Fethullah Gülen ve Nur-u Muhammedî Nazariyesi

Fethullah Gülen ve Nur-u Muhammedî Nazariyesi

İran Maniheizmi ve gnostik (irfanî) akımlarda nur ve zulmet sembolizmi, dualizmi merkezi bir yer işgal eder. İsa’nın “Ben dünyanın nuruyum” [Yuhanna, 8/12] sözü bu mistik akımın tezahürüdür. Müslüman kisvesi altında icra-i faaliyet yapan Maniheistler (Zerdüştler) “Âlemin ilkesi nurdur” gibi söylemler geliştirmişlerdir.[1]

Allah için bile Nur kelimesinin kullanılması tecsim ve teşbih çağrıştırdığından Kelamcılar tarafından tartışılmıştır.  Hatta sakıncalı bulanlar olmuştur.

Nur zulmetin karşılığıdır. Kur’ân’da hak ve batılı ayırmaya yarayan manevi ve ilahi ışık manasında kullanılmıştır. [İbrahim /1] ayetinde tam olarak Hakk’a giden yola nur, ondan sapmaya zulmet denilmektedir.

Allah’a rasulüne ve indirdiğimiz nura iman ediniz” [Nisa /74] ayetindeki “nur” Kur’ân’dır. “Muhakkak ki, Allah’tan size bir nur, bir de apaçık kitap gelmiştir” [Maide /15] ayetindeki nur kelimesinin; Peygamberimize işaret etme ihtimali vardır.

Allah göklerin ve yerin nurudur…”, “O’nun nurunun benzeri /misali,…” [Nur /35] ayetinde geçen “nur” kelimesi iki defa Allah’ın zatına nispet edilmektedir. Müfessirler ve esma’ul-hüsna müellifleri Nur suresinde yer alan ve esma’ul-hüsna listesine giren “Nur” isminin mecazi olarak Allah’ın zatına nispet edilebileceğini söylemişlerdir. Bu ayetleri de; “Hamd… zulumatı ve nuru yaratan Allah’adır” [Enam /1], “Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanır” [Zümer /69] ayetlerinde olduğu gibi “Allah’ın yerleri ve gökleri nurlandırması” şeklinde anlaşılması gerektiğini söylerler.[2]

Taberi ve Maturidî, “göklerin ve yerin nuru” ifadesini, semavat ve arzda bulunanları hidayete sevkeden şeklinde anlamışlardır. Zira ayetlerde nur ifadesi direk Allah’a değil, semavat ve arza nisbet edilmiştir.

Müminlerin velisi olan Allah, onları zulumât (karanlıklar) dan nura çıkarır.” [Bakara /257] ayetinde olduğu gibi Allah hidayete nur, dalalete de zulüm demiştir. “Allah’ın gönlünü İslam’a açtığı kişi rabbinden bir nur üzere değil midir?” ayetlerinde olduğu gibi Hâdi olan Allah’ın, insanları dalaletten hidayete çıkardığı anlatılmaktadır.

***

Baştan sona küfür ve delalet olan ve de tamamen İslam dışı kültürlerden tasavvufçular tarafından İslam’a taşınan Nur-u Muhammedi veya hakikat-ı muhammediyye nazariyesi Fethullah Gülen tarafından da hak ve hakikat olarak savunulduğu görülmektedir. Gülen’in Peygamber tasavvuru, Hristiyanların İsa tasavvurundan pek farklı değildir. Örneğin “Nur-u Muhammedi, hakikat-ı muhammedî” teorisi gibi apaçık peygamberi ilahlaştıran, apaçık dalalet ve ilhad kokan bu teorileri kabul edenin sıradan bir Hristiyan’dan ne gibi bir farkı kalır?

Fethullah Gülen bir yazısında, Peygamberimizin rahmetinden meleklerin bile istifade ettiğini şöyle anlatır; “Cebrail gibi en büyük ve mukarreb bir melek bile, Efendimize şöyle der; “Ben bile akıbetimden emin değildim, sana getirdiğim vahiyde, bana “مُطَاعٍ ثَمَّ اَمٖين , Orada ona itaat edilir, üstelik emindir de” denildi. Böylece durumum aydınlığa kavuştu” der. [3]

Allah’ın en mukarreb, en büyük meleği olan Cebrail’in bile akıbetinden emin olmaması olacak şey değildir. Bildiğimiz kadarıyla meleklerde sorumluluk yoktur ki ceza veya mükâfat olsun!

Yine Gülen; “O Peygamberin “rahmeten li’l-âlemîn” olmasından dolayı büyük günah işleyenler de onun geniş şefaatinden istifade edecekler, o yüceler yücesi (Peygamber) milyonlarca mücrimi şefaatiyle cehennemden kurtaracaktır” diyerek malum şefaat teorisini savunmaktadır. Hocamız bu konularda anlaşılan Kur’ânı hüccet kabul etmeyip, rivayetleri esas almaktadır.

Yine devamla; “Her mümin, zerreden kürreye kadar her şeyin, onun neşrettiği nur sayesinde aydınlığa kavuştuğunu ve hal dilleriyle ona minnet ve şükranda bulunduğunun şuurunda olmalıdır. Her bir varlığın yaptığı tahmid, tesbih ve takdis onun var olmasından kaynaklanmaktadır.”

Hatta Hz. Meryem’i hamile bırakan Ruh’un Cebrail değil, Peygamberimizin ruhu olabileceğini söylemektedir.[4] Yani İsa (a.s)’nın babası Peygamberimiz imiş! Biz, peygamberimizin çocuklarının altı olduğunu biliyorduk, meğer yedi imiş! Hem de yedinci oğlu İsa Peygambermiş! Gülen’i bu da kesmez! “O, rûhânî taayyünüyle akl-ı evvel olması hasebiyle “her şeyin babası”dır.

Güya Meryem cennette peygamberimizin eşi olacağından, nikâhlısına ondan başkası dokunamazmış! [5] Zaten dokunmadı be hocam! Peygamberimizin cennete hanımı olacak diye, -neden olacaksa- onun hanımları bizim de annemiz olduğundan, hocamız annesine başkasının dokunmasını hazmedememekte, onu kıskanmaktadır. Halbuki Hz. Meryem’in nişanlısı ve kocası olduğu, İsa’nın kardeşleri olduğu, kocası Yusuf’un Meryem’e dokunmaksızın, Allah’ın emri ve meleğin müjdesi ile hamile kaldığını ve İsa’yı doğurduğunu İnciller bile haber vermektedir.

Peygamberimizin hayatında yalanın zerresine rastlanmaz. Ama gel gör ki, Peygamber âşıklarının peygamber anlatımları yalandan geçilmez.

Gülen’in aldığı din eğitimi ve sahip olduğu din telakkisi nedeniyle, Buhari’de zayıf veya mevzu bir hadisin bulunabileceğine ihtimal vermez! Yine üstatlarını, selefi eleştiremez. O peygamberi aşırı yücelten, Peygamberin sidiğini Aişe annemize içiren ve “hayatta böyle güzel bir şey içmemiştim” diyen /dedirten gelenekten gelmektedir. Bu peygamber tasavvuru ile âlem-i İslamın ayağa kalkması mümkün olmadığı gibi, dinin doğru dürüst anlatılması ve yaşanılması da mümkün görülmemektedir.[6]

Fethullah Gülen, Nurcuları tekrar Nakşîliğin yörüngesine sokmuştur. Kendisi Nakşî şeyhlerinden Alvarlı Efe’den epey etkilenmiştir. Yazdığı “Kalbin Zümrüt Tepeleri” adlı kitapta tüm tasavvufi ıstılahları işlemiş, vahdet-i vücud ve Nur-u Muhammedi anlayışlarını büyük bir maharetle hak ve hakikatmiş gibi can-ı gönülden savunmaktadır. [7] Gerçi Nurcuların ne kadar tasavvuf felsefesinden uzak olduğu da tartışılır ya! Nakşîlerdeki rabıta uygulaması yerine, Peygamber’in ruhaniyeti kavramını oturtmuş görünmektedir. Gerçekten Peygamber Gülen’in teolojisinde çok merkezi bir yer işgal eder. Onun canlı olduğu, Allah’ın sevgilisi olduğu, kâinatın varlık nedeni olduğu, ezeli ve ebedi sonsuz nur olduğu, isminin anıldığı yere ruhaniyetinin gittiği, salât-ü selam edenin selamını alıp, icabet ettiği, sık sık ışık evlerini (Cemaatin evlerini) ziyaret ettiği, onlarla birlikte namaz kıldığı vs. şeklinde oldukça kabarık bir rivayetler manzumesi vardır.

O, “Sen olmasaydın, şu âlemleri yaratmazdım” [8] kudsî hadisinin mazharıdır. Eskilerin ifadesiyle, O kâinatın yaratılış sebebidir. O, Ruh-u Seyyidi’l-Enam’dır. Tasavvufî ifadesiyle “Taayyün-i evvel”in kahramanıdır. Öyleyse Allah Resûlü farklı hususiyetleri, farklı donanımları olan birisidir. Zaten o farklı donanımları olmasa Allah’tan emir alamaz. O donanımları olmasa yatağından kalkıp göklerde dolaşıp, miraç yapamaz. Diğer taraftan; Allah, kitabından, Peygamber’inin ruhaniyetinden ve öbür âlemde onun şefaatinden istifadeyi onlara duyulan saygıya bağlamıştır. Said Nursî’nin ifadesiyle; “Kâinata bir ağaç nazarıyla bakılsa, Efendimiz o ağacın çekirdeğidir; eğer bir kitap misaliyle bakılırsa, o kitabın kâtibinin kâleminin mürekkebidir. Efendimiz İsm-i A’zam’ın mazharıdır. Yani; İnsanlık ağacına ait bütün hususiyetler çekirdek halinde O’nda vardır.[9]

Şimdi de Fethullah Gülen’in “insan-ı kâmil” teorisini nasıl hararetle savunduğunu görelim;

Yetkin insan demek olan insan-ı kâmil; Allah’ın ef’âl, esmâ, sıfât ve şuûnât-ı zâtiyesinin en parlak aynası demektir. İnsan-ı kâmil denince, ilk akla gelen Hakikat-ı Muhammediye’dir. Sonra da diğer enbiya, gavs, kutup ve derecelerine göre evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrebîn gelir. Bu konuda böyle bir farklılığı kabullenmek, Kur’ân ve Sünnet açısından mahzursuz olduğu gibi, akla, mantığa, hiss-i selime de aykırı değildir.

Bazı felsefeciler insan-ı kâmili, “akl-ı evvel”, “külli akıl”; bazı sûfîler de mürşid-i kâmil vs. gibi kelimelerle zikretmişlerdir. Aslında her iki görüşün birleştiği husus şudur; İnsan-ı kâmil, vücûd-u Hakk’ın aynası ve “dû kevn” (iki farklı yapıda / iki alemli) olması gerçeğidir. O, varlığın özü, usaresi, dili, tercümanı olarak her şeyi Zât-ı Hakk’a bağlar.

Aslında insan-ı kâmil, öyle bir parlak aynadır ki, her dakika kim bilir kaç defa, şuûnât-ı zâtiye (Allah’ın eylemleri) onda “niceliksiz ve niteliksiz” tecelli eder, tecelli eder de, işte böyle bir dünyalıdan ötürü yerküre semaların önüne geçer. Zira insan-ı kâmil, âdeta bütün varlığın aklı, kalbi ve ruhu mesabesindedir.

Bugüne kadar insanların arızasız Hakk’a yönelmeleri hep insan-ı kâmillerce gerçekleştirilmiştir; kitleler onların rehberliğinde ebedî mihraplarını bulmuş, Hakk’a yönelmiş ve onların neşrettiği nurlar sayesinde varlık ve hadiseleri isabetli yorumlayabilmişlerdir.

Âlemler onda saklıdır, cihanlar onda dürülmüştür. Vacib’ul- Vücûd olan Allah, onda küllî ve tafsili bir şekilde tecelli etmiştir. O, yeryüzünde Allah’ın tam halifesidir. Bu itibarla da o, ilâhî icraatı temaşa, herkes ve her şeye nezaret etme konumuyla Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı, tutup destekleyen eli olmakla şereflendirilmiştir. Evet o, damarlar içinde dolaşan kan gibi içtimaî bünyenin her yanında bulunur. Zararlılara karşı o bünyeyi korur. İhtiyaca göre onu görür-gözetir ve besler. Bir ruh gibi onun bütün faaliyetlerini kontrol eder.

Bütün varlık, ulûhiyetin sırlarını insan-ı kâmilde duyup hissettikleri gibi, Allah da, başka aynalardaki tecelli ve zuhuru, bu insan-ı kâmil aynasında temaşa buyurur. Bu itibarla da insan-ı kâmil, fâniler arasında Bâkî’yi gösteren öyle bir câmi aynadır ki, onu gören Hakk’ı görmüş, onu seven Hakk’ı sevmiş, ona uyan Hakk’a kulluk neşvesine ermiş olur. Onu bulup onunla aynı atmosferi paylaşan biri, başkalarının hiçbir zaman ulaşamayacağı pek çok esrara, envâra ulaşır.

Hulûl ve ittihad, aslında bizzat mevcut iki şey arasında cereyan eder. Hak karşısında insan-ı kâmil müstakil bir mevcut değildir ki, hulûl ve ittihad söz konusu olabilsin.

Bu âlem ile mânevî âlem arasında berzahî bir âlem vardır ki, o da insan-ı kâmil âlemidir. İşte bu gönül sultanları, mahiyetleri normal insanın mahiyetinden farklı ve berzahî vücutlarıyla; “iki dünya ötesinde başka bir âlemdedirler.”

Zât-ı Hak’la bu çerçevedeki münasebet açısındandır ki, insan-ı kâmil mertebesine ulaşan, aynı zamanda hilâfet-i tâmme mertebesine de yükselmiş sayılır. Bunun üstünde ise, vücub-imkân arası bir nokta diyebileceğimiz “ev ednâ” payesi vardır. Ve o payenin sahibi de, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’dır.

 Her şeyden evvel, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm, varlığın hem çekirdeği hem de meyvesi olması itibarıyla, hilkat ağacı mebdeden müntehâya hemen her faslında sürekli O’nunla münasebet içinde olmuş ve O’na bağlı gelişmiştir. Aslında O, meyvenin de ötesinde, hilkat ağacının özü, usâresi ve ruhudur. Öyle ise, insan-ı kâmile yönelmeden, Allah’ı kâmil manada bilmek mümkün değildir. Cenâb-ı Hak, kendi azamet ve celâline uygun şekilde ancak insan-ı kâmille bilinir, onunla görülür, onunla işitilir ve onunla duyulur.

 Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın hem esmâ-i İlâhiye’ye, hem sıfât-ı Sübhaniye’ye, hem de şuûnât-ı Zâtiye’ye mücellâ bir aynadır. Bu itibarla da, “Mir’ât-ı Muhammediye’ den Allah görünür dâim” sözü mübalâğa değil, vâkıa tam muvafıktır.[10]

Fethullah Gülen’in bu evrenin yaratılış teorisine cevap olarak şu ayet kâfidir, sanırım; “Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de kendi yaratılışlarına tanık kıldım…”[Kehf/51]

Gülen’in Peygamberimiz için kullandığı “Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm” vs. gibi sıfatlar, gelecek nesillere bıraktığı en kötü miraslardan biridir.  Bu, “Efendi Ruh” şeklindeki peygamber tanımları, onu resmen beşerilikten çıkarmakta, “insan-üstü” bir konuma yükseltmektedir! Tarih bunu, ümmeti hristiyanlaştırmada bir kilometre taşı olarak anacaktır!

Gülen’in yaratılış teorisinde asla yaratma, halketme, icad, inşa etme yoktur. Bu teoride; “taayyün, tecelli, zuhur, mazhar, meclâ, ma’kes” vs. gibi kavramlar söz konusudur. Bu hepimizin çok iyi bildiğimiz sudur teorisinin jargonudur. Bu teoride yaratma yoktur. Hatta Allah evrenin vücud bulması için iradesi bile söz konusu değildir. O’nun istemi dışında bir zorunluluk ile meydana gelmiştir. Feyz, sudur, taşma vardır. Allah evrenden sadece Zât bakımından önceliklidir, zaman bakımından değil. Evren de zaman bakımından sonsuzdur. Allah’dan sudur eden, zuhur eden evren de, Fethullah Gülen’in “Sonsuz Nur” şeklinde tanımladığı Peygamberi gibi sonsuzdur. Üç sonsuz; Allah; Evren ve Fethullah Gülen’in peygamberi!

Bu teoriyi eleştirmeye gerek bile yoktur. Ne İslami’dir, ne de bilimseldir. Racmen lil gaybi türünden karanlığa taş atmaktır. Bu konuda ne bir ayet, ne de bir sahih hadis vardır. Üfürükten teyyaredir. Hatta üfürük, bundan daha gerçekçidir, nesneldir. Bu teori Pagan filozof Plotinus’un meşhur “sudur teorisi”dir.

Gülen’e şunu da sormalıyız; Madem bu insan-ı kâmil her devirde bulunurmuş ve bir tane imiş. Allah sadece onunla bilinebilirmiş. Bu derin hakikatleri de ancak tasavvuf deryasına yelken açmış, ummanlara dalanlar anlayabilirmiş! Bizlere gayet ayrıntılı anlattığına göre; kendileri bu okyanusa yelken açmış, derin hakikatleri keşfetmiş olmalıdırlar. Şunu kendilerine sormak hakkımız sanırım; Bu devrin insan-ı kâmili kimdir? Yoksa kendisi midir? Şahsen ben düşündüm, düşündüm, Allah’tan bir mertebe aşağı, biz fanilerden çok yüce bu ilk taayyün mertebesine kendilerinden başkasını layık göremedim! İsmi pek çok skandala karışan Cübbeli Ahmed olamaz. Artık gözleri görmeyen, kulakları işitmeyen erzel-i ömür halini yaşayan Mahmud Efendi hiç olamaz. Katil Esed’e Hz. Hüseyin diyen tencere tüccarı şeyh hiç olamaz! Gavs’lıkları babadan oğula geçen doğunun beşik şeyhleri olamaz! Gerçekten, her asırda bir tane olan bu “İnsan-ı Kâmil” kimdir?

***

Şimdi de Fethullah Gülen’in hakikat-ı muhammediye hakkında görüşlerine bakalım;

İlk taayyünde, Hakikat-i Muhammediye bir çekirdek ve deryaları bağrında barındıran damla görünümlü bir umman, kâinatlar kitabını yazmaya yetecek kâlemin mürekkebi ve bütün basiretlere ziya kaynağı olacak en büyük nurdur.

Hakikat-i Muhammediye; kendi ufku itibarıyla hakikî insan-ı kâmil olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm Efendimiz; akl-ı küll, nur-u evvel ve kâlem-i evvel olmaları açısından da bütün enbiya u mürselîn, evliyâ u asfiya hazretlerinin başıdır.

Her şeyden evvel O, mebde’de taayyün-ü evvelin benzersiz bir ferdi, yaratılışın aslî mayası ve kâlemin de fasih bir lisanıdır. Bu itibarladır ki, bazı ehlullah O’na “zât maa’t-taayyün” nazarıyla bakmışlardır, yani Zât-ı Bârî, bütün hakâikı o câmi ve nuranî aynada göstererek O’nu lâ taayyüne idrak bir mir’ât edinmiştir. Süleyman Çelebi bu hakikati dar bir çerçevede şöyle ifade eder; “Zâtıma mir’ât edindim zâtını, Bile yazdım adım ile adını”

O, ilahi isimlerin odak noktasıdır. İsm-i a’zam ve diğer isimlerin en mükemmel kendisinde tecelli ettiği zattır. Allah O’nu kemalatına ayna kılmıştır. O’nun bu engin hususiyetlerinden ötürüdür ki O’na, “Allah’ın Nur’u”, “Hakk’ın aynası “ ve Allah’ın bütün esmâ ve sıfât hazinelerinin keşşâfı unvanı verilmiştir. Mânevî ve ruhanî vücudları itibarıyla Hazreti Ahmed ve harici vücûdları açısından da Muhammed unvanıyla işaret edilen, bu Zât’ın mahlûkat arasında asla benzeri ve dengi yoktur; olamaz da, zira O, rûhânî taayyünüyle akl-ı evvel olarak “her şeyin babası”, Hazreti Âdem ise “insanlığın babası” unvanıyla yâd edilmiştir. Aslında, nübüvvet, risalet ve velâyet gibi ikinci, üçüncü mertebelerdeki bütün taayyünat o mübarek çekirdekten neş’et etmiş birer semeredir. Bu itibarla da Efendimiz bütün vücud âlemlerinin aslı ve esası mesabesindedir. Evet O, akl-ı evvel mertebesinde Hakikat-i Ahmediye unvanıyla bil-kuvve ve bil-istidat bir nebi; nefs-i külliye faslında bittaayyün mele-i a’lâda imam-ı mutlak ve öncelerin öncesidir. O, bu mevkiini ifade sadedinde: “Âdem nebi su ile balçık arasında iken ben peygamberdim” buyurur ki, mahz-ı hakikattir. Hatta kevn ü mekânın çekirdeği olması itibarıyla o bundan daha kıdemlidir.[11]

Taayyün-ü Evvel; meydana gelme, belli olma, belirlenme mânâlarına gelen taayyün, Sûfîlerce Hakk’ın zatında var olan ve Vücud, Hayat ve İlim’de “keyfiyetsiz” tafsile ulaşan, birbiriyle irtibatlı değişik mertebelerde farklı mahiyetlerin farklı tecellî dalga boyunda zuhûrundan ibarettir. Bu taayyün Vücub mertebesinde “Tecellî-i Evvel”, “Feyz-i Akdes”, “Nefes-i Rahmanî” ve imkân mertebesinde “Akl-ı Evvel”, “Kâlem-i A’lâ”, “İlk Nur” ve “Hakikat-i Muhammediye” gibi isimler alır.

Kitap ve Sünnet’te taayyüne delâlet eden sarih bir nass olmasa da, bazı ayetlerden, bil-işâre veya bil-iltizam taayyün mertebelerine de baktıkları söylenebilir.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Şu kâinata büyük bir kitap nazarıyla bakılacak olursa, Peygamberimiz’in nuru, o kitabın kâtibinin kâleminin mürekkebidir. Eğer o âlemleri bir ağaç kabul edecek olursak O’nun nuru, kâinatların hem çekirdeği hem de semeresi konumundadır. Şayet bütün varlık büyük bir canlı farz edilecek olursa, O’nun nuru, bilumum varlığın ruhu demektir.” Bu itibarla da O (Muhammed), hem icmalde hem de tafsilde her şeydir.

İlmî taayyünlerle ruhî, misalî, berzahî ve haricî vücut açısından belirlenip ortaya konmasıyla varlık pek çok farklı taayyün seviyelerinde ortaya çıktı ve bir çekirdek kocaman bir ağaca dönüştü. Hazreti Âdem ve nesli, bu sürecin en önemli halkasını teşkil ettiler. Sonra gelip öne geçen Muhammed’in ruhu ve ümmeti ise, suretlerin en mükemmeli ve taayyünâtın gayeye en yakını olma ayrıcalığıyla şereflendiler. Zira O, ilâhi hakikatlerin en câmi aynası, evvel ve âhir’in, zâhir ve bâtın’ın da merkez noktasını teşkil ediyordu.

Taayyün, ilâhî ve kevnî olmak üzere iki çerçevede mütalâa edile gelmiştir. İlâhî taayyünün bidayeti ilim sıfatı; nihayeti de, değişik mertebe ve basamaklarda sayısız kelimât-ı sübhâniyedir. Kevnî taayyünün evveli olan ruh-u Muhammedî ise, sonu nebiler de dâhil olmak üzere bütün insanlık ve varlık âlemidir.

Ruh-u Muhammedî maddeden mücerret nuranî bir cevher olup Allah’ı idrak eden “akl-ı küll”dür ki, bazıları buna “Ruh-u Âzam” da demektedir. Ve aynı zamanda O, “Levlâke ile ifade edilen” âlemin yaratılış sebebi ve varlığın ille-i gâiyesi (son hedefi, varoluş nedeni) mesabesindedir.

Lâhût âleminin sırları O’nunla duyulup bilindi. Cenab-ı Hak, O’nu bir yüce ayna yapıp, kendi zâtını O’nun zâtında müşahede etti. Ne hoş söyler Süleyman Çelebi; “Zâtıma mir’at edindim zâtını, Bile yazdım adım ile adını,  Avdet edip davet et kullarımı, Ta gelüben göreler didârımı.”

O, vahiy ve Miraç gibi, kimselere nasip olmayan mazhariyetlerle öyle bir konuma yükselmiştir ki, berilerin ötesinde, ötelerin berisindedir. O, aldığı vahiyle, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, aşkın/ müteâl sırları duyup hissettiği gibi, o miracıyla da mebde’den müntehaya bütün varlığı temaşa etti.

 İmam Rabbani’nin, taayyün mertebelerinin başlangıcı konusunda bir farklı mütalâası vardır. Bu mülâhazaya göre; Hakikat-i Muhammediye bir hakikat-i câmiadır ki; âdeta ilk taayyünün çekirdeği mesabesindedir. “Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur” hadisi bu yüce hakikati işaretlediği gibi, “Allah beni Kendi nurundan, müminleri de benim nurumdan yarattı” ifadesi de aynı hususa işaret eder.

Ayrıca o nur, Hakk’a vuslatta en emin bir vesile ve rehberdir. Evet bir yönüyle Hakikat-i Ahmediye ve ölümsüz olmak itibarıyla da Hakikat-i Muhammediye “Kâbe kavseyn-i ev ednâ” ile remzedilen vücub-imkân arası bir noktayı tutmuş aşkın bir hakikattir. Hakikat-i Muhammediye’nin taayyünü de şu âlemin vücuduna vesile olan bir taayyündür.

İbn Arabî ekolü, Hakikat-i Muhammediye’den ibaret kabul ettikleri taayyün-ü evveli, ilim ufkuna bağlı ilahi sıfatların icmalinden ibaret saymışlardır. İmam-ı Rabbânî takipçileri ise; taayyün-ü evvele taayyün-ü vücudî nazarıyla bakmış ve onun merkez noktasını da Hakikat-i Muhammediye’nin tuttuğunu söylemişlerdir. O bir asıldır; o merkez etrafındaki farklı taayyünlerle alâkalı değişik daireler o büyük nur karşısında birer gölge mesabesindedirler. Bütün ruhî, misalî, cevherî, arazî ve cesedî taayyünler, ziyasını O’ndan alan birer kandil konumundadırlar. [12]

O’ydu gaye varlık ve öteler ötesinde birebir konuşmalara konu olan biricik mevcut!”

***

Fethullah Gülen, “lâ taayyün, taayün-ü evvel” gibi mertebeleri anlatırken kim Allah, kim peygamber ayırmak epey zordur. En azından benim için zor oldu. O kadar “Hazret, Zât” var ki; hangisi Allah için, hangisi Peygamberimiz için, hangisi falanca evliya için kullanılmış ilk bakışta anlaşılamamaktadır. Hatta Peygamberimiz için kullanılan “o” zamiri bile, “O” şeklinde yazılarak, “Hüve /Allah /O” ile denk tutulmaktadır.

Gülen’in bu felsefi din dilini benim “ümmi peygamberim” anlayamaz! Ona binlerce salât ve selam olsun! “O ümmi peygamber” bu hayattan tamamen kopuk, Kitap’tan fersah fersah uzak tapınak dilini işitse, kendini cahil hisseder, “Bu benim dinim değil, bu dil İslam’ın değil” derdi! Bu kendini tanrılaştıranları da asası ile kovalardı.

Bu anlatımlar peygamberi tamamen dünyadan-hayattan koparmakta, onu kâinatın ilk doğum sancıları tuttuğu yıllara ışınlamaktadır. Peygamber bu arada buhar olup, kaybolmaktadır. Onu buharlaştıranlar onun makamına/yerine oturmakta, rol-model /üsve-i hasene olmaktadırlar!

“Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı surette methettikleri gibi, sakın sizler de beni methederken aşırı gitmeyiniz. Şüphesiz ki, ben sadece bir kulum. Onun için bana (sadece) Allah’ın kulu ve resûlü deyiniz.” [Buhârî, Enbiyâ, 48] Bir adam Peygamberimize “ya seyyidî / ey efendim, ey efendimin oğlu! Ey bizim en hayırlımız, ey en hayırlımızın oğlu! diye seslenmişti. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle çıkştı; “Ey insanlar! Allah’tan korkun. Sakın şeytan sizi aldatmasın. Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im. Allah’ın kulu ve resulüyüm. Allah’a yemin ederim ki beni, Allah’ın bana verdiği makamın üstüne çıkarmanızı sevmiyorum.” [Ahmed b. Hanbel, 3/153, Ebû Davud, Edeb, 9]

Aslında peygamberi bu kadar yüceltenler, onu gökler ötesine postalayanlar, kendilerine yer açabilmek için bunu yapmaktadırlar! Hata yapan, yanılan, unutan, arasıra kızan, şaka yapan, evlenen, bazen hanımlarına küsen bir peygamber imajı/tasavvuru ortaya koysalar, kendilerine “yarı tanrı, yarı insan” peygamber ile avam arasında, herkesin saygı göstereceği, ihtiramda bulunacağı “muhterem” makamlar kalmayacaktır! Kendisine “Efendi”  dedirtmeyen “tıpkı bizim gibi bir beşer olan o kutlu elçi”, Arş’ın gölgesine gönderilip, Makam-ı Mahmud’a oturtulmaz ise, yeryüzünde kendilerine “Efendi” muamalesi yapılmayacaktır. Peygamber “Efendiler Efendisi” yapılmadıkça, kendileri yeryüzünde “Efendi” olamayacaktır!

Gülen’in bu “Hakikat-ı Muhammediye” nazariyesi bir metafizik şahsiyet değil, bütün kâinatın kendisinden çıktığı ilk maya, nüve, çekirdek olup, ontolojik bir realitedir.

Bu insan-ı kâmil ve hakikat-ı muhammediye gibi teorilerin yardımıyla Peygamberimizi ilahlaştıran Fethullah Gülen’e, şu ayet cevap olarak yeter. “(Ama o müşrikler kalktılar) Allah’ın bazı kullarını O’nun bir parçası kabul ettiler.”  [Zuhruf/15]

Peygamberimizi, İsa’nın babası yapan Gülen’e bu da yetmez. Onu “Ebu’l-beşer / Tüm insanlığın babası” yapar. Onu ilk insan yapar. Hatta tüm varlığın kendisinden çıktığı nüve/çekirdek yapar! Bu Peygambere yapılacak edepsizliğin en büyüğüdür. Tüm ilahları ve ilahlaştırılan kimseleri yok etmek ve tek bir ilaha davet etmek için gönderilen O şanlı Nebi’nin tevhid mücadelesine vurulacak en büyük darbedir!

Muhammed, Peygamberlerin sonuncusudur” [Ahzab/40], “De ki; ben peygamberlerin ilki değilim…” [Ahkaf /9] Türkiyenin en büyük cemaatinin imamı, peşine milyonları takmış olan bu zatın hiç mi bu ayetlerden haberi yoktur?

Bu İnsan-ı kâmil zırvaları Pagan Yunan filozoflarının “logos”, Yahudi Kabalaizmindeki “adom kadmon”  kavramlarından başka bir şey değildir.

Sizin O’ndan başka taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu, ilahlık niteliği olmayan bir takım anlamsız isimlerden ibarettir. Üstelik Allah, onların ilah olduklarına dair hiçbir delil de indirmemiştir, hüküm yalnız Allah’a aittir. O, kendisini gereği gibi tanıyıp, bilmenizi ve yalnız O’na ibadet etmenizi emretmiştir. Doğru din işte budur! Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmez” [Yusuf/40]

Gülen her ne kadar bunları, tasavvuf denizine açılan ve epey mesafe kateden kimselerin anlayabileceğini söylüyorsa da bu doğru değildir. Bu teorilerin teorisyenleri bir defa Müslüman değildir. Deniz de Kur’ân denizi değil, Yunan denizidir. Gözlük tevhid gözlüğü değil, panteist vahdet-i vücud gözlüğüdür. Kendisi bu okyanusa dalmış ve bu derin hakikatlerin (!) künhüne vakıf olmuş biri olarak meseleyi kasden ağdalı bir dil kullanarak anlatmakta, olaya sırlı bir hava katmaktadır. Bütün kâinat yaratılmamış, Allah tahavvül/dönüşüm geçirmiş, Evren O’ndan taşmış, çıkmış, O’nun değişik mertebelerdeki görünümlerinden ibarettir.

Varlıklar, “taayyün-ü evvel”le başlayıp zâhirî kılıf ve hâricî vücud yolunda ilerlerken, âdeta metamorfoz geçiriyor gibi farklı bir mahiyet ve farklı bir hüviyete sıçramışlardır! [13] Tanrı metamorfoz/dönüşüm geçirerek, en sonunda diğer varlıklar ve insan olmuştur!

Fethullah Gülen’in Hakikat-ı Muhammediye’den başka bir de Hakikat-ı Ahmediye’si vardır. Ona göre; Hakikat-ı Ahmediye ve Hakikat-ı Muhammediye gibi çok küllî hakikatleri ihtiva eden bu iki kavramı, tasavvuf dünyasının enginliklerine açılabilen kimseler anlayabilir. Açılmasaydı anlayamazdı, dolayısıyla bize de anlatamazdı.

Bu abd-i acizin Hoca Efendi’den küçük bir ricası olacak. Kendileri Türkiye’nin en büyük dini cemaatinin Efendi’si. Cemaat onu “Asrın Bülbülü, Yaşayan sahabe, en büyük âlim” olarak görmektedirler. Kendileri de, huzur-u risaletpenahi’de kemerbeste-i ubudiyet halinde bulunduğu sıralarda “emanetin kendi cemaatine” verildiğini söylemektedir. Gelin, gariban Anadolu halkının emrinize verdiği yüz milyarlarca liraya ve ışık süvarilerine emanet ettiği milyonlarca gence yazık etmeyin. Onlara dosdoğru dini öğretin. Peygamberi ilahlaştırmayın. Bu “nur-u Muhammedi, hakikat-ı Ahmediyye” gibi apaçık şirk ve küfür olan teorilerle ümmet-i Muhammedi Hristiyanlaştırmayın! Bunun vebalini düşünün! Allah’tan korkun! Kur’ân’daki “beşer peygamberi” anlatın. Onun Kur’ân’dan başka mucizesi olmadığını, gaybı bilmediğini, şefaatinin olmadığını, ona ibadet edilemeyeceğini (derdimizi ona arzedemeyeceğimizi), onun Allah’ın sevgilisi olmadığını, kâinatın ondan ve onun için yaratılmadığını öğretin!

Umarım bu ufacık ricamı geri çevirmezler.



[1] İlhan Kutluer, Nur md, DİA, C.33, s.245

[2] Bekir Topaloğlu, Nur md. DİA, C.33, s.243

[3] Zaman, Akademi, 30 Nisan 2004, nakleden; İbrahim Sarmış, Hz. Muhammedi Doğru Anlamak, s. 596.

[4] Hz. Meryem’e temessül eden ve Kuran’ın “Beşeran seviyya” (Meryem, 19/17) dediği ruh da muhtemelen Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dır. Zaten Allah Resûlü de bir yerde “Meryem’i bana nikâhladılar” buyurmuyor mu?

[5]  Zaman, Akademi, 30 Nisan 2004, nakleden; İ.Sarmış, Hz. Muhammedi Doğru Anlamak, s. 598

[6] Gülen, Peygamberimiz’in hak peygamber olduğuna dair deliller getirirken “Sizden birinizin (su veya yemek) kabına sinek düşerse, onun her tarafını batırsın, sonra çıkarıp atsın. Çünkü onun kanatlarının birinde hastalık, diğerinde şifa vardır” [Buhari, Tıbb, 58] hadisini zikrederek der ki, “Sinek bir kanadını havada dik tutmaya, yemeğe değdirmemeye çalışır, ta ki kurtulup uçabilsin. Eğer yemeğe kanatlarının birinde olan zehiri boşalttıysa, diğer kanadındaki panzehiri boşaltması için onun sırtına dokunuluverecek, böylece sineğin içindeki panzehir dolu torbacık patlayacak, sineğin zehiri dezenfekte edilmiş olacaktır. Bu olayı işin ehli ilim adamları da inceleyip, Peygamberin asırlar öncesinden haber verdiği gerçeği tasdik etmişlerdir. [Fethullah Gülen, Sonsuz Nur, C.1, s.137-8] Burada Gülen’e şu soruları sormalıyız. Bu hadis senet yönünden sıhhat şartlarını taşısa bile, gerçekten Peygamberimizin sözü müdür? Peygamberimiz tıp doktoru mudur? Sonra bir Müslümanın yemeğinde sineğin ne işi var? Müslüman temizdir, temizliği sever, çevresini temiz tutar. Sineklerin üremesine, etrafta dolaşmasına izin vermez. Hadi düştü, bu iğrenç şeyi alıp, atmak varken sırtını okşayarak, panzehir keseciklerini açtırıp boşaltmak, onu büsbütün yemeğe daldırmak neyin nesidir? Sonra yemeğe vs. düşen hangi sinek diğer kanadını havada dik tutmayı başarmıştır? Siz hiç böyle olağandışı bir manzara ile karşılaştınız mı? Sonra bu sineğin kanadındaki zehiri diğer kanadı ile izale ettik diyelim, Pekâlâ az önce sineğin ayakları tavuk dışkısının üzerinde dolaşıyordu. Bunu ne ile dezenfekte edeceğiz? Sonra bu sinek yeşil gövdeli leş veya necaset sineği ise, bu yemeği hangi insan afiyetle yiyebilir? Mesela; günümüzün sosyetik nurculardan hangisinin midesi böyle bir yemeği kaldırır?

Sonra Gülen, gerçekten sineğin diğer kanadında panzehir olduğunu nereden öğrenmiştir? Bu ilmi gerçek(!) hangi bilimsel dergide yayınlanmıştır? Hadi diyelim ki, Gülen bunu cahil bir halk vaizi iken söyledi, bugün emrinde kimya ve biyoloji alanlarında uluslararası ödüller kazananlar kolejler, üniversiteler var. Hastaneler var. Ricasını emir telakki eden, bir dediğini iki etmeyen profesörler var. Onlardan rica etse, “Arkadaşlar şu sinek kanadındaki zehir ve panzehirin aslı nedir? Bir araştırın. Ama yalnızca gerçeği yazın” deyiverse de şu peygamberin hak peygamber olduğuna delil olarak getirilen, bu mide bulandıran sinek meselesini hallediversek olmaz mı? Bu “Sonsuz Nur” kitabının otuz yabancı dile çevrildiğini, on milyonlar bastığını, ışık süvarileri gibi dünyanın dört bir tarafına yayılan Gülen talebeleri vasıtasıyla diğer din mensuplarını İslam’a davet için el kitabı olarak dağıtıldığını düşünebiliyor musunuz? Bu kitap her tarafı pislikten geçilmeyen bugünkü âlem-i İslamın hangi problemine çözüm getirecektir? Yemeğe sinek mi düştü, bastır, karıştır, çıkar, at. Oh ne güzel! Hem bu arada bir sünnet-i seniyye’yi ihya ettiniz! “Ümmetimin fesadı anında, kim bir sünnetimi ihya ederse, ona yüz şehit sevabı vardır” hadisi gereği yüz şehit sevabı bile kazandınız(!) Üstelik bu arada peygamberin ancak günümüzde anlaşılabilecek olan, bir ihbarat-ı gaybiyye türünden mucizesine de tanık oldunuz. Ne mutlu size! Şimdi afiyetle az önce sinek düşmüş çorbanızı içebilirsiniz!

[7] F.Gülen’in ‘Kalbin Zümrüt Tepelerinden’ / Sızıntı’da da bu sapık teori hak ve hakikat olarak savunulur. Ya Hocam! ‘Şeriat-ı Garra-i Ahmediyye’ nin tek bir harfi için başımdaki kıllar adedince başım olsa, gözümü kırpmadan veririm’ söylemi nerelerde kaldı. Yoksa tüm bu küfür ve ilhad olan sözler, Şeriat-ı Garra’ya dâhil mi oldu?

[8] Bu sözün hadis olmadığını, mevzu olduğunu, ama mana olarak doğru olduğunu söyleyen Gülen, burada ise “kudsi hadis” diyebilmektedir. Mevzu olan bir söze hadis demek bile günah iken, kudsi hadis (manası Allah’tan, sözleri peygamberden olan hadis) nasıl diyebiliyor anlaşılır gibi değil!

[9] http: //tr.fgulen/ content/view/20245/18/

[10] Sızıntı, Nisan-Mayıs 2000, Cilt 22, Sayı 255-256

[11]  Fethullah Gülen, Sızıntı Dergisi; Mart /2011, Sayı; 386

[12]  Fethullah Gülen, Sızıntı Dergisi, Ağustos/2005, Sayı; 319

[13] Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, Âyan-ı sabite ve Âlem-i misal,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir