KIYAMET ALAMETLERİNDEN MEHDİ, DECCAL VE NUZUL-Ü İSA MESELESİ

DECCAL

İslamiyet’te deccal inancı, tamamıyla Yahudilik ve Hıristiyanlıktan hadis kültürü ile geçmiş bir İsrailiyat ve Mesîhiyyat’tır. Onlara da eski Babil ve İran mitolojilerinden geçmiştir. Yahudiler ve Hıristiyanlar düşmanlarına deccal derler. İncil’de onlarca yerde geçer. İncil’e göre; Deccal, İsa’nın dünyaya ikinci gelişinden önce şeytanî, olağanüstü güçleri olan, tanrılık iddiasında bulunan birisidir. Mesih yeryüzüne ikinci kez döndüğünde onu etkisiz hale getirir. [1] İncillerdeki bir gözü kör, şaşı, her türlü melaneti işleyen bu hain ve çirkin dev / canavar anlayışı aynen bize intikal etmiş olmalıdır.

Kuran’da kesinlikle deccal ile ilgili tek bir ayet yoktur. Zorlama te’villerle deccal aramaya çıkanlar da Kuran’ı teorilerine esas almayıp, İslam dışı teorilerini esas alıp, Kuran’ı ona payanda yapmaya çalışanlardır. Bu aşırı te’vilcilik bir Yahudileşme temayülü olan ‘kitabı kendi elleriyle yazma / bozma girişiminden’ başka bir şey değildir.

Hadislere gelince; Rüzgâr gibi hızlıdır. Yağmur yağdırabilen, kıtlık ve bolluk icad edebilen, yanında su ve ateş (cennet ve cehennem) bulunduran bir gözü kör veya patlamış üzüm tanesi gibi çıkık birisidir. Ahir zamanda doğuda zuhur edecek olup, yeryüzünde kırk yıl kalacak, her yeri rüzgâr gibi dolaşıp peygamberlik ve tanrılık iddiasında bulunacaktır. Daha sonra Medine’ye gelecektir. Uhud Dağının eteklerinde bekleyen melekler onu Şam’a yönlendirecek, orada onu bekleyen, gökten ikinci kez inmiş İsa öldürecektir.

Bu inançlar apokaliptik edebiyatın bize tercümesi ve İslami renklere boyanmasından başka bir şey değildir.[2]

Hadislerdeki çelişkileri giderme şansı da yoktur. Güya Resulullah bir taraftan ‘Deccal Medine’ye giremeyecek’ derken diğer taraftan Medine de yaşayan İbn Sayyad adlı genci Deccal zannediyor. Resulullah Deccali tanıyamıyor, olacak şey midir? Hem Medine’ye giremeyecek diyor, hem de Medineli bu gence Deccal diyor? Çelişki Resulullah’ta yok, çelişki bu uydurma rivayetleri piyasaya sürenlerin kafasındadır. Bir taraftan Deccal’ın alnında kâfir yazmakta olup, diğer taraftan ilahlık iddiasında bulunmaktadır. Ona insanları saptırması için yarı tanrısal güçler verilmesi apaçık İslam dışı şeylerdir. Peygamberlere verilmeyen bu üstün niteliklerin böyle hilekâr, hain birine verilmesi olacak şey değildir. Tamamen İsrailiyat nevinden olan bu tür haberlere dayanarak itikat oluşturmak, ‘Deccal’ın çıkışı haktır, ama biz mahiyetini bilemeyiz’ demek mümkün değildir.

Deccal’e inanmanın hiçbir pratik yararı da yoktur. Sadece spekülatif şeyler üretmeye, onu bunu Deccal olmakla itham etmeye, fitne fesat çıkarmaya yarar. Böyle olağan üstü güçlere sahip (!) şirret kimselere karşı bir şey yapılamayacağı, sadece Tanrı İsa’sını yeryüzüne gönderirse bu belayı def edebileceğine olan inanç, insanları kötülük ile ve kötülerle mücadele edilemeyeceği ve edilse bile başarılı olunamayacağı gibi bir düşünceye sevk eder. İnsanları demoralize eder, korkutur, sindirir. Hâlbuki Allah, yeryüzünün halifesi olan insanı, O’nun iradesini, adaletini yeryüzünde gerçekleştirmek için göndermiştir.

‘Deccal’ı ancak ilmiyle âmil büyük âlimler zann-ı galip ile bilebilirler ‘ denmiştir. Bu da doğru değildir. Asrın müceddidi de -ki bu müceddid hadisi[3] de uydurmadır- Deccal; kominizm olabilir, medeniyet-i hâzıra olabilir ya da falanca devlet adamı olabilir demiş. Zanla da olsa tahmin edememiştir. Kimisi siyonizm, kimisi Avrupa medeniyeti, kimisi şeytan diyerek sallamıştır.

 

İSA (a.s)’NIN NUZÛLÜ

Hz.İsa; Hıristiyanlara göre ölümünden / çarmıha gerilmesinden sonra dirilmiş, Baba, oğlunu göğe yükseltmiştir. İsa babasının sağ tarafına yerleşmiş, dünyanın sonuna doğru ikinci kez dünyaya gelecektir. Fitne, fesatla dolan yeryüzünü kurtarmak için meleklerin kanadında inecek, Deccal’ın hâkimiyetine son verecektir. Kurtarıcı / Mesih ‘in yeryüzü saltanatı / hükümranlığı dönemi başlayacaktır.[4]

İsa (a.s)’ın ölümünden sonra göğe yükseltildiğine ve tekrar inişine dair Kuran’dan delil bulmaya dönersek, zorlama birkaç te’vil dışında hiçbir şey bulamayız. Bir defa İsa insandır. Her insan gibi ölümlüdür. Onun ölmediğini söylemek Hıristiyanlaşmak, onun tanrılığı iddiasına omuz vermektir. Hâlbuki Kuran bu konuda çok açıktır.

“Allah demişti; ‘Ey İsa! Senin hayatına ben son vereceğim (vefat ettireceğim / canını alacağım), seni katıma yükselteceğim…[Al-i İmran, 3/55]. Ayette açıkça görüldüğü üzere, Allah önce “Seni öldüreceğim” sonra “Seni katıma yükselteceğim” demesine rağmen bizim klasik ulema takdim, tehir yaparak, önce “Seni katıma yükselteceğim”, “sonra yeryüzüne indirip orada canını alacağım” şeklinde anlam vermişler, böylece anlamını katletmişlerdir. Allah bu ulemamızı affetsin.

“...Ya Rabbi! Beni vefat ettirince onlar üzerinde gözetleyici yalnız sen oldun…[Maide, 5/117]

Doğduğum gün, öleceğim gün ve tekrar diriltileceğim (kıyamet) günü bana selam olsun. [Meryem, 19/33]

Kuran’daki tüm ayetler İsa (a.s)’ın ölümlü olduğunu ve diğer insanlar gibi canının alındığını söylemektedir. ‘Teveffa’ Arapçada tüm türevleriyle ruhu/canı bedenden ayırıp öldürmek anlamına gelir.

 “و رافعك إلَيّ” bana yükselteceğim”[Al-i İmran, 3/55] ayetinden bazıları dolaylı olarak ‘onun göğe yükseltildiği’ anlamını çıkarmışlardır.[5] Hâlbuki Kuran’da, Allah ‘Ref’ kelimesini başkaları için de kullanmıştır. Biz İdris’i de yüce bir mekâna yükselttik.” [Meryem, 19/57] Buradaki yükseltme/ref, cesedin değil, derece bakımından yükseltmedir. Senin şanını yükseltmedik mi? [İnşirah, 94/4] ayetinde olduğu gibi. Buradaki ‘ref’ kelimesi; tıpkı Lût (a.s)’ın “Ben rabbime hicret ediyorum” [Ankebut, 29/26], ayetindeki hicret gibi, İbrahim (a.s)’ın “Ben rabbime gidiyorum” [Saffat, 37/99] ayetindeki gitme gibi mecâzidir.[6] Gel gör ki mecaz, cahiller tarafından hakikat olarak anlaşılınca böyle cinayetler, anlam kaymaları kaçınılmazdır.

Kuran’da ref kelimesi; yükseltme anlamının dışında pek çok yerde derecesini, mevkiini, şanını yüceltme anlamında kullanılmıştır. “…Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz…”[Enam, 6/83], “…O’na sadece güzel söz yükselir, o sözü yükselten de salih ameldir…”[Fatır, 35/10] Yani, iman ikrarını salih eylemler anlamlı kılar.

Bir insanın‘ref’i, Kuran’da ne zaman Allah’a atfedilmişse, her zaman onurlandırma yahut yüceltme anlamında kullanılmıştır.[7]

‘Seni kendi katıma yükselteceğim’ ibaresi, ayetin siyak ve sibakına / bağlamına bakılırsa aynen bu anlamdadır. Yahudiler onu öldürmediler, çarmıha da germediler. Bilakis Allah onun canını aldı. İsa’yı katına yükselterek, onun şanını yüceltti. Burada geçen ‘ileyhi’deki ‘hû’ zamiri; O’na / Allah’a demektir. Eğer İsa’nın göğe yükseltildiğini iddia edenlerin dediği gibi olsaydı, bu takdirde, zamirin semaya işaret etmesi ve ‘ileyhe’ olması gerekirdi.

Yine İsa(a.s)’ı göğe çıkarıp, ikinci kat semaya oturtanlar, [Nisa, 4/159] ayetini de kendi teorilerini esas alarak çevirmişlerdir.

 وَاِنْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِهٖ قَبْلَ مَوْتِهٖ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهٖيدً

 “Kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce İsa’ya iman etmiş olmasın” Yani, kıyamet kopmadan önce İsa yeryüzüne tekrar gelecek, kitap ehli de ona iman ettikten sonra ölecektir (!)

Burada büyük bir açmaz vardır. Şöyle ki; İsa (a.s) kıyametten önce yeniden dirilip, sonra bütün ehl-i kitap ona inanacaksa; ehl-i kitabın tamamının yeniden dirilmesi gerekir. Zira ölmüş kimse ona nasıl iman edecek? Bu ise imkânsızdır. Çünkü ayet, inanmayacak bir tek kişinin kalmayacağını haber vermektedir.

Ya da, ayet şu şekilde çevrilmektedir; “Kendi ölümlerinden önce İsa’nın Allah’ın kulu ve peygamberi olduğuna şahitlik edeceklerdir.”

Hâlbuki ayetin bunlarla alakası yoktur. “Nitekim İsa’yı biz öldürdük diyen kitap ehli Yahudilerden hiç kimse yoktur ki, İsa’nın ölümünden önce bu gerçeği tasdik etmiş olmasın.” Kendi ölümleri olsaydı, ‘mevtihi’ olmaz, ‘mevtihim’ şeklinde olurdu. Hâlbuki ‘mevtihi’ kelimesindeki ‘hüve/o’ zamiri İsa’nın ölümünü ifade eder.

Yine, ‘Çarmıha gerilen bir başkasıydı, İsa ona benzetildi’ şeklindeki bazı âlimlerin yorumu da, çarmıh efsanesini esas alan Hıristiyanların yaklaşımıdır. Ayet “وَلٰـكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ  ” dür [Nisa, 4/157] Eğer onların dediği gibi olsaydı, “şübbihe lehü /o öldürdükleri kimse İsa’ya benzetildi” olurdu. Hâlbuki ayet, İsa’nın çarmıha gerilmediğini, asılmadığını, Yahudiler tarafından öldürülmediğini belirtmektedir. “وَلٰـكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ  /onlar onu öyle hayal ettiler, sadece onlara öyle olmuş gibi geldi” demektir. ‘Şübbihe lî’ ifadesi; ‘huyyile lî’, bana öyle geldi, ben öyle hayal ettim anlamındadır.[8]

İsa’yı Romalılara ispiyonlayan kimsenin Allah tarafından İsa’ya benzetilip, onun çarmıha gerildiğine dair bazı kabullere de, ayetlerden bir destek yoktur. [Nisa, 4/159] ayeti mealen şu anlamdadır; ‘Yahudiler İsa’nın ölümünden önce, onun normal bir insan peygamber olduğunu anladılar, onun çarmıhta öldürülmediği gerçeğini gayet iyi bilirler. İsa’da (kendisine iman etmemeleri, hıyanet etmeleri ve kendisine iftira etmelerinden dolayı) onlar aleyhine kıyamet günü tanıklık edecektir.’[9]

Kuran’a aykırı tüm hadis formatındaki söz konusu bu rivayetler yok farz edilmelidir. Ayrıca bir insanın gökyüzünün ikinci katında yaşaması diye bir şey sünnetullaha / tabiat yasalarına aykırıdır. İnsanlar ancak yeryüzünde yaşar, yemek yer, su içer. Yine yüce Allah ; “Hz. Peygamberden önce hiç kimseye ölümsüzlük bahşetmediğini” [Enbiya, 21/34-5] kesin bir dil ile vurgulamıştır. Bu ‘hiç kimse’ ye İsa’da dâhildir. İsa’nın ölmediğini iddia eden, İsa’nın öldüğünü bildiren Allah’ın ayetlerini yalanlıyor demektir.

Ayrıca, bu tüm kıyamet alameti hikâyeleri kıyametin ansızın ve habersiz kopacağını haber veren Kuran ayetlerine apaçık aykırıdır.

İsa’nın kıyamete yakın ‘Tanrının Krallığını’ kurmak için yeryüzüne ineceğine inanmak ve bu inancın Müslümanlar arasında yayılması için çalışmak, Müslümanları Hıristiyanlaştırma ameliyesine/operasyonuna maruz bırakmak demektir. Ayrıca bizim ulemamızdan bazıları ona “Ruhullah” diyerek, onun ulûhiyetini iddia eden Hıristiyanlara bilerek veya bilmeyerek itikadî destek sağladılar. Ayrıca onu göğe çıkarmakla, ölümsüzleşmesine (!) fiili destek vermiş oldular. Oysa İsa (a.s) mahiyet itibariyle diğer insanlar gibidir. Annesi vardır. Doğmuştur. Doğanlar ölüme mahkûmdur. Fanilik ile ulûhiyet asla bir araya gelmez. İsa (a.s) yer, içer. Yiyen ve içen acizdir, başkasına muhtaçtır. Böyle biri nasıl Allah’tan bir cüz olabilir? O’nun ruhu olabilir? O, yalnızca Allah’ın kulu ve resulüdür. Ona ulûhiyet verenler Kuran’a göre kâfirlerdir.

Ayrıca onun tekrar dünyaya gelmesi, Peygamberimizin ‘Son Peygamber’ olma akidesine de darbedir.[10]

Özetle hadisleri toplama döneminde ‘nuzul-ü İsa’ hadisleri ehl-i kitaptan tevarüs etmiş, sonra da bu apaçık Kuran’a, akla, bilime aykırı, uydurma konu ‘akide’ yapılmaya çalışılmıştır. Yanlış diğer yanlışlara sürüklemiş, batıl batıl üzerine bina edilmiş ve günümüze kadar gelmiştir.

Yemenli Hıristiyan bir aileden gelen Temîm ed- Dârî gibi bir kıssacıdan, Hz Ömer’in hadis nakletmesini yasakladığı, dövdüğü, sürgüne gönderdiği, Yahudilerin ‘hıbrun/büyük Yahudi bilgini’ dedikleri Ka’bû’l-Ahbâr’dan[11] ve bazı âlimlerin “ekzebü’n-nâs / insanların en yalancısı” diye niteledikleri ve yine Yahudi bir aileden gelen Vehb b.Münebbih’in[12] naklettiği İsrailiyattan [13] akide devşirmenin, akaid esasları oluşturmanın neticesi olsa, olsa ancak bu kadar olur! Üstelik bu nakillere/rivayetlere bir de, “vahy-i gayr-i metlüvv (namazda okunmayan vahiy)” muamelesi yapılması çok büyük hata olmuştur.

Gerçekten İsa’nın nüzulü ile ilgili erken dönem hadis kitaplarında yok denilecek kadar az rivayet var iken, daha sonraları yazılan ve birinci derece hadis kitabı olmayan ‘tefsir ve tabakat’ kitaplarında bu konuda hadisler /haberler vardır. Bu hadisler hem senet, hem de metin yönünden birçok tenkide açıktır. Örneğin; Hz İsa’nın nereye ineceğine dair onlarca farklı rivayet vardır. Bu çelişkiler peygamberden değil, bu haberleri piyasaya sunanlardan kaynaklanmaktadır. Mesela İsa’nın Şam’ın doğusundaki ‘Beyaz Minare’ye ineceği rivayetine bakar mısınız? Peygamber zamanında Şam henüz fethedilmemişti ki orada cami olsun, caminin de beyaz minaresi olsun! Peygamberimiz zamanında henüz minare diye bir şey bilinmiyordu. Yine bu rivayetlerde geçen ‘İsa’nın iki meleğin kanadından tutunarak ineceği ve onun nefesini hisseden kâfirlerin öleceği’ şeklindeki rivayetler Tevrat’ın [Daniel, 7/13-4] ve [İşaya, 11/1-9] bölümünden aynen alıntıdır. Hz. İsa’nın bir bulut üzerinde ineceği rivayetini bu bölümden aktaran Ka’bu’l Ahbar’dır. Hz. İsa’nın yeryüzünde kırk yıl kalacağını nakleden Velid b. Müslim bunu Daniel kitabından okuduğunu söylemekten çekinmemiştir. Yine bu rivayetlerde Benî Temim kabilesinin övülmesi, Şam tarafında ‘daima hak üzere bir kavim’ olacağı şeklindeki ifadeler, ırkçılık kokmaktadır. Haliyle peygamberin hadisi olması mümkün değildir. [14]

İsa’yı göğe urûç ettirip, nuzûlünü / inişini bekleyen nâdanlar, önce İsa’nın insan olduğunu, her insan gibi öldüğünü, akıl ve naklin kesin delaletiyle kafalarına iyice yerleştirmeliler.

Son söz; O göğe çıkmadı ki, insin.

MEHDİ’NİN GELMESİ

Hıristiyanlıktaki Mesih-Deccal mücadelesi aynen Mehdi-Deccal mücadelesi şeklinde hadis formatıyla İslamiyet’e geçivermiştir. Bu rivayetleri yapanlar; Ehl-i kitaptan olup daha sonra Müslüman olan Vehb b.Münebbih ve Ka’bû’l-Ahbâr’dır. Erbabınca çok iyi bilindiği üzere bu yeni İslam’a giren kimseler eski dinlerine ait kadim kültürlerini de beraberlerinde getirmişlerdir.

Mehdi; ‘hidayete erdirilmiş, kendisine doğru yol gösterilmiş kişi’ demektir.

Mehdi inancı; Sümerlerde, Mısırlılarda, Hinduizm’de ve özellikle de Yahudilik ve Hıristiyanlıkta vardır. Bilhassa ezilen toplumlar böyle harika güçleri olan, Allah tarafından ilahi bir yardımla desteklenen, kendilerini maddi ve manevi sıkıntılardan kurtaracak, düşmanlarını yenecek, onlara ideal/müreffeh bir yaşam sunacak bir kurtarıcı beklemişlerdir. Bu bekleyiş daha sonra dini bir hüviyet kazanarak ‘Mehdi inancı’ şeklinde formüle edilmiştir.

Özellikle Yahudiler Babil esaretinde iken yüzlerce yıl bir Mesih beklemişlerdir. Mesihlerinin Davud’un neslinden/seçkin bir soydan geleceğine, günah işlemeyeceğine, Kudüs ve çevresini putperestlerden temizleyerek dağılmış İsrail oğullarına mülk olarak vereceğine, tüm insanları hâkimiyeti altına alıp, vergiye bağlayacağına ve tüm dini kuralları eksiksiz uygulayacağına inandıkları bir Mesihi tarih boyunca hep beklemişlerdir.

Bu kadim inanç Ka’bû’l-Ahbâr, Vehb b.Münebbih gibi Yahudilikten İslam’a geçen kişiler vasıtasıyla erken dönemde Şia taraftarlarına geçmiştir. Uzun yıllar iktidar yüzü göremeyen Şiiler böyle bir Mehdinin geleceği ümidiyle teselli bulmuşlardır. Ayrıca Hz.Ali ve evladının iktidar mücadelesindeki acı mağlubiyetleri böyle bir inancın gelişmesini kolaylaştırmıştır.

Mehdi ile ilgili Buharî, Müslim ve İmam Malik’te hadis bile yoktur. İmam-ı Azam, el-Eş’arî, el-Maturidi gibi erken dönem kelam âlimleri mehdiden hiç bahsetmez. Söz konusu rivayetlere gelince; dünyanın ömrüne bir gün bile kalsa Allah o günü uzatır, bir Mehdi gönderir, Hz.Hasan ve Hüseyin’in soyundan olan bu kurtarıcının adı ‘Muhammed b. Abdullah’ olacaktır. Sünnetleri ihya edecek, bidatleri kaldıracak, Cebrail ve Mikail başta olmak üzere meleklerden oluşan orduların da desteği ile dünyanın tamamına hâkim olacak, adaleti tesis edecek, herkes zenginleşecektir. Yedi yıllık iktidarından sonra İsa gökten inecek, Deccal’ı birlikte öldürüp yönetimi ona bırakacaktır vs.

Mehdi kelimesi, Mesih kelimesinin Arapçaya tercümesinden başka bir şey değildir. Hatta “Mehdi, İsa’dan başkası değildir” rivayeti bunu desteklemektedir.

Mehdi konusu tamamen siyaset ile iç içedir. Şiiler Mehdi düşüncesini ortaya atınca Abbasiler halifelerine ‘Mehdi’ ismini vermede gecikmediler. Hatta Emeviler bile mehdiye muadil ‘Süfyanî’ adını verdikleri kendi mehdilerini icad etmişlerdi. Yani; Şiiler iktidar mücadelesi için bunu bir manivela olarak kullanmışlardır. Onlara göre; Mehdi gelince ‘Ehl-i Beyt’ düşmanlarından intikam alacaktır. Dini, imanı siyaset üzerine kurulan Şia’da mehdi inancı çok merkezi bir yer işgal eder. İmamiyye’ye göre M.874 yılından bu yana 1200 senedir gizlenen Muhammed b. Hasan el-Mehdi ölmemiş, ‘Mehdi el-Muntazar / Beklenen Mehdi’ olarak geleceğine inanılmakta ve hala dört gözle beklenmektedir. [15] Şiilerin bu gaybet ve ric’at inancı da tamamen ehl-i kitaptan bunlara geçmiştir. Hristiyanların “Kurtarıcı Mesih”i, Dünyayı ehli beyt düşmanlarından kurtaracak “Mehdi”ye dönüşmüştür.

Yahudilik ve Hristiyanluk’ta, gaybet (kaybolma), ric’at (geri dönme) ve kurtarıcı Mesih /mehdi inancı vardır. Tevrat’ta [Tekvin,5/24] İdris’in Allah ile yürüdüğü ve Allah’ın onu yanına alması neticesinde kaybolduğu zikredilir. Yine İlyas Elişa ile yürüken ateşten atların çektiği ateşten bir arabanın gelip onları ayırdığı,[II.Krallar, 2;1-12] İlyas’ın kasırga ile göklere çıktığı ve kıyametten önce yeryüzüne tekrar geri gönderileceği belirtilir.[Malaki, 4/5-6] İlyas’ın bu gaybeti ve ric’ati İncillerde de konu edilir. Yine İsa öldükten sonra kabrinden kalkmış, semalara yükselmiş, daha sonra da Meryem’e ve havarilerine görünmüş, tekrar göğe alınmıştır.

Bu gaybet ve ric’at fikrini ilk defa Müslümanlar arasında dile getiren Yemenli bir Yahudi olan Abdullah b. Sebe’dir. Mehdi fikrinin kaynağı buralarda aranmalıdır.

Mehdi inancı ancak hadisçilerin eserlerine H.3. asırdan sonra almalarıyla Sünniler arasında görülmeye başlanmıştır. Gazali bile İhya’sında Mehdi konusunu kıyamet alametleri bölümüne almamıştır. İlk mutasavvıflarda da mehdi inancı görülmez. Mehdi inancı, hadisleri haber-i ahad’ta olsa itikatta hüccet kabul eden Selefiyye’ye sirayet etmiş ve özellikle teşeyyü /şiileşmiş mutasavvıflarca Müslümanların itikadına maalesef dâhil edilmiştir. Sufiler Ehl-i Sünnetin sınır taşlarını kaldırmışlardır. Sufiler, Şianın aşırı Ehl-i Beyt sevgisini aynen Ehl-i sünnete [16] ithal etmişlerdir. Mehdi de bunlardan sadece biridir. İbn Arabî’ye göre Rasûl-u Ekrem nübüvveti, Mehdi ise velayeti tamamlayan son tuğladır.

Özetlersek; Mehdi inancı gayri müslimlerden taşınmış, gayr-i İslami bir düşüncedir. Hadisler mevzu /uydurma olup, İslam’ın yasakladığı ırkçılık kokmaktadır. Yahudilikteki ‘Seçkin Kavim’; İslamiyet’teki ‘Seçkin Aile/Ehl-i Beyt’ oluvermiştir. Bu tam olarak Allah’ın lanet ettiği Yahudileşme belasıdır. Cahiliye dönemine dönüştür. Hâlbuki bütün insanlar ‘Benî Âdem’ olması hasebiyle peygamber çocuğudur. Bu ırkçılara göre Peygamberimizin ‘Ezvâc-ı Mutahherat / tertemiz eşleri’ bile Ehl-i Beyt’ e dâhil olamazken, Fatma’nın anası Hz. Hatice annemiz bile Ehl-i Beyt olarak sayılmazken, Hz. Ali’yi destekleyen İranlı Selman-ı Farisi, Ehl-i Beyt’e dâhil edilmiştir. Hatta Hz. Fatma’nın soyundan gelen günümüzdeki tüm şeyhler, seyyitler, şerifler de Ehl-i Beyt’ e dâhildirler. Hatta ve hatta bu kişiler ‘Allah; Fatma ve nesline ateşi haram kılmıştır’ diyebilmişlerdir. İnsanları yönetecek halifelerin Kureyş’e mensup olması (!), Mehdi’nin Ehl-i Beyt’ten çıkması gibi düşünceler tipik bir ırkçılıktan başka bir şey değildir. Söz konusu Mehdi hadisleri cahiliye mantığının geri dönmesinden ve Yahudilikteki seçkin kabile anlayışının İslami renge bürünmesinden ibarettir.

Mehdi beklentisi Müslümanlara atalet ve sefaletten başka bir şey de getirmemiştir. “Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın, Biz burada oturacağız/duracağız”. [Maide, 5/24] diyen Yahudileşmiş İsrailoğulları zihniyeti aynen bize de geçmiştir. Zavallı ümmet yüzyıllardır kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkaracak bir mehdi beklentisine sokulmuştur. ‘Allah Mehdisini gönderecek, düşmanlarımızı yenecek, bizde oturduğumuz yerden evrad-ı ezkarımıza, tesbihatımıza devam edeceğiz düşüncesinden’ başka nedir ki? Mehdi beklemek çalışmayı terk etmektir. Hâlbuki her Müslüman mehdidir. Tıpkı Kuran’a göre her Müslüman’ın ‘veli’ olması gibi. Her Müslüman Hâdi olan Allah tarafından hidayete erdirilmiş, doğru yol kendisine gösterilmiş kişidir. Yani; mehdi’dir.

Mehdi bir türlü gelmedi ama kendilerinden önce bol bol gözyaşı ve ızdırabı geldi. Tarihte yüzlerce kişi mehdiyim diye meydana çıktı. Yaktılar, yıktılar. Binlerce aldatılmış saf ve masumun kanına girdiler. Siyasi iktidara göz diken pek çok şarlatan Mehdilik davasında bulunmuş ve sosyal birlik parçalanmıştır.

Günümüzde de birçok şarlatan mehdiyim diye ortalığa dökülerek, kendilerini de, Müslümanları da utandırmaktadırlar. ‘Mehdi Resulüm’ diyen tımarhane kaçkınlarından, iki kitap yazıp, ‘Deccalı öldürdüm -deccal ona göre her ne ise- Ben de Mehdiyim’ diyenlere ya da ‘Bizim cemaatimiz mehdinin şahs-ı manevisini temsil ediyor’ diyenlere kadar. Problem bu kimselerin kendilerini mehdi ilan etmeleriyle bitmiyor. Bu seferde Deccalı bulmaları gerekiyor. Kimin Deccal olduğuna karar vermeleri gerekiyor. Bu da yetmiyor, İsa(a.s)’ın gökten indirilmesi gerekiyor. Çünkü, bunların üçünün aynı anda olması lazım. Anlayacağınız, işleri çok zor. Böyle hayaller, böyle gayr-i islami bilgiler üzerine kurulmuş İslami cemaatlerin din anlayışı, din algısı dünyayı kurtaracak öyle mi?

Sözü uzattık, sözün özü; hadislerde geçen kıyametin küçük alametleri büyük kıyamet ile ilgili olmayıp, daha çok toplumsal hayattaki bozulmayla ilgilidirler. Bunlar zaten Peygamberden bu yana artarak devam etmektedirler. Büyük alametlere gelirsek; bunların hiçbiri sahih, sarih /açık nass ile bildirilmemiştir. Ayrıca İsa’nın nüzulü, Mehdinin gelişi, deccalın zuhuru gibi olaylar, bir gün gelir de herkesin gözü önünde gerçekleşirse, Kuran’da ansızın geleceği bildirilen kıyamet anlayışı nasıl örtüşecek? Büyük alametlerden sonra gelen, böyle bir kıyamet göstere göstere olmayacak mı? ‘İmtihan sırrı’ denen, ‘saklanmasının hikmeti’ buhar olup uçmayacak mı? “Onun vaktini /bilgisini nerdeyse kendimden bile sakladım”. [Taha, 20/15][17] ayetiyle tüm bunları nasıl bağdaştıracağız? Kıyamet alametleri rivayetleri ‘kıyametin ansızın, habersiz geleceğini haber veren’ Kuran, ayetlerini yalanlamak demektir.

Sana (ısrarla) kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki; ‘Onun bilgisi yalnız Rabbimin katındadır. Onu vaktinde ancak O çıkaracaktır. O bütün ağırlığıyla göklerde ve yerde kopacak, sizi haberiniz olmadan ansızın yakalayacaktır. Sanki senin ısrarla o bilginin peşine düşüp elde etmen mümkünmüş gibi, onu sana soruyorlar’. De ki; ‘Onun gerçek bilgisi yalnızca Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bunu bilmezden geliyor” [Araf, 7/187]

Hz.Âişe annemizin dediği gibi; “Kim Muhammed, yarını /geleceği bilirdi derse, Allah’a İftira atmış olur”. [Buhari, Tefsir, 53, Müslim, İman, 287]

(Ey Peygamber!) Sana kıyamet ne zaman kopacak? diye soruyorlar. Sen nerde, onun vaktini bilmek nerde! “ [Naziat, 79/43-4]

Kıyamet alametlerini ona söyletme çabaları, tam olarak ona yalan söyletme girişimleridir. Ki o bundan münezzehtir. Gelecek gaybtır. “Gayb ancak Allah’ındır” [Yunus, 10/20] Gaybı Allah’tan başka hiç kimse bilmez. Kim Allah’tan başkasının gaybı bildiğini inanıyorsa, Kuran’a inanmıyor demektir.

H.3. asra kadar Müslümanlar arasında inanılması gereken (!) böyle bir kıyamet alametleri listesi de yoktu. [18]

“Onlar kıyametin ansızın kopmasından başka ne bekliyorlar?” yani göstere göstere gelecek bir kıyamet asla beklemesinler. O aniden, haber vermeden gelecektir.

“Doğrusu onun tüm alametleri kesin olarak gelmiştir” . İleride kıyamet kopmadan önce ortaya çıkacak alametleri aramasınlar. Zira onlar zaten gelmiş bulunuyor.

“Kıyamet gelip çattıktan sonra öğüt almaları kendilerine ne fayda verecek? [Muhammed, 47/18] Öğüt alabilecek kapasiteleri olsaydı, o gelmeden önce hazırlık yaparlardı. Adam olsalardı kendi kıyametleri olan ölümün onlara gelmesini beklemezlerdi.



[1] Kürşad Demirci, Deccal md. DİA, C.9, s.68

[2] Yahudi ve Hıristiyanlara göre Allah sonu yaklaşmakta olan dünya hakkındaki bazı sırları insanlara bildirmeleri için çok özel kimselere rüyalar / süpervizyonlar yoluyla bildirmiştir. Bu kehanetlerden bahseden eserlere apokaliptik edebiyat denmiştir. Bu edebiyata göre Mesih / İsa yeryüzüne gelir, Deccal’ı öldürür, yeryüzünü adalet ve huzurla doldurur. Tanrının yeryüzü krallığı kurulur. İnsanlar çektikleri bu kadar sıkıntıdan sonra en nihayet ütopya gerçekleşir ve yeryüzü cennetinde mutlu bir şekilde yaşarlar. Kurtlar kuzular ile kardeş kardeş geçinirler.[Mehmet Paçacı, a.g.der. s.43] İsa’nın yeryüzüne tekrar dönüş efsanesi nerelere dayanmakta olduğu herhalde birazcık anlaşılmıştır.

[3]Bu hadis Ebu Davud’un Süneninde ‘Melahim’ bölümünde yer alır. [Ebu Davud, Sünen 4/156] Hadis şöyledir; “Allah her yüzyılın başında dini yenileyecek bir kişiyi bu ümmete gönderecektir.” Hadisin peygambere isnadı sahte olduğu gibi, daha başka sahtekârlıklar da içermektedir. Şöyle ki hadisi nakledenler İmam Şafii’nin talebe ve tabiileridir. ‘Kureyş’in âlimi /Şafii yeryüzünü adaletle dolduracaktır’ hadisini uyduranlar da aynı kimselerdir. Ne hikmetse mücedditler (!) hep Şafiilerden çıkmıştır. [Hakkı Ünal, Periyodik Reform, Müceddid Hadisi Hakkında Bir İnceleme, İslami Araştırmalar, C.6, Sayı.4, s.261-76]

[4]Ömer Faruk Harman, İsa md, DİA, C.22, s.469

[5] Mahmut Şeltut, İsa’nın Ref’i, A.Ü.İ.F Der. Sayı 23, s.321

[6] M.İslamoğlu, Meal, s.ll5

[7] Muhammed Esed, Kuran Mesajı, C.1, s.177

[8] Muhammed Esed, Kuran Mesajı, C.1, s.177

[9] Hıristiyan bir tarihçi olan Basilides, 130-150 yılları arasında yazdığı yazılarda Hz. İsa’nın çarmıha gerilmediğinde ısrar etmiştir. Onun yerine Kireneli Simon’un haça gerildiğini, Tanrı’nın Simon’un yüzünü mucizevî bir biçimde değiştirerek onu Hz. İsa’ya benzettiğini ve böylece Yahudilerin ve Romalıların onu Hz. İsa sandığını savunmuştur. Basilides gizli bir bilginin kendisine ulaştığı iddiasındadır. Anlattığına göre Hz. İsa’nın havarilerinden Simon Petrus’un tercümanlığını yapan Glaucias adlı bir kişi, bu sırrı Petrus’dan öğrenmiş ve Basilides de ondan duymuştu. Docetizm; umumiyetle gnostiklerin İsa’nın sembolik, hayali bir figür olduğu şeklindeki doktrinlerine denir. Güya İsa farklı seviyelerdeki inisiyelere İsa farklı şekilde görünmüştür. “Dosetizm” deyimi, Yunanca’da “gibi gelmek”, “görünmek” anlamlarına gelen “dokein” kelimesinden türemişti. Allah bir mucize yaratarak Simon’u Hz. İsa’ya benzetmiş, iki kişi yer değiştirmiş ve Simon kendisini Hz. İsa’nın yerine feda etmişti.  Dosetikler arasında bu iddiayı savunan tek kişi Basilides de değildi. Ondan başka Kilise tarafından “sapkın” sayılan bazı isimler ya da tarikatlar da Hz. İsa’nın çarmıha gerilmediğini, onun yerine, ona benzetilen bir başkasının haçlandığını savundular. Ancak Katolik Kilisesi’nin mutlak egemenliğinin kurulmasından sonra, diğer “heretik /sapkın” akımlar gibi Dosetikler de aşamalı biçimde yok oldular. Haçtaki adamın Hz. İsa olduğu öğretisi, Kilise’nin zoruyla, Hıristiyan dünyasının temel bir dogması olarak yerini sağlamlaştırdı. Mevcut İncillerin çarmıh anlatımları belirgin bir biçimde birbirleriyle çelişmektedir, çünkü anlattıkları hikâyeler tamamen sonradan üretilmiş efsanelerdir. Çarmıha gerilen kişi Hz. İsa olmadığına göre, Hz. İsa merkezli çarmıh anlatımlarının hepsi senaryolara dayanmaktadır. [İsa Tatlıcan, Hıristiyanlığın Gizli Tarihi]

[10] İlyas Çelebi, İsa md. DİA, C.22, s.472-3

[11]Hz Ebu Bekir veya Ömer’in hilafetinde Müslüman olmuştur. Hatta bazılarına göre Müslüman olduğu da ihtilaflıdır. İslamiyet’e girmiş kavimler içinde İslam’a en düşman Yahudilerdi. İslam dinine hurafe, efsane sokarak ve peygambere yalan isnâd ederek onu zayıflatmak en büyük arzularıydı. Hz Ömer bunu sezdiğinden onu katlettirdiği bile söylenmektedir. [İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Sahasında İsrailiyata Kısa Bir Bakış, Diyanet İlmi der.]

[12] Vehb b. Münebbih sahabeden değil, tabiindendir.(v.hicri 110) İsrailiyatın İslam’a geçmesinde rolü büyüktür. Tevrat ve İncillerden 72 tanesini / bölümünü okuduğunu kendisi övünerek anlatmaktadır. Bu kültürünü İslam’a da taşımıştır.

[13]Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyat, s.60-9

[14]Hayri Kırbaşoğlu, Hz.İsa’yı gökten İndiren Hadislerin Tenkidi, İslamiyat, C.3, Sayı;4 s.147-68

[15]Ekrem Sarıkçıoğlu, Mehdi md., DİA, C.28, s.369-73

[16]S.Mubarek Erol, Kurtuluş Gemisi, Ehl-i Beyt, Semerkant yay. Ve Nebhani’nin, Ebedi Soylular, Ocak yay. ile DİA, Ehl-i Beyt maddesini karşılaştırın. Göreceksiniz ki Sünni geçinenlerin Şia’nın Ehl-i Beyt inancını ne kadar benimsedikleri görülecektir.

[17] Eğer “Kâde”yi tam fiil kabul edip anlam verirsek ayetin anlamı bağlamıyla birlikte şöyle olur; “Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Herkes uğrunda ömür tükettiği şeyin karşılığını görsün diye onu(n vaktini) gizlemeyi istiyorum.” [Taha/14-6]

[18]Y.Şevki Yavuz, Kıyamet Alametleri md, DİA, C.25, s.523

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir