarihe bakar.

İkinci ayetin اَلرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ مِنْهُمْ  ebced değeri 1344 ettiğinden -her asra baktığı gibi- bu asra da hususî remzen bakar. Ve hakikat ilminde derinlemesine çalışan ve kuvvetli bir imana sahip eden zümreye işaret eder. Ve çok ayetlerin ehemmiyetle gösterdikleri bu 1344 tarihinde Risale-i Nur ve şakirtlerinden daha ziyade bu vazifeyi yapan görülmüyor. Demek bu ayet onları özel dairesine alıyor.

Hâlbuki [Al-i İmran/7] ayeti tam olarak Said Nursi’nin yaptığı işi kınamaktadır. “Kalplerinde yamukluk bulunan kimseler, fitne çıkarmak ve tevil etmek amacıyla onun müteşabih olan kısmının peşine düşerler.” İlimde rüsuh bulanlar asla böyle ebced gibi şeytanat ilmiyle fitne-fesat çıkarma peşinde koşmazlar. Her şeyi biliyoruz demezler! Müteşabih ayetlerin yorumunu ancak Allah bilir deyip, hepsine icmalen inanırlar.” Sonra Halid-i Bağdadi Hindistan Budistlerinden ne tür bir “hakikat ilmi” getirmiştir? Bizim bildiğimiz oradan rabıta /yoga /meditasyon getirdiğidir. Kendi suretine rabıta yaptırmıştır. Said ortalığı boş bulmuş, atıp-tutuyor. Ya da Nakşilere rüşvet-i kelam veriyor! Bak Kuran ara sıra sizin şeyhinize de işaret etmiş!

Avrupalıların ürettikleri fikirler masum ve saf zihinleri tam ifsad etmek üzereyken, Cenab-ı Hak o geniş merhametiyle, bu asrın insanlarının yardımına Risale-i Nur gibi bir eseri göndermiş, zihinlerin dağılmasını önlemiştir. Süper kahraman yine görev başında! Her derde derman! Allah’ın insanlara bir lütfu!

Kuran ayetleri,  kırk yönden Kuran’ın mucize olduğunu ispat eden Said’in Sözler kitabının 25. Söz’ünün yazıldığı tarihi açık açık bildiriyormuş! İyi de sen kırk değil, yüz kırk yönden kendi kitaplarını kutsamak için Kuran’ın canına okuyorsun. Senin Kuran’a saygın bu mu? Ebced hesaplarıyla tam olarak hurufîlik yapıyorsun. Kuran’ı hurafelerle dolduruyorsun! Kuran’ı Said Nursi’nin hayatını anlatan sıradan bir kronoloji kitabı derekesine indiriyorsun.

 

Onbeşinci ayet: يَا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَ كُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًا[Nisâ /174] Şu ayet bu zamana dahi hitap eder. Çünkü; مُبِينًا  hariç kalsa 1360 küsur eder. Eğer قَدْ جَاءَكُمْ den sonraki olsa بُرْهَانٌ ve نُورًا kelimelerindeki tenvinler “nun” sayılsa 1310 eder. Demek bu asra da hitap eder. Hem قَدْ جَاءَكُمْ بُرْهَانٌ cümlesi -yalnız dört farkla- Kuran’ın ebced rakamına tevafukla baktığı gibi, o İlahî Furkan’ın bu zamanda parlak ve kuvvetli bir bürhanı olan Nur Risalelerine dahi ikinci cümlesi olan اَنْزَلْنَا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًا adedi -iki tenvin vakıfta iki “elif” sayılırsa- 598 eder. Bu da Nur Risalelerine ve Risâle-in Nur adedine tam denk gelir. Bu ise; o semavî bürhanın (Kuran’ın) yerde bir bürhanı Nur Risaleleri olduğunu remzen haber vermesi demektir.

 

“Ey insanlar! Size, Rabbinizden apaçık bir delil olan bir peygamber geldi ve size, dünyanızı ve âhiretinizi aydınlatıcı apaçık bir nûr olarak Kuran’ı indirdik.” Biz bu ayette Said’e ve eserlerine herhangi bir işaret göremedik. Bizim gördüğümüz, birileri Allah’ın kitabını süfli emellerine alet etmeye yeltenmiş! Kitabının adını “Nur” koymuş, sonra da Kuran’da geçen her nur kelimesi benim kitabıma işaret ediyor dediğidir!

Yine Allah’ın sadık kulu birçok sahtekârlıklara müracaat etmektedir. İki tenvin iki elif sayılsa! İyi de ebced oyununda bu kadar da kuralsızlık olmaz ki! Resmen mızıkçılık yapıyorsun Said! Hani tenvinleri çoğu kere hesaba dahil ediyordun! Tam kafadan 98 sayı çaldın! Kuran’dan kendine ve kitaplarına işaret bulacağım diye başladığın bu sihirbazlık numaraları epey can sıkmaya başladı!

Onaltıncı ayet;  لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ [Fussilet/44] ayetidir. Şu şifalı ayet benim dertlerimin şifası ve ilâcı olduğu gibi ilahi eczane olan Kuran’ın şifalı ilâçlarından, Risâlelerin değişik bölümlerindeki kavanozlardan alarak, binlerce manevî derdime bin şifa buldum ve Nur Risalelerini okuyan şakirtler dahi buldular. Ve fen ve felsefe bataklığında boğulan, zındıklık hastalığına yakalananlar dahi onunla şifa buldular.  Kuran ilaçlarının bu zamanda bir kısım kavanozları hükmünde bulunan Nur Risaleleri bu şifalı ayetin odak noktasıdır!  Bu ayetin buna işaret ettiğinin delili şudur; ayetin sayısal değeri olan 1346, Nur Risalelerinin şifa dağıtarak yayıldığı tarihtir! Yine bu tarih; Mu’cizat-ı Ahmediye namında olan harika risalenin yazılma zamanına tam denk düşer!

Said Nursi’ye göre ise; Risaleler, Kuran ilaçlarından yapılmış haplar, kavonozlara konmuş şuruplar gibidir. Şifa bulmak isteyen Kuran’a değil, risalelere müracaat etmeli! Koca Said bile şifayı kendi kitaplarında bulmuş! Zaten Risale-i Nur onun değil ki! O kendisine yazdırılan kitapları okuyarak âlim olmuştur, binlerce manevi derdine onlar derman olmaktadır. Allah şifa versin!

 

Onyedinci ayet:  فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ  [Tevbe/129] ayetidir. Cümlenin sayısal değeri şeddeli “lâm”lar birer “lâm” ve şeddeli “kef” bir “kef” sayılsa 1329 eder. Bu da İşarat-ül İ’caz tefsirinin yazılma tarihidir! Eğer, şeddeli “kâf” iki “kâf” sayılırsa 1349 eder ki; Birinci Dünya Savaşı esnasında Nur Risalelerinin “Hasbiyallah /Allah bana yeter!” diyerek tek başına Kuranî nurları neşrettikleri aynı tarihe tam denk düşer! Bu ise hiçbir şekilde tesadüfen olamaz. Belki bu gibi ayetler, en müşkil zaman olan bu asra özellikle bakar ve o ayetleri kendilerine rehber edinen bir kısım şakirtlerine hususî iltifat edip iltifatlarıyla cesaretlendirirler.

Gerçi bu ayet önceki ayetler gibi Nur Risaleleri ile manevi münasebeti açıkça görünmüyor! Fakat bir yönüyle bir çeşit münasebeti var. Şöyle ki; 13 senedir bu ayet Said’in ve şakirtlerinin akşam namazından sonra okudukları özel virdidir. Onlar kimseden çekinmeyerek “Hasbiyallahü” demişler, iman nurlarını ve Kuran sırlarını yaymışlar, inananları karamsarlıktan onlar kurtarmışlardır!

Said Nursi yaptığı gene “kaynanam kız çıkarsa” türünden şartlı cifr hilelerine başvurdu. Toplam 50 puan düştü! 1329 tarihini buldu! Bir de ne görsün! Tefsir yazdığı tarih çıkıvermiş! Olmadı tekrar 20 ilave etti! Hayret gene bütün yollar ona çıkıyor! Kendisine ve cemaatine hususi iltifat var!

 

Onsekizinci ayet;  اِنَّ حِزْبَ اللّهِ هُمُ الْغَالِبُونَ“Şüphesiz galip gelecek olanlar hizbullahtır” [Maide/56] ayetidir. Bu ayet mealiyle hizbullahın zâhirî mağlubiyetinden gelen karamsarlığı yok etmek için kudsî bir teselli verir. Hizbullah / Allah’ın hizbi olan Kuran taraftarlarının hakikatte ve sonuçta galip geleceğini haber verir. Ve bu asırda da Kuran hizbi Nur şakirtleridir.  Ayetin sayısal değeri olan 1350 sayısı; şakirtlerin hizbullaha dâhil edilmelerine bir emaredir. Nur şakirtlerinin zahirî mağlubiyetleri ve bir sene sonra hapse atılmaları ama sonuçta manevî olarak galip gelmeleri ve kendilerine kurulan tuzakları boşa çıkarmaları, Rumî tarih ile 1350-1351-1352 (1930-2 yıllarına) sayısına denk gelmesi elbette bir Kuranî işarettir.

Said Nursi’nin yorumunu esas alırsak, ayetin meali şöyle olur; “Şüphesiz Risale-i Nur talebeleri, gerçek galiplerin tâ kendisidir.”

 

Ondokuzuncu ayet: [Tahrîm/8] ayetinin geniş anlam seviyelerinden bir işari seviyesi bu asra bakıyor. Çünkü يَقُولُونَ رَبَّنَا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا “Rabbimiz bizim nurumuzu tamamla derler” cümlesinin hem manaca münasebeti vardır, hem de cifirce 1326 eder.  O tarihten kısa bir zaman sonra Nur şakirtleri ortaya çıkmışlardır. Haliyle bu emare ayetin kapsamına onları da dahil etmektedir! girdiğine bir emaredir. وَاغْفِرْلَنَا cümlesi 1360’a (1941’li yıllara) bakıyor. Demek bundan beş-altı sene sonra istiğfar devresidir. Nur Risaleleri şakirtlerinin o vakitte istiğfar dersini vereceğine remzen bir îma vardır.

Yirminci ayet:  وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ   Biz Kuran’dan, iman edenler için bir şifa ve rahmet kaynağı olan ayetler indiriyoruz. [İsra /82] Şu ayet asr-ı saadette Kuran’ın nuzulüne baktığı gibi sair asırlara dahi işari manasıyla bakar. Kuran’ın semasından ilhamî bir surette gelen şifalı Risale-i Nur’a da işaret eder. İşte doğrudan doğruya Kuran’ın feyzinden ve ziyasından iktibas olunan Nur Risaleleri, benim manevî dertlerime şifa olduğu gibi, Nur şakirtlerinin dertlerine de şifa olmuştur! Öyleyse Nur Risaleleri bu ayetin işari manasına dâhildir. Buna bir emare olarak مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ  “müminlere şifa ve rahmet olan” kısmının sayısal değeri 1339’dur. Aynı tarihte Kuran’dan ilham olunan Nur Risaleleri bu asrın manevî ve müthiş hastalıklarına şifa olarak çıktığından, bu ayet ona hususî işaret ediyor! Ben kendi kanaatimi yazdım, kanaate itiraz edilmez!

Özellikle insanlığın en bunalımlı ve hastalıklı olduğu bu asırda, elbette Kur’an’ın en kapsamlı ve en tesirli bir tefsiri bulunmak gerekir! Haliyle Kur’an’ın buna işaret ve beşaret etmesi gayet mantıklıdır! Said’de bu işaret ve beşareti, yine İslami bir vasıta olan ebcet ve cifir ilmi ile keşfediyor. Risale-i Nurlar; bu inkarcı ve maddeci asrın hekimi ve Kurani bir şifası olduğundan böyle büyük vazife gören bir tefsirin, Kuran’ın eşsiz ve ihatalı beyanının dışında kalması düşünülemez! [6]

Said yine Kuran’ın sıfatlarını kendi kitaplarına vermeye devam ediyor! Risaleler bu asrın manevi ve müthiş hastalıklarına şifa olduğu tecrübe edilmiş bir gerçektir! Bu, Said Nursi’nin kanaatidir ve kanaate itiraz edilmez. Nedenmiş o? Sen bir taraftan ben bu asrın müceddidiyim, Kuran’ı ve imanı savunmak için gönderildim diyorsun. Yazdığım her şey O’ndan diyorsun! Sonra da canının çektiği, aklından geçen her şeyi yazıyorsun. Bu kanaatlerini senin şakirtlerin, inananların Kuran yerine seksen senedir yatıp-kalkıp okuyorlar!

Diğer taraftan Azıcık Kuran terbiyesinden geçseydin, hurafe yığınından ibaret olan kendi külliyatını Kuran’a nazire yapmaz, Kuran’la mukayese etmezdin! Yazdığı kitaplar derdine deva olsaydı bunları yapmazdın!

Ama Said’e göre kitapları kendinden değildir! Kaynağı Kuran’ın nazil olduğu sema, onun mertebe-i arşisinden! Hatta hasta ruhuna şifa olsun diye on beş yıl risalelerden başka kitap bile okumaz!

Ayetin devamını sen vermemişsin biz verelim ey allame-i cihan! O Kuran herkese şifa olmaz. “Kuran zalimlerin /haddi aşanların ancak hüsranını /yıkımını arttırır” [İsra /82] Bir önceki ayet yine senin ifsad döneminin yakında biteceğini haber veriyor; “Hak gelince batıl kaybolmaya mahkûmdur, Çünkü her batıl zaten yıkılıp-gitmeye mahkûmdur” [İsra /81]

 

21. ayet; هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ “Rabbim beni dosdoğru bir yola eriştirdi.” [En’âm/161] Bunun gibi birçok ayet dikkati Sırat-ı Müstakime çeviriyor. Ve bu doğru, istikametli yolu bulmak için daima Kuran’ın nurundan her asırda o asrın zulmetini dağıtacak ve istikamet yolunu aydınlatacak Nurlar bulunur. Bu dehşetli ve fırtınalı asırda da bu doğru yolu gösteren Nur Risaleleridir. Üstelik bu “Sırat-ı Müstakîm” kelimesinin sayısal değeri -tenvin “nun” sayılmak şartıyla- 1000 eder. Müstakîm’i uzatan med çıkarılırsa 999 eder ki; yalnız bir veya iki farkla Risalet-ün Nur adedi olan 998’e denk gelir! Risalet-ün Nur’u “Sırat-ı müstakim /Dosdoğru yolun” kapsamına alır! Bu ayet Risâle-in Nur’a ismiyle baktığı gibi, onun ön hazırlık zamanına da bakar. Çünkü yukarıdaki ayetin sayısal değeri 1316 eder. Ki bu tarih Said’in iradesi dışında Nur hazırlıkları yaptığı ve tüm bilgilerini Kuran’ı anlamaya basamak yaptığı tarihtir!

İlginç ve önemli bir tevafuk da şudur ki; Said 1316 sıralarında mühim bir fikri değişim geçirmiştir. O tarihe kadar farklı ilimleri, yalnız ilimle aydınlanmak için merak eder, okurdu. Ne zamanki, İngiliz sömürgeler bakanının; “Bu Kuran, Müslümanların elinde bulunduğu sürece biz onlara hâkim olamayız” sözünü duydu, gayrete geldi. فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ “onlardan yüz çevir” fermanını duyunca -zaten bu ayetin de sayısal değeri 1316’dır- birden ilgi alanını değiştirdi. Bütün bildiği farklı ilimleri Kuran’ı anlamaya ve hakikatlerini ispatlamaya yönelik basamak yaptı. Hedefini ve ilmi gayesini yalnız Kuran bildi. Ve Kuran’ın manevî icazı, ona rehber ve mürşit oldu. Fakat maalesef o gençlik zamanında çok aldatıcı arızalar yüzünden bilfiil o vazifenin başına geçmedi. Bir zaman sonra Birinci Cihan Harbinin tarraka ve gürültüsü ile uyandı.

İşte hem ona, hem Risalelerle çok alâkası bulunan bu 1316 tarihine hep birlikte bakarlar. Meselâ: Nasıl ki;  هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ ayeti tam tamına tevafukla işaret eder. Aynen öyle de; şu ayetin اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ sayısal değeri şeddeli “nun” bir “nun” sayılsa ve tenvin sayılmazsa 1316 eder ki; bu tam olarak o tarihe işaret eder. Hem nasıl ki birçok surede gelen “Sırat-ı müstakim” kelimesi Risalet-ün Nur ismine denk gelir ve bu değindiğimiz iki ayet gibi bir kısmı Risalelerin yazım tarihini de gösterir. Tıpkı bunun gibi; yedi surenin başında yedi defa gelen تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ  cümlesinin sayısal değeri 1316-1317 eder ki; onlarda 1316 tarihine işaret eder! طس * تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ ayeti dahi aynen 1316 eder!

Nasıl Kuran; asr-ı saadette Kurandaki iman hakikatlerine alamet, delil olsun diye  “İşte bunlar Kuran’ın / Kitabın ayetleridir” fermanıyla ilan etmiştir. Tıpkı bunun gibi, bu asırda da Nur Risaleleri ayetlerin ayetleri diye gene gene “İşte Bunlar / Risaleler Kuran’ın ayetleridir” diye ferman ederek dikkati Kuran hesabına bu asırdaki Nur Risalelerine çeviriyor diye itikat ediyorum. Gerçekten Kuran ayetlerinin böyle yirmi şekilde ve yirmi parmakla aynı şeye ittifakla işaret etmeleri bana kesin kanaat veriyor. Benim kanaatime iştirak etmeyen bu ittifaka ne diyecek ve ne diyebilir? Hangi kuvvet bu ittifakı bozar? Nur Risalelerinin bu asra gelen Kuranî işaretler olduğuna kimin şüphesi varsa kırk yönden Kuran’ın icazını ispat eden 25.Söz ve 20.Söz’ün ikinci makamına ve haşre dair 10.Söz ve 29.Sözlere baksın, şüphesi izale olmazsa gelsin parmağını gözüme soksun!

Gördüğünüz gibi Said; kitaplarını Kuran’ın ayetleri, ayetlerin ayetleri olarak görmektedir!

 

22.ayet; Yedi surenin başında bulunan  تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ  “İşte bunlar Kitab’ın ayetleridir” şeklindeki kutsal ilanlardır. Bu ayetin cifr değeri; 1316-1317 eder ki; Said’in bir fikri inkılap geçirmesiyle pek çok farklı ilimleri Kuran hakikatlerine çıkmak için basamak yaptığı bir tarihe tam denk gelir. Bundan dolayı deriz ki; Nur Risaleleri denilen 33 adet Söz ve 33 adet Mektub ve 31 adet Lem’alar, bu zamanda, Kuran’daki ayetlerin ayetleridir. Yani, hakikatlerinin alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır. Ve o ayetlerdeki imanî hakikatlerin gayet kuvvetli hüccetleridir. Ve تِلْكَ “İşte bunlar” ifadesi bunu elle tutulacak, gözle görülecek kadar somutlaştırmaktadır!

Uyarı: Zorlama olmaksızın, birden hatıra gelen işaretler kaydedildi. Tekellüfe girmemek için değindiğimiz bu 33 ayetin pek çok işareti kaydedilmedi.

Tekellüfe girilmemiş! Yani zorlama yapılmamış! Aslında daha pek çok imiş, aniden hatıra gelenler kaydedilmiş! Nasıl bu kadar hilaf-ı hakikat konuşuyorsun be üstat! Yaptığın bu kadar abraka-dabra zorlama değil de nedir? Nasıl olur da yazdıkların için “İşte bunlar Kuran ayetlerinin ayetleridir” dersin!

23.ayet:   عَسَى رَبُّنَا اَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًا  “Umulur ki Rabbimiz bize bundan daha hayırlısını verir.” [Kâlem /32] Şu ayet her asra baktığı gibi bu asra da bakıyor ve bu asırda kâbuslu bir rüya gibi musibetlere düşen ve Rabbinden onu hayra çevirmesini rica edenler içinde Nur şakirtlerine özel işaret eden bir emare vardır! Zira bu ayetin sayısal değeri de olan 1345’yılında, hem önemli risaleler yazıldı, hem de anormal olaylar oldu. Ve o Nur Risalelerinin yayıldığı Barla köyünde bana ziyade sıkıntı verildi. Ve özellikle benim küçük mescidime ilişildiğinde şakirtler; “Ya Rab! Bu korkunç rüyayı hayra tebdil eyle” deyip yalvardılar. Bu ayetin birden külfetsiz hatıra geleni bu kadardır. Yoksa esrarı çoktur. Tekellüf olmasın diye kısa kestim.

 

24. ayet; تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّهِ الْعَزِيزِ اْلحَكِيمِ  “Bu Kitab, Aziz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir” ayetidir. Bu ayet dahi önceki ayetler gibi Risalet-ün Nur’un ismine ve kendisine, hem yazılma tarihine ve hem de yayılmasına remzen bakar.

İzahtan önce önemli bir uyarı; “Her bir ayetin mana mertebelerinde bir zâhiri, bir bâtını, bir haddi, bir muttalaı vardır. Bu dört tabakadan her birisinin füruatı, işaratı, dal ve budakları vardır” mealindeki hadisin hükmüyle, Kuran hakkında nazil olan bu ayet, işari manasıyla da Kuran ile münasebeti çok kuvvetli olan Risale-i Nur’a bakıyor. Ben, Nur şakirtlerini şahit tutarak diyorum ki;   Risale-i Nur diğer eserler gibi ulûm ve fünundan ve başka kitaplardan alınmamış! Yazıldığı vakit hiçbir kitap Said’in yanında bulunmuyordu. Kurandan başka kaynağı yok! Kurandan başka üstadı yok! O doğrudan doğruya Kuranın feyzinden mülhemdir! O, Kuran’ın semasından ve ayetlerinin yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor!

Nur Risaleleri Hakîm ve Rahîm isminin mazharı olduğundan ve bu manevi münasebetten dolayı deriz ki;  تَنْزِيلُ الْكِتَابِ  “Kitab indirme” cümlesinin açık bir manası asr-ı saadette vahiy suretiyle Kuran’ın nüzulü olduğu gibi, işari manasıyla da, bu asırda (mertebe-i arşiyesinden) Kuran’ın indiği arştan/mertebeden feyz ve ilham yoluyla onun gizli hakikatleri iniyor.  İşte benim gibi bir Kuran hizmetkârını koruma kanatları altına alıyor ve daire-i harimine (başkalarının girmesi yasak, özel daireye) bir özel iltifat ile alıyor.

Bu risalede zikredilen 33 ayetin ittifakla zorlama olmaksızın (!) manaca ve cifirce Nur Risalelerinin başına parmak basması ve başta “nur ayeti” olmak üzere on parmakla ona işaret etmesi; eskiden beri ulema ve edibler arasında meşhur bir düstur ve hakikatli bir hüküm çıkarma kaynağı ve edebiyatçıların kullandığı bilinen bu bilimsel ebced kanunu iledir.   Evet, hem cifir ilminin en esaslı bir kaidesi ve mühim bir anahtarı olan sayısal değeri ile işaret ise; her bakımdan ezeli ilmin ve iradenin ta kendisidir! İçinde tesadüf ve lüzumsuz madde bulunmayan Kuran’ın bu kadar ayeti icma ile ve ittifakla Nur Risalelerine işaret ve tevafuk etmesi apaçık onun makbul olduğuna bir tanıklıktır! Hak olduğuna bir imzadır ve şakirtlerine bir müjdedir!

Matematikçilere göre; sayısal bağlantılar içinde en hoş prensipler, bu sayısal denklik türündendir. Hatta Allah eşyanın yaratılışında bu sayısal uyumu bir evrensel prensip, bir birlik ve uyum kanunu ve bir mütekabiliyet (simetri?) ve özdeşlik ve bir güzellik ve ittisak (ardışıklık?) yasası yapmıştır!

Bu tevafuk-u cifrî ve ebcedî, ilmî bir kanun, matematiksel bir kaide, fıtrî/doğal bir ilke, bir edebî yöntem ve bir gaybî anahtardır. (Ebced, gaybı açan bir anahtardır!)  Elbette ilimlerin kaynağı ve yaratılış ayetlerinin tercümanı ve edebiyat şaheseri ve gaybın lisanı olan Kuran, o tevafuk/denklik kanununu (geleceğe dair) işaretlerinde kullanması icazının gereğidir!

Risalelerin diğer kitaplardan alınmadığı doğrudan doğruya Kuran’dan alındığı ve Kuran’ın semasından ve ayetlerinin yıldızlarından indiğini ispat ettiğimizden burada bu ayetin yalnızca cifrî remzini beyan edeceğiz.

Şöyle ki; تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّهِ الْعَزِيزِ اْلحَكِيمِ  [Zümer/1] ayeti 1342 eder. Bu rakam; içinde yaşadığımız çağa ve zamana dikkat çekiyor. Kuran’ın tenziliyle çok alâkalı (Risale-i) Nur’a parmak basıyor. Çünkü; 1342 tarihinden kısa bir zaman sonra 19. 20. ve 24. Mektub gibi Nur Risalelerinin en nurani bölümleri neşredilmeye başlanmıştır. Ayrıca 25.ve 10. Söz’ün 1342’de neşredilmesi ve 1346’da olağanüstü şöhret bulması aynı tarihte olmuştur!  Bu ise kuvvetli bir emaredir. Ayetin ona hususî bir iltifatı var. Bu ayetler yazılış ve dağıtılışına işaret ettiği gibi; تَنْزِيلُ الْكِتَابِ kelimesi Risalet-ün Nur ismine gayet az bir farkla denk gelip, remzen bakar, kendine kabul eder. Çünkü تَنْزِيلُ الْكِتَابِ kelimesi 951 eder ki; Risalet-ün Nur’un değeri olan 948’e sırlı üç farkla tevafuk noktasından bakar. [7]

İlginçtir, Mümin suresindeki تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ ayetinin makam-ı cifri (sayısal değeri), 1370’e bakıyor. Acaba 15-20 sene sonra başka bir nur-u Kuran zuhur mu edecek yahut Nur Risalelerinin bir olağanüstü gelişme ile bir büyük bir zaferi mi olacak bilemediğimden o kapıyı açamıyorum.

 

Ebcedi gaybın kapısın açan bir anahtar olarak gören Said’in bundan sonra açmadığı gayb kapısı kalmayacaktır. Peygamber gaybı bilemez iken, Said’e bu vadide kimseler erişemez!

“Bu kitabın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır.”  Said Nursi’ye göre; “Kitab indirme” ifadesi hem Kuran’ı hem de Risale-i Nur’u kastetmektedir. Zira; bu ayet hem kitabının ismine, hem kendisine, hem yazılmasına ve hem de yayılmasına işaret etmektedir. Bu ayetin işari anlamının Risale-i Nur’a yönelik olduğunu Risale-i Nur okuyan herkes onaylar. Yukarıdaki ayetin işari anlamlarından birisi; “Bu Risale-i Nur’un indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır” şeklindedir.

 25.ayet;  تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ* حم “Hâ mim. Bu kitap, Rahmân ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir.” [Fussilet/1-2] ayetidir. Bu ayetin işari manası, Nur Risaleleri ile münasebeti çok kuvvetlidir. Bir bakıma, Risalelerin ve şakirtlerin mesleği dört esas üzerine kurulmuştur. Biri tefekkürdür; Allah’ın hakîm ismine bakıyor. Bir diğeri şefkattir. O da Rahman ve Rahîm isimlerine bakar.

Şu ayet, Nur Risalelerinin yazılış ve kemale erme tarihine parmak bastığı gibi, تَنْزِيلٌ  kelimesi de -tenvini “nun” sayarsak, (yani 50 puan ilave edersek)- sayısal değeri 547 eder! Şeddeli “nun” bir “nun” sayıldığı takdirde Resâili’n-Nur ve Risâle-i Nur’un adedi olan 548-549’a pek az bir farkla -sırlı bir veya iki farkla- tevafuk eder, Risale-i Nur’a remzen bakar.

Hem  تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ * حم  in sayısal değeri eğer; yani tenvin “nun” sayılsa ve şeddeli iki “ra” daki asli lâm sayılsa “حم”;  حَامِيمْ şeklinde telaffuz olduğu gibi okunsa, 1354-5 eder. Eğer; tenvin sayılmazsa 1304 eder. Yok eğer;  telaffuz edilirken okunmayan iki “lâm” hesaba katılmaz ise; 1294 eder.

1354-5; tam tamına Nur Risalelerinin yazılma aşamasında bir derece kemale erdiği ve olağanüstü önem kazandığı ve fırtınalara tutulduğu ve şakirtlerin teselliye muhtaç olduğu Arabî tarihle 1354-5’e denk gelir! Hatta ve hatta şu an yazılan Birinci Şua’ya ve o Şua’nın 25. ayetin Risâle-i Nur’a imalarının yazıldığı şu ana, şu dakikaya, tam tamına tevafuk etmesi, Kuran’ın manevî icazına yakışır!

1304 tarihi ise; Risâle-i Nur’un tercümanı olan Said Nursi’nin, Risâle-i Nur’un basamakları olan ilimlerin temel ilkelerine başladığı tarihtir! Onun nurlu fetihlere açılmak için besmelesini çektiği yıldır! Ayet Küçük Said’in arkasını sıvazlıyor, “Haydi git, selâmetle çalış” diyor.

1293-4 tarihi ise; o tercümanın (Said’in) dünyaya gözlerini açtığı tarihtir! Bu ayet tevafuk sırrıyla şunu ima eder; Said Nursi hayatında çok dehşetli dağdağalar ve fırtınalar görecek ve çekecek! Bununla birlikte daima Rahman ve Rahîm isimlerinin mazharı olarak rahmetle muhafaza ve şefkatle terbiye edilecek! Bu aynı zamanda, Kuran’ın manevî icazından olan ihbar-ı gaybiyesine (gelecekten haber vermesine) de bir örnektir.

Allah’ın sadık kulu yine sahtekârlık yaparken iş üstünde yakalanıyor! Ayette “rahman ve rahim” lafzı geçiyor. Onun meşrebi, ekolü de zaten sevgi ve merhamet üzerine kuruludur! Haliyle bu, ona ve eserlerine bir işarettir! “Tenzil/ Kitab indirilmesi” ayetinin sayısal değerine 50 ilave edersek, Risalelerin ebced değerine birkaç sırlı farkla denk gelmesi tesadüf olamaz! Aynı ayetten çeşitli sihirbazlık hileleriyle üç adet tarih bulmaktadır. 1344-5, 1304 ve 1293-4. Hani Ey Said! Ebced bilimsel bir yasa idi! Ne oldu? Demek astroloji, falcılık gibi her türlü yoruma açık imiş! Ebced ilmi; şeytanat ilmidir, demonoloji’dir diyenler demek doğru söylemişler! Kendisinin önce veli, sonra nebi, en sonunda da ilah olduğunu söyleyen Fazlullah el-Hurufî’de ebced ve cifr ilmi ile yola çıkmıştı.

Her bir sayının onun hayatıyla birebir münasebeti vardır. Ya risalelerinden birinin yazılma tarihine, ya gelişme tarihine, ya eğitiminin birinci yılına, ya kendi doğum tarihine!

Hele şu yorumu yok mu; akıllara ziyan! Ey Said! Sen çok sıkıntılar çekeceksin! Ama daima Rahman ve Rahîm isimlerinin mazharı olduğundan rahmetle muhafaza ve şefkatle terbiye edileceksin! Sen de Hz. Muhammed gibi ilahi koruna altındasın! Üstelik bu Kuran’ın ihbarat-ı gaybiye türünden bir mucizesidir!

Muhammedü’l-Arabî’nin (s.a.v) dünyaya gelişine dair Kuran’da bir haber yok! Ama Said için var! Çok büyüksün Said!

Kuran, kendisinin Rahman ve Rahim olan Allah’tan Cebrail aracılığıyla Hz. Peygamber’e indirildiğini bu ayette şöyle ifade eder; “Hâ mim. Bu kitap, Rahmân ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir. Said Nursi ise bu ayetin Risale-i Nur’a işaret ettiğini söylemektedir. Buna göre; ayetin anlamı şöyle olur: “Hâ mim. Bu Risale-i Nur, Rahmân ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir.”

Bunu talebeleri de itiraf ederler ve şöyle derler; Risale-i Nurlar vehbi bir tefsirdir. Yani Risale-i Nurlar Üstat Hazretlerinin deha ve ilminden gelen bir tefsir değil, Allah’ın bu zaman insanlarına şiddetli bir ihtiyaçtan dolayı yazdırmış olduğu ilhami bir tefsirdir. Üstat Hazretleri burada bir vesile ve vasıtadır.[8]

O kendisine imla ettirilen Nur risalelerinin bir tercümanıdır!

 

26.ayet;  فَمِنْهُمْ شَقِىّ ٌ وَ سَعِيدٌ  “(O gün)onlar içinde şakî de vardır,  said de.” [Hûd /105] ayetinden iki satır sonra  وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا فَفِى اْلجَنَّةِ  “Saidlere gelince, onlar da Cennette kalacaklardır” [Hud/108] ayeti gelir. Eğer bu ayetteki şeddeli “mim” ve şeddeli “lâm” ve şeddeli “nun” ikişer sayılırsa ve اَلْجَنَّةِ deki “te”, “he” şeklinde okunursa sayısal değeri 1352 olur. Ki bu; Nur şakirtlerinin en sıkıntılı zamanları olan 1352 tarihine denk gelir! Bu tevafuk o acınacak hallerine semavî bir tesellidir.   سُعِدُواkelimesinin سَعِيدٌ kelimesiyle Kuran’ın aynı sayfasında bulunması bu hoş rastlantıya bir kat daha letafet katar. Eğer  فَفِى الْجَنَّةِ kelimesinde durulmaz ve devamıyla birleştirilirse “te”, “he” olmaz. Bu durumda daha hoş bir tevafuk ortaya çıkar. Çünkü وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا  mübteda /özne,  فَفِى الْجَنَّةِ خَالِدِينَ  onun yüklemidir. Bu haber ise, sayısal değeri 1349 olduğundan, 1349 tarihinden müjdeyle haber verir. Ve o tarihte bulunan Kuran hizmetkârlarından bir gurubun cennetlik ve saadet ehli olduğunu işari anlamıyla ve cifr hesabıyla haber veriyor. Çünkü bu tarihte Risâle-i Nur şakirtleri Kuran hesabına olağanüstü hizmetleri ve nurlanmaları ve çok mühim risalelerin yazımları ve başlarına gelen şimdiki musibetin, düşmanları tarafından düzenlendiği anlaşıldığından, elbette bu tarihe yönelik ve işari, teselli edici bu Kuran müjdesi onlara bakar (bakması gerekir).

Bu Kuran müjdesinin binde birinin bize değmesi, bin hazineden ziyade kıymetlidir. Bu müjdenin bir habercisi bir sene evvel görülmüş bir sadık rüyadır. Şöyle ki: Isparta’da başımıza gelen bu hâdiseden bir ay evvel birine rüyada deniliyor ki: “Nur Risaleleri şakirtleri, iman ile kabre girecekler, imansız vefat etmezler.” Biz o vakit o rüyaya çok sevindik. Demek o müjde, Kurani müjdenin bir müjdecisi imiş. (Haşiye)[9]

 

Said, nihayet kendine işaret eden en kuvvetli Kuran ayetini buldu! “Saidler vardır ve saidlere gelince” Bu da mı raslantı? Üstelik ikisi de aynı sahifede! Üstelik birkaç ebced numarasıyla (sayısal hile ile) ayetler 1352 yılına işaret etmekteymiş! Nurcular çok sıkıntı da imiş. Saidlere; Said’e tabi olan Nurculara gelince onlar ebediyete kadar cennettedir! İşte bu ayet onlara moral versin diye orada bulunmaktadır! Üstelik bir sene önce bu büyük müjde rüyada bildirilmiştir! “Nur Risaleleri şakirtleri, iman ile kabre girecekler, imansız vefat etmezler.” Ah bu rüyalar olmasa, seni (Cenneti) görmem imkânsız!

27. ayet:  يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَdur. “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Fakat kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlamayı diliyor.” [Tevbe/32] Bu ayetteki نُورَ اللّهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّهُ مُتِمُّ نُورِهِ  cümlesinin sayısal değeri, 1316-7’dir. Ve bu tarih ise; Said’in fikri inkılap geçirdiği tarihe, Avrupalı bir bakanın Kuran nurunu söndürmeye çalıştığı tarihe ve Said’in ona karşı, o nuru parlatmağa çalıştığı tarihe denk düşer. Yukarıda zikrettiğimiz ayetlerin dahi aynı tarihe ittifakla uygun düşmesi remiz, işaret, delalet’ten daha açık bir işarettir ki; Risâle-i Nur o İlahî nurun bir lem’ası olacağını ve şüphe karanlıklarını dağıtacağını işari manasıyla müjdeliyor. Gerçekten, 129 Nur Risalesi, 129 elektrik ampulü gibi elektriğini Kuran’dan alıp o nuru neşrettikleri ortadadır.

 

Said gene amacına ulaşmak için manayı bozmak pahasına ayetten istediği kelimeleri makaslamış! Kuran’a saygısı olan birisi bunu nasıl yapar? “Allah’ın nurunu ağızlarıyla” şeklinde bir cümle olur mu? Olursa da herhangi bir anlamı kalır mı?

Kuran’ın manasını açıkça katletme yöntemlerinden biri de, ayetleri bölüp-parçalamak, sonra da arzulanan kısmı cımbızlamaktır. Şu örneklerde olduğu gibi;

İbnü’l-Arabî, “Onlara bir ayet geldiği zaman, ‘Allah elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilinceye kadar asla inanmayacağız’ derler. Allah, elçilik görevini kime vereceğini çok iyi bilir.” [En’am/124] deki ilk cümlenin sonundaki “Rusulullah/Allah’ın resulleri” kelimesini alıp onu mübteda /özne yapmakta, devamındaki cümlenin başındaki “Allah” kelimesini alıp, ona haber/yüklem yapmaktadır. Böylece;   رُسُلُ اللّٰهِ اَللّٰهُ “Allah’ın elçileri Allah’tır” hükmüne ulaşmaktadır. Görüldüğü gibi İbnü’l-Arabî, vahdet-i vücûd düşüncesini bu ayete onaylatmak için adeta katliam yapmıştır.[10]

Bazı sûfîler,  اِنَّا كُلَّ شَیْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ “Şüphesiz ki, Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık” [Kamer/ 49] ayetini ortadan ikiye bölerek,   اِنَّا كُلَّ شَیْءٍ “Biz her şeyiz/ Her şey Allah’tır” anlamı çıkarmışlardır. [11]

Görüldüğü üzere, Said Nursî, bu batınî, işarî tefsir geleneğini sürdürmektedir.

 

Yukarıdaki ayette “nur” ile kastedilen, Hz. Peygamber’in nübüvvetinin doğruluğuna dair deliller ve Allah’ın dini iken, Said Nursi, bu nurun Risale-i Nur olduğunu söylemektedir. Ona göre; Risale-i Nur, o İlahî Nur’un bir hüzmesidir! Risale-i Nur düşmanları tarafından üretilen şüphe karanlıklarını o dağıtacaktır!

Said Nursi’nin verdiği anlamı kabul ettiğimizde ayetin meali şöyle olur: “Allah’ın nuru olan Risale-i Nur’u ağızlarıyla söndürmek istiyorlar”

 

28. ayet: [Tevbe/32] ayetindeki نُورَ اللّهِ باَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّهُ اِلاَّ اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ cümlesi, şeddeli “lâmlar” birer “lâm” ve şeddeli “mim” iki “mim” sayılırsa 1324 eder. Bu tarih; Avrupa zalimlerinin İslâm devletinin nurunu söndürmek niyetiyle planlar yaptıkları tarihtir. Bu plana karşı Türkiye vatanseverleri 1324 yılında hürriyeti ilan ederek onu akim bırakmağa çalıştılar. Yine bundan 6-7 sene sonra, Sevr Antlaşmasını akim bırakmak için Türk milliyetçileri cumhuriyeti ilan ederek karşılık verdiler! Yine o herc ü merc içinde Kuran nurunu muhafazaya çalışanlar içinde Said’de vardır! 1334’de Nur Risalelerinin mukaddematı /ön hazırlıkları yapılır! 1354’de de Nur Risalelerinin nuranî cüzleri ve fedakâr şakirtleri karşı koymaya çalışırlar! Hatta işin aslını bilmeyen bir kısım siyasetçileri telaşa sevkettiler!  Şakirtler iman nurunu söndürme girişimine karşı tenvir vazifesini tam yerine getirdiklerinden bu ayet işari anlamıyla onları göstermektedir! Eğer şeddeli “mim” dahi şeddeli “lâmlar” gibi bir sayılsa, o vakit 1284 eder. O tarihte Avrupalılar İslâm devletinin nurunu söndürmeğe niyet ederek on sene sonra Rusları tahrik edip Rus’un 1293 savaşıyla İslâm âleminin parlak nuruna geçici bir bulut perdelediler. Fakat bu görevi Nur şakirtleri yerine Mevlâna Hâlid’in şakirtleri yaptı. O zulümatı onlar dağıttığından, ayet bu yönüyle onları işaret ediyor. Şimdi hatıra geldi ki; eğer şeddeli “lâmlar” ve “mim” ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar, Hazret-i Mehdi’nin şakirtleri olabilir. Her ne ise… Bu nurlu ayetin çok nuranî nükteleri var. Damla denize delalet eder sırrıyla kısa kestik.

Said dünya tarihinde dönüm noktası olan önemli hadiseleri sayar! Tüm bu olaylar Risale-i Nur’la bir biçimde alakalıdır! Bu arada birden, defaten/tek seferde, istem dışı aklına bir şey düşer, hatıra gelir! Kuran’ın indiği yerden şimdi indi!

Bu ifadelerden Hazret-i Mevlana Bağdadi’den sonraki müceddidin mehdi olduğu anlaşılıyor.1293  hicri yılı 1882  miladi yılına tekabül ediyor, bir asır sonrası ise 1982 yapar ki Halid-i Bağdadî’nin doğum yılı Said’in doğumundan tam bir asır öncedir. Yani Üstat Hazretleri ve onun nurani cemaati Halid-i Bağdadî’den bir asır sonraki dönemin hakimi ve müceddididir. Mehdinin şahsı ile mehdilik sürecini birbirine karıştırmamak gerekir. Hazreti Mehdi’nin talebeleri yani nurani cemaati Risale-i Nur vesilesi ile küfür ve karanlığı dağıtacaklar demektir.[12]

 

29. ayet:  كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ ayetidir. “Bu bir kitap ki, insanları Rablerinin izniyle karanlıklarından nura çıkarman, Aziz ve Hamîd olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdik.” [İbrahim/1]  Şu ayetin dört-beş cümlesinde dört-beş ima var. Toplamı bir işaret hükmüne geçer.

Birincisi: اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ cümlesi ifade eder ki: “Kuran vasıtasıyla, 14. asırdaki karanlıklardan, insanlar Allah’ın izniyle Kuran’dan gelen bir nura çıkarlar.” Bu meal ve özellikle “nur” lafzı, Nur Risalelerine mutabık olduğu gibi, sayısal değeri şeddeli “nun” iki “nun” sayılırsa 1338-9 eder ki; Birinci Cihan Harbi karanlıklarında yazılan İşarat-ül İ’caz Tefsirinin ortaya çıkış tarihine tam denk gelir! Ayrıca ayetteki Nur kelimesi Risâle-i Nur’daki Nur lafzına îma ile bakıyor.

İkincisi: اِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ  Bu cümlenin ebced değeri 548-550 olur ki; Resaili’n-Nur’un adedi olan 548 tam tevafuk eder. Yine ayetteki اَلْعَزِيزِ الْحَمِيدِ kelimeleri bu asra bakar! Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma eder.

Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: “Elif lâm râ. Bu bir kitap ki, insanları Rablerinin izniyle karanlıklarından Risale-i Nur’a ulaştırman, Sultan Abdülaziz ve Abdülhamit’in yoluna kavuşturman için sana indirdik.”

Üçüncüsü: مِنَ الظُّلُمَاتِ kelimesindeki “zulumatin” ın ebced değeri 1372 eder ki; bu asırdaki zulümlerin ne vakte kadar devam edeceğini, o karanlıkların içinde bir Nur daima aydınlatmağa çalışacağına îma ile Risâle-i Nur’un tenvirine remzen bakar.

Dördüncüsü: لِتُخْرِجَ النَّاسَ cümlesi der ki; “1345 yılında Kuran’dan gelen bir (Risale-i) Nur ile insanlar karanlıklardan ışıklara çıkarılacak.” Bu meal ise, 1345’te olağanüstü aydınlatmaya başlayan Nur Risalelerine cifirce, hem mealce tam uyumlu olduğundan Risâle-i Nur’un makbuliyetine ima vardır.

Beşincisi: الر* كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ   cümlesinin sayısal değeri Risalet-ün Nur’un birinci ismine tam tamına tevafuk etmesi Risalet-ün Nur’un, Kuran’ın tam bir tefsiri ve manası olduğunu remzen ifade eder. Çünkü bu ayetin sayısal değeri 949 eder. Eğer tenvini “nun” sayarsak 999 eder ki; Risalet-ün Nur’un (eğer şeddeli “nun” bir “nun” sayılırsa adedi olan 948’e), eğer şeddeli “nun’u” iki “nun” kabul edersek, 998’e sırlı (yani vahiy olmadığını ifade için) bir tek farkla denk gelir ve ona ima eder.

Elhâsıl: Bu ayetteki beş cümlenin manevi münasebetini gözeterek beş kere imaları kuvvetli bir işaret, belki bir delâlet/kesin kanıt hükmüne geçebilir kanaati bana bunu yazdırdı. Hata etmişsem Kuran’ı şefaatçi edip Allah’tan kusurumun affını niyaz ederim.

Estağfirullah! Siz kim, hata etmek kim Efendim! Bu kadar ayet apaçık sizleri işaret ediyorken, elbette bunları bir şükran-ı nimet kabilinden söylemelisiniz. Yoksa bu nimet verene karşılık nankörlük olur! Sizler 20.yüzyıl zulumatını bir hamlede yıkmak için seçilmiş zat-ı muhteremsiniz! Allah’ın “İndirdiğimiz kitab” ayeti tam olarak Risale-i Nur’a işaret etmektedir. Kuran’dan tek farkı vahiy olmaması, vahiy diye isimlendirmemenizdir! Muhammed Cebrail vasıtası ile alıyordu. Siz ise doğrudan, Kuran’ın indiği arştan alıyorsunuz!

Kuran’ın yüce mertebesine bu kadar saygısızlık ettikten, Risalelerini onunla yarıştırdıktan sonra hakkınızda Kuran’ı şefaatçi yapıyorsunuz! Bak bu şimdi olmadı! Hz. Ali bile senin kitaplarını şefaatçi yaparak kurtulabilmişti! Sen ilahi inayet(yardım) ve siyanet (koruma) altındasınız! Sizlerden hata sadır olmaz ki, şefaate ihtiyacınız olsun!

 

29.ayetin sehvine dair tafsilât; Küçük bir sehivden kuvvetli bir gaybi işaret gördüm. Ondan bildim ki, o sehiv bunun içinmiş. Şöyle ki: [İbrahim/1] ayetindeki  اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ cümlesinin sayısal değeri yanlışlıkla 1334 eder ve İşarat-ül İ’caz Tefsirinin ortaya çıkışına ve basılması tarihine tevafukla bakar denilmiş. Hâlbuki söylenen harflerin değeri, 1339 olup o tefsirin olağanüstü şöhret bulduğu tarihe bakar. Okunmayan iki “elif” sayılsa, 1341 eder ki; Risâle-i Nur’un ilk ortaya çıkışına tam denk gelir. Bu küçük hata şöyle bir manayı birden hatırıma getirip uyardı. Şöyle ki: Bu ayetin yalnız dört cümlesi değil, belki o sayfanın tamamı Risâle-i Nur’a remzen bakar. Ben şimdilik o remzi hakikati beyan edemem.[13]

Yalnız kısa işaret edilecek. Gerçekten Risâle-i Nur’un mayası ve meşrebi tefekkür ve şefkat olduğundan, Hz. İbrahim’in hususî meşrebi olan tefekkür ve şefkat ile örtüştüğünden Risâle-i Nur’u kucağına alıyor. Baştaki ayet, dört cümle ile en karanlık bir asrın karanlığı içinde insanları nura çıkaran ve Kurandan çıkan bir nura parmak bastığı gibi Risâle-i Nur’un cereyanına muhalif gidenleri tarif eder.

Üçüncü Ayet: “Onlar dünya hayatını severek ahirete tercih ederler, halkı Allah yolundan alıkoyarlar ve doğru yolu eğri göstermeye çalışırlar. Öyleleri, haktan pek uzak bir sapıklık içindedirler.”” [İbrahim/3] Bu ayet birinci cümlesiyle der ki: “O bedbahtlar, bilerek ve severek dünya hayatını dine ve ahirete tercih edip dinsizlik ile iftihar ederler.” Bu cümle bu asra bakmaktadır! Ve ikinci cümlesi olan  وَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّهِ  ile der ki: “O bedbahtların sapıklığı, kendileriyle kalmıyor, tecavüz ediyorlar. Bildikleri dinin kaynağını kurutmak ve esaslarını bozmak ve yollarını kapatmak istiyorlar.” Ve üçüncü cümlesi olan وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا ile der ki: “Onların dalaleti fenden, felsefeden geldiği için hâşâ! O yolu eğri, yanlış göstermek istiyorlar.” İşte bu ayet, üç cümlesiyle manen bu asırdaki sapıtmış kimseleri hem manasıyla, hem de cifrle göstermektedir. Önceki cümle olan اَلَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ   nin makamı 1327; eğer şeddeli “lâm” ve “be” ikişer sayılsa Arabî tarihiyle 1359 eder ki; o azgın güruhun saldırgan zamanını göstererek tam tevafukla bakar. وَ يَبْغُونَهَا عِوَجًا nin değeri, tenvini “nun” yaparsak  1209 eder ki; batı hukukunu adliyeye sokmak fikri ve teşebbüsü tarihine denk gelir! Hatta “Biz her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik” [İbrahim/4] ayeti Risâle-i Nur’un Türkçe olmasını güzel bulur. بِاَيَّامِ اللّهِ  [İbrahim/5] ifadesiyle Arapça ve Türkçeyi tam bilmeyen ve mürşitleri ve âlimleri perişan olan şark vilayetlerinin imdadına Risâle-i Nur’un yetiştiğini ve başlarına gelen elim hâdiseleri hatırlatır. Bu sonuncu önemli işareti beyan etmeme şimdilik izin olmadığından her birinin bir tek remzi gayet kısa beyan edilecek. Şöyle ki:

Risalet ve nübüvvetin her asırda veraset noktasında naipleri, vekilleri bulunur.   وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ [İbrahim/4] ayeti, veraset görevini yapan Risâle-i Nur’u kapsamı içine alır! Bu nedenle Risale-i Nur’un dilinin Arapça değil de Türkçe olmasını takdir ediyor. Evet bunun makamı رَسُولٍ deki tenvin “nun” ve şeddeli “lâm” iki sayarsak ve şeddeli “ye” de bir sayarsak 1358, her ikisi birer sayılsa 1328; şeddeliler iki sayılsa, tenvin sayılmazsa, 1318; hem tenvin hem şeddeliler sayılsa 1368 ederek Risâle-i Nur’un beş devresine[14] remzen ve imaen bakar.

 

Said’imizin yanılmasında bile bir hikmet, bir keramet vardır! Zira bu sehivden /unutmaktan kaynaklanan yanılgı kendinden değildir! Bu sehiv; geleceğe dair daha büyük gaybi işaretler keşfetmesi içindir! Ebcedi gaybın anahtarı olarak kabul eden Said, anahtar yardımıyla açtığı sırlar dünyasında öyle büyük sırlara vakıf olmuştur ki! Yalnız bunları söylemesine izin yoktur!

Risalet ve nübüvvetin her asırda bir naibi ve varisi vardır! Bu asırdaki naibi ve varisi olan Said Nursi’nin dili de gönderildiği toplumun diliyle, yani Türkçe olması gerekir! Çünkü her peygamber gönderildiği toplumun diliyle insanlara seslenmiştir!

Oysa yukarıdaki ayetin içeriği ne Risale-i Nur’un kendisiyle ne de dilinin ağdalı bir Türkçe ile yazılmasıyla hiçbir ilişkisi yoktur. Birisi yarım yamalak Türkçesiyle bir şeyler karalamış ve bunları Allah’a isnat etmeye çalışmaktadır!

 

Beşinci Ayette:   اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّهِ şeddeliler birer sayılmak şartıyla bu cümlenin sayısal değeri, 1351 eder ki; Risâle-i Nur’un şimdilik beyanına iznim olmayan önemli vazifesinin ve bu Kuran emirlerine yapışmanın tarihine tam tamına cifrî denklik ve manevi onay yoluyla Risâle-i Nur’a bakar. Daha yazılacak çok gaybî işaretler var, fakat izin verilmedi, şimdilik kaldı.[15]

 

Said gayb âleminde daha neler gördü neler! Gelgelelim ona bu sırları gösteren Zât, bunların hepsini başkalarına anlatmasına izin vermemektedir! Madem öyle sağlık olsun! Bu kadar delil karşısında bizim söyleyecek sözümüz kalmadı! Daha doğrusu sözün bittiği yerdeyiz. Türkiye’nin en büyük dini cemaatinin eşi benzeri olmayan liderinin hali bu! Bu zatın yaptıklarını -İskender Evrenesoğlu’nu saymaz isek, ki; o kendisinden sonra gelmiştir- hangi müfessir yapmıştır! Hangi âlim tamamıyla İsrailiyat olan ebced ve cifr hesabıyla Kuran’ın canına okumuştur? Kendine ve kitaplarına işaretler bulmuştur! Kuran’ı kendi otobiyografisini anlatan bir kitab derekesine düşürmüştür!

Bu açıkça pilim bitti demektir. 33 ayet diye başladı, 29 da kaldı. Ama bunu bile şakirtleri hayra yorarak, risalelerin ilham eseri olduğuna delil olarak getirmektedirler. Ne yapalım ilham kesildi. Nerde tak, orada bırak! Üstadın elinde mi ki?

 “Yalnız burada değil, birçok imani bahislerde de karşılaşıyoruz ki, başta verilen rakamlar, Risalenin sonunda eksik kalıyor. İşte bu durum, Risalelerin ilham eseri olduğunun en önemli bir delilidir. Nerede kaldıysa, orada durmak zorunda olduğunu görmekteyiz.” [16]

Said’ten işi kapan şakirtler de namaz kılarken, aniden Molla Said’e ve Risalelere işaret eden ayetler buluverirler!

Risale-i Nur’a işaret eden Otuz Üçüncü Ayetin istihracına dâir Hafız Ali’nin bir fıkrasıdır. 

Aziz Üstadım, dün akşam namazını kılarken  شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ ayetini okurken, birden bire ruhun penceresine şu ayetin Risale-i Nur’a ve müellifine bir manevi münasebeti ile işareti gösterildi. Şöyle ki; Bu kâinata, Allah’ın birliğini ins ve cinne karşı kesin bir şekilde gösterip ispat eden önce, Kuran olduğu gibi, bu asırda ikinci derecede sağlam delillerle Allah’ın birliğini ins ve cinnin dikkatine sunup, ispat eden Risale-i Nur, her seviyedeki insana ders verip talim ve terbiye etmesi, bu ayetin bir teması, bir doğrulayıcısı da Risale-i Nur’dur!  Kelime-i Tevhid’ten sonra “Aziz ve Hakîm” isimleriyle Cenab-ı Hak zâtını tavsif buyurup, ikinci derecede aynı isimlerin mazharı olan Risale-i Nur’’un şahs-ı manevisine işaret etmesi, Kuran’ın şanına yakışır. Çünkü belki bütün dünyaya muhalif olarak, Allah’ın izzetini ve ilmin izzetini muhafaza için ölümden beter musibetlere göğüs geren, Risale-i Nur tercümanı (Said Nursi) olduğu gibi, yerde ve gökteki nizamın sırlarını açan yine Risale-i Nur olduğu ispat edilmiştir. Bu kuvvetli manevi münasebeti pekiştiren bir emaresi de şudur ki: اُولُوا الْعِلْمِ sayısal değeri 214olup, Risale-i Nur’un bir ismi olan Bediuzzaman’ın makamı olan 214’e tam tamına tevafuku ve müellifinin hakikî ismi olan Molla Said’in makamı olan 215’e bir tek farkla tevafuku, elbette bu kutsal kelimenin her asra baktığı gibi, bu asır da dikkat çekici bir ferdi Risale-i Nur olduğuna bir emare olduğu gibi, اُولُوا الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ (okunmayan ikinci vav ve hemze sayılmaz) makamı olan 601 adediyle, Risale-i Nur’un beş yüz doksan dokuz makamına ve Resailü’n-Nur makamına yalnız iki farkla, iki ismine tevafuku dahi bir emaredir. Ayrıca; شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ  cümlesinin sayısal değeri olan 1360 adediyle, -okunmayan iki hemze sayılmaz ise- tam tamına bu acayip isyan, tuğyan asrının ve galeyan ve ilhad zamanının bu senesine ve bulunduğumuz bu tarihe tevafuku elbette kuvvetli bir emaredir.

Risale-i Nur şakirtlerinden Hafız Ali [17]

* *

Said Nursi bazen insafa da gelir; Birden hatıra geldi ki: Risale-i Nur vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kuran’ın feyziyle ve yardımıyla kalbe gelen sünuhat ve istihracat-ı Kuraniyedir.

Bazen de hızını alamaz, Risaleleri “Kitap indirilişine” benzetir! “Tenzîlü’l-kitab” cümlesinin açık bir manası; Asr-ı Saadette vahiy suretiyle Kuran’ın nüzulü olduğu gibi, işari manasıyla da, her asırda o Kuran’ın mertebe-i  arşiyesinden ve mucize-i mâneviyesinden feyiz ve ilham yoluyla onun gizli hakikatleri ve hakikatlerinin burhanları iniyor, nüzul ediyor diyerek, şu asırda bir şakirdini ve bir lem’asını himaye kanadı altına ve daire-i harimine bir hususî iltifat ile alıyor.”

Bazen “… Ayrı ayrı tarzlarda otuz üç ayet müttefikan Risale-i Nur’u remizleriyle gösterdiği, hayal meyal görüldü” der! Bazen de; “Nur Risalelerinin bu asra gelen Kuranî işaretler olduğuna kimin şüphesi varsa kitaplarımıza baksın, şüphesi kaybolmazsa gelsin parmağını gözüme soksun!” diye meydan okur!

Gördüğünüz gibi Said; kitaplarını Kuran’ın ayetleri, ayetlerin ayetleri olarak görmektedir!

 

**

Said Nursi’nin Birinci Şua’dan başka Risalelerin pek çok yerinde, Kuran’dan kendisine ve eserlerine işaretler olduğuna inanmaktadır.

Mesela; “Kime hikmet verilmişse, işte ona pek çok hayır verilmiştir.” [Bakara/ 269] ayetinden kendisinin kastedildiğine inanmaktadır. Ona göre Risale-i Nur’un Sözler kısmı bu ayetteki sözlerin sırrına mazhardır (Dördüncü Mektup ). Hâlbuki ayette Allah’tan bir nimet olarak söz ve fiillerinde isabet edebilen kimselere verilmiş olan bu nimetin büyüklüğüne işaret edilmektedir.  Müslüman ahlakı kişinin kendisini övmesiyle, hele hele ayetlerin kendisine işaret ettiğini söylemesiyle bağdaşmaz.

 

Kuran, kendisinin ve Rasulullah’a itaatin her ikisine inanan onları doğrulayan ve doğru yolu bulan kimselere bir nur, bir ışık olduğunu ifade eder: “Ey inananlar! Allah’tan korkun, O’nun Resulü’ne inanın ki size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Hadid, 57: 28)

“Görmedin mi? Allah nasıl bir misal verdi. Güzel bir söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.” (İbrahim, 14: 24) ayetinde geçen ve kelime-i şahadet, iman (Taberî, 1995: VIII/1, 266), kelime-i tevhit, Allah’ı yüceltme, O’nu övme, bağışlanma dileme, tövbe, ve dua (Zemahşerî, 1995: II, 531) olarak yorumlanmış olan “güzel bir söz” ifadesi Said Nursi’ye göre Risale-i Nur’a tekabül eder. Bu çıkarsama cifirle önce yanlışlıkla 1002 olarak hesaplanmıştır. Doğrusu 1011’dir. Elde edilen sayı -13 farkla da olsa- Risale-i Nur’un makamına tevafuk eder. Hem böyle makamlarda, böyle büyük yekûnlarda bu gibi küçük farklar zarar vermez (Kastamonıu Lâhikası – Mektup No: 38 – s.1594). Ayeti Said Nursi’nin anladığı şekilde tercüme edersek meal şöyle olur: “Görmedin mi, Allah nasıl bir misal verdi? Risale-i Nur, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.”

 

Kuran Hz. Muhammed (s) için, “Seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21: 107) ifadesini kullanır. Hz. Peygamber (s) hem dinde hem dünya işlerinde rahmettir. Dinde rahmettir çünkü geldiğinde insanlar cehalet ve sapıklık Ehl-i Kitap da kitapları konusunda ihtilaf içindeydi. O gelince onları doğru yolu gösterdi. Hükümleri, helal ve haramları belirtti . Dünyada da rahmettir. Çünkü onun gelişiyle zilletten, savaşlardan kurtulup dininin bereketiyle zaferlere kavuştular. Said Nursi ise bu ayetin işari anlamıyla o âlemlere rahmet olanın aynası ve Kuran gerçeğinin hakiki bir tefsirine Risale-i Nur’a işaret ettiğini söyler (Sikke-i Tasdik-i Gaybî – s.2101). O zaman ayete şöyle meal verilebilir: “Ey Risale-i Nur! Seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.”

 

Görüldüğü gibi Said Nursi’nin ele aldığımız ayetleri anlamlandırırken başvurduğu anlama biçiminin tefsir usulü açısından bir değeri yoktur. Hele hele “kanaate itiraz edilemez” demesi yorumlarını sorgulanamaz hale getirir ki bunu kabullenmek mümkün değildir. Klasik tefsirler olsun, çağdaş tefsirler olsun hiçbirisi bu ayetleri böyle anlamlandırmamıştır, kendi fikirlerini sorgulanamaz konumda göstermemişlerdir. Said Nursi’nin ve Risale-i Nur’un Kuran’da işaret edilen bir müellif ve eser olduğu iddiası vahyî temellere sahip görünmemektedir. Bir ayeti anlamlandırırken, ayetteki cümle yapısı, ayetin bağlamı ve Kuran bütünlüğü içindeki yerine dikkate almak gerekir. Ne yazık ki, Said Nursi bu yolu takip etmemiş, ayetleri tefsir ederken hurufîliğe eğilim göstermiş, ebced ve cifr hesapları yaparak, kendisinin ve eserinin isminin Kuran-ı Kerim’de geçtiğini muhtemel gördüğü lafızlarla özdeş addetmiş, kendisini ve eserini kutsal bir konuma taşımaya çalışmıştır. Bunu yaparken nispeten estetik bir yolu seçmiş, ısrarla kendisini değil “ürünü” ön plana çıkarmayı tercih etmiştir.

 

Acaba, Risale-i Nur’u, Kuran kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?” şeklindeki bir soru karşısında Said Nursi, Kuran’dan istimdat eylemiş ve birden, otuz üç ayetin açık anlamının teferruatı türündeki tabakalardan, işari anlam tabakasında bir kuvvetli karine bulunduğunu, bir saat zarfında hissetmiştir. Kanaatinde hiçbir şek, şüphe, vehim ve vesvesesi kalmamıştır. Zaten Said Nursi ayetin açık anlamı ya da işari anlamının tümü budur demediği için sorun yoktur. Külli işari anlamların her asırda bir cüzü vardır. Risale-i Nur dahi bu asırda o işari anlam tabakasının tümünün bir üyesidir. Ve o ferdin önemli bir vazife göreceğine, eskiden beri ulema arasında cifirle karineler ve belki hüccetler gösterilmiştir. Kuran’ın icazına dayalı bu nevi gaybî işaretlere itiraz edilmez  Said Nursi’nin hissettiği gaybi işaretlere niçin itiraz edemiyoruz? Çünkü her yazarın Kuran okuyarak gaybî işaretler gördüğünü söylemesi mümkündür. Ancak görüldüğü söylenen bu işaretlerin hepsi sorgulanabilir, itiraz edilebilir kanaatlerdir. Yazarın bu yaklaşımı, hissidir.

Kuran’da Risale-i Nur’a işaret ettiği iddia edilen ayetler/ Murat Kayacan

(Ek Kastamonu Lahikası; On Beşinci Şua – s.1151-1152).

**

“Görmedin mi? Allah nasıl bir misal verdi. Güzel bir söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.” (İbrahim/24) ayetinde geçen “güzel bir söz” ifadesi Said Nursi’ye göre Risale-i Nur’a tekabül eder. (Kastamonıu Lâhikası – Mektup No: 38). Ayeti Said Nursi’nin anladığı şekilde tercüme edersek meal şöyle olur: “Görmedin mi, Allah nasıl bir misal verdi? Risale-i Nur, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.”

Kuran Hz. Muhammed (s) için, “Seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya/107) ifadesini kullanır. Said Nursi ise bu ayetin işarî anlamıyla o alemlere rahmet olanın aynası ve Kuran gerçeğinin hakiki bir tefsirine Risale-i Nur’a işaret ettiğini söyler (Sikke-i Tasdik-i Gaybî ). O zaman ayete şöyle meal verilebilir:

Görüldüğü gibi Said Nursi’nin ele aldığımız ayetleri anlamlandırken baş vurduğu anlama biçiminin tefsir usulü açısından bir değeri yoktur. Hele hele “kanaate itiraz edilemez” demesi yorumlarını sorgulanamaz hale getirir ki bunu kabullenmek mümkün değildir. Klasik tefsirler olsun, çağdaş tefsirler olsun hiçbirisi bu ayetleri böyle anlamlandırmamıştır, kendi fikirlerini sorgulanamaz konumda göstermemişlerdir. Said Nursi’nin ve Risale-i Nur’un Kuran’da işaret edilen bir müellif ve eser olduğu iddiası vahyî temellere sahip görünmemektedir. Ne yazık ki, Said Nursi ayetleri tefsir ederken hurufîliğe eğilim göstermiş, kendisini ve eserini kutsal bir konuma taşımaya çalışmıştır.[18]



[1] 15.Şua, II.Makam,

[2] 25 Söz,

[3] (Haşiye): Bu beyanat-ı medhiye Said’e ait değildir. Belki Kuranın bir tilmizini, bir hâdimini Said lisanıyla ve haliyle tarif eder. Tâ hizmetine itimat edilsin.

 

[4] Said’in verdiği bu anlam yanlıştır. Birinci ayette özne, Allah, son iki ayette ise Peygamberdir. Yani Kitabı, hikmeti öğreten, arındıran Peygamberdir.

[5] Sorularla Risale,

[6] Sorularla Risale,

[7] Birden hatıra geldi ki: Bu üç farkın sırrı ise Risalet-ün Nur’un mertebesi üçüncü de olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kuranın feyziyle ve yardımıyla kalbe gelen sünuhat (kalbe doğuveren manalar) ve istihracat-ı Kuraniye (Kuran’dan anlam çıkarma işlemi) dir.

 

[8] Sorularla Risale,

[9] Haşiye; Cihan saltanatından daha kıymetli bir Kuranî ve semavi müjde bu sahifede vardır.

[10] İbn Arabî, Fusûs, s.182 nakleden; Mahmut Ay, İşarî Tefsiri Yeniden Düşünmek,  İÜİF. Der, 2011/ 24, 103-48

[11] Mahmut Ay, İşarî Tefsiri Yeniden Düşünmek,  İÜİF. Der, 2011/ 24, 103-48

[12] Sorularla Risale,

[13] Bu telif edilmedi veya yazdırılmadı, meselesi Risale-i Nurların çok yerinde geçer! Risale-i Nur vehbi ve ilhami bir tarzda Allah’ın inayeti ile yazdırıldığı için, Said’ de zuhurarata tabidir. Yani kalbe nasıl geliyorsa öyle yazdırılıyor. Said kendi halinde serbest olarak istediği zaman yazdırmaya muktedir değildir.

Said bazen “makam kaldırmıyor” tabirini kullanır. Yani kalbe gönderilmiyor, gönderilse de ihtiyaca göre gönderiliyor. Zaten bu nevi zuhuratlar ilahi ikramdır! İkram ise zorla istenilmez, belki verilir. İşte Üstat Hazretleri Nurların yazdırılmasında dilediği gibi olmadığını bu gibi ifadeler ile beyan ediyor. Bazen de gelen ilhamları Üstat Hazretleri kendi zevkine göre tanzim etmek istiyor, ama zuhurat ile Üstat Hazretlerinin zevki muvafakat etmiyor. Üstat Hazretleri zevkini terk edip zuhurata ve ilhamata tabi oluyor. Ya da bazen Şakirtler bir mesele soruyor, o anda zuhurat ve ilham gelmiyor, Üstat Hazretleri “başka vakte bırakıldı” diyor. Gerçekten de o an değil ama, başka zaman o sorulara manevi canipten cevap geliyor. İşte Üstat Hazretleri bu gibi manevi hallerini ifade etmek için, “makam kaldırmıyor” ya da; “başka zamana bırakıldı” ya da “yazdırılmadı” gibi sözlerle beyan ediyor. (Sorularla Risale)

[14][14] Birinci devre: 1318 olup Said’in çocukluk çağından çıkıp buluğ çağına, adım atma tarihidir. İkinci devre: 1328 meşrutiyet inkılabından neşet eden fırtınalı dönemdir. Üçüncü devre: 1358’dir mahkeme hapishane ve tazyik zamanlarıdır. Dördüncü devre: 1368 Nur Risalelerinin yayıldığı dönemdir. Beşinci devir ise: 1950 sonrası hizmetin serbest yayılma dönemidir.

[15] Birinci Şua.

[16] Sorularla Risale

[17] Kastamonu Lahikası, 41.mektup,

  26Yorumlar

  1. murad eser   •  

    30 yıla yakın dinsiz imansız komiteler mahkemelerde risalelerde bir kusur bulalımda şu adama haddini bildirelim demişler..lakin hiç bir şey bulamamışlar.MAŞALLAH SİZİ TEBRİK EDİYORUM…SİZ DERİN İLİMLER TAHSİL EDEREK HER ŞEYİ ÇÜRÜTÜ VERMİŞİNİZ..

  2. saıd   •  

    kedı mısalısın sen.uzanamadıgın cıger mısalı.senın haddınemı kendı kafandan yorumlar yapıp.haddını asıysn.zaten senın gıbı adamlar ın islama zarar verdıgı bılınıyr.sılkelen ve kendıne gel.SEN BUNA BENZERSIN.o alımlerkı uc kurusluk menfat ıcın ebedı alemı satanlar.vesselam. ey bu yazıyı yazan kısı allah sana hıdayet versın.unutmadan zalımler ıcın yasasın cehennem

    • saadettinmerdin   •     Yazar

      yaşasın zalimler için cehennem sözü bile şeyini topbaşı tımarhanesinden kurtardıktan sonra söylemiştir…
      YAŞASIN YÜREĞİNDE CENNET TAŞIYANLAR…

      • iskan   •  

        Üstad senin gibi çok yalancıları infaz etmiş. Ey hakikatan anlamayan yalancı ahmak.

  3. hamdi   •  

    teşkkürler saadettinmerdin yüreğine klavyene sağlık…

  4. Ali Dirin   •  

    Sadettin merdin kardeş eğer bu yorumunda şeyini tımarhaneden kelimesi ve yaşasın içinde cennet taşıyanlar kelimesini Yazmasan düşünen insanların aklını az da olsa dikkatlerini cekerdin. Gelgör ki şeyini demen senin bu yazıda objektif olmaman ve nefret söylemiyle yazmanı tasdıkliyor. DİĞER sözün ise yaşasın yüreğinde cennet taşıyanlar demek menfaati gösteriyor. Bir müslüman. Cenneti düşünerek yüreğinde asla taşımaz bir insan herzaman sadece Allah rızasını yüreğin de taşır taşıması lazım sen cenneti yüreğine koyup menfaat mi umuyorsun. Yürekte cennet taşımak demek birşeyler beklemektir yani sen ibadetlerini allah rızası için değil de cennet için mi yapıyorsun ki bu sözü kullanıyorsun.
    Yazık çok yazık çok üzüldüm sana kendini bir şey sanıpta üstada asrın alemine ve yaşadığı çağda herkesin kabul ettiği bedduzzamana dediklerine bak yazdıklarınla zavallısın

  5. iskan   •  

    Şerefsiz desem sana şerefsizlere haksızlık olur. Ama yine en güzel söz üstadındır. Ahmaka karşı en güzel cevap sukuttur. Ey ahmak

    • saadettinmerdin   •     Yazar

      Üstadınız sizin gibi edepsizleri yetiştirmiş demek!

  6. Nucu   •  

    Biz sizin gibilerle fazla uğraşmayiz, bizim görevimiz Allah i (c.c.) ve Peygamberi (s.a.v.) ve Dinimiz İslamı ve Üstad imiz Bediüzzaman Said Nursi(ra) ve Risale-i Nuru tebliğdir. Siz böyle kıytırık şeylerle uğraşırken gün geçtikçe Risale-i Nuru okuyanlar çoğalacak ve biz amacımıza uğraşırken, İslamiyet gelişirken siz kara kara düşünüp “Eee hani gidiyodu bunlar diye ” Trene bakan bir BÜYÜKBAŞ HAYVAN gibi karşıdan bakacaksınız. Biz size anca bir tükürükle cevap veririz “TÜKÜRÜN O ZALİMÎN HAYASIZ YÜZÜNE” Size son önerim olsum Risale-i nurlarla uğraşmayın zira uğraşanlar(sadeleştirenler) şimdi cezasını çekiyorlar. Sizlerde onlar gibi olmayın. Siz bizim hizmetimize karışmaz İslamiyet’e elinizden geldiğince yardım ederseniz zaten biz sizin yanınızda oluruz. Zaten olması gerekende bu ayrılıktan kim ne fayda görmüş.

    • saadettinmerdin   •     Yazar

      Nane!
      Üstüne basarak vurguladığın gibi vazifen Nurculuk dinini tebliğ etmektir

  7. mustafa   •  

    Elleriyle bir kitap yazarlar bu Allah’tandır derler.( Bakara 79.ayet) Biraz Kuran okumayı deneyin sayın nurcu kardeşim.Sonra risaleleri okuyun.Sizinde benimde kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim değil mi! neden öncelikle Kuran okumuyorsunuz? Yoksa Kuranı Kerime inanmıyor musunuz.Bu arada eski Said’in İran Şahına suikast düzenleme teşebbüsünde bulunan Bahailik dininin kurucusu Bahaiyi Van’da karşılayıp ordan İstanbula getirdiğini oradan Edirneye geçerek yaklaşık dokuz sene beraber yaşadıklarını biliyormuydunuz.O eski Said’di demeyiniz.İkiside batıni teviller ve yalanlarla doludur. Sakın risale uydurmaları ile Bahailerinde kutsal saydığı kitapları aynı kaynaktan olmasın.

  8. Sahin   •  

    İstemeden davamıza hizmet ediyorsunuz… Biz size şimdi kızmalımıyız… Tenlid maksatlı risalelerden örnekler veriyor insanların risale i nuru okumasına vesile oluyorsunuz. Zaten samimi bir şekilde okuyanda eleştirilerin yersiz ve garazla fitne maksatlı yapıldığını hemen anlıyor… Çünkü risale i nur kuranın hakiki bir tefsiridir… O dönemdede hapisler zulümler yolu ile risale i nur meydana geliyor inkişaf ediyor… Son sözüm şudur ki müslümanlar zannettiğiniz gibi aptal değil kime değer vereceğini kimi Allahın dostu kimi düşmanı olarak göreceğini kime tüküreceğini gayet iyi biliyor…. ve sizin jenerasyon her zaman tükürülenler olmuştur…

  9. Ünvansız Salih   •  

    Kafalarını N.risaleleri ile örmüş olanlar Allah’ın kitabına dönün. risaleden değil Kur’an dan hesaba çekileceksiniz. Zuhruf 43-44 size inmedi mi?

  10. POLAT   •  

    HANGİ NUR TALEBESİNİN NURCULUK DİNİ DİYE BİR DİNİ TEBLİĞ ETTİĞİNİ GÖRDÜNÜZ ANLAMIŞ DEĞİLİM.

  11. joseph spoon   •  

    bir söz işittiğinizde araştırın,hakaret müslümanın değil zayıf karakterlilerin işidir.saygılar.

  12. mavera   •  

    saadettin bey bu sana hakaret eden şahıslara allah izan göz yürek vermemiş üzlmeyin.said delisinin yazdığı risaleleri okuyan fetullah delisinin neler yaptığını gördük devlet bu kitapları ve bun lara benzeyenleri toplatmalı

    • saadettinmerdin   •     Yazar

      Aleme nizamat verirler
      Lakin hanelerinde bulunur bin türlü teseyyüp..
      Maalesef Nurculuk böyle bir şey..

  13. serkan   •  

    nurculuğu tebliğ etmek mi….Bizim vazifemiz Kurana uymak onunla uyarmak.said nursi dediğini bir alim bir hoca.eserleri tefsir değil.belli başlı ayetler açıklanmış. ulan utanmasanız Kuranı Kerimi tamamen bırakıp risale okuyup ona iman edeceksiniz. mekkeli müşrikler kimlerdir bir okuyun araştırın bakalım ey nurcular

    • osman   •  

      Risale-i Nuru Tebliğ mi?!!!! Sözün bittiği yer!

  14. Mehmet   •  

    Meşhur olmak istiyorsun seni seni…yemezler..

    • saadettinmerdin   •     Yazar

      yok be
      Nurcuların bedduasını ve ölüm tehdidini alıyorum sadece

  15. Murat   •  

    Bence Deccal olan sizsiniz.Yüzbinlerce insanın İmanının kurtulmasına vesile olan bir alim için bu şekilde itham ve saygısız eleştirileriniz sizin fitneci olduğunuzun kanıtıdır.Önce bir kalbinizi yoklayın derim.Oradan cevap gelecektir kimin uşağı olduğunuza dair.Senin çakma bir müslüman olduğun ve kur’andan nasiplenemediğin ölen bir Müslümanın arkasından hem dalga geçerek konuşman hemde gıybetini yapıyor olman.Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez senin gibiler buna en güzel örnek

    • saadettinmerdin   •     Yazar

      birisini tezkiye etmen için diğeri murdar etmene gerek yok…şahsıma değil fikirlerime cevap veriniz

  16. tamer   •  

    Hocam diğer değerli araştırmalarınızı bekliyoruz. Nurcu arkadaşlar başka kitapları okumaktan korkmadıkları ve tek doğrunun Üstadları olmadığını anladıkları zaman gerçekten imana gelmeye başlayacaklardır.

  17. mithrandir21   •  

    Saadettin Hocam seni anlayacaklar ama iş işten geçmiş olacak. Şu an İslam’ın Pavlusları birinci kitabınızı okuyorum ve güzel bir araştırma ürünü, Hallac-ı Mansur konusunda da rahmetli Yaşar Nuri Öztürk için dediklerinize sonuna kadar katılıyorum.

  18. Muradzâde   •  

    Bir adam düşünün ki bütün mal varlığı bir sepete sığsın, bir adam düşünün ki hayatını insanların imanını kurtarmaya adamış olsun ve bunun uğruna yuva kurmaktan ve hayatını kazanmaktan vaz geçmiş olsun, bir adam düşünün ki şu yazıyı yazan insan unvanına layık olmayan şeytan gibi dinsizlerin, masonların bütün güçleriyle hücum ettikleri eserleri yazmış olsun. Evet kafir nereye saldıracağını iyi bilir ki en kuvvetli yere saldırır. Bir adam düşünün ki vatanımızda dinsizliğin yayılmaya çalışıldığı türkçe ezanların okutulduğu din adamlarının korkutulduğu ve şu yazıyı yazan mahlûk gibilerinin korkusundan fare deliklerine saklandığı bir zamanda ben bütün dünyaya, avrupa feylesoflarına, profesörlerine meydan okuyorum deyip adaletsiz ve acımasız mahkemelere, hapislere rağmen asla susmamış olsun. Bir adam düşünün ki dünya zevklerinden neredeyse hiçbirini tatmamış olsun. Bu adama hakaret etmek ,itikadından şüphe etmek elbette vicdansız, insafsız, muzır, haysiyetsiz, yalancı hem masonlara ve kafirlere hizmet eden bir münafık, rezil, hain bir mahlûk olmayı gerektirir. Her ne ise yemişli ağaç taşlanır vesselam.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir