Said-i Nursi

 Said Nursî

 

Said Nursî özetle; yazdıklarının kendisinden olmadığını, vahyin menbaı olan Resulullah’ın ilhamı ve telkini ile olduğunu söyler. Eserleri eşine rastlanmayan sonsuz kemal ve ulvî feyz içerdiğinden Resulullahın hissesi ve kudsî tasarrufu ile olduğu aşikârdır. Hiç bir tahsil yapmamış, sadece üç aylık bir tahsil hayatı olmasına rağmen, öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerine, ledünnî ilimlere, eşyanın hakikatına, kâinatın esrarına ve ilâhî hikmete varis kılınmış olup böyle yüce bir mazhariyete kimseler nail olmamıştır. Böyle harikulade bir ilim asla görülmemiştir. Kendisi yüce ahlakî meziyetleri ile bir yaratılış mucizesidir. O bedenlenmiş bir inayet ve mutlak bir Allah vergisidir. Harikalar sahibi Said Nursî, daha büluğa ermeden bir allame olarak tüm ilim dünyasına meydan okumuş, münazara yaptığı tüm ilim erbabını susturmuş, tüm sorulara hiç tereddüt etmeden cevap vermiş, daha 14 yaşında üstadlık payesini taşımış ve hakkıyla ‘Bedîuzzaman’ ünvanını almıştır. Böyle bir zat elbette Peygamberin en yüksek iltifatına mazhar ve en yüksek himaye ve himmete naildir. Tüm bunlar onun peygamberin emir ve fermanıyla yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden birisi olduğunun kanıtıdır. Kur’ân ve hadisin matematiksel işaretleri kendisini göstermektedir, Said Nursî’nin, Hz.Muhammed’in risaletinin parlak bir aynası ve meyvesi olduğunda hiçbir şüphe yoktur. [15.Şua]

Said Nursî’ye yönelteceğimiz başlıca eleştiriler şunlardır;

Evet o zât  (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır. [15.Şua]

Haliyle ilmini eğitim yoluyla almadığından, ilim namına çok büyük iddialarla ortaya çıkan kimse için tek bir yol kalmıştır. O da, ilminin vehbî/Allah vergisi olduğunu iddia etmektir. Tarihçe-i Hayat ‘ta Peygamber’in, Said Nursî’ye rüyasında, ümmetine soru sormaması şartıyla ilm-i Kur’ân’ın öğretileceğini müjdelediği iddia edilmiştir. Kendisi, rüyaların delil ve hüccet olmadığını belirtmesine karşın, Kur’ân ilminin kendisine Hz. Peygamber tarafından rüyada verildiğini söylemektedir. Delil ve hüccete dayanmayan bir yolla, Kur’ân ilmi öğrenilemez, elde edilemez. Elde edilen bir şey varsa da bu, ilim olarak vasıflandırılamaz. O; bununla da kalmamış, hüccet teşkil etmeyen bu rüyaları, Nur Risaleleri’nin makbuliyeti ve Hz. Peygamber’in bu risalelerden hoşnutluğu gibi iddialarına delil olarak getirmiştir.

*Said Nursi, Risale-i Nurların Kur’ân-ı Kerim’in bir aynası olduğunu ve kimsenin yazamayacağı harika bir kitap olduğunu söyler; Risale-i Nur, Kur’ân’ın bir aynasıdır. Bir mucize durumundadır. Risale-i Nur’a, karşı konulamaz ve onunla boy ölçüşülemez. Risale-i Nur, sönmez ve söndürülemez. O, üfledikçe parlayan bir nurdur. Risâle-i Nur doğrudan doğruya Kur’ân’ın bir tercüme-i mâneviyesidir. (Şuâlar)

Ölüm hakikatinin muammasını, yalnızca Risale-i Nur çözmüştür. [Meyve Risalesi]

*Said Nursi, Kur’ân’ın ruhunun Risaleler’in cesedine girdiğini ve Kur’ân’ın bir mucizesi olduğunu iddia edecek kadar ileri giderek der ki; Kur’ân-ı Kerim’in ruhu, Risale-i Nur’un cesedine girmiştir. [Emirdağ Lah,] Risale-i Nur, Kur’ân’ın bir mucizesi olduğu için, her şeyde bir marifet penceresi açmıştır. Bu kitap, Kur’ân’a mahsus bir sırrı da çözerek, bir yıllık işi, bir saatte görecek duruma ulaşmıştır… Risale-i Nur, Musa Peygamber’in asası gibi, nereye vurmuşsa su çıkarmıştır… [Mesnevi Nuriye] Risale-i Nur, kerametiyle; bela ve felaketleri önlüyor. Böylece; Risale-i Nur’un kerameti, sadece yaratıklarda değil; olaylarda da etkisini gösteriyor. Risale-i Nur Anadolu’ya gelecek bela ve felâketleri önlemektedir. [Emirdağ Lah,]

*Risale-i Nur, kendisine hizmet etmekte kusur edenlere nasıl tokat vuruyorsa; eksiksiz hizmet edenlere de olağanüstü(!) yardımlarını göstermeyi biliyor; böylelerini, kazalardan belâlardan kurtarıyor(!) Çarşıda büyük bir yangın çıkıyor ve talebeleri; ‘Biz yanıyoruz, mahvoluyoruz!’ dediler. Yangının hücum ettiği mağazada; Risale-i Nur külliyatından Âyet-ül-Kübra vardı. Ben de Risale- i Nur’u ve Âyet-ül-Kübra adlı risaleyi şafaatçı kılıp; ‘Ya Rabbi kurtar!’ dedim. 3 saat o dehşetli yangın hücumuna devam etti. Bütün o büyük daireyi, altında ve bitişiğindeki dükkânların hepsini yaktı. Ama Risale-i Nur’un ve Âyet-ül-Kübra adlı bölümünün koruyuculuğunda olan mağazaya ilişmedi. Ve altındaki Risale-i Nur talebesinin dükkânına da dokunmadı. Bunun, Risale-i Nur’un ve Âyet’ül-Kübra adlı risalenin bir kerameti olduğuna hem ben, hem de bütün arkadaşlar kanaat getirdik…’ [Emirdağ Lah,]

*Said Nursi, Risale-i Nur hakkındaki abartılı övgülerine devamla şöyle der; Risale-i Nur’ları okumak, okutmak, yazmak ve onunla meşgul olmak; kalbe rahatlık, ruha genişlik, rızka bereket, vücuda sıhhat veriyor. Onda yazılı olanlar Kur’ân’ın malıdır. Allah’tandır. [Hizmet Rehberi] Peygamberimiz nasıl Kur’ân’ı Kerim’in sadece bir tercümanı  idiyse, Üstad da Risale-i Nur’un sadece bir tercümanı(!) durumundadır. [Hizmet Rehberi]

 *Risaleler onun malı olmadığı için, o bile dersini kendine yazdırılan kitaptan alır. [Hizmet Rehberi] Yani, kitap kendini yazan adamdan daha bilgili (!) Çünkü kitaplarını o yazmadı! Ona yazdırıldı (!)

 “Benim gibi yarım ümmi ve kimsesiz bulunan bir adam, Risale-i Nur’a sahip değildir; ve o eser, onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur’ân-ı Hakîmin bu zamanda bir nevi manevi mucizesi olarak, rahmet-i İlâhiye tarafından ihsan edilmiştir”. [Birinci Şua]

Risale-i Nur’un mesâili /konuları, ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdî bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlaka ile sünuhat, zuhurat, ihtârât ile oluyor. [Kastamonu Lah,]

* Kitaplarında o kadar; “Yazdırıldı. Yazdırılmış. Yazdırılmadı. İhtiyarsız. Mânen icbar ediliyorum. İzin olmadığından yazılmadı. İhtiyarım haricinde olarak uzun yazdırıldı. Hikmetini de anlamadık, belki bir hikmeti var diye öylece bıraktık. Hakikattan haber aldım. İrade ve ihtiyarım ile yazmadım. İhtiyarsız olarak te’lif edildiğinden. Beyana izin verilmedi. İhtiyarsız sevkedildim. İhtar edildi. Kalbe farsça olarak tahattur ettiğinden. Kalbe geldi. Yazmaya izin verilmedi” türünden ifadeler var ki mütenebbilik (peygamberlik iddiası) içermektedir.

 Tabii ki, ekser hayatı da ihtiyar ve iktidarının, şuur ve tedbirinin haricinde gelişecektir! O risalelerin dilini bile, Arapça mı, Türkçe mi, Farsça mı? olacağını gaybi ihtarla/hatırlatma ile, uyarma ile seçmektedir. Bazen da nesir mi, nazım mı olacağı ona bildirilir.

Birinci Şua’da; “… benim gibi yarım ümmi ve kimsesiz (…) bulunan bir adam, (…) Risale-i Nur’a sahip değildir; ve o eser, onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur’ân-ı Hakîmin bu zamanda bir nevi manevi mucizesi olarak, rahmet-i İlâhiyye tarafından ihsan edilmiştir. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi, ona düşmüş…”

Nasıl ki, Kur’ân-ı Kerim Hz. Muhammed’in (s.a.v.) değil, Allah’ın kelâmıdır; o sadece tercümandır, mübelliğidir. İşte, Risale-i Nur da Said Nursî’nin eseri değildir; o da Nur Risaleleri’nin tercümanıdır, mübelliğidir. Peygamberimizin Kur’ân’ı tebliğ görevi varsa, Said Nursî’nin de Nur Risaleleri’ni “tebliğ” görevi vardır.

Ona bu risaleleri yazdıran Allah, aynı zamanda bu risalelerin tercümanlığı gibi ağır bir görevi de yerine getirebilmesi için, onu ta çocukluğundan beri buna göre yetiştirmiştir! Fikri, dikkati dağılmasın diye, ona ilim bile tahsil ettirilmemiş, Kur’ân ilmi rüyasında öğretilmiş, Kur’ân haricindeki bütün kitaplardan men edilmiştir! Hatta “Neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir” [Nur/35] ayetinin ebcedî tefsirinde; Said Nursî’nin de ateşsiz yandığı, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlandığı, âlim olduğu bile iddia edilmiştir. [Birinci Şua]

 *Said Nursi, hemen her eserinde ‘Bu hususun kalbine ihtar edildiğini, ihtiyarı dışında kalbine gönderildiğini, hakikatlerin ihtar yolu ile kendisine bildirildiğini, hakkelyakîn filan hakikate muttalî olduğunu söyler. Böylece Risalelerin kendi eseri olmadığını ihsas ettirmeye çalışır. Bu mahviyet ve tevazudan gelmez, tam aksine bunu eserlerine kudsiyet kazandırmak için yapar.

*Risalelerin;  hariçten hiçbir sebep olmaksızın ruhundan doğan bir ihtiyaca binaen, ânî ve defaten/ bir kerede verildiğini söyler. İhtiyarsız ve şuursuz olarak yazdıklarının; böyle bir kutsi neticeyi vermek için; kuvvetli bir İlâhi yardım ve ikramdır. [Mektubat]

Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bazı defa haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, nice iman hakikatleri ve kuvvetli hüccetler, müteaddit risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ediyordum: Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmıştır? [Sikke] Hatta bir kısım Risaleleri ihtiyarım haricinde yazdığım gibi, Risale-i Nur’un ehemmiyetini zikretmekte ihtiyarsız hükmündeyim. [Sekizinci Şua]

Talebeleri Risaleleri şöyle savunacaklardır;

Risaleler; yirminci asrın Müslümanlarını ve bütün insanları koyu bir fikir karanlıklarından ve müthiş dalâlet yollarından kurtarmak için müellifin kendi ihtiyariyle yazılmış değil, Cenab-ı Hakk’ın lisanîyle yazılmış bir eserdir. [Gençlik Rehberi] Risale-i Nur, bu asrın insanları olan bizler için yazdırılmıştır. Ey Risale-i Nur! Senin, hakkın dili, hakkın ilhamı olup O’nun izni ile yazıldığına şüphe yok. “Ben, kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitapdan alınmadım, hiçbir eserden çalınmadım. Ben Rabbânî ve Kur’ânîyim. Bir lâyemut’un eserinden fışkıran kerametli bir Nûr’um.” [Müdafalar]

*Said Nursi, Kur’ân’ın gizli hakikatlerinin risalelerle kendisine indiğini söyler. Risaleleri; Kur’ân’ın arştaki yerinden ve manevî mucizesinden feyz ve ilham yoluyla kesin delillerle inmektedir. Risale-i Nurlar arştan alınmıştır. Risaleler, Kur’ân ayetlerinin ayetleridir. [Birinci Şua, 3. Nokta] Bu ve benzeri sözler son derece tehlikelidir. Peygamberlik imasını andırmaktadır. Mesela şu sözler baştan sona hatadır. ‘Mubarek ‘Sözler’  kitabı, Kur’ân’ın lemeatıdır. İçinde izaha muhtaç yerler olmamakla birlikte, tümüyle kusursuz ve eksiksizdir’ [Barla Lah,]

 

Yazıklar olsun o kimseler ki! Kendi elleriyle kitab yazarlar, sonra bu Allah katındandır derler”. [Bakara/79]

Yalan düzüp Allah’a iftira edenden veya kendisine bir şey vahyedilmediği halde “bana vahyedildi” diyen kişi ile, Allah’ın âyet indirdiği gibi ben de indireceğim” diyen kimseden daha zâlim kim vardır! Bir görsen, o zâlimleri ölüm dalgaları içindeyken. Melekler ellerini uzatmış, “çıkarın canlarınızı” diye! Bu gün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız; çünkü Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylüyordunuz ve çünkü O’nun âyetlerine karşı büyüklük taslıyordunuz” [En’âm /93]

 

Risalelerine, ‘urvet’ül-vüskâ/hiç kopmayacak olan kulp, hablullah/ Allah’ın ipi’ gibi Kur’ân’ın sıfatlarını vermekten çekinmez. [11. Şua] Ona göre risaleler, hem şeriat, hem dua, hem hikmet/felsefe, hem ibadet, hem emir ve davet, hem zikir, hem fikir, hem hakikat, hem de tasavvuftur. Hem mantık, hem ilm-i kelam, hem de ilm-i ilahiyat kitabıdır. [Emirdağ Lah,]

*Resâil-in Nur ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nurdur. Belki semavî olan Kur’ân’ın Arş’taki yüksek yerinden alınmıştır. [1. Şua]

*Risale-i Nur, kendisine hizmet edenleri, başta talebelerini mutlaka cennete götürecek. Sadakat ve kanaatle Risale-i Nur dairesine girenlerin imanla kabre gireceklerine çok güçlü emareler vardır. [Sikke] Risale-i Nur’un şefaati, duası, himmeti Nurcuları kurtaracaktır.

*Risale-i Nur, herkese, Ab-ı Hayat, yani ölmezlik suyunu içiriyor. Musa Peygamber’in asası, nasıl bir taştan 12 çeşme akıttıysa ve gerek Hazreti Musa’yı, gerek beraberindekileri nasıl susuzluktan kurtardıysa, Risale-i Nur da öyledir. Bir Kur’ân asasıdır.” [Miftah’ul-İman]

*Risale-i Nur’dan alınan bilgiler, onu yazarken akıtılan mürekkepler, şehitlerin kanından daha üstündür! Risale-i Nur’a yapışmak suretiyle Peygamberin yolundan gidenler, şu fesat zamanında yüz şehit sevabından daha çok sevap kazanırlar. Risale-i Nur’u okumak ya da yazmak, âlim olmak için yeterlidir. Başka şey istemez. [Nur Meyveleri, s.66]

Gel gör ki; onlarca senedir risale okuyanlar asgari, usul-ü fıkh, hadis ve tefsir dahi bilmezler. Hassaten tam bir Kur’ân cahilidirler. Aynı aşk ile, ihlasla ile İslami ilimlere çalışsalardı, her biri sahalarında ülke çapında âlim olurdu. Oysa onlar benim oğlum döner, döner bina okur, misali hep aynı kitapları her namaz sonrası okumaya çalışırlar. Ve bir de –Kur’ân dışında- en çok okunan kitap, Risaleler’dir diye iftihar ederler.

*Risale-i Nur bir elektriğe benzer. Son derece yüksek ve derin bir ilimdir o. Öyleyken; ne tahsile, ne ders çalışmağa, hacet kalmadan; zahmet bile çekmeden herkes onu anlayabilir. Ondaki derin bilgileri alabilir. Eski medreselerde 5-10 yıl okumaya karşılık, Risale-i Nur okutulan yerlerde 5-10 hafta okumak yeter. Çünkü Risale-i Nur, 5-10 haftada 5-10 yıllık sonucu verebilir.’  [Sikke] Nasıl kendisi 15 senede okunan ilimleri 15 haftada bitirdiyse [14.Şua] Şimdi de o, başkalarına 15 yılda öğrenilebilecek ilimleri 15 haftada verebilir(!)

*Gerçekte Risale-i Nur bir tefsir değildir. Kur’ân-ı Kerim ayetlerinden sadece bazılarını tefsir etmiş, onun da çoğunu  da remzen, işareten diyerek işari/bâtınî tefsir şeklinde ilmi olmaktan uzak teviller biçiminde yapmıştır. Bir an için diyelim ki: Risale-i Nur, Kur’ân’ın tefsiridir. Her tefsir, tefsir edene ait olduğuna göre, Risale-i Nur’un da, Said Nursi’ye ait olması gerekmez mi? Said Nursi nasıl olur da kendi yaptığı tefsir için; ‘O benim değil Kur’ân’ın malıdır’ diyerek, yaptığı indî yorumları doğrudan doğruya Kur’ân’a maleder? Ve nasıl olur da, Kur’ân ve Hazreti Muhammed hakkında inmiş olan ayetleri kendi kitabı ve kendisi hakkında inmiş gibi yorumlar?  Her tefsirci de aynı yola gitse, eserini Kur’ân’ın malı ve gökten inmiş gibi gösterse işin içinden nasıl çıkılır? Sonra yaptığı te’vil ve tefsirlerde yanılmış olamaz mı? Kendi yanlışlarını vahye isnat etmiş olmaz mı? Ona göre; hiçbir müfessirin tefsirinde  bulunmayan tesir gücü Risale-i Nur’da varmış, pekâlâ bu üstünlük nereden kaynaklanmaktadır?

‘Benden soruyorsun; Neden senin Kur’ân’dan yazdığın sözlerde olağanüstü bir özellik var? Bu sözlerde öyle bir güç, öyle bir tesir var ki; müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nadiren bulunur. Bazen bir satırda, bir sayfa kadar güç var. Bir sayfada da bir kitap kadar tesir bulunur. Bu, neden böyle, diyorsun?’ [Sikke]

Said Nursi’nin, böyle bir soruya: ’Estağfirullah, söylediğiniz gibi bir özelliği yok benim sözlerimin. Ben kimim ki, müfessirlerin ve ariflerin sözlerinden daha üstün söylemiş olabileyim? Siz bana ve eserlerime fazla teveccüh gösteriyorsunuz. Ne ben, buna layığım; ne de benim sözlerim’ şeklinde cevap vermesi gerekirdi, değil mi? Hayır! Ondan böyle bir tevazu beklenemez. Çünkü bazen tevazu; nimet verene nankörlük olur.

 El cevap; Şeref, Kur’ân’ın mucizelerine ait olduğundan ve bana ait olmadığından pervasız olarak derim ki; Ekseriyet itibariyle öyledir!  Çünkü yazılan sözler tasavvur değil, tasdik’tir. Teslim değil, iman’dır. Marifet değil, şahadet’tir. Şuhud’dur. Taklid değil, tahkik’tir. İltizam değil, iz’an’dır. Tasavvur değil, hakikat’tir. Da’va değil, da’valar içinde burhan’dır. [Sikke]

Onun için müfessirler, arifler, Said Nursi’nin ki gibi söyleyemiyor, yazamıyorlarmış. Onun için Nursi’nin sözlerinde olağanüstü bir güç, olağanüstü bir tesir varmış (!) Said Nursi, kendi sözlerinin, bütün müfessirlerin sözlerinden neden daha üstün olduğunu anlatmaya devam ediyor ve bakın ne diyor;

Yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir varsa, ancak Kur’ân’ı temsil etmiş olmanın parıltılarındandır. Bunda benim payım sadece: Şiddetli bir ihtiyaçla istemek, son dereceye varan bir güçsüzlük içinde yalvarıp yakarmak olmuştur. Dert benimdir, derman, Kur’ân’ındır. [Sikke]

 

Pekâlâ, Allah’tan onun kadar isteyen, onun kadar yalvarıp yakaran başkaları çıkmamış mı? Yoksa başkalarının duaları, yalvarıp yakarmaları kabul olmuyor da, yalnızca onunki mi kabul oluyor? [1]

*Said Nursi kitaplarını neden bu kadar çok över? Yine rüyalar devreye girer. Kendisine Kur’ân’ı savunma işi tevdi edilmiştir. Mademki bu kadar mühim bir iş kendisine verilmiştir ve bu işi bi-hakkın yapması gerekir ve yapmıştır da! Öyleyse bu işin emr-i ilahi olduğunu açıklaması gerekir. [Sikke, s.229] Keramet sahibi kerametini yazmaz. Bu nedenle o keramet izhar etmeyi düşünmez (!) ama mecbur kalmıştır (!)

Kendi hükmünü kendisine verdirelim, mademki risaleler onun üstadıdır.

Oysa, burası dar’ul hizmettir, dar’ul mükafat değil. Uhrevi amellerimizin neticelerini burada istememek gerekir. Amelimizin baki meyvesini koparıp burada yemek akıl karı değil. Meyve orada yenilirse koparıldıkça yerine yenisi gelecektir. (Ama burada yemek için koparılırsa yerine yenisi gelmez) Ehl-i velayet verilen keşf ve kerametin kesilmesini, gizlenmesini istemişlerdir. Ta, ihlâs zedelenmesin. En makbul ihsan-ı ilahi; ihsanı ona hissettirmemektir. [Mektubat]

Said Nursi, Risale-i Nur’u bir de şu sebeplerle övüyormuş: ’Her şeyde Kur’ân’ı örnek almak gerekir. Mademki o, kendi kendisini övüyor; biz de ona uyarak, O’nun tefsirini öveceğiz. Mademki Kur’ân, birçok surede, kendi üstünlüklerini söylüyor, kendi kendini gerektiği şekilde övüyor; elbette bu bizim Sözler Kitabına da yansımıştır. Kur’ân mucizelerinin parıltıları durumunda olan ve Kur’ân’a hizmetin makbuliyetine bir alamet sayılan Risale-i Nur’un kerametini açıklamak zorundayız. Çünkü Kur’ân öyledir, Öyleyse Risale-i Nur’un üstünlüğü de açıklanmalıdır. [Sikke]

Neden öbür tefsirleri övmek gerekmiyor da, yalnızca Risale-i Nur’u övmek gerekiyor?” sorusuna; ‘Alçakgönüllülükle söylemiyorum, bir gerçeği anlatmak istiyorum; Sözler’deki gerçekler ve üstünlükler, bizim değil, Kur’ân’ındır. Ve Kur’ân’dan sızmıştır. Hatta onuncu söz, Kur’ân’ın yüzlerce ayetinden süzülmüş birer damladır. Öteki Risaleler de genel olarak öyledir. [Sikke]

Şimdiye kadar müfessirler neden onun gibi bir iddiada bulunmamışlar? Yoksa onlar Allah’ın eserine karşı nankörlük mü etmişler? Tam aksine, önceki müfessirler hadlerini bilmişler, kendi eserlerini Kur’ân’a maletmek gibi, Kur’ân’a karşı saygısızlık göstermemişler. Kısacası, Said Nursi gibi davranıp; kendisini ve eserini göklere çıkarmak için Kur’ân’ı kendilerine âlet etmemişlerdir. Said Nursi, eserlerinin meziyetlerini anlatırken, önceki âlimlerin eserlerinin, kendi eseri yanında çok önemsiz ve değersiz kaldığını her fırsatta belirtmeye çalışır. Sonra da, Risale’i Nur’un, bu kadar üstün olmasının, bu kadar harikuladeliğinin, nedensiz olamayacağını, bir rastlantıya filan bağlanamayacağını, kısacası; Kur’ân-ı Kerim hangi kaynaktan gelmişse Risale-i Nur’un da aynı kaynaktan doğrudan doğruya geldiğini ileri sürer. [Sikke]

“Ey Risale-i Nur! Senin, hakkın dili, hakkın ilhamı olup O’nun izni ile yazıldığına şüphe yok. “Ben, kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitabdan alınmadım, hiçbir eserden çalınmadım. Ben Rabbânî ve Kur’ânîyim. Bir lâyemut’un eserinden fışkıran kerametli bir Nûr’um.”

Kendi hükmünü kendisine verdirelim; Velilerin ilhamlarını Vahiy ve kelamullah’a has ayetlere benzetilmesi (affedilmez) bir hatadır. En tehlikeli hata kalbine gelen ilhamları Allah’tan gelen ayetler zannedip vahyin ulvi, kutsal mertebesine hurmetsizliktir. [Mektubat]

*Nur-u Muhammedî inancı Said Nursî’de de vardır. Şu gördüğün büyük âleme bir kitap nazarıyle bakılırsa, Nur-u Muhammedî o kitabın kâtibinin kâleminin mürekkebidir. Eğer o büyük âlem, bir ağaç olarak tasavvur edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem meyvesi olur…

 O’na göre; yazdığı risalelerin kaynağı ve esası Nur-u Muhammedîdir.

Talebesi Hasan Fevzi’in yazmış olduğu bir şiirde, nur-u muhammediyi Said Nursi’ye kadar getirir ve onun binlerce yıldır beklenen o nur olduğunu söyler. Kendisi de o nur-u muhammedi’nin mecazi anlamda bir vârisine verilebileceğini düşündüğünden şiire ilişmediğini söyler. Risale-i Nurlar, Nur-u Muhammedî’nin bir cilvesi, görünümüdür. Hâlbuki bu teorinin ne kadar İslam dışı bir düşüncenin ürünü olduğunu ilgili maddede açıklamıştık.

*Risale-i Nur’un manevi kişiliğinin/kendisinin kutub ve gavs olduğunu söylemektedir. Talebeleri, ona ‘Şah-ı Evliya’ derler. Mehdi olduğunu inkâr etmez. Yaşadığı asrın müceddidinin kendisi olduğuna kanidir. Talebeleri, onun en büyük müceddid olarak lanse ederler. [2]

Tabii ki, bu müceddid ve mehdi hikâyelerinin İslam’la alakası yoktur.

Said Nursî; hem aktab, hem Zülkarneyn, hem ahir zamanda gelecek İsa’nın vekilidir, Mehdî’dir! O, Risale-i Nur’u bir program olarak neşir ve tatbik edecektir. Nurcular ise, onun cemiyet-i nuranîsidir!

“ Gavs-ı Âzam gibi, memattan sonra hayat-ı Hızırîye yakın bir nevi hayata mazhar olan evliyalar vardır. Gavs’ın hususî İsm-i âzamı, “Yâ Hayy” olduğu sırrıyla, sair kabir ehlinden fazla hayata mazhar olduğu gibi, gayet meşhur, Mâruf-u Kerhî denilen bir kutb-u âzam ve Şeyh Hayâtü’l-Harrânî denilen bir kutb-u azîm, Hazret-i Gavs’tan sonra mematları hayatları gibidir. Beyne’l-evliya meşhur olmuştur.” (Barla Lahikası) Yani gavs denen bir tanrıya Said-i Nursi de inanmaktadır.

Said Nursi’nin tarikat karşıtı olduğu, ya da onları ciddi olarak eleştirdiği de yoktur. Tavrı genelde, “Haklısın, sen de haklısın, hanım sen de haklısın” şeklindedir. O, tüm bu bozulmuş, tefessüh etmiş tasavvuf felsefesi üzerine kendi sistemini kurmuştur. O harap olmuş tasavvuf binasının üzerine kendi gecekondusunu inşa etmeye girişir! Kendisi kutbu’l-aktab olmaya niyetlenmiştir. Hal böyleyeken nasıl, Kutbu’l-aktab, gavs vs. İslam dışı şeylerdir diyebilir? Kendisi mehdi olmaya niyetlenen biri, nasıl olur da “mehdilik İslam’da yoktur” diyebilir! Bir şeyhten el almamış olmanın eksikliğini, “Üveysi meşreplilikle” telafi etmeye çalışır! Bazen de mühim bir Halidiyye şeyhinin ona gönderdiği hırkayı giymemezlik edemez! Bilirsiniz tarikatlarda hırka giymek, şeyhten el almak, mürşit olarak görevlendirilmek demektir. Ama bazen ona tek bir şeyhin hırkası da yetmez. Bütün tarikatların onu görevlendirmesi gerekir. “On iki büyük tarikatın hulâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur…”  [Emirdağ II, 49. Mektup] sözleriyle on iki tarikatı cem ettiğini söyler! Aradığınız bendedir, der!

O tasavvufun tüm kavramlarını kullanır. Özellikle felsefi tasavvufun kurucuları olan İşrakî filozofların tesirleri onda çok net bir şekilde sırıtmaktadır. Onların âlem-i misalini, ayan-ı sabite’sini aynen alır. Hatta çocukluğunda işrakî filozoflara öykünür. Onlar gibi açlık sınırında dolaşır. “Eserlerimde tek bir harf yoktur ki, imla-yı ilahi/ Allah’ın yazdırması ile olmasın” diyen Şeyhü’l-ekfer, Muhyiddin İbn Arabî’nin söylediklerinin bir benzerini söyler ve doğrudan Kur’ân’ın arşından alındığını söyler!

*Said Nursî; ‘Büyük Deccal’, ‘İslâm Deccalı’ ve ‘Süfyan’dan bahsetmektedir. Anladığımız kadarı ile, onun ‘İslâm Deccalı’ dediği ‘Büyük Deccal’dan ayrıdır ve o ‘Süfyan’dır. Said Nursî’nin Büyük Deccal’dan kastı, hadislerde zikredilen ‘Mesih Deccal’i olduğuna göre; İslâm Deccalı ve Süfyan kimdir? Bunlarla ilgili rivayetler hangi kaynaklardan naklettiğinin cevabı yoktur. Süfyan ile kastettiği devrindeki mühim siyasi şahsiyettir. Zaten bu deccal inancı diğer dinlerden bize geçmiştir. Süfyan/ İslam deccali ise büsbütün uydurmadır.

“Hadiste “O Süfyan bir su içecek, eli delinecek” denilmiş. Yani bir çeşit su olan rakıyı su gibi çok içecek ve o sebepten karnı su tulumbası gibi olacak ve su hastalığı yüzünden zulüm ve hile ile topladığı milyonlar mal su gibi elinden akacak, ecnebi doktorların boğazına girecek. İşittiğime göre; üç senede üç milyona yakın liraları tedavisine harcanan ‘bir insan asrımızda göründü, bu hadisin yorumunu bende görünüz’ dedi, vefatıyla bildirdi, gitti.” [5. Şua] Böyle bir hadis hiçbir kitapta bulunamamış olmasına rağmen Nurcular üstatlarına yalancı dedirtmemek için bu hadisin ya da kaybolan hadislerden olduğunu, ya da ileride aslının bulunacağını söylemektedirler.[3]

Said Nursî, Avrupa’nın, batının İslam’a gebe olduğu, yakın bir tarihte İslam’a girecekleri zehabına kapılmıştır. Kendisi Mehdi olması hasebiyle (!) İslam deccalını -en azından fikriyatını- öldürmüş, Risale-i nurlar da Materyalist ve Komünist Batı Medeniyetini /Mesih Deccalını öldürecektir. Müslümanların komünizme karşı ancak Hristiyanlarla birleşmek suretiyle mücadele edebilirler. Vefatından birkaç on yıl sonra komünizm tarih sahnesinden silinip gitmiştir. Hem de komünist olan o eski Hristiyanlar, bırakın İslâm’a tâbi olmayı, tekrar asıllarına dönüp, fundementalist, avengelist Hristiyan olmuşlar ve tıpkı ataları gibi dünyanın dört bir tarafında Müslümanlara karşı yeni haçlı seferleri başlatmışlardır. Yani Said Nursi’nin kehaneti batı için tutmadığı gibi Komünist ülkeler için de tutmamıştır. Said Nursî’nin Hristiyanlarla Müslümanların birleşeceği, komünizm ve dinsizliğin ancak bu şekilde mağlup edileceği şeklindeki kehaneti gerçekleşmeden komünizm tarih sahnesinden silinip gitmiştir. Üstelik, komünizmin yıkılması sürecine kendilerinin ve Risalelerinin herhangi bir katkısından söz edilemez. Ayrıca eski komünist ülkelerde dinsizliğin yerini tekrar Hristiyanlık almıştır.

O Hristiyanlarla Müslümanların komünizme karşı ittifak yapmasını önerir; ‘Şimdi ehl-i îman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hristiyan ruhanileriyle ittifak etmek ve ihtilaf konusu meseleleri dikkate almamak, tartışmamak gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor’ [Emirdağ Lâh,] diyerek Müslümanlarla ve misyonerleri ittifaka davet etmektedir.

Said Nursî’nin en önemli hedefi, Hristiyanlık ile İslâmiyeti birleştirmektir. O, bu yolda;  İslâm davasının özü olan ve Allah’tan başkasına dua ve ibadet etmemeyi, hiçbir şeyi ona ortak koşmamayı ifade eden tevhid-i ulûhiyet’ten sarf-ı nazar etmiştir. Onun çağırdığı tevhit, tevhid-i rububiyet’ten ibarettir. Bu ise, cahiliye dönemindeki Arap müşriklerinin de kabul ettiği tevhittir. Her şeyi Allah’ın yarattığının kabulü, onun davasına yetmektedir. Çünkü Hristiyanlar ve Müslümanlar ancak bu suretle birleşebilirler.[4]

Günümüzün Nurcuları da Üstatlarının ütopyasını gerçekleştirebilmek için bu ‘Dinlerarası Diyalogu’ gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Kendilerini ve cemaatin şahs-i maneviyesini mehdi olarak gören bu safdiller olmayacak hülyalar peşinde koşmaktadırlar. Bugün İslam’ın düşmanı komünizm değil, belki Kapitalizm, Siyonizm, Nihilizm veya Hedonizmdir. Günümüzün en büyük katliamlarını Hakiki İsevîler olan Amerika tarafından Irak ve Afganistan’da yapılmaktadır. Hala Demokrat Partiyi ve devamı partileri desteklemeyi üstadın vazgeçilmez emri bilen, emr-i ilahi bilen nur cemaatleri vardır. Bunlar hala bir sabah bir kızıl devrim olacağı korkusuyla yatan, Kur’ân’dan ziyade Risale okuyan anakronik tiplerdir. Bunların din anlayışı batıdaki ‘Kıyamet Dinleri’ne garip bir şekilde benzemektedir. Aslı astarı olmayan Mehdi, Deccal ve İsa’nın yeryüzüne inmesini beklemektedirler. Hayali Mehdi ile Deccaller bulsalar da, Şam’da Ak Minare’ye inecek(!) İsa’yı bir türlü bulamamaktadırlar.

 

*Sikke-i Tasdîk-i Gaybî adlı kitabını Kur’ân ve Hz.Ali’nin kucağına Cebrail’in düşürdüğü (!) kaside-i Celcelutiye ve Ercüze’nin kendi risalelerine işaret ettiğini ispat edebilmek için yazmıştır. Kitabın adı bile oldukça iddialıdır. Gaybî Onayın Belgesi. Yüzlerce yıl öncesinden büyük veliler, kendisini tasdik etmişler, tebrik etmişler ve bunun sikkesini/mührünü vurarak, onaylamışlardır. Kitaplarını ilahi yardımla yazdığını iddia ederek eserlerini aşırı yüceltmektedir. Said Nursî, risalelerin ilahî tasdike sahip olduğunu iddia eder. Kitaplarının günahlara kefaret olduğunu, kitaplarının isimlerini Hz. Ali’nin verdiğini iddia eder. Kitaplarında, kendi kitaplarını ve kendisini övdüğü bölümler epey yer işgal etmektedir. Bütün risalelerin tevâfuk ve binlerce keramet ile dolu olduğunu, Kur’ân’ın 33 kadar ayetinde kendisine ve eserlerine remzen, işaret edildiğini söylemektedir. [1.Şua] Yazdığı kitapları okumanın, tıpkı Kur’ân okumak gibi kişiyi usandırmadığını söyler.

*Hz. Ali’nin Celcelûtiye adlı kasidesinin kendisini ve Risalelerini asırlar öncesinden haber verdiğini ve alkışladığını söyler. Hatta bu kasidenin vahiy kaynaklı olduğunu, esrarlı olup geleceği haber verdiğini ve mahlûkatın tüm ilimlerinin bu kaside de toplandığını söyler. Hatta bu risalede Hz. Ali’nin, Risale-i Nur’u kendisine şefaatçi yaptığını iddia eder. Hz. Ali’nin kurtuluşu Said Nursi’nin yazdığı kitapların şeffatine kalmış! Lütfen buradaki gariplikleri görün. Bunun psikolojide adı megalomani’dir. Ayrıca, Peygamberden başkasının vahiy aldığını kabul etmek küfürdür. Yine Allah’tan başkasının geleceği bildiğine itikat etmek de Kur’ân’a aykırıdır. O evliyanın gaybı bildiğine inanır. ‘Gaybı kimse bilemez’ şeklindeki ayeti; gaybı bilirler amma, bunu söylemelerine izin yoktur şeklinde yorumlar. Gazalî’nin, Geylani’nin, İmam Rabbani’nin, Osman-ı Halidî’nin kendisini asırlar öncesinden görüp, alkışladığını söyler.

Bu ‘Risale-i Celcelûtiye’nin Hz. Ali’ye ait olduğu iddiası tam olarak yalandır.[5] Bu Celcelutiye’nin büyük bir kısmının Süryanî’ce olması bir başka garabettir. Bir Arap olan Hz. Ali’ye Süryanîce vahiy gelmesi olacak şey değildir. Güya; Cebrail Hz. Ali’ye bu kasideyi yeşil bir atlas üzerinde yazılı olarak vermiştir. Yani körler sağırlar birbirini ağırlar misali, bir uydurma kaside üzerine bir sürü safsata bina edilmiştir. Kaside içinde açıkça ifade edildiği üzere bu bir “azimet” tir. Tuheymefeyâyîl! (diye bir İfrît, bir cinnî) den yardım istenir! Bu kaside “hasais” denen muska, büyü kitaplarındandır! İlm-i havass ürünüdür. Bu ilme göre her bir harfin hassaları/ özel güçleri vardır. Bunlarla azimet/azâim denen bir tılsım, büyü yapılır. Bunun bir azimet/azâim olduğunu bu kasideyi düzen ilm-i havass uzmanı/ cinci 13.beyitte “Azimetim’in içine yerleştirilen harflerin sırrıyla” şeklinde açıkça belirtmiştir.  73. beyitlerde; “İşte o nur harflerinin havass’ını topla, tamamlanmış hayrı, onların manalarıyla gerçekleştir.” Görüldüğü üzere bunun ilm-i havass olduğu açıkça zikredilmektedir! Yani hiçbir şey gizli saklı değildir!

Tüm bunlar kabak gibi ortadayken allame-i cihan olduğunu iddia eden Said Nursi eğer bu kasidenin bu yönünü göremediyse, bırakın allame-i cihan olmayı, sıradan bir molla bile olamaz! Eğer gördüğü halde, görmezden geldiyse “Allah’ın sahtekâr kuludur.”

*Cebrail’in ‘Sekine’ namında bir sahifeyi Hz. Ali’nin kucağına düşürdüğünü söyleyebilmektedir. [18. Lem’a] Farkına varmadan Hz. Ali’yi nübüvvete ortak etmektedir. Gulat-ı Şia’yı tasdik etmek demektir. Bunlar tamamıyla Rafizilerin İslam dışı görüşleridir. Said Nursi’de bu gökten düşen sahifeden ‘Yâ Müdriken li’z-zaman’ cümlesini alır, “Müdriken” kelimesini ele alır. ‘Mim’i atar, kelimeyi ters- yüz eder. ‘K r d’ kelimelerini elde eder. Sonra elif-lam takısı ilave eder. Oradan, ‘El-Kürdî’ yani, Said Nursi’ye, kendisine gaybî bir işaret bulur(!) “Li’z-zaman” zaten çok açık bir şekilde onun “Bediuzzaman” ünvanına işaret etmektedir!  [8.Şua] Tekeden süt çıkarmak dedikleri şey böyle bir şey olsa gerek!

*Cevşen’in Peygamberden geldiği iddiasında bulunur. Ama tek bir hadis zikretmez. Onu şefaatçisi yapar. Güya Peygamberimiz Uhud savaşı öncesi, sahabesine ‘zırhını çıkar, bu Cevşen’i oku’ demiştir. Yalanın dik âlâsı. İki tane zırh giyen bir Peygamber, başkasına zırhını çıkar der mi? Hiç savaş meydanında bu kadar uzun bir münâcatı sahabenin işitip ezberleme imkânı olabilir mi? Nurcuların neşrettikleri bazı Cevşen’ler de; ‘Kim bu duayı okursa eve hırsız girmez, evi yanmaz, hastalıklardan şifa bulur’, gibi ifadeler de vardır.[6] Cevşen hakkında öyle yalanlar uydurulmuş ki, insan nakletmeye utanıyor.[7] Cevşen tamamıyla Şii menşeilidir. Bu Cevşen’i, Gümüşhanevî, Mecma’ul-Ahzâb adlı dua kitabına almış, oradan da Said Nursî almıştır.[8] O risalelerini Cevşen’den feyz olarak, ondan tevellüd eden kitaplar olarak niteler.

Said Nursi doğduğu andan itibaren insanüstü bir yaratık olduğu, tavır ve davranışları ile bellidir” şeklindeki anlatımlar hemen hemen bütün Şiî imamlarında bulunmaktadır. İmamiyye’nin son imamı Muhammed b. el-Hasen el-Askerî’de doğduğu zaman tıpkı Said Nursi gibi davranmış, çevresindekileri şaşırtmıştır, mesela, okunan ezana gayet fasih bir Arapça ile kelime- i tevhidi okuyarak cevap vermiştir. Said Nursi, çok küçük yaşta iken ilahi bir lütuf ile bütün ilimleri hemen öğrenmiş, hayatında hiç sual sormayıp, yalnız suallere cevap vermiştir. Bu da imamlara has bir özelliktir. Mesela 9. İmam Muhammed et-Taki de babası öldüğünde sekiz yaşındaydı. Hatta mezhep mensupları bu yaşta bir çocuğun imam olup olamayacağı hususunda tereddüde düşmüşlerdi. Bu sebeple kendisini imtihan etmeye karar vererek sorular sormuşlardı.  Bu Küçük İmam’da, kendisine sorulan otuz bin kadar soruyu gayet rahatlıkla cevaplandırarak rüşd ve ehliyetini ispat etmişti(!) Şia akidesine göre hiçbir imam bir başkasına sual sormamış, kendisine sorulanlara cevap vermiştir. Said Nursi birçok defalar zehirlenerek öldürülmeye çalışıldığını ve bu şekilde bir gün öldürüleceğini, şehit edileceğini iddia etmesi de İsna-i Aşeriyye’nin imamlarına has bir özelliktir. Bu mezhebe göre, imamların hiçbiri normal ölümle ölmemiştir, hepsi öldürülmüş yani şehit edilmiştir. Bu cinayette seçilen araçta zehirdir. Görüldüğü üzere onda Şii etkisi çok fazladır.[9]

Günümüzde artık bir Cevşen sektörü doğmuştur. Bu Cevşen sayesinde birçok muskacı dükkânı kapatmak zorunda kalmıştır. Bu vahiy mahsulü (!) dua her türlü derde dermandır.[10]

*Kendisiyle Hz. Ali arasında varolduğunu hayal ettiği bağı inkâr edenleri, kendi hurafelerini kabul etmeyen medrese mezunu âlimleri gizli Vahhabi olmakla itham eder. Risalelerinin Hz. Ali’nin eseri olduğunu kabul etmeyen İstanbul hocalarını Hz. Ali düşmanı müfrit Vahhabi olmakla suçlar. Mahkemelerde bilirkişi olarak çalışan Diyanet personelini kötü âlimler olarak nitelendirir. [14. Şua, Emirdağ Lah,]

*İslam’ın kesinlikle onaylamadığı bir hurafe olan Ebced ve Cifr ilmine çok fazla müracat etmiştir. O Ebced ve Cifr ilimlerini bir hadise dayandıracak kadar hadis bilgisi zayıftır. [Müdâfaalar, 120] Ebced hesabının makbul ve umumi bir ilmi prensip olduğuna pek çok delil bulunduğuna inanır. Bu ebced hesabını; Cafer-i Sadık ve İbnü’l-Arabî gibi gaybî sırlarla uğraşan zatların ve esrar-ı huruf ilmine çalışanların gaybi bir düstur ve bir anahtar kabul ettiklerini söyler.

Bu eşi ve benzeri bulunmayan, ulum-u evveline ve ahirine vakıf olan allame-i cihan eleştiri de kabul etmez. Hatta bu cüret edenlerin ilahi cezaya çarptırıldığını söylemekten de haya etmez! Onuncu Lem’a’da ilmi cifr ile ilgili ilginç bir olay anlatır;

“Seyrânî, Risale-i Nur’a arzulu ve yetenekli bir talebemdi. Kur’ânî esrarın ve cifr ilminin önemli bir anahtarı olan tevafuklara dair Isparta’daki talebelerin fikirlerini öğrenmek istedim. Ondan başkaları benim fikrime katıldılar. Seyrânî hem bana iştirak etmedi, hem de beni kesin bildiğim hakikatten vazgeçirmek istedi. Cidden bana dokunmuş bir mektup yazdı. “Eyvah!” dedim, “bu talebemi kaybettim.” Şefkat tokadını yedi. Bir seneye yakın, hapiste kaldı.”

Hele bir eleştirmeye kalkın, işte böyle, yersiniz şefkat tokadını! Bundan sonra hangi talebesi Said Nursi’yi eleştirmeye, yanlışını göstermeye cesaret edebilir? Sahabesiyle istişare yapan Peygamber nerede, Kendisini eleştireni “Allah’ın cezalandırmasıyla” korkutan Said Nursi nerede!

Seyranî adlı talebesinin hapiste yatmasının hikmetini cifre karşı olmasında ve Said Nursî’yi bunlardan vazgeçirmek istemesinde bulan Said Nursi’ye birisi çıkıp şunu diyemez mi? “Siz bu adamcağızdan daha uzun süre hapislerde yattınız. Dünyada rahat yüzü görmediniz. Deli diye tımarhaneye atıldınız! Siz bunca yıl hapsi, kendi hevana ve hevesine göre Kur’ân’ı tefsir ettiğinden yatmış olmayasın? Üstelik bu tokadı kaç defa yedin, hâlâ akıllanmadın mı?”

Başkaları hapiste yatınca şefkat tokadı oluyor, ya sizin yediğiniz bunca tokat neyin tokadı!?

O ebced ve cefr ilmiyle, ayet ve hadislerden bin bir zorlama ile kendi doğum tarihini, adını, lakabını, Kur’ân okumaya başladığı tarihi, risalelerinin isimlerini, yazılış tarihlerini vs. gibi pek çok şeyi çıkarmaktadır. Rakamları denk tutturabilmek için bazen hicrî, bazen rumî, bazen de miladi tarihe zıplar. Teyemmüm ayetinde geçen Saîd/toprak kelimesini Said olarak görür. Hâlbuki kendi adı “sin” ile ayetteki ise “sad” iledir. Olsun. Bir harflik farktan ne çıkar? O da aslında toprak kadar mütevazidir(!) Bu tevazu perdesi aralandığında büyük bir gurur, kibir, enaniyet ve ucub görülecektir.

*Said Nursî, kendisinin özel üstadı olan İmam Rabbanî, Abdulkadir Geylanî, İmam Gazalî, Zeynelabidin, Hz. Hüseyin ve Ali’den 30 seneden beri ders aldığını ve Cevşen vasıtasıyla onlarla manevî bağ kurarak bu seviyeye ulaştığını söyler. O kimi zaman Türkçesi zayıf, ehemmiyetsiz bir ümmi olur. Böyle söylemekteki maksadı da eserlerinin kendisinden olmadığını, Allah’ın inayetiyle olduğunu anlatmaktır. Bazen de bir müceddid, gavs, Bediuzzaman, allâme-i cihan, mehdi olur. Fakat Tarihçe-i Hayat’ta verdiği bilgilere göre 40 kadar İslami ilimlere ait kitabı ezberlemiş, pek çok hocadan ders almıştır. Özetle 14 yaşında tüm âlimleri susturduğu yalanını bizzat kendisi tekzib etmektedir. 15-6 yaşına kadar tüm bilgisinin sunuhat kabilinden/ aklına hatırına gelen şeyler türünden olduğunu itiraf eder. [Tarihçe-i Hayat]

*Said Nursî, Abdulkadir Geylanî’nin ruhaniyetinden ömür boyu istimdat dilediğini ve himmetini gördüğünü, bunu defalarca tecrübe ettiğini söyler. “Hazret-i Şeyhin vefatından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufları ehl-i velâyetce kabûl edilen üç büyük evliyanın en büyüğü o Hazret-i Gavs-ı Geylânî’dir. Vefatından sonra dahi hayatındaki gibi dâimî tasarrufu bulunduğu tasdik edilmiş olan bir kahraman-ı velâyet…” [8.Lem’a] Ruhânîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer sûretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ruhlarını benzer cesedleriyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl… [15. Mektub] Ölmüş kimselerin tasarrufta bulunması gibi, tevhid-i ulûhiyete aykırı şeyler, hayra te’vil edilmesi mümkün olmayan yanlışlarıdır.

Allah’tan başkasından yardım istediğini, İstianede ve istigasede bulunduğunu iftiharla anlatmaktadır.”Ben çocuk iken, etrafımdaki herkes Gavs-ı Hîzan namiyle bir zattan istimdat ederken, ben onlara muhalif olarak “Yâ Gavs-ı Geylânî” derdim. Çocukluk itibariyle elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim şu şeyimi buldur.” Tuhaftır ve yemin ediyorum ki, bin def’a böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş” [8.Lem’a] Hâlbuki Kur’ân Allah’tan başkasına yakarmayı, istimdat dilemeyi yasaklamıştır.

Irak işgali sırasında Abdulkadir Geylanî’nin mezarı, bombalandı. Binlerce kez Said Nursi’nin harikulade bir şekilde imdadına koşan Geylanî, kendi mezarını koruyamadı! Geylani’nin bombalamadan haberi bile olmadı! Ölülere peygamber bile işittiremez! [Fatır/22] Gel gör ki, Zamanın harikuladesiyim diye etrafa afra-tafra yapan, koskoca Bediuzzaman’ın düştüğü hallere bakın! Kıptînin şecaat arzedeyim derken, sirkatini serdeylemesi gibi!

Âlimlik gitmiş de, imanına bir şey olmasa bari!

Said Nursî olsa olsa bir İslam âlimidir. Diğer binlerce âlim gibi! Âlimler de neticede bir insandır. Her insan gibi yanlışları da vardır. Eleştiriden muaf, lâ yüs’el değildir.

Yaşadığı dönemde İslam’a yapılan saldırılara kendince cevap vermeye çalışmıştır. Bununla birlikte eleştirel/kritik edici bir zihniyetten ziyade, o muhafazakâr/savunmacı bir zihniyete sahiptir. Kullandığı malzemede çok seçici değildir. Zayıf hadisleri kullanmaktan çekinmez. Hatta kelam-ı kibar nevinden sözleri bile hadis zannıyla ebcede vurmaktan geri kalmaz.

Birden bu gelen Hadîs-i Şerif ihtar edildi; “Ahir zamanda, ihtiyâre kadınların samimî dinlerine ve kuvvetli itikadlarına tâbi olunuz.” (Kastamonu Lâh.)

“Mi’rac gecesinin sabahında Hem Resûl-i Ekrem Kureyş’e demiş ki: “Yolda giderken, sizin bir kafilenizi gördüm; kafileniz yarın filân vakitte gelecek. Sonra o vakit kafileye beklemeye başladılar. Kafile bir saat gecikmiş. Resûl-i Ekrem’in haber verdiği şeyin doğru çıkması için, Güneş bir saat tevakkuf etmiş. Yâni Arz, O’nun sözünü doğru çıkarmak için; vazifesini, seyahatını bir saat tâtil etmiştir ve o tâtili, Güneş’in sükûnetiyle göstermiştir.” (19. Mektub)

Peygamberin kucağında uyuyan Hz.Ali’nin namazı kazaya kalmasın, vaktinde kılsın diye, batan güneş tekrar geri gelmiştir! (22. Söz)

Azıcık hadis malumatı olan biri, hadislerin sünnetullaha aykırı olamayacağını bilir! Ama o kocakarı itikadına tabi olmayı ihtiyar eylemiş!

Allah’ın varlığını ispatta ki başarısını, tevhid’te, özellikle tevhid-i ulûhiyette ve ubudiyette gösteremez. Mesela; şirk-i esbab’ı o kadar güzel anlatır ki, sebeplerin hakiki fail ve müsebbib olamayacaklarını izah eder. Lakin Mekkeli müşriklerinde zaten Allah’ın rububiyetiyle pek problemleri yoktu. Gel gör ki Said Nursi şirk-i takrib konusunda çok ihmalkârdır. Hatta affedilmez hataları olan biridir. Örneğin; ‘Halid-i Bağdadî, Hindistan’dan Nakşî tarikini Bağdat’a getirdiğinde, Bağdat, Abdülkadir Geylanî’nin ölümünden önce olduğu gibi, ölümünden sonra da tasarrufu altındaydı. İlk başta Halid-i Bağdadî’nin manevi tasarrufu kabul görmedi. Şah-ı Nakşibend ile İmam Rabbanî’nin ruhaniyetleri Bağdat’a gelip, Geylanî’nin ziyaretine giderek, rica etmişler. Demişler ki; Halid-i Bağdadî senin evladındır, kabul et. Geylanî’de onların iltimasını kabul ederek Halid-i Bağdadî’yi kabul etmiş ve bundan sonra birden parlamış. Bu ruhani olayı bazı veliler müşahede etmiş, bazısı da rüya ile görmüş.’ [Sikke, s.16]

Sanki Bağdat bölgesinde ilahların hâkimiyet savaşından bir kesit sunulmuş! Ruhaniyetler gelip-gidiyor, torpil yapıyorlar, büyük ilah küçüğünü oraya sokmuyor, araya başka ilahların devreye girmesiyle küçük ilah da oraya giriyor. En sonunda da küçük ilah’ın uluhiyeti Bağdat’ı ele geçiriyor. Yunan mitolojisindeki tanrıların mücadelesi gibi! Ölülerin tasarrufuna inanan, onlardan yardım isteyen birisi gerçekten Müslüman olabilir mi?

Said Nursi ya gerçekten Tevhid-i ulûhiyetten haberi yoktur, ya da; tevhid-i ulûhiyete çok önem veren Necid çöllerinden çıkmış Vahhabiler diye hakaret ettiği Selefilere bu nedenle kızmaktadır. O Allah’ın sıfatlarını kutup denen masal kahramanlarına vermekten çekinmez!

Örneğin; “Özellikle, Allah adamı Hz. Abdülkadir, Gavs-ı Âzam, “ol” der “olur” dairesinin kutbu, cihanın geleceğini önceden görüp, haber vermiş ve her ne görmüş ise münasip bir beyanla söylemiştir.”  Ne demek “Ol der olur” Hâşâ! Abdulkadir denen şeyh Allah mıdır ki, her dediği olsun?

Yine ”Hazret-i Şeyhin vefatından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufları ehl-i velâyetçe kabul edilen üç evliya-yı azîmenin en büyüğü o Hazret-i Gavs-ı Geylânî’dir.” [Sikke, 8. Lema] Ne demek! Ölülerin tasarrufta bulunması, kâinatın yönetimine katılması?

Ve yine; ”Şehitlerin efendisi olan Hz. Hamza (r.a), mükerrer vakıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi…”  [Birinci Mektub] [11]

Kitaplarının tenkitli metin şeklinde baskıları yapılabilir. Sadeleştirilebilir. Ama bunu duyan Nurcular hop oturup hop kalkar, kan beyinlerine sıçrar. Çünkü onlara göre risaleler kutsal metinlerdir.

“Kimin haddi var ki, risâlelerin birisine el uzatsın veyahut bir sahifesine dil uzatsın veyahut bir cümlesini tenkid etsin veyahut bir kelimesine, hatta bir harfine ve belki bir noktasına itirazda bulunsun.”  Ahmed Hüsrev Altınbaşak  (Barla Lahikası)

“Kimin haddidir ki, bu Nurlarda yanlışlık bulsun. (…) Onun için bir harfe dokunmayı azîm bir günah işliyorum telâkki ediyorum.” Hulusi, (Barla Lahikası)

“Risale-i Nur’a hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur’ân’a bağlanmış ve Kur’ân dahi arş-ı a’zamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın ve o kuvvetli ipleri çözsün.” (Şuâlar)

Üstatları özel misyonla görevlendirilmiş asrın müceddidi, harikulâde bir şahsiyettir. Onun ve risalelerinin hatalı olabileceğini kabul etmeleri mümkün değildir. Onlar üstatlarının erişilmez olduğunu kabul ederler. Yani üstatlarını rableştirme, ilahlaştırma bunlarda da mevcuttur.

Birileri Nurculuğu din, Üstatlarını Rab/Efendi, Kitablarını kutsal kitab edinmiş!

Size onun öve öve bitiremediği tefsirinden bir bölüm aktaralım. Felak suresinde bakın neler bulmuştur; İşte yalnız mânây-ı iş’ari cihetinde bu sure-i azime-i harika, ‘kâinatta âdem âlemleri hesabına çalışan şerirlerden ve insanî ve cinnî şeytanlardan kendinizi muhafaza ediniz’. Peygamberimize ve ümmetine emrederek her asra baktığı gibi mânây-ı iş’arisiyle bu acib asrımıza daha ziyade, belki zahir bir tarzda bakar. Kur’ân’ın hizmetkârlarını istiâzeye davet eder. Bu mucize-i gaybiyye beş işaretle kısaca beyan edilecek, şöyle ki: Bu surenin her bir ayetinin manaları çoktur. Yalnız manay-ı işâri ile beş cümlesinde dört defa ‘şerr’ kelimesini tekrar etmek ve kuvvetli münâsebet-i mâneviye ile beraber dört tarzda bu asrın emsalsiz dört dehşetli ve fırtınalı maddi ve manevi şerlerine  ve inkılâplarına ve mübarezelerine aynı tarih ile parmak basmak ve manen ‘bunlardan çekininiz diye emretmek elbette Kur’ân’ın icâzına yakışır bir irşad-ı gaybîdir. Başta ‘Kul eûzü bi Rabbil felak’ cümlesi 1352 veya 1354 tarihine hesab-ı ebcedî ve cifrîyle tevafuk edip nev-i beşerde en geniş hırs ve hasedle ve birinci cihan harbi sebebiyle vukua gelmeye hazırlanan İkinci Harb-i Umûmi’ye işaret eder ve ümmet-i  Muhammediye’ye manen der ki: ‘Bu harbe girmeyiniz ve Rabbinize iltica ediniz’ ve bir manayı remzi ile Kur’ân’ın hizmetkârlarından olan Risale-i Nur şakirtlerine hususi bir iltifat ile onların Eskişehir hapsinden, dehşetli bir şerden aynı tarihte kurtulmalarını ve haklarının imha planının akim bırakılmasını remzen haber verir. ‘Min şerri ma halak’ cümlesi -şedde sayılmaz- 1361 ederek bu emsalsiz harbin merhametsiz ve zâlimane tahribatına rumî ve hicrî tarihi ile parmak bastığı gibi, aynı zamanda bütün kuvvetleriyle Kur’ân’ın hizmetinde çalışan Nur şakirtlerinin geniş bir imha planından kurtulmalarına tevafukla bir mânây’ı remzî ile onlara da bakar. ‘En-Neffasati fi’l ukad’ -şeddeler sayılmaz- 1328  adediyle bu umumi harpleri yapan ecnebi gaddarların hırs ve hased ile bizdeki Hürriyet İnkılâbı’nın Kur’ân lehindeki neticelerini bozmak fikri ile tebeddül-ü saltanat ve Balkan, İtalyan harpleri ve Birinci Harb-i Umumi’nin patlamasıyla maddi ve manevi şerlerini, siyasi diplomatların radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderât-ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli planlarını telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyatını mahveden şerlerin vücuda gelmeye hazırlanmaları tarihine tevafuk ederek ‘en-Neffâsâti fi’l ukad’ın tam manasına tetabuk eder. [Asa-yı Musa]

Belki, Osmanlıca deyimleri bilmeyen birisi anlayamadığı için yukarıdaki metinde hak ve hakikat namına bir şeyler var zannedebilir. Allah aşkına bunun neresi tefsirdir? Hurufilik, ilm-i şeytanat olan ebced hesapları, işari/bâtınî tefsir örnekleri o kadar! ‘Ukad/düğümler’ olmuş radyo düğmeleri! ‘Neffesat’ olmuş diplomatların konuşmaları! Yine Kur’ân remzen kendisinin ve cemaatinin Eskişehir, Denizli hapishanesinden kurtulmasını, İki cihan harbini haber veriyormuş(!) Tüm insanlara ve çağlara gönderilen Kur’ân zorlama ebced hesaplarıyla 20. Yüzyılın başındaki insanlar için mi gönderildi? Tefsirin devamında ebced hesaplarını tutturabilmek için ayetlerin başına bazen ‘min ve şerri’ hesaba girer, bazen sadece ‘min’ girer, bazen de her ikisi de hesaba dâhil olmaz der. Hangi karineye göre böyle yapmış belli değil. Aslında bunu ebced hesabı tutsun diye attığı harflere mazeret bulmak için yapmaktadır. ‘Yarattığı şeyin şerrinden’ deki ‘min’; ba’zıyet/bütünün bir bölümünü ifade eder, Yani; Yaratılmışların şerri tamamen şer değildir, ya da bir kısım insanlara değildir der. Lakin ‘Hasedçinin şerrinden’ deki ‘min’ ise; ba’zıyet ifade etmez, hased’in her türü zararlıdır der. [Asay-ı Musa] Bazı kelimeleri ebced hesabı tutsun diye attım. Ama iyi ki, atmışım. Hem ebced hesabı tuttu, hem de böyle mana daha güzel oldu demektedir (!) Onun için Kur’ân asıl değildir. Kur’ân yalnızca onun istediği anlamları çıkarabileceği bir malzemedir. Canım ister hesaba dâhil ederim, isterse etmem.

İşte risaleler böyle bir anlayışın ürünüdür. Karma karışık bir külliyat! Her ne kadar Said Nursi, bu risalelerin kendi malı olmadığını, kendisine yazdırıldığını defaatle söylese de, en azından Kur’ân’ın en güzel tefsiri olarak takdim edilse de, asrın Müceddidi’nin Kur’ân’dan haberi yoktur. Kur’ân’da onlarca ayette Peygamberimizin Kur’ân’dan başka mucizesi olmadığını söylemesine rağmen, o “Mucizât-ı Ahmediyye/ 19. Mektup’ta” peygamberimizin yüzlerce mucizesini sıralar. Rahmet Peygamberine öyle mucizeler isnat eder ki, Namazda önünden geçen yaramaz bir çocuğa beddua eder ve çocuk da kötürüm olur! O rahmet Peygamberinin bir çocuğa beddua etmesi olacak şey değildir.

Risaleler;  zekâ ile saflığın, bilgi ile cehaletin, gerçek ile hurafenin, iman ile inkârın, tevhit ile şirkin, bilim ile hurafenin, felsefe ile safsatanın, nur ile zulmetin sarmaş dolaş olduğu bir karmakarışık bir külliyatır! Said Nursi, Numeroloji (ebced ve cefr) ile Matematiği, Astroloji ile Astronomi’yi karıştırmıştır.

*Nur Risalelerinin Kur’ân’ın tefsiri olduğuna talebeleri yakinen iman etmişlerdir.”Garbın Sokrat’ı, Eflatun’u, Aristo’su gibi hakikatlı feylesofları ve Şark’ın İbn Sina, İbn Rüşd, Farabî gibi dâhi hükemâsı Bediuzzaman’ın ancak talebesi olabilirler” şeklinde tanıtılan Said Nursi’nin, bütün ilim dallarının hepsinde en büyük olması, buna mukabil bütün bu bilgilerin nihayet birkaç aya inhisar eden bir tahsil devresinin sonucu yazılması, zorunlu olarak akla ‘İlahi inayeti /yardımı’ getirmiştir.

“Benim gibi yarım ümmi ve kimsesiz bir adam Risale-i Nur’a sahip değildir ve o eser, onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur’ân’ın bu zamanda bir tür manevi mucizesi olarak, ilahi rahmet tarafından ihsan edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber, o Kur’ân’ın hediyesine el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi, ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur’da öyle parçalar var ki; bazısı altı saatte, bazı iki saatte, bazı on dakikada yazılmış. Yemin ile sizi te’min ederim ki;… “ altı saatte yazılan Otuzuncu Söz”ü ne ben ve ne de en derin, dindar filozoflar, altı günde yazamazlar  ( Birinci Şua, Sikke, Kastamonu Lah,)

Kendisinin  açtığı yolda yürüyen şakirtleri şöyle diyeceklerdir; Risâle-i Nur yirminci asrın Müslümanlarını ve bütün insanları koyu fikir karanlıklarından ve müthiş dalalet yollarından kurtarmak için Said Nursi’nin kendi ihtiyariyle yazılmamıştır, Cenabı Hakk’ın ihsanıyla yazılmış bir kudsî eserdir.

Bir talebesi üstadını şöyle tanımlar;

Risale-i Nur gerçi zâhiren sizin eserinizdir, fakat nasıl ki, Kur’ân Allah’ın kelâmı iken Peygamberimiz insanlara tebliğe vasıta olmuştur, siz de bu asırda yine o Kur’ân’ın nurlarından bu günün sarhoş insanlarına Allah’ın emriyle hitab ediyorsunuz. Hulûsî. (Barla Lâh, )

Son aşamada ise şöyle diyerek iyice haktan uzaklaşacaklardır. ‘Kur’ân ve Risâle-i Nur; arş-ı azamdan, İsm-i azam’dan ve her ismin azamlık mertebesinden nüzul ile ezel ve ebed ve şu anı ve bütün gaybi âlemi ve tüm beşeri ve kevni hâdiseleri kuşatan ve tasarrufu altına alan Kelimetullahtır ve semavîdir. Yine, Kur’ân surlarının yıkıldığı ve onun ana prensiplerine ve iman esaslarına hücum edildiği bir zamanda Kur’ân’ın kendi kendini müdafaa için onun mucizevî lemaâtından sızmış bir bedenlenmiş nûrdur. Bundan dolayı semavî’dir, dünyevî değildir, bir Allah vergisidir. Hiçbir şahsın malı olamaz. Nitekim hârika bir şekilde zuhur ve intişarı ve tesir gücü ve insanları büyülemesi ve mucizevî, emsalsiz üslubu ve belagati ve onun tercümanlığına mazhar olan Said Nursi’de görülen garib ve acib fıtri ve ruhi haller mezkûr ifademizi apaçık desteklemekte ve ispat etmektedir’.  Hadi hayırlı olsun Yeni Kitabınız(!)

Ve bu Said Nursî’nin tâbileri, Nurcuların kıyamette İslam ümmetinden ayrı bir ümmet-i müstakille olarak ba’s buyrulacağı (bağımsız bir ümmet olarak Said Nursî’yle beraber diriltililecekleri) Tılsımlar Mecmuasında dile getirebilmişlerdir. “Müstakil ümmet olmak” . Allah Allah.

“Yâ Rabbî! Musa(a.s)’a denizi ve İbrahim (a.s)’a ateşi ve Dâvud (a.s)’a dağı, demiri ve Süleyman (a.s)’a cinni ve insi ve Muhammed (s.a.v)’e şems ve kameri teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur’a, kalpleri ve akılları musahhar kıl!” Ne kadar mütevazi bir dua!

Bu zavallılar Said Nursî’ye yazdırılan Risaleleri bırakıp da, birazcık Kur’ân ile haşir-neşir olsalardı, Kur’ân’ın Risaleler gibi tefsir kitaplarına, Bediuzzaman gibi bir müfessire muhtaç olmaktan münezzeh olduğunu göreceklerdi. “Bu Kitab/Kur’ân Rahman ve Rahim olan Allah’In katından indirilmiştir. Bu kitabın ayetleri genişçe açıklanmıştır…” [Fussilet/2-3] Bu kitab, kendisine Allah’ın sıfatının verilmesine itiraz etmeyen Bedîuzzaman tarafından değil, bizzat Allah tarafından açıklanmış, ‘Kitab-ı Mübîn’dir. Yani; hem apaçık bir kitaptır, hem de açıklayan, beyan eden bir kitaptır.  “Bu Kitab, ayetleri Hakîm ve Habîr olan Allah tarafından muhkem (sağlam, eksiksiz, güneş gibi açık) kılınmış, sonra da (bu kitabın ayetleri Allah tarafından) Allah’tan başkalarına kulluk etmeyesiniz diye genişçe açıklanmış/ tefsir edilmiştir…” [Hud/1-2]

Ey Büyük Allah’ım! Sen insanların Kitabını açıklamaya kalkan bazı kimselere kulluk edeceklerini ilm-i ezelinle görmüşsün ki, kitabında bunu da zikretmişsin. Demek bazı kimseler Allah’ın kitabını açıklamaya kalkışanlara kulluk edecekler.

Ey yıllardır milleti “hakikat-ı imaniyye ve Kur’âniyye’ye” davet ettiğini iddia eden Nurcu kardeşler! Gelin başkalarını da kendinizi de aldatmayın! Bu iman hakikatları İslam’ın hakikatları değil! Onlar Said Nursi’nin kafasındaki hakikatler! Kıyamet alametleri, miraç, kader, âlem-i berzah/kabir hayatı, âlem-i misal, ayan-ı sabite, nur-u Muhammedi, kadere iman, ikinci kat semada yaşayan İsa ve İlyas hikâyeleri, üçüncü kat semada yaşayan Hızır menkıbeleri, Peygambere atfedilen binlerce mucizat! Daha böyle binlerce mesele asla İslam ve Kur’ân’ın gerçekleri değildir.

 Bugün bazı Nurcular Said Nursi’yi tek referans olarak görmektedir. O ne diyorsa doğrudur. Mademki o, asrın imamı ve müceddididir. Bu ise onu rabb /ilah edinmeyi beraberinde getirmiştir. Said Nursi’nin dediği budur, bunu harfiyen kabul etmeyen kimseye “kapı açık, dön arkanı ve çık, istenmiyorsun artık” denilerek kapı dışarı edilmektedir. Onlar –özellikle cahil fanatikleri- Said Nursi’yi eleştireni, tekfir ediyorlar. Said Nursi’yi eleştiren onların nazarında olsa olsa bir kiralık kâlemdir, ya da Turan Dursun gibi bir mürted!

Artık şunu kabul edelim; Nurculuk bir itikadi fırka olmuştur. Hatta bir fırkadan/mezhepten daha fazlası! Bugün bir Nurcu’nun Said Nursi’ye bağlılğı mezhep imamlarına olan bağlılıktan daha fazladır. Günümüzde hangi sıradan bir nurcu, İmam-ı Azam’ın “Fıkh-ı Ekber”ini okumuştur, ya da Maturidi ise, itikatta imamı olan Maturidî’nin ““ Kitabu’t-Tevhid”inden haberi vardır. Hatta; “Kaç defa Kur’ân’ın mealini” okuduklarını soralım? En azından Risaleleri okudukları kadar Kur’ân’ı anlamak için çaba sarfetmişler midir?

Artık Nurcular, insanları bir misyoner gayretiyle Said Nursî’ye ve onun kitablarına davet etmeyi bırakmalıdırlar. Ona yakıştırırlan efsanevi, fevka’l-beşer imajları terk etmelidirler. Ona Allah’ın ismi olan “Bedi’” ismini vermekten hayâ etmelidirler. Eğer zerre kadar Allah’tan korkuyorlarsa! Yıllardır Kur’ân tefsiri okuyoruz diye cemaati uyutmaktadırlar. Risaleler asla bir tefsir değildir. Olsa olsa en fazla birkaç yüz ayetin tefsiri olabilir. Onlar da remzen, işareten denilerek yapılan makbul olmayan bir tefsir türüdür!

Şu aşağıdaki sözlerin bizzat Said Nursi tarafından söylenmiş olması bile korkunçtur. Hani “Şeyh uçmaz da müritleri uçurur” derler ya! Keşke öyle olsa! Şeyhimiz fena uçmuş! Bu sözleri bir talebesi söylese,  biraz daha anlaşılır olabilirdi. Lakin Said Nursî’nin söylemesi affedilir gibi değildir. Dediği özetle şudur; “Benim kitaplarımdan başka kitap okumayın! Risaleler benim gibi bir devasa âlime yetiyorsa size haydi, haydi yeter!”

“Risale-i Nur, İslami hakikatlere dair ihtiyaçlara kâfi geliyor; başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kesin ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki: İmanı kurtarmanın ve kuvvetlendirmenin en kısa ve en kolayı, Risale-i Nur’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada, Risale-i Nur o yolu kestirir, tahkiki imana ulaştırır. Bu fakir kardeşinize yirmi seneye yakındır, Kur’ân ve Kur’ân’dan gelen Risâle-i Nur kâfi geliyor. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitapları da yanımda bulundurmadım. Risale-i Nur, çok çeşitli gerçeklere dair olduğu halde; yazma aşamasında, daha sonra da ben başka kitaplara muhtaç olmadım. Sizin hiç muhtaç olmamanız gerekir. Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başka (kitap)lara bakmıyorum ve meşgul olmuyorum. Siz dahi, Risale-i Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır; belki bu zamanda elzemdir!..” (Kastamonu Lah,)

Bu düşünce insanı Risale-i Nur’un zamanlar-üstü bir metin olduğunu kabullenmeye götürür. Bütün çağlara ve bütün insanlara hitap eden bir kitap ancak Kur’ân’dır. Hiçbir tefsir Kur’ân’ı tek başına açıklayamayacağı gibi, bütün tefsirler zamanla çağın ruhunun gerisinde kalmaya mahkûmdur.

Hatta artık risaleler ana kitap olmuştur. Haşr Risalesinin tefsiri mahiyetinde eserler yazılmaya başlanmıştır. Artık risalelerin Kur’ân’a ayna değil, gölge olduğu kabul edilmelidir. Bugün her namaz sonrası risale okumayı cemaatlerine tavsiye eden Nurcular, Kur’ân malumatları son derece sınırlı, Kur’ân cahili bir zümre oluşturmuşlardır.

Maalesef kendilerine İslam ve Kur’ân Şakirdi/hizmetçisi diyenler, insanları Nurculuğa davet etmektedirler. Nur cemaatini büyütme gayretleri ittihad-ı İslam ve kulûba aykırıdır. Niçin insanları İslama ve Kur’ân’a çağırmazlar da, Risalelere çağırırlar? Nurcuların en büyük hataları, kargadan başka kuş tanımam diyen kimse misali, Said Nursî’den başka âlim tanımam, Risalelerden başka kitap okumam demeleridir. Bu onları kapalı devre yapmış, İslam bahçesinde açmış yüzlerce çiçekten mahrum etmiştir. En doğru yola ileten Kur’ân, Said Nursî’nin eserlerine remzen işaret etmekten, onların kutsallıklarını ispat için kullanılan bir ebced kitabı derekesinden kurtarılmalıdır.

Aklı zayıf olanlar, hakkı adam ile tanırlar, adamı hak ile değil. Akıllı kimse ise; önce hakkı tanır, onunla da insanları. Hak nereden gelirse gelsin kabul eder. Batıl da kimden gelirse gelsin reddederler.

Var mısınız ey Nurcu kardeşler! Önce Kur’ân’ı ve İslam’ı tanımaya! Said Nursi bir âlimdir, hem de çok büyük yanlışları olan bir âlimdir! İslam dünyasında daha binlerce âlim vardır. Risaleler bir tefsirdir. Lakin çok büyük eksiklikleri olan bir tefsirdir. Daha binlerce tefsir kitabımız vardır.

Yani; kargadan başka kuşlar da vardır!



[1] Ali Gözütok, Müslümanlık ve Nurculuk

[2] Bu hadis Ebu Davud’un Süneninde ‘Melahim’ bölümünde yer alır. [Ebu Davud, Sünen 4/156] Hadis şöyledir; “Allah her yüzyılın başında dini yenileyecek bir kişiyi bu ümmete gönderecektir.”

[3] Abdullah Tekhafızoğlu, Risale-i Nur’un İçyüzü, s.343

[4] Abdullah Tekhafızoğlu, a.g.e, s.606

[5] M.Yaşar Kandemir, Ali md, DİA, C.2, s.375

[6] Yeni Asya Neşriyat, Cevşen, “…Peygamberimizin, binler dua ve münacatlarından çok geniş hakikatleri içine alan, doğrudan doğruya Allah tarafından vahyedilmiş, geniş ve şumüllü bir duası vardır. Cevşenü’l-Kebir ismindeki bu duayı Peygamberimize Uhud harbi esnasında Cebrail getirmiş ve kelime manası “büyük zırh” demek olan Cevşen hakkında şunları ifade etmiştir; “Üzerinden zırhını çıkar ve bu duayı oku. Bu duayı üzerinde taşır ve okursan zırhtan daha büyük tesiri vardır.” Her an ve her fırsatta ümmetini düşünen Peygamberimiz “Bu duanın tesiri sadece bana mı mahsus, yoksa ümmetim şamil mi?” diye sordu.. Cebrail (a.s) şu müjdeyi aldı; “Ya Rasulullah! Bu dua Cenab-ı Allah’ın sana ve ümmetine bir hediyesidir. Bunun sevabını Allah’tan başka kimse takdir edemez” Böyle olunca İsm-i Âzam da dâhil Rabbimizin bin bir ismini içine alan Cevşen ile yapılacak duaların ne derece kabule mazhar olacağı açıktır. Okuyana çok büyük sevaplar kazandıran Cevşen aynı zamanda insanı maddî ve manevi musibetlerden koruyan bir zırh olur. Mecmuatü’l-Ahzab’da Cevşen’in hastalıklara şifa olacağı, ihlâsla okumaya devam eden kimsenin evinin Allah’ın izniyle yangından, hırsızdan korunmasına vesile olacağı, bu duâyı okumaya devam eden kimseye meleklerin büyük bir tevazu ile hürmet edecekleri rivayet edilir ve Cevşen’in daha birçok fazileti zikredilir.

[7] Bu cevşen ile münacatta bulunan kimseye, bedir savaşında şehit düşen sahabenin sevabıyla 900 bin şehit sevabı verilirmiş, kefenine yazana kabir azabı dokunmazmış, dört kitabı okumuş kadar sevap kazanırmış, asla cehenneme girmezmiş vs. Bugün o kadar meşhur olmuştur ki, herkes boynunda, koynunda, arabasında cevşen taşımaya başlamıştır.

[8] Mehmet Toprak, Cevşen md, DİA, C.7, s.463

[9] Yaşar Kutluay, İslami Tetkikler Ens. C.3,

[10] Fethullah Gülen Cevşeni şöyle takdim eder; “Cevşen manası itibariyle Efendimiz’e ilham veya vahiy yoluyla gelmiştir. Daha sonra da Ehlullah’tan birisi bu Cevşen’i keşif yoluyla Efendimiz’den almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır. Onlar “keşfen aldık” dediklerini mutlaka öyle almışlardır ve dedikleri de katiyyen doğrudur” (Prizma-I, s. 121)

[11] Fethullah Gülen, Hamza’nın kendine, sayılamayacak kadar çok yardım ettiğini iddia eder ve onlardan birini söyle anlatır; “Ankara’dan İstanbul’da gelirken, Kartal civarında arabaları sele yakalanır. Araba stop eder ve sürüklenmeye başlar. Tam o esnada arkadaslara dua edin dedim. Kendim de “Ya Seyyidena Hamza! Ya Seyyidena Hamza!” diyerek o yüce ruhu, imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk’a dua ettim. Ve hayrettir selin mecrası birden değisti, hızı da azaldı. Olayın sahitleri var. Bu değisikliği ve birden selin hızının azalmasını fiziki kanunlarla izah imkânsız. Hiçbirimizin süphesi kalmadı ki, Cenab-ı Hakk o mukaddes ve yüce ruhu istihdam buyurdu ve yardımımıza gönderdi.” [Küçük Dünyam, Zaman Gazetesi, 28 Kasım 1996]

 

  2Yorumlar

  1. CENK CANDAN   •  

    birde piriniz ibni teymiyye hakkında yazı yazsanız
    malum herşeyi en iyi siz biliyorsunuz
    batak kraliçenin ortadoğudaki enikleri olan vahhabi efendileriniz petrodolarlara boğmuş sizi
    gün gelecek foyanız kendi dilinizle ortaya çıkacaktır
    tıpkı pensilvanyadaki fitnebaşı gibi
    bu mazlum millet kime çalıştığınızı görecek
    beşer zulmeder kader adalet eder

  2. eymen   •  

    Esselamü aleyküm.

    Saadettin hocam. Rabbim sizler gibilerin sayilarini artirsin.

    Muvaffakiyet temennilerimle.

    Eymen Yildiz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir