VAHDET-İ VÜCUT VE VAHDET-İ ŞUHUD

 

MUHYİDDİN İBN ARABÎ

İbnü’l-Arabî (Ö.H.638); sûfîlere göre ‘Şeyh’ul-Ekber’, bazı âlimlere göre ise; ‘Şeyh’ul-Ekfer’dir. Esas adı, Muhammed’tir. Taraftarlarınca dini ilimlerde müceddid kabul edildiğinden, dini ihyâ eden anlamında ‘Muhyiddin’ lakabı verilmiştir.

Endülüs’ün çok kültürlü ortamında yetişmiştir. Oradaki Hristiyanlardan, özellikle Yahudilerden ve Yahudi Kabalaizm’inden büyük ölçüde etkilenmiştir. İçlerinde Harameyn Emirinin kızı olmak üzere, kadı kızları ile Sadrettin Konevî’nin dul anasıyla olmak üzere dört kadar evlilik yapmıştır. Mekke’de evinde misafir olduğu bir ailenin kızına ‘Tercüman’ul-Eşvâk /Arzuların Tercümanı’  adıyla bilinen aşk şiirleri yazacak kadar rahat birisidir. Üstelik bu aşkı kızın babası da bilmektedir.

Gazalî’nin İhyâ’sı onun arayıpta bulamadığı biçilmiş kaftandır. Daha önceleri şathiyat denen ve gizlenen ilimler, küfür, şirk ve ilhad olarak nitelenen bu ilimler Hamedânî ve Gazalî gibi sûfîler tarafından yavaş yavaş yazılmaya başlanacaktır.[1]

İbnü’l-Arabî, ‘hatm-i velayet’ teorisini Hâkim et-Tirmizî’den almıştır. Hermetizm ve Pisagorculuktan gelen, kendisinin evliya ilmi dediği cefr ve ebced ilmini İspanya’daki Kabalacı Yahudilerden ve İhvan-ı Safa’dan almıştır.

Vahdet-i Vucûd felsefesini Endülüs’teki İbn-i Meserre ekolünden almıştır. İbn-i Meserre bir İşrakîdir. İbn-i Rüşd zaten arkadaşıydı. Sudur Teorisini Plotinus’den almıştır.

64 ciltlik tefsir yazdığını söyleyen İbnü’l-Arabî  ‘Bâtınî, işarî anlamı’ deyip ayetlerin anlamına resmen takla attırmıştır. Ayetlerin ne sebeb-i nuzûlüne, ne siyak ve sibâkına, ne müteşabih olmasına, ne de dil ve gramer yapısına bakar. Ayetlerin lafzı ve medlûlüyle hiç bağdaşmayan anlamlar verir. Şeyh’ul Ekberimizin elinde artık Kur’ân Yeni Eflatuncuların görüşlerini destekleyen bir malzemeye dönüşüverir.

قَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ حَتّٰى نُؤْتٰى مِثْلَ مَا اُوتِىَ رُسُلُ اللّٰهِ اَللّٰهُ اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَه

…’Allah elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilinceye kadar asla inanmayacağız’ derler. Allah, elçilik görevini kime vereceğini çok iyi bilir.” [En’am/124] ayetindeki ilk cümlenin sonunda bulunan“Rusulullah” kelimesini mübteda yapar, devamındaki cümlenin başındaki “Allah” kelimesini de, haber yapar. Böylece;   رُسُلُ اللّٰهِ اَللّٰهُ “Allah’ın elçileri Allah’tır” hükmüne ulaşır. Vahdet-i vücûd düşüncesini ayete onaylatıverir.[2]

Bazı sûfîler,  اِنَّا كُلَّ شَیْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ “Şüphesiz ki, Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık” [Kamer/ 49] ayetini ortadan ikiye bölerek,   اِنَّا كُلَّ شَیْءٍ “Biz her şeyiz/ Her şey Allah’tır” anlamı çıkarmışlardır. [3]

 

Hatem-i evliya teorisi ile velilerin Peygamberlerden üstün olduğunu söyler. Kendisinin de en büyük, en son, en büyük veli olduğunu iddia eder.

Hatta tüm Nebiler ilmini bu son veliden alırlar.

Padişah parasını hazinedarından aldığı gibi!

İbnü’l-Arabî’nin felsefesinde, ahiretin ve “ahiret azabı”nın yeri yoktur. Çünkü Allah’ın sürekli tecellisi olan “âlemler”, ebedi ve ezelidir. Cennet ve Cehennem bir mahall /yer değil, nefsin halet-i ruhiyesidir, Yani bir makam ve haldir.

İsyan ehli cehenneme girse bile orada kendileri için her türlü zevk ve lezzet vardır. Azab kelimesi; ‘uzûbet /lezzet’ kökünden gelir.

Cehennem fani olup, oradakiler, uyuz köpeğin kaşınırken aldığı zevk gibi yanarken zevk alacaklardır. Zaten Allah azabı ‘zûkû /zevkle tadın’ demektedir.

Cehennem Allah’ın olmadığı yerdir. Öyle bir yer olmadığına göre…

Cehennem; Allah’ın cemalinden mahrum kalınan yerdir.

Cehennem, kişiyi Allah’a ulaştıran, nefsin aşk ateşiyle arındırıldığı bir rafineridir.

Nasıl bir insan kendi elini ateşte yakmaz ise, Allah’ın kendi parçasını ateşe atması düşünülemez.

Bazı ruhlar tecessüd eder, bedenlenir kendisiyle konuşur, hatta Cebrail bile bir bedevi Arap olarak gelmiş, bu hazretle konuşmuştur (!)

Fusus’ul-Hikem’i rüyasında direk peygamberden almıştır. Fütuhât-ı Mekkiye’yi ise doğrudan Allah’tan almıştır(!) 37 ciltlik Fütuhat’ını nasıl aldıysa (!) yazması seneler sürmüştür. Tabii ki, düpedüz yalan söylemektedir. Fütuhat’ını yazmaya başlamadan önce Gazalî’nin İhyâ’sını okuduğunu kendisi ifade etmektedir.

Her türlü sansasyonel ve extreme bilgiyi nerede bulursa almış, onları büyük bir maharetle kendi paradigmasını kurarken kullanmıştır. Kendisine ait tek bir orijinal fikir yoktur.

İbnü’l-Arabî, bütün bu felsefi görüşleri kendi keşfi ve kerameti olarak takdim eder. Hatta hiç utanmadan bu ilimleri Allah’tan doğrudan, vasıtasız aldığını söyleyebilecek kadar sahtekârdır.

Hatta bu sapığa göre, hatem-i evliya /son velî kendisi olduğu için hatem-i enbiya /peygamberlerin sonuncusu bile sahip olduğu bilgileri kendisinden almıştır.

Özetle; Bu teori en büyük veli olan kendisinin keşf ve kerametine dayanmamakta, çeşitli filozoflardan toplamadır.

Bunu seyr-i sülûk yapmayan her bir kişi de anlayabilir.

 

 

 

 

 

VAHDET-İ VUCÛD;

Vahdet-i vücud teorisi bize tamamıyla gayr-i müslimlerden geçmiştir. Özellikle Hind ve İran Zerdüştlüğünden. Zerdüştlükteki (Heme O’st) “Her şey, O’dur” görüşü Hallaç ve Beyazıd gibi ilk Zerdüşt sûfîler tarafından seslendirilmiştir.  Yeni Eflatuncu sudur teorisinin aşağı yukarı tüm İslam filozofları tarafından benimsenmesi, Gazalî’nin nur metafiziği ve son olarak Sühreverdi’nin İşrak teorisi, İbnü’l-Arabî’de vahdet-i vücûd olarak son şeklini almıştır.

Ayrıca; İbnü’l-Arabî’ İspanya’daki Kabalaistlerden de etkilenmiştir.

Vahdeti vücut felsefesi de, Kabala felsefesi gibi, Allah’la, yarattığı her şey arasında bir tür ‘bütün-parça’ ilişkisi kurmaktadır.

 

Tevhid iki anlama gelir; Birincisi; Allah’ı birlemek, O’nun sıfatlarını kimseye vermeyerek, O’nu tenzih etmek!

Diğeri ise; iki şeyi bir araya getirmek, birleştirmek.

 Sûfîler tevhidi, bu ikinci şekliyle kabul ederek, onu vahdete çevirdiler, Halık ile mahlûk’u birleştirdiler (vahdet-i vücud) ve buna Âriflerin tevhidi dediler.

 Böylece İslam’ın en mümeyyiz vasfı olan tevhid inancı kaybolmuş, son din İslam; dinlerden bir din konumuna düşürülmüş, hatta ilkel Paganizme rucû’ ettirilmiştir. 

Vahdet-i vücûd; Brahmanizmin, Stoacılığın, Yeni-Eflatunculuğun ve sûfiliğin benimsediği kadim bir düşüncedir.

Nitekim Brahmanlar her şeyi Allah görmekte; Brahman’ın, âlemin bizzat kendisi olduğuna, diğer şeylerin tümünün araz ve bu hakikatin farklı tezahürleri olduğuna inanırlar.

Stoacılar, “Allah ve âlem tek varlıktır. Tanrı fiziktir /tabiattır” derler.

Yeni-Eflatuncular da;  “Işığın güneşten çıkması gibi âlem de O’ndan sudur etmiştir. Varlıkların muhtelif dereceleri varsa da, onlar tek bir varlığın farklı görünümleridir.”

Vahdet-i vücud teorisini anlamak için sudur teorisini bilmek gerekir. Kısaca Sudur Teorisi; Pagan filozof Plotinus’un yaratılış teorisidir. Daha doğrusu bu teoride yaratılış yok, sudur (doğma ve taşma) vardır. Farabî ve İbn-i Sina’nın da benimsediği bir teoridir. Farabî’ye göre; üç varlık alanı olup, en üstte mutlak bir olan Tanrı, sayıları on olan göksel akıllar /melekler /ruhaniler ve en altta ilk madde “heyula” vardır. Ruhaniler/Semavi akıllar Tanrı ile maddi âlem arasında aracılık etmektedirler.

On akıl meselesine gelince; Bir’den “ilk akıl”, İlk Akıl’dan da birinci göğün nefsi (Atlas Feleği)… Onun taşmasıyla da ikinci akıl (sabit yıldızlar küresinin nefsi) … Böylece her akıl kendisinden sonra bir başka aklı / diğer bir gök küresini oluşturur.  Böylece sudur olgusu güneş sistemindeki yıldızların sayısınca (Merkür, Venüs, Mars..vs..) devam ederek Ay küresinin aklı olan, onuncu akıl (Faal Akıl) da son bulur. Farabî’ye göre; Faal akıl ay altı âlemdeki her şeyin oluş ve bozuluşundan sorumlu olan Cebrail’dir.

Heyulâ / İlk madde’den de; su, toprak, ateş ve havadan ibaret dört unsur meydana gelir. Bunlar da, cisimler dünyasını ve en sonunda insanı oluşturur.

 

İbnü’l-Arabî’nin vahdet-i vücut teorisi, Einstein ve Hawking’in kozmoloji modelleri gibi bir varlık teorisidir. Fizikçilerin modelleri Tanrı’yı işe karıştırmaksızın evrenin oluşumu hakkında birtakım spekülatif varsayımlar içerir. Onunki ise; Allah’tan başka varlık/vücûd kabul etmez ve tüm evrenin O’ndan sudur ettiğini söyler. Evreni, Allah’ın değişik mertebelerdeki tecellisi olarak görür. Güya Allah namına kâinatı yok sayar. Lakin gel gör ki, sonuçta kâinat da (Hâşâ!) Allah olur.

 

مَا اَشْهَدْتُهُمْ خَلْقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَا خَلْقَ اَنْفُسِهِمْ

“Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de kendilerinin yaratılışına şahit tuttum.” [Kehf/51]2.13*************

***

İslam; “Sizin ilahınız bir tek ilahtır. Ondan başka ilah yoktur” [Bakara/163] gibi birçok ayetiyle ‘Lâ ilâhe illallah  /Allah’tan başka ilah yoktur’  demeyi emreder. ‘Lâ mevcûda illa hû /Allah’tan başka mevcut yoktur’ demeyi emretmez. Ama ilhada, guluvv’a sapan bu kimseler Lâ mevcûda illallah/Allah’tan başka mevcud yok’ diyerek İslam’ın emretmediği bir şeyi yaptılar. Haddi aştılar. Neticede, haddini aşan her bir şey zıddına inkılâp eder. Öyle de oldu.

وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهٖ جُزْءًا  “(Ama o müşrikler kalktılar) Allah’ın bazı kullarını O’nun bir parçası kabul ettiler.”  [Zuhruf/15]

 

Tevhid, Allah’ın zâtında, isim ve sıfatlarında biricik olduğuna iman etmektir. Daha sonraları bu tevhid avamın/cahil halk tabakasının tevhidi olarak görülerek küçümsenmiştir. Kendilerine havas/seçkinler adını veren gulat-ı sûfîye tevhid yerine “vahdet-i vücud” felsefesini ikame ettiler.

2.13*************وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَا اٰمَنَ النَّاسُ

قَالُوا اَنُؤْمِنُ كَمَا اٰمَنَ السُّفَهَاءُ

اَلَا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ

Sûfîler önce ilahları reddetme anlamındaki kelime-i tevhitten uzaklaşarak, “Vahdet-i kusûd” denen; “lâ maksûde ve lâ matlûbe ve lâ murâde illâllah” demeye başladılar. Güya artık kendi iradeleri, arzuları yoktu! Artık onlar kendi iradelerini Allah’ın iradesine bağlamışlar, O’nun irade ve isteğinden başka bir şey murat ve talep etmiyorlardı.

Tabii bu da onları kesmedi. Bir sonraki aşamada “Lâ meşhude illallah” diyerek vahdet-i şuhûd’a demir attılar. Artık onlar âlemde mevcut olan her şeyi Allah’ın tecellileri olarak görmeye, ondan başkasını görmemeye başladılar. Güya bu sekr/sarhoşluk ve istiğrak halinde oluyordu. Kendilerine geldiklerinde estağfirullah deyip tövbe ediyorlardı. Daha sonraları bu sarhoşluk ve meczupluk bir hal /makam değil, yaşam felsefesine dönüşecek ve kalıcı olacaktır.

En sonunda Allah’ın dışında hiçbir varlığın hakiki vücûdunun bulunmadığına kail oldular. “Lâ mevcûde illallah” demeye başladılar. Bu safhada sûfîler Allah’ın dışında her şeyi, hatta kendilerini dahi yok bildiler.

“Terk-i dünya, Terk-i ukbâ, Terk-i hesti, Terk-i terk”

***

Vahdet-i vücud’un kelime anlamı varlığın birliğidir. Yani yegâne mevcut olan varlık, kendisinden şüphe edilmeyen Allah’tır.

Nasıl gölgenin gerçekte vücudu yoksa halkın dahi gerçekte vücudu yoktur, fanidir. Halk Hakk’ın perdesidir.

Vahdet-i vücud fikrine göre, tek bir hakikat vardır o da mutlak varlık olan Allah’ın zatıdır. Allah, ancak sıfatları vasıtasıyla zuhur eder, çoğalır ve yayılır.

Ona göre; Vücûd’un yanında, mevcud’un sözü bile edilemez.

Mevcûdat O’nun tecellilerinden ibarettir.

O; Zâtı açısından Hakk, mümkün varlıklarda tecelli eden sıfatları açısından ise Halk’tır.

Aslında birlik ve çokluk, kadîm ve hâdis, zorunlu ve mümkün, bir ve aynı hakikatin farklı görünümleridir.

Zatını izhar etmek isteyen Allah sûrete nispetle ayna ve şahsa nispetle gölge ne ise, kendisine nispeti o olan kâinatı yaratmıştır.

İbnü’l-Arabî’ye göre, vücûd birdir ve o da Hakk’ın vücûdu ve zâtıdır. Eşyanın hakiki vücûdu yoktur. Eşya ve mükevvenat Allah’ın zahiri, Allah da eşya ve mükevvenatın bâtınıdır.

İbnü’l-Arabî’ye göre; evren mutlak yokluktan varlığa geçmemiştir. İzafi yokluktan, izafi varlığa geçmiştir.

Onun literatüründe ‘halk ve icad’; zuhura gelme anlamında kullanılır.

Ona göre mevcudatın asla gerçek bir vücudu yoktur. Mevcûdat, Mutlak Vücûd olan Allah’ın zuhur mahallidir.

‘Allah vardı ve onunla beraber hiçbir şey yoktu’ hadisine, ‘hala da yoktur’ cümlesini ilave eder.

 

***

İbnü’l-Arabî’ye göre; mevcûdat/kâinat şöyle meydana gelmiştir;

Allah, EHADİYET mertebesinde iken ne kesret, ne tezat vardı. O sırf nurdu ve gayblar gaybıydı. Sonra VAHİDİYYET mertebesinde göründü. Bu mertebede Hakk, zâtıyla değil sıfatları ile tezâhür ve tekâsür etti. Çokluk ve farklılık ortaya çıktı. Ulûhiyet ve nâsutiyet Vücûd’un bu mertebedeki iki farklı tecellisidir. Lâhut/ulûhiyet her varlığın bâtını, Nâsut/beşeriyet ise zahiridir. Burada Hallaç‘ın da kullandğı ‘Lâhut ve Nâsut’ kavramlarını hatırlayalım. Hristiyanlığa göre de; İsa Allah’ın nâsutu, Baba ise, İsa’nın lâhut’udur. Aynı çarpık düşünce bütün çıplaklığıyla İbnü’l-Arabî’de de sırıtmaktadır.

Bizdeki nur-u Muhammed veya hakikat-ı Muhammediye de, Allah’ın bu mertebedeki tezahürünün ismidir.

Hazarât-ı Hams, Tenezzülât-ı Seb’a

Âlemin yaratılışı birçok mertebelerden geçerek gerçekleşmiştir. Bu yaratılış mertebeleri “hazarât-ı hams” (beş ilahi hazret) ve “tenezzülât-ı seb’a” (yedi ruhsal iniş) gibi isimler altında incelenmiştir.

Bu yedi mertebe şöyledir;

1. Lâ taayyün mertebesi; Bu mertebeye EHADİYYET mertebesi de denir. Bu mertebe Allah’ın künhü ve hakikatidir. Bu mertebeye mutlak gayb, vücûd-i mahz, gaybların gaybı, zât-ı ilahiyye, kenz-i mahfi, zât-ı mutlak  gibi isimler verilmiştir. Bu âleme, İbnü’l-Arabî, âlem-i lâhût ismi de verir.

Lâ taayyün mertebesi, Allah’ın hiçbir sıfatının, isminin olmadığı, her bir şeyin O’nun zatında eriyip kaybolduğu mertebedir. Bilinmezlik okyanusu. Bu ‘Leysiyye’ olarak da bilinen İran Mecusilerinden gelen bir kavramdır.

2. Taayyün-i evvel mertebesi:  Bu mertebe zat-ı ilahinin varlık sahasına iniş yönünde ilk harekete geçişini ifade eder. Bu mertebede “Allah” mefhumu bütün ilahi sıfat ve isimleri toplayan bir ism-i câmi olarak kabul edilmiştir ki, buna ULÛHİYET mertebesi de denilmektedir. Allah bu mertebede zâtını, sıfatlarını, isimlerini ve bütün mevcûdatı birbirinden ayırmaksızın icmali olarak bilir.

 Taayyün-u evvel (İlk belirme); varoluşun başlangıcı, hakikat-ı muhammediye mertebesidir.

Allah; hakikat-ı muhammediye’nin bâtını, hakikat-ı muhammediye ise Allah’ın zahiridir.

 Bu ilk taayyün eden (beliren, ortaya çıkan) nur; Muhammed’in nurudur. Bu halde iken vücûd/Allah, nur-u Muhammed olarak tecelli etmiştir.

Bu nur; mirat-ı Hakk’tır. Hakk’ın aynasıdır ya da insan-ı kâmil’dir. İnsan-ı kâmil ise evrenin ruhudur. Evrenin var olma sebebidir. Âlemde ulvî, süflî her ne var ise bu insan-ı kâmile musahhar /emrine amade kılınmıştır.

Sapmadaki açının git gide nasıl büyüdüğünü fark ediyorsunuzdur.

İnsan-ı Kâmil’den daha mükemmel bir mevcût yoktur. İnsan-ı kâmil O’nun /Allah’ın suretinden yaratılmıştır. Bundan sonra Hakk kendini gizleyecek, insan-ı kâmil’de görünecektir. İnsan-ı Kâmil âlemin varoluşunun hem sebebi, hem de koruyucusudur. Allah’ı tam olarak ancak insan-ı kâmil bilebilir. O Allah’ın mazharıdır, tecelli ettiği şahıstır. Allah artık onun gören gözüdür. İnsan-ı kâmil, bütün enbiya ve evliyanın ilimlerini aldığı mişkat /kandildir.

Bütün kâinat ondan yaratılmıştır ve onun için yaratılmıştır.

3. Taayyün-i sânî mertebesi: Gayb, melekût âlemi; Bu mertebe A’YÂN-I SÂBİTE (Eflatun’un soyut matematik ideaları) mertebesidir.

 

4. Âlem-i ervah (Ruhlar âlemi) Mertebesi; A’yân-ı sâbite /idealar bu mertebede birer basit soyut cevher olarak zahir olur. Bu basit cevherlerden her birinin şekli, rengi olmadığı gibi, zaman ve mekânla da muttasıf değildir. Zira zaman ve mekân cisimde meydana gelir. Bu âleme; ÂLEM-İ RUH VE ÂLEM-İ EMR gibi isimler de verilmektedir.

5. Misal âlemi mertebesi: Misal âlemi; Ruhlar ile cisimler arasında bir berzahtır. Bu yüzden her iki âlemin hükümleri bu âlemde toplanmıştır. Misal âlemi unsurlar dışı bir âlemdir ki manalar orada kendilerine has maddelerle temsil edilir ve şeyler yeryüzünde vücud bulmadan önce orada gerçekleşirler.

6. Şehâdet âlemi mertebesi; Tanrı’nın cisimler suretinde tecellisidir. Artık Vücud; beş duyu vasıtası ile müşahedeye müsait hale gelmiştir.

İbnü’l-Arabî zuhur etmiş varlıklar âlemi yani; âlem-i şahadet için mülk kavramını kullanır. Duyu organlarımızın fark edemediği âlem ise Melekût âlemidir.[4]

 

7. Mertebe-i camia (Mertebe-i insan): Bu mertebe lâ taayyün dışında diğer mertebeleri kendisinde toplayan mertebedir. Bu mertebe ÂLEM-İ İNSANDIR. İnsan gerek nurani, gerekse maddi bütün varlık mertebelerini kendinde toplamaktadır. Ancak burada kastedilen insan; İNSAN-I KÂMİLDİR.

Nasıl ki ism-i a’zam Allah’ın bütün isimlerini kendisinde toplamışsa, insan-ı kâmil de bütün âlemleri kendinde toplamıştır. [5]

İnsan-ı kâmil ile Allah’ın isim ve sıfatları kâmilen zuhur etmiş olduğundan, o Allah’ın mazharıdır. Zuhur ve tecelli ettiği kimsedir.

Kâinat Allah’ın isim ve sıfatlarının yekûnu olduğu gibi, insan da kâinatın bir örneği olarak Allah’ın esma ve sıfatlarının yekûnudur. Bu yüzden Peygamberimiz; “Allah, Âdemi kendi suretinde yarattı” buyurmuş.

**

Meratib-i vücud ile ilgili, ikili, beşli ve yedili taksimler yapılmaktadır. Hatta Allah’ın sıfat, isim ve fiillerinin sayısı kadar hazret vardır.

Kâinatın meydana gelişi yukarıdaki sıralamadan farklı olarak bazen beşli tasnifle de izah edilir. Buna “BEŞ HAZRET” (HAZARAT-I HAMSE) denir.

1. Lahût âlemi; Lâ taayyün mertebesidir.

2. Ceberût âlemi; Taayyün-i evvel, akl-ı evvel, Hakikat-i Muhammediye mertebesidir.

3. Melekût âlemi: Âlem-i misal, âlem-i ervah da denir. Taayyün-i sani mertebesidir.

İbnü’l-Arabî bu ilk üç âlemi gayb âlemi olarak tanımlar.

4. Âlem-i mülk; nâsut, his âlemi, unsurlar âlemi de denir.

5. Hazret-i Camia mertebesi ki, buna “âlem-i insan” da denir.

Allah bu hazretlerin her birinde çeşitli şekillerde tecelli eder. Bu son hazret olan insan, insan-ı kamil mertebesine yükseldiğinde yukarıda sayılan âlemlerin tamamı onda tecelli eder.

O halde insan-ı kâmil bütün âlemlerin özetidir.

 

Bu varlık teorisine göre; Allah’ın zâtı; sıfatlarının, sıfatları; isimlerinin, İsimleri ise; varlıkların bizzat kendisi, aynısı olmaktadır. Yani Cenabı Hakk; yaratılmışlarda meknûz/ gizli, içkindir. Yaratılmışlara hulûl etmiştir. Zira; Allah varlığın bütünüdür, kendisinin bütünü de varlıktır/mevcudat’tır.

Hatta taşlanmış şeytanda bile var olan Allah’tır. Şeytan ile Allah arasında fark ancak itibaridir.

İbnü’l-Arabî’ye göre; “Hristiyanlar tanrılığı sadece İsa ile annesine hasretmelerinden dolayı yanılmışlardır. Bütün mevcudat Allah deselerdi isabet etmiş olacaklardı”(!)

Bence şeyhimiz Allah’ın değil, Şeytanın en güzel surette zuhur ettiği mazharıdır.

İblis, onun İslam’a verdiği zarar kadar zarar vermemiştir.

Gerçekten o yüzlerce âlimin çok yerinde tespitine göre şeyhu’l-ekfer/ en kâfir şeyhtir. Şeytanın en büyük evliyasındandır. En büyük Pavlus’tur!

***

İbnü’l-Arabî’ye göre şirk; Allah’tan başka vücud /varlık kabul etmektir.

Ona göre Tevhid; kâinatın ve Allah’ın aynı şey olduğuna inanmaktır.

Biz Müslümanlara göre ise tevhid; Allah’ın zatında, isim ve sıfatlarında biricik, yegâne olmasıdır. İsim ve sıfatlarının kimseye verilmemesi gereken eşsiz ve benzersiz ilahtır.

Biz Allah’ın tek, biricik, eşsiz, benzersiz olduğuna vurgu yaparken, bunlar ise; mevcûdatın birliğine vurgu yapmaktadırlar.

Biz Müslümanların ki tevhid, bunların ki ise; vahdttir, ittihad’tır.

Ona göre bu derin hakikati keşf ve mükaşefe ehli yıllar süren seyr-i sülûk’un sonunda anlayabilir. Oysa bu teori anlaşılmayacak kadar çok yüce bir sır filan değildir.

Sadece, masivayı yok farzetme aşırılığıdır.

 

Mekkeli müşrikler de, meleklere Allah’ın kızları diyorlardı. Onlara göre Allah melekleri yaratmamış, doğurmuştu. Bir nevi sudur, işrak…

Özetle İbnü’l-Arabî’nin vahdet-i vücûd felsefesi, yaratılışı, Yaradan’ı inkâr etmektedir. Hâlık, Hallak olan Allah fikrini yok etmektedir. Zaten Allah’tan başka vücud ve mevcudat yok ise Allah neyi yaratmıştır?

Yaratıcı olmayan biri ilah olamaz. Zira yoktan yaratmak, bir ilahın en mümeyyiz vasfıdır.

Son Şeyhülislam Mustafa Sabri şöyle der;

 Batılıların kibarca Allah’ı red ve inkâr için icad ettikleri, kâinatın tamamına Allah dedikleri Panteizm felsefesi ile Vahdet-i Vücud arasında bir fark yoktur. Çünkü bu varlık/ vücud dışında hiçbir şey yoktur. İster bu varlığa Allah de, isterse tabiat! Hiç fark etmez! Nitekim bu felsefede; O varlığın tümüdür, Nitekim O’nun bütünü de varlıktır.[6]

Elmalı Merhum’un dediği gibi;

‘Allah’tan başka mevcut yoktur’ düşüncesinin, ‘Her mevcut Allah’tır’ fikrine dönüşmesi kaçınılmaz bir süreçtir.

‘Her mevcut Allah’tır’ sözü; vücûd’ta kesreti netice verir ve hepsinin Allah olduğu iddia edilmiş olur. Bunda vahdet yok, bilakis kesret/Allah’ı çoğaltma vardır. Bu çok eskiden beri bilinen, daha Beyazıd-ı Bistamî’de ortaya çıkan ‘heme O’st /her şey O’dur’ düşüncesinin, ittihad-ı vücûd / Allah’ın varlıklarla birleşmesi veya hulul teorisidir. Allah’ı inkâr ederek, Bir’e her demektir. Bu ortağı olmayan Allah’a sayısız ortaklar isnat etmektir. Bu takdirde; Ali ilahtır, Veli İlahtır, Nemrud ilahtır, Firavun ilahtır. Her bir şey ilahtır. Bunda âlemin ispatı, Allah’ın nefyi /inkârı vardır. Bir takım mülhitler, ittihat ve hulul teorisini halis tevhit, ariflerin tevhidi nazarıyla bakarak, ‘La ilahe illallah’ı, ‘La mevcuda illa hû’ demek olduğunda ısrar ederler. ‘Her mevcut O’dur’ derler. Allah’ı her şeyin ötesinde görmeleri gerekirken, O’nu her şeyde ve hatta her şeyi Allah olarak görmek isterler. “Evvel, âhir, zâhir, bâtın O’dur” [Hadid/3] ayetindeki cem mertebesini, fark mertebesinde ayrı ayrı söyleyerek, zâhir/görünen her bir şey Allah’tır derler. Böylece kendini, velileri ve sevdiği kimseleri Allah olarak görür veya göstermeye başlar. Artık veliler, bir ilahlar cemaati/ panteonu şeklinde mütalaa edilir.
2.165*************وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِ وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِ

İşte ‘Bazıları Allah’ın dûnunda bir takım endad edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler’ [Bakara/165] ayeti bu vahdet-i vücutçu kimseleri red ve iptal içindir.[7]

İnsanların bazısı, her şeyin Allah’tan sadır olduğunu, ya da nur-u Muhammedi görüşünü benimseyerek, her şeyi, özellikle mübarek insanları Allah’a benzetirler, O’na eşler kılarlar. Allah’ı çok sevmekle beraber, bu ulûhiyetten hisse verdikleri endad’ı, benzerleri de Allah’ı sever gibi severler.

Endâd; ‘niddün’ kelimesinin çoğuludur. Özünde ortak olan şeye  ‘nedîd’üş-şey’ denir. Bu bir çeşit benzerliktir. Bu benzerlik, bir yönden ortaklık anlamına gelir.

Ayette geçen ‘yuhibbûnehüm’ deki ‘hüm’ zamiri, bu sevilenlerin akıllı varlıklar, yani insanlar olduğunu açıkça göstermektedir. Bundan dolayı müfessirler bu endad’ın sadât ve kübera olduğunu beyan etmişlerdir…

***

Evrendeki varlıkların tümü Bir’in yansıması olunca putlar da dâhil her şey aslında Allah’ın kendisi olmaktadır. Bu anlayışa göre, cahil kimse putlara “Bu taştır, ağaçtır” der. Arif ise “Allah’ın mazharıdır, üzerinde tecelli ettiği şeydir, tazim edilmesi gerekir” der.

Örneğin, bu görüş sahiplerine göre, “Hz. Musa, Hz. Harun’u buzağıya ibadet etmeyi engellemeye çalıştığı için azarlamıştı. Çünkü o, buzağıya tapmanın niteliğini kavrayamamıştı(!) Samirî ve diğerleri aslında buzağıya tapmıyorlardı. Onlar buzağıya tecelli etmiş Allah’a tapıyorlardı! Zaten peygamberlerin putperestleri eleştirmeleri onların ibadeti yalnızca putlara has kılmalarından dolayıdır (!) Zaten arif kişi, hakkı her şeyde gören belki de, Hakk’ı her şeyin aynı bilen kimsedir.

Bunların tek hataları (!) birkaç sınırlı puta tapmalarıydı!

Hâlbuki putlara tapmak doğru olsaydı, ne Rasulullah, ne de ondan önceki peygamberler insanları putları terke çağırırdı. Aksine, “Atalarınızın taptığına ibadet etmeye devam edin” derlerdi.

Bu mantığına göre; Allah her şey olduğu halde putlara tapmayı hem emretmiş, hem de yasaklamış olmaktadır.  Bu ise; müşriklerin peygamberlerden daha doğru yolda olduğunu iddia etmek demektir.

Onlara göre; bir putperest kime dua ederse etsin, Allah’tan başka bir tanrıya dua etmemiştir.  Yani; hiçbir bir durumda şirk söz konusu değildir(!)

Oysa Kur’ân’da Allah kendisiyle birlikte başka tanrıya dua etmeyi yasaklamaktadır. Demek ki Allah’tan başkasına dua etmek mümkündür.

Onlar Allah’tan başka ilah edinmedilerse, ne diye Allah’tan başkasına ibadet etmekle suçlandılar?

Vahdet-i Vücudçuların iddia ettikleri gibi, Mekkeli müşrikler putlara ibadet ederken aslında Allah’a ibadet ediyorlarsa ve bu yaptıklarından Allah hoşnut idiyse, ne diye onlara Peygamber gönderdi?

“Varlıkta Allah’tan başkası yoksa yaratıkların sözlerinin, yiyip içmelerinin, kadın erkek ilişkilerinin, zinalarının, küfür ve şirklerinin, yani tüm çirkin davranışlarının Allah’ın kendisi olması gerekir.”

Böylece, İbnü’l-Arabî ve avanesi acıkanın da, susayanın da, hastalananın da, tuvalete gidenin de, cinsi münasebette bulunanın da Allah olduğunu söylemektedirler.

Böylece O’nu her türlü eksik ve kusurlu sıfatlarla nitelemiş olmaktadırlar.

“Rab da hak, kul da hak!

O halde mükellef kim, keşke bir bilsem?

 Kuldur desem, kul diye bir şey yok ki!

 Rab desem, Rab mükellef olur mu hiç?”

Yani; Mükellef yoktur!

Hâlbuki mükellefin kim olduğu bellidir?

Kâbe’yi tavafla mükellef olan Allah değildir. Tüm ümmet rükû ve secde edenin kul olduğunda ittifak etmiştir.

İbnü’l-Arabî’ye göre acıkan da, susayan da, hastalanan da, tuvalete giden de, cinsi münasebette bulunan da Allah’tır. Oysa böyle kimseye bir tokat nakşedilse ve bundan dolayı şikâyetçi olsa ona denir ki; “Sana bunu yapan senden başkası değildir. Çünkü; döven dövülenin kendisidir.

***

İbnü’l-Arabî’nin ayan-ı sabitesinin Allah’a ihtiyacı yoktur. Aksine, Yaratıcının onlarda zuhur etmesi bakımından âyan’a /idealara ihtiyacı vardır(!) İyilik eden kötülük eden, yararlandıran ve zarar veren aynların kendileridir. Ayan-ı sabitelerinde mümin olanlar, varlık alanına geldikleri zaman da iman ile görünürler. Allah onların böyle olduğunu ayan-ı sabitelerinden bilir.  Allah da ilmini kendi mukaddes zatından değil de, ayan-ı sabiteden almaktadır.

Bu düşünce sahiplerine göre; sübut âleminde ne isen varlık âleminde de öyle göründün!

Tüm bunları kabul etmek mümkün değildir. Ayan-ı sabiteleri kadim/ezeli kabul etmek küfürdür. Zaten, İbnü’l-Arabî evreni “kadim-i hadis/ ezeli yaratık” diye niteleyerek bu konudaki niyetini gizlemez!

Yine, Allah’ı cehaletle suçlamak da küfürdür.

Ayrıca, kulun iradesini yok saymak tam olarak Fatalizmdir.

Ona göre, tek tanrıcılıkla çok tanrıcılık arasındaki fark; ‘Bir’le ‘çok’ arasındaki mantıki fark gibidir. Gerçekte Allah’ın şeriki yoktur. Çünkü Allah, şerik denilenler de dâhil, her şeyin aynıdır. İbadet edilen her şey (putlar), Allah’ın bir sureti ve görüntüsüdür. Gerçekte putlara ibadet edenler, Allah’a ibadet ediyor. Bütün putların en büyüğü Allah’tır. Allah’a, şirk koşmak isteseniz de koşamazsınız.

İbnü’l-Arabî, “O bana, ben O’na ibadet ederiz. O beni hamdeder, ben de O’nu derken mükellef kılınan ile mükellef tutan aynı kimse olduğu için sorumluluk diye bir şey kalmamaktadır.

İbnü’l-Arabî şöyle der; “Eğer Nuh kavmi Vedd, Suva, Yeğus, Yeuk ve Nesr putlarına tapmayı terk etselerdi, Hak’tan cahil olurlardı. Çünkü Hakk’ın her mabut’da bir vechi vardır. Hiçbir zaman Allah’tan başkasına tapılmamıştır”

 İbn-i Teymiye, bu sözleri sarf edenlerin kâfir olduğunu, bu sözleri söyleyenlerin küfrüne kâil olmayanlarında kâfir olduklarını söyler.

Zira müşrikler bile putlara Allah’a yaklaştırsınlar diye taparken, bunlar putlara tapmayı Allah’a tapmak olarak kabul etmektedir.

 

Güya; Firavun ölürken iman etmiştir. Bir günah bile işlemeden vefat etmiştir. İslam, insanın önceki günahlarını sildiği için de bir sorun kalmamıştır.

Hâlbuki bırakın Müslümanları, Yahudi ve Hristiyanlar bile Firavun’u küfrün ve kibrin prototipi olarak görürler! Onun mümin olduğunu ve azaba uğramayacağını ne Yahudiler ne de Hristiyanlar söylemiştir.

 

İbnü’l-Arabî,  ”Sonra onları siz öldürmediniz, lâkin Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı.” [Enfal/17] ayetinde Hz. Muhammed’i bir suret, Allah’ı da fail olarak görmektedir.

Ayet, kulun fiilinin Allah’ın fiili olduğunu göstermez. Aksi takdirde yürüyen insana, “Yürüdüğün zaman sen yürümedin, Allah yürüdü”, yalan söyleyene, “Yalan söylediğinde sen söylemedin, Allah yalan söyledi” demek gerekir.

İbn-i Teymiye’ye göre vahdet-i vücutçuların elebaşlarının öldürülmesi gerekir. Onların eleştirilmesini kabul etmeyenler de cezalandırılmalıdır. Bunlar Moğol eşkıyasından daha fazla dine zarar vermişlerdir.

 

Vahdet-i vücut teorisi üzerinde ne kadar iyimser yorum yapılırsa yapılsın sonuçta yaratılanla yaratan arasındaki farkı bu kadar kaldıran böyle bir anlayışta bir “tanrı insan” kavramı ortaya çıkacak ve bu durum hak-batıl, sevap-günah, dindar-dinsiz, hatta din farkının ortadan kalkmasına sebep olacaktır.

 

İbnü’l-Arabî Allah’ın kendisine yazdırdığını iddia ettiği Fusus’unda şöyle der; Bugüne kadar, dini dinime yakın olmadığı için arkadaşıma karşı çıkıyordum. Ama bugün kalbim artık her şekli kabul eder oldu. Ceylanların çayırı, rahiplerin manastırı, putların barınağı, tavaf edenlerin Kâbe’si, Tevrat’ın sayfaları ve Kur’ân bir oldu. Süvariler nereye yönelirse yönelsin, ben sevgi dinine inanıyorum’.[8]

İbnü’l-Arabî’ye göre her tapınılan put; O’nun vecihlerinden biridir. Çünkü nereye dönülürse dönülsün Allah’ın vechi oradadır.

Bu yüzden Kur’ân’daki tüm iman-küfür tanımları sanal kalmaktadır. Musa ne kadar Müslüman ise, Firavun’da o kadar Müslümandır.[9]

Ona göre; Firavun iman ile cennete gitmiştir. Allah onun bedenini kurtardığı gibi, onun nefsini de cehennem azabından kurtarmıştır. Hatta bazen Firavun’u Musa (a.s)’dan bile üstün tuttuğu olur.

Ona göre; müşrik de, muvahhit de, Allah’ın değişik mertebelerindeki tecellileridir. Allah kendisine niye azap etsin ki!

**

İbnü’l-Arabî’nin havarilerinden Abdulkerim el-Cîlî, şeytanı öve öve bitiremez.

Şeytan ‘Ben Sen’den başkasına secde etmem, bu yüzden Âdem’e secde etmiyorum’ demiştir. Bu ise imanın en yüksek mertebesidir. Aslında şeytan Âdem’e secde etseydi, yine Allah’a secde etmiş olacaktı. Şeytan bundan pişman olmadı,  Âdem gibi tövbe etmedi ve böylece imanındaki samimiyeti ispatlamış oldu.[10]

Abdulkerim el-Cîlî putperestler için şöyle der; Onlar -Allah kâinatın her zerresinde bulunduğu için- Allah’tan başkasına tapmış değiller. [11]

Yani Hz. Muhammed (s.a.v) Mekkeli müşriklerin keyfini boşuna kaçırmış(!)

 

Yine İbnü’l-Arabî’nin bir diğer havarisi İbn-i Farıd’ta benzer şeyler söyler; ‘Meyhaneler, puthaneler, Mecusi ve sapıkların tapınakları, Hristiyanların kiliseleri, Yahudilerin havraları ve camiler hepsi Allah’ın hoşlandığı mabetlerdir.  Çünkü ibadet eden de O’dur, ibadet edilen de O’dur. [12]

 

İnanç farkı gözetmeksizin,Ne olursan ol yine gel, Yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü, Yetmiş iki milleti /dini bir görmek’ vs. gibi düşünceler hep bu sapıklığın devamıdır.

Vahdet-i Vücut nazariyesi bırakın İslam’ı, tüm dinleri dümdüz edip yıkmıştır.

Yıktıkları dinlerin enkazı üzerine ‘Sevgi Dini’ dedikleri bir din inşa etmişlerdir.

Mevlana; açıkça aşk dininden bahsederek, aşktan başka din ve mezhep tanımadığını söyler.

Niyaz-i Mısrî, Divan’ında şöyle der;

Bu cihanın halkına bir yolum uğrar benim,

Cem edip, bunca kumaşı bir bezistan/çarşı olurum,

Geh nasara, geh Yahudi, gehi tersa/müşrik,

Geh Mecusi, gehi şia, geh sünnî Müslüman olurum.

 

Bir diğer havarisi Şebusterî küfrünü şöyle izhar eder;

“Medrese ile minare yıkılmadıkça, İman küfür, küfür iman olmadıkça hiçbir Allah’ın kulu Müslüman olmaz… Küfürde iman gizlidir. Kâfir de Allah’ı tesbih ediyor. Allah’ı tesbih etmeyen bir şey mi var? Öyle ise kâfiri kınamaya ne lüzum var? Müslüman, puta tapmak nedir bilseydi, dinin puta tapmaktan ibaret olduğunu bilirdi.[13]

Bu sapıklar, dinlerin birliğini savunurlar. Şeytanı göklere çıkarırlar.

Eli kanlı bir çocuk katili olan olan Firavun’a övgüler dizmekten çekinmezler.

Sûfîzm sadece bir din değil, kendini dinler üstünde gören bir dindir. Bu din kitabî bir din değil, ta Pisagor’a, Kabalaizm’e, Paganizme kadar giden bir kadim insanlık dinidir. Şeriatın tüm kayıt ve kurallarından tamamen azade bir “Hümanizm” dinidir.

Özetle;

Geliştirdiği vahdet-i vücûd teorisi ile ‘tanrı insan’ kavramı ortaya çıkmıştır. Artık hak-batıl, sevap-günah, dindar-dinsiz hatta din farkının tamamen ortadan kalktığı ve peygamberlik kurumuna insanlığın ihtiyacının kalmadığı bir durum ortaya çıkmıştır.

İslam’daki aktif ve canlı bir güç olan Allah düşüncesini yok etmiş, dini hayatının çökmesine neden olmuştur.

İbnü’l-Arabî ve avanesi, İslam’ın peygamber ve Ahiret inancını yıkmışlardır.

Dinde bundan sonra görülecek olan tüm laubalilikler bu felsefeden beslenecektir.[14]

 

İbnü’l-Arabî İslam toplumuna hiç bir şey vermemiş, aksine evliya ve kerameti bir kült haline getiren menkıbecilere, Hz. Peygamber’i ilahlaştıracaklara bol malzeme bırakmıştır.[15]

Onun paradigmasında İslam; pilav üstündeki tet-tük nohut tanesi gibidir. İslam artık esas değil, sadece bir garnitürdür.

 

Son sözü İbn-i Haldun gibi devâsa bir şahsiyet söylesin;

İbnü’l-Arabî’nin ve diğerlerinin kitapları yakılmalı ya da okunmayacak şekilde mürekkebinin silinmesi için su ile yıkanması gerekir. Çünkü din ve toplumun yararı için bu ve benzeri sapık inançların yok edilmesi gerekir.[16]

İslam âlimleri, İbnü’l-Arabî’nin, kâfir ve sapık olduğuna dair 238 adet fetva vermiştir.[17] İslam uleması daha ne yapsın! Bu yüzlerce fetva da birilerine bir şey ifade etmiyorsa,  söylenecek söz kalmamış demektir.

 

 

İMAM RABBANÎ

İmam Rabbanî, (1034/1624) de Nakşîlikte ıslahata girişmiştir. Önceleri vahdet-i vücuda bağlı iken, sonradan vahdet-i şühud’a geçmiştir.

İmam Rabbanî, sûfîleri şöyle eleştirir; ‘Nefisleri tezkiye ettiklerini söyleyenlerin kimi eşyanın hakikatini inkâr ederek ne varsa hepsinin Allah olduğunu söylemekte, kimi velilerin peygamberden üstün olduğunu söylerken, kimisi Firavun ve cahiliye müşriklerinin arif billâh mümin olduklarını iddia etmektedir. Kimisi de kâinatı parmağıyla oynattığını ve dünyanın öbür ucundaki işleri idare ettiğini belirtmekte, kimisi şeyhinin kalpleri okuduğunu, gaybı bildiğini ve melekût âlemiyle irtibat halinde olduğunu söylemektedirler’.

 

Tüm bunlara rağmen İmam Rabbanî, İbnü’l-Arabî’yi savunur. Onun terminolojisini kullanır. Onun, nur-u muhammedi gibi apaçık küfür olan itikadını da kabul eder.

Aslında Rabbanî, kendisiyle vahdet-i vücud ve panteizm arasına mesafe koymak zorunda kalmıştır. Zira o dönemde Moğol İmparatoru Ekber Şah “Din-i İlahî” adında tüm dinleri birleştirme işine soyunmuştu. Rabbanî, eğer bu proje gerçekleşirse İslam’ın büsbütün Hind panteizmi içinde kaybolup, gitmesinden korkmuştu!

Rabbanî İbnü’l-Arabî’nin velî ve nebî anlayışını benimser.

Velî’de, nebîde bulunmayan bir fazîlet olabilir. [18]

Kendisini ikinci bin yılın müceddid’i ilan eder. Bu koca müceddid o kadar büyük bir müceddid’tir ki, ‘müceddid hadisi’nin uydurma olduğunu göremeyecek kadar!

Hatta der ki; her bin yılda, ulul’azm /beş büyük peygamberden biri gelir. Bu ikinci bin yılın müceddidi bu peygamberler düzeyinde, onların yerini doldurabilecek seviyede marifeti tam bir âlim ve ariftir.[19]

Hz. Peygamber ile hususi bir bağa sahip olduğunu iddia eder. Güya; onun nurundan istifade ile özel bir ilim sahibi olmuştur. O artık yalnızca bozulmuş işleri düzeltmekle görevli değil, aynı zaman da daha önceleri bilinmeyen meseleleri bu nebevî bilgi ile izaha koyulacaktır.

İmam Rabbanî’miz güya Allah’tan şöyle bir ses duymuştur. ‘Yazdığın bütün ilimler, söylediğin her şey Allah’ı hoşnut etmektedir. Allah bunların tamamını kabul etmiştir, Seni ve seni tevessül edip, yolundan gidenleri ve sana muhabbet edenleri mağfiret eyledim. Bunu herkese söyle’. Hatta ‘cenaze namazına katıldığın herkes bağışlanmıştır’ müjdesi kendisine ilham olundu.[20]

Artık İmamımız uçmaya başlar. O artık II. bin yılın müceddidi olarak ilahi zat, sıfatlar, fiiler, manevi haller, mevacid, tecelliyat, zuhurat hakkındaki ilmi tüm sûfîlerin marifetini ve âlimlerin ilmini aşarak, geride bırakmıştır. Öncekilerin ilmi, bu kerameti kendinden menkul yeni müceddidimizin ilminin yanında çekirdeğe nisbetle kabuğu kadar önemsiz kalır.[21] Kendisini öyle bir konumda görür ki; Peygamberler bile onu kıskanır. Hz. Muhammed’e has olan ululuk ona nasip olur.

Şeyhimiz Arş’a çıkar, Arş’ta kesmez, daha ötelere uçmaya başlar! [22]

Bu büyük müceddidimiz güya bozulmuş tarikatları ıslah edip, düzeltecekti.

“Mürit için şeyhin gölgesi, Allah’ı anmaktan daha üstündür” diyecektir.

 

İmam Rabbanî tecrübesi bize şunu göstermektedir. Tasavvufun içinde kalarak asla tasavvuf düzeltilemez. Yapılan, düzeltmeye talip bozuculuktur.

Tuz gölüne düşen eninde sonunda tuz olmaya mahkûmdur.

Vahdet-i Şühûd;

Vahdet-i vücud ehline göre; Varlık (vücud) birdir, var olan sadece Allah’tır. Etrafımızda var gibi gördüğümüz âlem ise, Allah’ın isim ve sıfatlarının gölgesidir. Ancak bu gölgeler hayalî olup gerçek varlıkları bulunmadığı için hakikatte var olan sadece Allah’tır.

Rabbanî’ye göre de âlem gölgedir. Ancak bu gölge, asıldan farklıdır. Bir şeyin gölgesi onun aslı olamaz. Ve yine; Âlem gölge olmakla birlikte gerçek bir varlığı bulunmaktadır, hayal ürünü değildir.

Vahdet-i vücut’çulara göre; “Kâinattaki her şey vehim veya hayal veya aynalardaki akisler veya gölgelerdir. Rabbanî evren için “akis ve gölge” denilmesini kabul eder. Ancak onun “vehim ve hayal” olarak nitelendirilmesine gönlü razı olmaz. Bunların yanlış anlamaya müsait olduğunu düşünür.

Rabbanî, âlimlerin âleme aslî vücud nispet etmelerini doğru bulmaz. Öte yandan sufîlerin âlemi, Allah’ın aynı bilmesini de doğru bulmaz.

Ona göre; Güneş doğunca yıldızlar görünmez. Bu esnada bir kimsenin, Gökyüzünde yıldız yok, sadece Güneş var demesi ve böyle inanması vahdet-i vücud ehlinin halidir. Ki bu; ilme’l-yakîn mertebesidir. Bu bir algı yanılmasıdır.

 Gökyüzünde Güneş’ten başka bir şey göremiyorum, ancak yıldızlar da vardır. Ancak Güneş’in yoğun ışığı sebebiyle görünmez hale gelmişlerdir diye düşünen kişi ise vahdet-i şuhud ehlinin haline örnektir. Bu da ayne’l-yakîn mertebesidir. [23]

 

Rabbanî kısaca, âlemin hayal ürünü olduğu ve gerçek bir varlığının bulunmadığı düşüncesine katılmadığı gibi, Kelamcılar gibi; âleme aslî varlık nisbet edilmesine de karşıdır.

İmam Rabbani’nin İbnü’l-Arabî’nin vahdet-i vücûd düşüncesine karşı çıkmasının haklı bir takım sebepleri vardır. Bunların başında devrin sultanı Ekber Şah’ın Hindu, Hristiyanlık, Yahudilik, İslamiyet ve Zerdüştlük’ü birleştiren yeni bir din icadına kalkışmasıdır. Bu yeni din anlayışında panteist düşünce çok belirgindir. Nakşîlerin savunduğu vahdet-i vucud felsefesinin dinleri birleştirme aşamasına kadar gelmiş olması İmam Rabbani’yi birazcık korkutmuş olmalı. Ayrıca vahdet-i vücûd doktrininin izah edilemez oluşu ve panteizm ile büyük ölçüde örtüşmesi nedeniyle vahdet-i vücûd teorisine birazcık rütuş yapma luzumu hissetmiş olmalıdır.

Genelde vahdet-i vücûd ile vahdet-i şuhûd birbirine rakip iki teori olarak sunulsa da uzmanlar bunun gerçekte bunun böyle olmadığını belirtirler.

O, Vahdet-i Vucut teorisine alternatif olarak vahdet-i şuhûd teorisi geliştirmiş değildir. Çünkü; vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd anlayışının her ikisi de seyr u sülûk esnasında görülen hallerdir. Üstelik her ikisi nihai hal de değildir. Ona göre vahdet-i şuhûd, vahdet-i vücûddan daha yüksek bir haldir. O kadar!

 

İbnü’l-Arabî, Allah ve kâinat ikiliğini ortadan kaldırarak varlığı bire irca ediyordu. İmam Rabbani de eşyayı hayal ile vehme irca ederek gerçek varlık olarak yalnız Allah’ı kabul etmektedir.

Rabbanî’ye göre vahdet-i vücud telakkîsi sekr (manevî sarhoşluk) ve aşırı muhabbetten doğmaktadır. Tasavvuf yolunda bu düşüncenin ortaya çıkması da aslında gayet normaldir. Vecd ve istiğrak halindeki bir sûfinin vahdet-i şuhûd ifadesi olan “Görünen her şey O’dur” cümlesiyle, vahdet-i vücûdu formüle eden “heme O’st / Her şey O’dur” cümlesi arasında büyük bir fark yoktur. Rabbanî’ye göre; “heme O’st” diyen sufi aslında “Heme ez O’st / Her şey O’ndandır” demek istemiştir.

Yani, İmam Rabbanî’nin vahdet-i şühûd’u da vahdet-i vücûd’tan çok da farklı değildir. Al birini, vur ötekine! İmam Rabbanî’nin yaptığı, necaseti sidikle temizlemekten ibarettir.[24]

İmam Rabbani’ye göre; “Ben Allah’ım” diyen Hallac, “Subhânî/kendimi tenzih ederim” diyen Beyazıd-ı Bistamî vahdet-i şühûd mertebesinde olduklarından, masivayı görmeyip, ‘sen çıkınca aradan, kalır seni yaradan’ halet-i ruhiyesinde hareket etmişlerdir.

Kendisini ikinci bin yılın müceddidi olarak takdim eden bu büyük müceddidimizin (!) yaptığı tecdid ancak bu kadar olabilmiştir.

 Tevhid-i şuhûdi; bir olanı müşahede etmektir. Tevhid-i vücûdî ise; tüm nevcudatın ‘Bir’ olduğuna inanmaktır. Ha, Kel Hasan! Ha Hasan kel!

Vahdet-i vücud bir çerçeve kavramdır. Vahdet-i şuhûd ise, bu çerçevenin içinde bir takım rütuşlar yapma girişiminden ibarettir.

Oysa Panteizmi “vahdet-i şuhûd” makyajı filan kurtaramaz!

 Bu teoriler “Allah, âlem, insan” ilişkisini Yeni Eflatunculuğun sudur teorisi ile izah etme girişimidir. Yunanca kavramlara Arapça kelimeler giydirmekten ibarettir.

Vahdet-i vücud ile vahdet-i şühud arasındaki fark, sadece lâfzî bir farktır.

Vahdet-i vücûd; Allah’tan başka hiçbir mevcut yok der iken, Vahdet-i şuhûd ise, Allah’tan başka görünen /meşhûd hiçbir şey yoktur der.

Rabbani’nin vahdet-i şühud’u daha mantıksızdır. Hem Allah’tan başka varlıkları kabul edeceksin, hem de Allah’tan başkasını görmeyeceksin!



[1]M.Erol Kılıç, Muhyiddin-i İbnü’l-Arabî md, DİA, C.20, s.510

[2] İbn Arabî, Fusûs, s.182 nakleden; Mahmut Ay, İşarî Tefsiri Yeniden Düşünmek,  İÜİF. Der, 2011/ 24, 103-48

[3] Mahmut Ay, İşarî Tefsiri Yeniden Düşünmek,  İÜİF. Der, 2011/ 24, 103-48

[4] İsa Çeli k, İmam Rabbânî Perspektifinden İbnül-Arabî’ye Tenkidî Bir Yaklaşım, Tasavvuf Der, 2009, Sayı;23, s.149-173

[5] M.Erol Kılıç, Muhyiddin-i İbnü’l-Arabî md, DİA; C.20, s.500-3

[6] İsmail Kara, Türkiyede İslamcılık Düşüncesi, C.2, s.296-7

[7] Elmalı Hamdi Yazır, Bakara/165. Ayetinin tefsirinden

[8] İ.Sarmış, a.g.e, s.308

[9] Mustafa Öztürk, Tefsirde Bâtınîlik ve Bâtınî Te’vil Geleneği, s.369

[10] İ.Sarmış, a.g.e, s.313

[11] İ.Sarmış, a.g.e, s.316

[12] İ.Sarmış, a.g.e, s.322

[13] Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, s.325-8

[14] Mahmut Kaya, Muhyiddin-i İbnü’l-Arabî md, DİA, C.20, s.522

[15]İbnu Teymiye’nin Vahdet-i Vücut Eleştirisi, Murat Kayacan, http://www.muratkayacan.net/content/view/70/32

[16] İ.Sarmış, a.g.e, s.125

[17] M.Erol Kılıç, a.g.ans,  s.493-522

[18] İsa Çelik, Rabbânî Perspektifinden İbnül-Arabî’ye Tenkidî Bir Yaklaşım, Tasavvuf Dergisi, 2009, sayı: 23

[19]Hamid Algar, İmam-ı Rabbani md, DİA, C.22, s.197

[20] Ferit Aydın, a.g.e, s.243

[21] Hamid Algar, İmam-ı Rabbani md, DİA, C.22, s.197

[22]  “Arştan öte bir makam var ya, işte ruhumu orada buldum. Ama manevî bir yükselme yolu ile. Bu makamda, Hace Nakşibend Hazretlerinin özel bir yeri vardır. Aradan bir süre geçti; bu maddî bedenimi de orada buldum. [7. Mektub]

[23] Necdet Tosun, İmam Rabbanî’ye Göre Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şuhud, Tasavvuf Dergisi, İbnü’l-Arabî Özel Sayısı-2, 2009, sayı: 23, s. 181-92

[24] İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, s.301

  1 Comment

  1. Ferman   •  

    İslam irfanında bahsi geçen Vahdet-i Vücut ve Vahdet-i şuhud konuları, seyr-u süluk ile elde edilen manevi bir takım makamlardan sonra elde edilen has idraklerden ibarettir. bu yolda adım atmamış kimseler değerlendiremelere kalkışırlarsa, bu tahkikte varılan sonuçlara varılması kaçınılmazdır. En azından bu konularada kalem oynatabilmek için bir dönem islam felsefesi ve irfan-ı nazari derslerinin ehlinden alınması gerekir. zira benim burada görebildiğim, İbn-i Arabi veya imam Rabbani’nin görüşlerinin doğruluk veya yanlışlığından ziyade, bu makaleyi yazan kardeşimin bu konulara ehil olmayan daha doğrusu bu alanın tamamen dışında kalmış olmasından ileri gelen bir kavram kargaşası yaşadığı yönündedir. Şeyhleri yererken İbn-i Teymiye gibi İslamın ruhundan bir zerre nasibi olmayan birinin sözlerine dayanması, İbni Haldun gibi zahiri mezhep birinin sözlerini esas alması da kesinlikle gözden kaçmayacak bir eksiklik olarak değerlendirilmesi gerekir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir