İlm-i Huruf ve Havass / Şeytanat ilimleri

İlm-i Huruf;

Huruf ilmi; harflerle ve rakamlarla tabiat ve hadiseleri etkileme gücünün bulunduğu veya bunlarla geleceğin önceden bilinebileceğini söyleyen bir ilimdir.[1] Bu Huruf ilmi, tamamıyla Hermetik kültüre, Pisagorculuğa, Kabalaizme, Sâbiiliğe ve Hind menşeli kitaplara dayanır. Hurufilik, M.Ö. 3.yüzyılda ortaya çıkan Helenistik ve Gnostik renkler taşıyan Sır dinlerinde ortaya çıkmıştır. Bu dinler Grek harflerine sayısal değerler yükleyerek bir takım kehanet formülleri geliştirmişlerdir.

Tüm sihir ve büyüler çeşitli rakam ve harflerle oluşan cetvellerle yapılır. Kareli, dikdörtgen, üçgen, altıgen /Davud Yıldızı, siyon yıldızı şeklinde geometrik şekiller kullanılır. Bunlar İhvan-ı Safa kanalıyla İslam dünyasına, oradan Bâtınîliğe ve oradan da tasavvufa ve diğer Müslümanlara geçmiştir. Kabalacılığa göre Tanrı kendisini belirli sayıda nitelik (Sefirot) biçiminde sudur ederek evreni yaratmıştır. Onun yaratılış ile ilgili bu teorisinde yer alan hemen her unsuru, İsmailiyye/ Bâtınîlikte ve dolayısıyla Hurufilik ve onun etkisi altındaki “Bektaşilik”te benzer biçimde bulmak mümkündür.

Örneğin şöyle bir sihirli/tılsımlı kare gibi! Buna sihirli denmesinin nedeni; her satır, sütun ve çapraz şekilde sayıldığında sayıların toplamı 15 etmektedir. Bu sihirli karenin içine bu sayıların yerine, bunların ebced değerini veren harfler yıkanmamış bir bez üzerine yazılır ve hamile kadınların ayakkabısına konursa, doğumu kolaylaşır (!) Yani; kısaca üfürükten teyyare!

 

  4   9  2
  3   5  7
  8   1  6
  د   ط ب
ج   ه ز
ح   ا و

 

 

Yine tablodaki alt, sol dört karedeki sayıların değeri; (3+5+8+1) 17 eder. Bu karenin dışında kalan sayıların değeri ise 28 eder. 17 sayısı birçok kadim mitolojilerde kutsal bir sayıdır. İhvan-ı Safa Risalelerini 3X17=51 bölüm halinde yazmıştır. Beş vakit namazların farzlarının rekat sayısının; 17 olması bu kimseler için bir nevi destek sağlamıştır. Yine 28 sayısı da Arap harflerinin sayısıdır. Kur’ân’da 28 peygamber ismi geçmiştir, vs!

Yine Allah kelimesinin sayısal değeri 66’dır. Buna göre vefkler/sihirli kareler yapılmıştır.

 

21 26 19
20 22 24
25  18 23

Yapılan muskalara bu rakamların değerini veren harfler yazılır. “İşi altmışaltıya bağladı” tabiri buradan gelir.  [2]

Tılsım; bir alfabenin harflerine sayısal değerler verilerek, bazı istek ve arzulara ulaşmak ya da istenmeyen kötü durumlardan kurtulmaya yönelik çalışmalardır. Tılsım, bir kelimenin ya da bir cümlenin peş peşe gelen (ardışık) harflerinin değerini alıp, bu kelimenin ya da cümlenin yerine geçtiği kabul edilen, bir sayı koymak demektir. Bu genel usule; Yahudiler “Gematri”, Müslümanlar “Hisabü’l-cümel”, ismini verirler. Bu uygulamayı Yahudiler kâhinlikle ilgili hesaplarda kullanmışlardır. Hepinizin bildiği gibi Kabalacılıkta, tılsım ve büyücülük önemli bir yer tutar.

Harflerin ve sayıların olmuş ve olacak hadiseleri sembolik biçimde anlattığı inancı, Şii-Bâtınî kökenli cefr ilminin doğmasında etkili olmuştur. Önceleri bu sembolleri yorumlama yetkisi sadece Hz. Ali soyuna ait iken, daha sonra Sûfîlerce gayb’dan haber verme tekniğine dönüştürülmüştür. Güya; bazı surelerin başındaki “elif, lam, mim” şeklinde bulunan, “huruf-u makatta” diye bilinen harflerin bir takım ruhani tesirleri var imiş! Bu harfler çeşitli vefkler, tablolar, şekiller içine yazılırsa acayip güçleri olurmuş! Hatta gulat-ı şianın imamlarından Beyan b. Seman, ism-i azam sayesinde orduları bozguna uğrattığını ve yıldızlara hükmettiğini iddia etmiştir. Biz Sünniler arasında da olan, “ism-i azam ile yapılan duanın kabul olacağına dair” tüm rivayetler İsrailiyyattır. Görüldüğü üzere Müslümanlar da Allah’ı bırakmışlar, Allah’ın isimlerinin böyle kâinatta tasarrufta bulunduğuna inanmaya başlamışlar, Tipik Mekkeli müşriklerin konumuna düşmüşlerdir.

İhvan-ı Safa sihir ve tılsım uygulamalarını dini ilimler arasına sokmuştur. İbn-i Sina harflerin bâtıni/sırrî anlamları olduğunu söyler.

Farabî; astroloji ve simyanın abuk-sabuk iddialarını geçerli bir disiplin olarak kabul etmekteydi. Hatta bizzat kendisi, kendi astrolojik bulgularına göre işlerini idare etmeye meyilli müneccimler arasında sayılmıştır.

Yine Hermetik bir düşünür olan Endülüs’lü Mecritî, Gâyetu’l-Hekîm”inde, sihir ve tılsıma dair yazılan tüm eserleri özetlemiştir.Yine Mağribli sûfî Tilimsanî’nin ”Şümûsü’l-envâr”ı ve Nazilli’li S. Muhammed Hakkı’nın “Hazinetü’l-esrâr”ı bu nevîden olan eserlerin en meşhurlarıdır.

Hadi bunlar filozof, Grek felsefesinden, Hermetik kültürden, Sabiilerden fazlasıyla etkilenmişlerdir diyelim. Fakat “Sırru’l-Mektûm” adlı astroloji, sihir ve büyü kitabı yazan koskoca kelam âlimi İmam Fahreddin er-Râzî’ye ne diyelim! Düşünün Müslümanların halini! İmam böyle yaparsa, cemaat ne yapmaz! [3]

Kendisine pek çok majik formüller nispet edilen,“Tılsımlar Sahibi”  lakaplı,  Kapodakya’lı tipik bir pagan olan Apolionius’un yazdığı kitaplara bizim filozoflar, sûfîler, kelamcılar dört elle sarılmışlardır. Bu putperestin, Hermes’in kitaplarının orijinalini bulduğuna bütün saflıklarıyla inanırlar!

Hermetik alanda eser yazanlara göre hakikati bir tek Hermes ve onun çömezleri biliyordu. Yazdıkları tüm majik, sihir, büyü, astroloji, okült ilimler, havas, ilm-i huruf vs. gibi ne kadar şeytani ilim varsa, bunları Hermes denilen bu mitolojik şahsiyetten ve ona nispet edilen Hermetik Külliyat’tan almışlardır. Çünkü onlara göre; tüm kadim filozoflar hikmeti Hermes/Thot’un yazdığı iddia edilen kutsal kitaplardan almışlardır. Hermes/Thot; Mısırlı kadîm hikmet tanrısıdır.  Onlara göre Hermes, aynı zamanda ilahî Akıl’dır. Çünkü Hikmet tanrısı Hermes onlara, varlığın sırlarını bildirmiştir. Tabii bizimkiler ona tanrı demezler. Zenciye gül-pembe demek nevinden, ona İdris peygamber derler, olur biter. Ve böylece akıl, bilim ve İslam dışı binlerce hurafe İslam toplumuna ithal edilmiştir.

Sûfî Tilimsanî; her bir harfin belli zamanlarda bazı tekniklerle çeşitli yerlere yazılıp, belirli sayılarda okunması sonucunda bu harflerle bağlantılı görevli ruhani varlıklarla temasa geçileceğini, onlardan istikbale dair bilgi alınabileceğini, yine onlar sayesinde bazı faydalar görüleceğini veya zararlardan korunmanın mümkün olacağını söyler. [4]

Pisagorcuların, Hermetiklerin, Sabiîlerin, İhvan-ı Safa’nın harfler ile unsurlar arasında kurdukları münasebetin bir benzerini Sûfîler, harflerle Allah’ın isimleri arasında kurmuşlardır. Bunlara göre; bazı kimseler sırlarla dolu harflerden oluşan esma-i hüsna sayesinde olağan üstü yetenekler kazanmışlardır. İşte bu kimseler tabiat âlemi üzerinde tasarrufta bulunabilirler (!) Böylece sûfîlerin tılsımcılardan herhangi bir farkları kalmamıştır. Tılsımcılar bunu harflerle unsurlar arasındaki tenasüple izah ederken, sûfîler de yıldızlar ile vefkler arasındaki ilişkiye bağlamışlardır.[5] Sûfîler yıldızlara tapan müşrikler gibi yıldızların, feleklerin bu dünyada tasarrufta bulunduğuna inanmaktadırlar. Tüm bunlar simya[6]cılık, maji ve şamanik uygulamalardır.

Burada sûfîlerin Allah ile insan arasında nasıl aracı, yarı ilahlar edindiklerine dair bir örnek verelim. Onların “et-Tıbbu’t-Tam”  veya “Rabb’ül-Enva”[7]  dedikleri kavramların etrafında biraz dolaşalım.

İşrakî filozoflara göre “et-Tıbbu’t-Tam /Kamil Tabiat”; İnsanları idare eden, onları koruyup gözeten ve bilgilendiren yönetici (müdebbir) varlıklardan bir varlıktır. Kamil tabiat; İnsana hakikati aramasında yardımcı olan ve o insanın ruhî arayış seyrinin sonunda kendisiyle birleşeceği bir semavî rehber, filozofun ruhani ikizidir. Güya; Hermes’ten gelen bu Kâmil Tabiat fikrini, Aristoteles, talebesi Büyük İskender’e öğretmiş, o da bu sayede cihan imparatoru olmuştur. Kamil Tabiat; gizli bilimler, tasavvuf ve tılsım gibi farklı ilim dallarında da kullanılan bir terimdir.

Sühreverdi bu Kamil Tabiat’a şöyle yalvarır; “Ey Efendi Reis[8], kutsal melek ve ruhanî nefs!  Sen benim ruhanî babam ve hakka sığınan manevî atamsın. Allah’ın izni ile, eksiklerimi tamamlamak için ilahların ilahı olan Allah’a yalvaran şahsımı idare etmektesin. Allah’ın hakkı için senden, benim için tecellî eden mazharların en güzelini istiyorum. Sen nurlu cemalini bana göster ve gizlilik nurunun elde edilmesi için, ilahların ilahı katında benim için aracı ol. O’nun üzerindeki hakkı için, kalbimdeki karanlık engelleri kaldır.” [9]

Mecritî’; “Ey ruhani (varlık) bana cevap ver” şeklinde yalvararak onunla temasa geçmeye çalışır.

Seyyid Hakîm Muhammed’e göre; Kâmil Tabiat ile irtibata geçme imkânı vardır. Bunun için “Temâgis, Ba’deân, Yesevvâd, Vagdâs, Nugnâ, ve Gâdîs” gibi, kimsenin anlamını bilmediği bu Kâmil Tabiat’ın isimleri söylenmelidir. [10] Bu kelimelerin, Kâmil Tabiat ile hikemî ve emrî açıdan bir bağlantı ve alakası vardır. Bu alaka sebebiyle harflere, güzel isimlere ve güzel ayetlere boyun eğen krallar gibi, Kâmil Tabiat da bu isimlere boyun eğer. Böylece “Kamil Tabiatı” isteğimizi yerine getirmeye mecbur edebiliriz. Bir ruhani varlıktan, semavi akıldan vs. istekte bulunma ve onu bu isteği yerine getirmeye mecbur etme, diyebileceğimiz bu tür davranışlara azîmet (ç. Azâim) denilmektedir. Birçok filozof ve sûfî, azîmetin gerekliliğine inanmaktadır. Sühreverdi’nin yukarıdaki tuhaf yalvarışı, bu tür bir azimettir.

Kâmil Tabiat’tan, azimetle istekte bulunanlara, uykuda veya uyku ile uyanıklık arası bir halde, bilgi ve marifet gelmeye başlar, gaybın sırları açılır. Kâmil Tabiat, ait olduğu türü her türlü belalardan korur.

Azâim ilmini bilenler güya; cinleri ve şeytanları emri altına alabilirlermiş. Tasköprülüzade ve Kâtib Çelebi, Gazneli Mahmud’un bir kaleyi savaşmadan, azâim’le aldığını söylerler.

**

Cinlerin, şeytanların, perilerin cirit attığı ve Demokles’in kılıcı gibi insanın tepesine dikildiği ve bu varlıkların egemen olduğu bir dünyada, insan güvende olan ve güvenliği sağlayan (mümin) bir varlık olarak yaşaması hemen hemen olanaksızdır! Onların tahakkümü altında ezilir gider. Oysa Kur’ân, görünen ve görünmeyen bütün varlıkların Allah’a bağlı olduklarını, O’nun dışında bir hükümranlıklarının bulunmadığını beyan eder. Araplar ve onlardan önceki milletler evreni cinler, sirenler (peri kızları), müzler (ilham tanrıçaları), vs. gibi ruhani, gizemli varlıklarla doldurmuşlardı. Bu varlıkların ya doğrudan ya da bazı insanları kullanarak âlem üzerinde etkin olduklarına inanılıyordu. Kur’ân bu verili durumu dikkate alarak, bu varlıkların gerçek olup olmadıklarını tartışmaya açmadan: “Cin yani görünmez varlık olarak inandıklarınızın tamamı Allah’ın hâkimiyeti altındadır.  O’nun hükümranlığı dışında onların bir etkisi yoktur. Onların sizin üzerinizde herhengi bir kontrolleri söz konusu değildir” demektedir.

Arapların cin algıları ve şirk mantığı içinde onlara yükledikleri özellikler Kur’ân tarafından eleştirilmektedir. Allah müminlere, cin/şeytan/iblis –adı her neyse- gibi varlıkların zarar veremeyeceğini, insanlar üzerinde bir tahakkümde bulunamayacağını beyan eder. [İsra/ 62-5] İnsan zihnini bu düzmece varlıklardan temizlemek Kur’ân’ın sürekli ana önceliği olmuştur. Kur’ân, [Ahkaf /28] ayetinde ve devamında kendilerinden bahsedilen görünmez varlıklara (cinlere) gelmeden önce, görünmeyen bu tür varlıklar hakkında insanların irrasyonel folklorik inançlarını hedef almaktadır. Cahiliye dönemi Araplarının varlığına inandıkları ve yerine göre kendilerinden yardım dilendikleri, yerine göre korktukları görünmez varlıkların düzmece olduğunu ilan etmekte, bu asılsız ümit ya da korku kaynaklarıyla alay etmektedir:

“Allah’ı bırakıp da yakınlık kurdukları ilahlar (varlıklar) kendilerine yardım etseydi ya! Aksine onları yüzüstü bırakarak uzaklaşıp kayboldular. Zira varlığına inandıkları şeyler düzmece ve uydurma şeylerdi.” [Ahkaf /29] [11]

 

Havas İlmi / İlmü’l-Havass;

Bazı hadiselerin meydana gelişi, eğer sadece nefsanî bir tesir ile olursa sihir, feleklerin yardımı ile olursa yıldız daveti, semavî kuvvetler ile arzî kuvvetleri birleştirmek sureti ile olursa tılsım, bunların dışında başka bir sebeple olursa rekî (ç. rekiye) olarak adlandırılır.  Şayet yukarıda belirttiğimiz hadiseler, sadece ruhların yardımı ile olursa buna da azîmet denilir. Eğer azîmet, iyi şeyler için yapılırsa buna azâimu’l-ahmediyye denilir.

Havas ilmi; Nesnelerle harf, kelime ve duaların gizli özelliklerinden faydalanarak gaybdan haber verdiği veya varlıklar üzerinde etkili olduğu ileri sürülen bir ilimdir. Havas; Bir nesnede bulunup başkalarında bulunmayan tabiat, özellik ve niteliği ifade etmek için kullanılan “hassa” kelimesinin çoğuludur. Allah varlıkları farklı şekillerde yarattığından, her varlığın kendine ait bir havassı söz konusudur. Ancak bazı varlıkların hassası bilinmekte, bazılarınınki ise gizli olduğundan bilinmemektedir. Havas ilmiyle uğraşanlar bu gizlilikleri keşfederek olağanüstü sayılan bir takım işleri yaptıklarını iddia ederler.

İbn-i Nedim’e göre; bazı insanların riyazet yapmak suretiyle ruhanîleri etkileri altına alması mümkündür.

Yine Taşköprüzâde; sıkı bir riyâzat yapan kimsenin nesnelerin gizli özelliklerini öğrenebileceğine ve onları kullanabileceğine inanır. Ona göre bu ilimleri elde etmede etkili olan ya; nefsin gücü (sihir), ya; feleklerin yardımı (da’vet-i kevâkib) veya semâvî kuvvetlerle yeryüzü kuvvetlerinin mezcedilmesi (tılsım), yahut da; nesnelerin gizli özelliklerinden istifadedir. Nesnelerin gizli özelliklerinden faydalanılarak kazanılan gizli ilimlerin gerçekleştirilmesi, ilm-i havas, azâim ile olur.

Havas kitaplarına göre; harflerin, kelimelerin, isimlerin, duaların ve feleklerin kendine özgü hassalarını bilen kişi, bu bilgiyi kullanmak suretiyle nesnelere hükmedebilir. Haliyle havas ilmi; hasmın yenilmesi, gizli hazinelerin bulunması, insanlar arasında sevgi ve nefret duygularının geliştirilmesi, şifa dağıtılması gibi hususlara ve büyücülüğe dönüşmüştür. Bu anlayış zaman zaman savaşa iştirak eden padişah ve kumandanları korumak amacıyla üzerine bazı ayet ve vefkler yazılı gömlekler (tılsımlı gömlek) giymeye, üzerinde çeşitli yazı ve şekiller bulunan madalyon, yüzük ve metal muskalar taşımaya sevk etmiştir.

Yine bu ilmin bir devamı olan “Havâssü’l- Kur’ân” Kur’ân’dan bazı kelime, ayet ve sureleri belli bir tertibe göre okuyan veya yazan, niyet ve maksadına uygun sonuçlar elde edeceğinden bahseden bir ilimdir. Bu sûfî meşrep kimseler, özellikle “huruf-u mukatta”ya, büyük önem verirler. Güya bu harfler pek çok sırrın kapısını açan birer şifredir. Bu kimseler, harflerle varlıklar arasında kurdukları münasebetin bir benzerini, harflerle esma-i Hüsna arasında da kurmuşlardır. Sırlarla dolu harflerden oluştuğuna inandıkları esma-i hüsnayı vird edinen kimselerin olağanüstü yetenekler kazanıp, kâinatta tasarrufta bulunabileceğine inanırlar.[12]

İbn-i Haldun; ‘ilm-i esrar /huruf-u esrar’ın ilk defa haddi aşan sûfîlerle İslam dünyasında görüldüğünü söyler. Bunlar; yıldız ve burçların ruhlarının, ilahi isimlerin yansımaları ve görüntüleri olduğunu, harflerin tabiatları ve sırlarının da bu isimlere sirayet ettiğini iddia ederler. Esma’ul-husna ve ilahi kelimeler ile ruhların (rabbani nefislerin) tabiat âleminde tasarrufu sağlanır.[13]  Bu harflerin tasarruf etmesindeki sır; onların taşıdığı sayısal değerde yatar. Sayılardan ve harflerden yapılan vefkler ile bir takım tılsımlar ve büyüler yapılır. Güya; yıldızların nefsleri/ruhaniyetleri semadan aşağıya indirilerek, onlar bir takım suretlere veya sayısal nispetlere bağlanarak tabiatta tasarrufta bulunulur, vs.

Havass’a dair halk arasında huruf, tılsım ve sihir konusunda en tanınmış eser; Endülüslü Ahmed b. Ali el Bûnî’nin “Şemsu’l-Maarif” isimli eseridir. Bu eser, tam bir büyü, sihir ve tılsım kitabı niteliğinde olup, binlerce büyü tarifi içermektedir. İçinde harflerin çeşitleri ve sırları, besmele, esma-i hüsnâ, ism-i a’zam, sûre ve duaların havassı, faydalı vefk ve tılsımlarla, cefr ve kutsal taşların havassına yer verilmekte, ayrıca hassalardan faydalanmak suretiyle zehirlerden korunma, haşeratın uzaklaştırılması, düşmana galip gelme, hastalıklardan şifa bulma ve sevdiği bir kimseyi kendine bağlama gibi işlemlerin nasıl yapılabileceği izah edilmektedir.

Müslüman(!) büyücüler; baş ağrısından sara hastalığına, nazardan cin çarpmasına kadar her derde deva büyüler hazırlamışlardır. Kimisinde Allah’ın güzel isimleri, kimisinde de huruf-u mukatta’a kullanılmıştır.İstek ve arzuların yerine gelmesi için vefklerden muskalar yapılmıştır. Azimet denen muska türünde ise; cinlerden ve ricalü’l-gayb denen “Üçler, yediler, kırklar” gibi her yerde olabilen görünmez evliyalardan yardım istenmektedir. Yine bunlarda “Cünnet’ül Esma/esma kalkanı” denilen, Hz. Ali’ye atfedilen “Kaside -i Ercüze” isimli bir şiirin duaya dönüştürülmüş şekli mevcuttur. Bu şiirde güya Hz. Ali gelecekten haber veriyormuş. Bu Kaside-i Ercüze’de Allah’ın İsm-i Azamı yerine geçtiği söylenen “Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl ve Kuddüs” gibi altı ismi yer alır. Cünnet-ül Esma’daki altı ismin harflerinde bulunan (ebced hesabına göre) sayısal değerleri daire şeklindeki vefkin en dış katmanına yazılır. Vefkin dışına da bu altı ismin Süryanice karşılıkları yazılır. Bu vefkin insanları her türlü kötülükten koruduğuna inanılır. Nazara, büyüye ve cinlere karşı yazılarak evlere asılması, ya da muska yapılıp kişinin üzerinde taşıması yeter. Bu Kaside-i Ercüze ve Cünnetü’l-esma’dan başka pek çok vefkler, muskalar vardır. Mesela; “Ha, Mim” den yapılan vefki üzerinde taşıyan kişinin tüm zor işleri kolaylaşırmış. Yine Ebced isminin vefki, taşıyan kimsenin kötü ahlakını güzelleştirirmiş! “Veli” isminin vefki insanların bir araya toplanmasını sağlarmış. Yine Ahmed er Rufai’nin hazırladığına inanılan bir diğer vefk de nazara ve büyüye karşı taşıyanları korurmuş.

Tam Alaattin’in Sihirli Lambasındaki gibi! Ne dilersen dile benden!

Said Nursi’nin de Onsekizinci Lem’a’da, kendi kitaplarına ve kendisine işaretler bulduğu yukarıda bahsedilen Kaside-i Ercüze’dir. Ki bu kasideyi azimet ilmiyle uğraşan bir muskacı şarlatan yazmış sonra da bunu Hz. Ali’ye isnat etmiştir.

 

[1] Bu ilme “İlm-i havassi’l-huruf, ilm-i tasarruf bi’l-huruf” gibi isimler de verilir. Tüm bu isimler, harflerin tasarrufta bulunduğunu, çok özel güçleri olduğunu ima etmektedir.

[2] İbrahim Okur, Matematik ve İlahiyat, 2.bas. Bursa/2004

[3] Fahreddin Razi bundan başka, “el-Metâlibu’l-Aliyye”sinde ölmüş kimselerin ruhlarından istimdâd edilebileceğini, ziyaret edilen kabir sahibinden ilim, marifet, ahlak alınabileceğinden bahseder. Süleyman Uludağ, İstimdâd, Tasavvuf Der., Ank/2002, s.23

[4] M.Emin Bozhüyük, Huruf md. DİA, C.18, s.400

[5]  M.Emin Bozhüyük, Huruf md. DİA, C.18, s.400

[6]Simya; Hermetizm öğretisinin adeta bir pratiğidir.  Simya, yapı itibariyle tamamıyla bâtınîdir. O ne tamamen psişik alana aittir, ne de ruhani alana. Bu simyanın, bugünkü kimya ile alakası yoktur. Arap âleminde maddi simyaya genellikle fazla itibar edilmemiştir, hatta bazen o bir nevi büyücülükle bir tutulmuştur. Buna karşılık “Kimya-yı Saadet” adıyla belirtilen “deruni” ve “manevi” simyaya daha çok değer verilmiştir. Simyacılara göre Hz. Ali, simya ilminde bir numaradır. Yine; Ebu’l Hasan eş-Şazeli, İskenderiye’deki ikameti sırasında Mısır Sultanının isteği üzerine, hiçbir maddi simya işlemine ve psişik nitelikteki bir vasıtaya başvurmaksızın çok büyük miktardaki adi metali altına dönüştürüvermiştir (!)

[7] İşrâkî Felsefe’ye, Sabiîlik’ten geçen, “Rabbu’n-Nev, Erbâbü’l-envâ’” (Türlerin Efendileri) ; her bir varlık, kendi türünü toptan koruyup gözeten ve onların devamını sağlayan manevî varlıklar ya da meleklerdir. Hükmü altında bulunan varlıkların ilk örneği veya arketipleri olan, Türlerin Rableri, ikinci derecede, tali, semavi akıllardır. Bunlar Müdebbir varlıklar olup, müessir varlıklar tarafından vücuda getirilmiş varlıkları idare eden, yöneten ve koruyan varlıklardır.

[8] İbn-i Nedim; Keldanî ve Sabiî toplumlarında “re’s veya reis” kelimesini, Utarid’e benzeyen bir insan için kullanıldığını söyler. Bu Reis’in ruhu Utarid ile irtibat kurar, onun dili ile konuşur, onun sahip olduğu bilgileri haber verir, ondan istenilen şeyleri kabul eder. Re’s;  insan ile Utarid arasında bir elçidir. Bu azîmette, Kâmil Tabiat’ın, Utarid’e benzetildiğini görmekteyiz.

[9] İsmail Erdoğan, S. Hâkim Muhammed’in Kamil Tabiat İle İlgili Bir Risalesi, Fırat Ün. Sosyal Bil. Der, C. 13, Sayı: 2, s. 251-65

[10] Seyyid Hakîm Muhammed’e göre; tüm insanların ortak ruhu olan Kamil Tabiat; bir kralın bir şehri idare ettiği gibi;  tüm insanların cesetlerini idare eder. Bu yönetici ruh, Allah’ın halifesi konumundaki ruhanî bir insan, manevî bir babadır. Yani bu ruh, müdebbir melekler gibi insanları çekip çevirmede ve onları manevî olarak eğitmektedir. Nasıl ki,  şehir içinde ne kadar çok insan olursa olsun bir kral tarafından yönetilmekte ise, bütün insanlar da bir Kâmil Tabiat tarafından yönetilmektedir.

[11] Şaban Ali Düzgün, İslam Halk Öğretisindeki Mit ve Efsaneler, Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, İnönü Ün. Mayıs/ 2012

[12] Mustafa Öztürk, a.g.e, s. 419

[13] İbn-i Haldun, Mukaddime, s.720

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir