İsrâfil Balcı’nın “İsrâ ve Miraç Gerçeği” Kitabı Üzerine Bir Kitap Eleştirisi

İsrâfil Balcı’nın “İsrâ ve Miraç Gerçeği” Kitabı Üzerine Bir Kitap Eleştirisi

İsrâfil Balcı’nın Ankara Okulu yayınlarından çıkan 479 sahifelik, 2014/ II.Basım kitabına dair bir eleştiri yazısıdır.

Balcı’nın bu kitabı; İsrâ ve Miraç hakkında bugüne kadar yazılanlar arasında ilk defa bu kadar kapsamlı bir kitap çalışmasıdır! Yazarın dört buçuk senesini alan bir büyük emek mahsulüdür. Yazarın ifadesiyle sadece vahyin bağlayıcılığını esas alan ve de tarihi rivayetleri özgürce eleştirebilmesi açısından da sahasında önemli bir boşluğu doldurmaktadır.

Bununla birlikte aşağıda değinileceği üzere bazı eksiklikler ile de maluldür. Eleştirilerimiz, yazara kitabını daha da geliştirmesi açısından yol gösterici olabilir. Yoksa amacımız kara çalmak, tahkir etmek değildir! Teorik çoğulculuğa inanan biri olarak, yapılan tenkitler, ya mevcut teorinin eksikliklerini tamamlamaya, ya da teorinin varsa fazlalıklarını atmasına yardım eder! Her halükarda mevcut tezin güçlenmesine yardımcı olur! Şahsi bir husumet, mesleki bir rekabet asla söz konusu olamaz! Ayrıca Ankara Ekolü diye bilinen düşünce akımını beğenir, takip etmeye çalışırım!

Son birkaç on yıl içinde, İsra yolculuğunun mahiyeti ve nereye olduğu hususunda İslami mütefekkirler arasında ciddi bir revizyon gerçekleşmişti. Peygamberin hissi mucizelerinin olmadığının genel bir kabul görmesi, İsra tarihinde Kudüs’te bir Mescid-i Aksâ diye yapının olmadığının iyice belirginleşmesi ve daha pek çok akademik çalışmaların katkısıyla, özellikle de o tarihlerde Mekke’ye 10 mil mesafede Mescid-i Aksâ isminde bir mescidin bulunduğunun keşfedilmesi gibi amiller bir heyecan fırtınası yaratmıştı! Hamidullah, Süleyman Ateş, Mikail Bayram ve Mehmet Azimli ve diğer pek çok genç araştırmacının savunduğu yeni bir İsra paradigması oluşmuştu! Bu paradigmaya, OMÜ’den İsrafil Balcı karşıt bir tez ile cevap vermeye çalışmış! Balcı; İsra’nın yönünü tekrar Kudüs’e doğru çevirme gayretindedir!

Başlıca tenkitlerimiz, İsrâ’nın manevi bir yolculuk olduğu iddiasınadır. Haliyle İsrâ böyle ele alınınca, tamamıyla bir esrar perdesine bürünmektedir. Yazarımız da ısrarla İsrâ hadisesinin esrarlı olduğuna vurgu yapmaktadır! S.56 Böyle bir paradigma pek çok metafizik varsayımlar/hipotezler ile desteklenmedikçe hayatiyetini sürdüremez! Böyle bir yaklaşım ise; onu miraç mizanseninin devamı yapmaktan kurtaramaz! Oysa yazar çok haklı olarak miracı bir Zerdüşt masalı olarak nitelemektedir. Zaten miraç, Hz. Peygamberi Kudüs’e kadar götürmüş iken Subhan ve Kuddüs olan Allah’ın katına da çıkaralım düşüncesinin, daha ileri bir versiyonudur!  Bizce bir diğer temel yanlış; İsrâ hadisesinde Kudüs’te bir Mescid-i Aksâ bulunduğuna dair temel kabulüdür! Yine İsrâ/1 de geçen mescit kelimesinin bildiğimiz anlamda bina olmadığını, secde edilen yer olduğunu ispatlama girişiminde gösterdiği kabul edilemez izahlardır! Çok tabii bu girişim; kurguladığı paradigmanın olmazsa olmazıdır.

 

1) “İsrâ” kelimesine; götürmek anlamı vermektedir. Peygamberin gitmesinden, yürümesi ve yürütülmesinden ziyade, mahiyetini bilmediğimiz bir şekilde, gecenin çok küçük bir diliminde, uçurmak, ışınlamak türünde algılamaktadır. S.54 Bu “İsrâ tıpkı, Bedir savaşı öncesindeki “ Ahraceke/ Rabbin seni çıkardı” ifadesi gibidir diyenleri haksız bulur ve bu çıkarma maddidir, “esra bi” ifadesi ise manevidir der! Çünkü bu yürüyüş peygamberin isteği ve takdiri ile değil, Allah’ın iradesiyle gerçekleşmiştir der.

Oysa Kuran’da Allah merkezli bir anlatımdan dolayı olsa gerek, bazen tek bir fiilin iki tane öznesi olur. “Attığın zaman sen atmadın, Allah seni (Bedir savaşı için evinden) çıkardı, sen de çıktın.” Ya da İsrâ fiilinde olduğu gibi; “Allah seni yürüttü, sen de yürüdün!”

Yine, burada bize yol gösterecek en önemli husus İsrâ kelimesinin anlamıdır! İsrâ’nın anlamı; “gece yürüyüşü, geceleyinhızlıca yürümektir.” Bereket versin bu kelime Kuran’da birkaç yerde geçer. Hepsinde de “geceleyin yürütmek” anlamındadır. “Fe esri bi ehlike…Hemen gecenin bir kısmında aileni yürüt” [Hıcr/65], ayrıca bak, [Taha/72, Duhan/23] Bazıları ise bu kelimeye ısrarla GÖTÜRDÜ anlamı verir! Bunun nedeni oldukça basittir! Zira; “Allah kulunu yürüttü” anlamı verirlerse, bir gecede Peygamberi Kudüs’e kadar götürüp, getiremeyeceklerini gayet iyi bilirlerde ondan! Hani vahyin bağlayıcılığını esas alıyorduk?

 

2) İsrâ/1 de Allah bizim önümüze bazı kırmızı çizgiler koyar!

a)      O Allah Subhan’dır. Son derece aşkındır!

b)      Kendisine yolculuk yaptırılan Muhammed (a.s) kuldur. Tıpkı bizim gibi bir ölümlü bir beşerdir! Bizim arkadaşımızdır! (sahıbüküm) Vahye muhatap olması dışında bizim tabi olduğumuz yasalara tabidir!

c)      O tarihte vahyin muhataplarınca çok iyi bilinen Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksâ’ya YÜRÜTÜLMÜŞTÜR!

d)      Ayetteki “leylen/geceleyin” ifadesi bu yolculuğun bir gece içinde gerçekleşebilecek mesafede olmasını ihtar eder!

e)      Vardığı mescitte “Rabbinin bazı ayetleri gösterilmiştir!” Necm Suresinde ki gibi “Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmı gösterilmiştir.” İşte burası bizim için meçhuldür. Bu ayetlerin neler olduğu Allah ile Son Peygamberi arasında bir sırdır. İsrâ/60 da ifade edilen, vardığı mekanda gördüğü/rüyet ettiği /rüyası ona hastır!

f)       İsrâ hadisesi bir mucize değildir! Ne bir karşılıklı meydan okumadan sonra vuku bulmuştur ne de başka bir kimse görmüştür! Zaten İsrâ/59 bu konuda önümüzde kapı gibi durmaktadır. Malum ayet; Peygamberimize neden ve niçin mucize verilmediğini gerekçesiyle belirtmektedir!

 

3) İsrâfil Balcı; mescit kelimesinin Arapçada secde edilen yer anlamına geldiğini söyler. Oysa Arapça da zaten camilere mescit denildiğini çocuklar bile bilir. Elbette Hz. Peygamber döneminde şimdiki bildiğimiz anlamda kubbeli, minareli, şadırvanlı camiler yoktu. Bu herkesin malumudur. Bununla birlikte gerek Mekke döneminde, gerekse Medine de çok basit, iptidai, büyükçe bir oda büyüklüğünde pek çok mescit vardı.

Kendisinin de değindiği gibi, Hz. Peygamberin o tarihte namaz kılmak amacıyla gizlice gittiği, kuytu köşelere de mescit nitelemesi kullanılmış ve bir takım isimlerden bahsedilmiştir! Oysa o tarihte cami yoktu! S.99 Çok tabii olarak cami yoktu, bu basit yapılara mescit deniliyordu! Mekke civarında böyle bir kaç küçük, iptidai mescit vardı. S.100

Mescid-i Nebi, Mescid-i Dırar, Mescid-i Edna, Mescid-i Aksâ gibi. Ayrıca Allah kitabında “Kim Allah’ın mescitlerinde Allah’ın anılmasına mani olursa, ya da; Mescid’e her bir girdiğinizde üzerinize ziynetinizi /elbisenizi alın” şeklindeki ayetler açıkça mescitlerin bildiğimiz bina şeklinde dikili mabetler olduğunu göstermektedir! Haliyle her secde edilen yere Mescit denilemeyeceği izahtan varestedir. Yazar pek tabii ki, bunu, İsrâ tarihinde Kudüs’te Mescid-i Aksâ diye bir mescit olmadığından, oradaki harabe yapıya, Hristiyanların Yahudilere hakaret olsun diye çöplük olarak kullandığı yere bir mescit, Mescid-i Aksâ’yı kondurmaya mecbur kaldığı için başvurmaktadır!

Aynen şöyle demektedir; Mescid-i Aksâ da böyle ele alınırsa, İsrâ olayının detaylarını daha kolay anlamak mümkündür! S.99

İsrâ/1 deki “kul” ile kastedilenin Hz. Muhammed olduğunu, Hz. Musa olmadığını delillendirirken, Mescid-i Haram’ın Mekke’de olduğunu, Hz. Musa’nın Mekke’ye tarihen hiç gelmediğini söyler. Oysa kendisi, Mescid-i Haram diye bir yapının o tarihte Mekke’de olmadığını, dolayısıyla mescitlerin bildiğimiz anlamda mabet şeklinde yapılar olarak anlaşılmaması gerektiğini söylemektedir! Böylece kendisiyle çelişmektedir. Allah Kabe’ye Mescid-i Haram olarak nitelemektedir! Her sakallı dede olmadığı gibi, her secde edilen yer de mescit değildir. Hele hele hiç Mescid-i Haram değildir! Mescid-i Aksâ da değildir! Ayette geçen her iki mescitte marifedir ve sıfat tamlaması ile bir kat dara belirginleştirilmiştir! Kimsenin o tarihte Kudüs’teki harabeye, çöplük olarak kullanılan mezbeleye Mescid-i Aksâ diye isimlendirdiği de yoktur!

Tıpkı şunun gibi; İsrâfil denilince kimsenin aklına “Tanrının nefesi, soluğu” gelmez. Bu ismi duyanın aklına önce bunun bir erkek ismi olduğu, sonra da bir melek ismi olduğu gelir! Ama İsrâfil Balcı denildiğinde, bu ismin Türkiye de sadece OMÜ, İlahiyat fakültesi, İslam tarihi, kürsü başkanı Prof. Dr. İsrâfil Balcı namlı şahıs olduğunu bilir, anlar!

İsrâfil Balcı; bu mescit ile cami arasında bulduğu büyük fark (!) tan aldığı cesaretle, Kudüs’te de bir Mescid-i Haram (Harem bölgesi) ve Süleyman Mabedi’nin de Mescid-i Aksâ olarak isimlendirildiğini söyler!
Bu söyledikleri bugün için doğrudur! Lakin Kuran’ın nazil olduğu dönem için doğru değildir! Bugün içinde irili ufaklı birçok yapının bulunduğu bir Harem bölgesi vardır! İçinde de Emeviler zamanında yapılmış ve ismini şeytanca bir planla Mescid-i Aksâ koydukları bir cami de vardır!

Ona göre İsrâ/1 de Mescid-i Harem ile Kabe ve etrafını kastediliyorsa Mescid-i Aksâ ile de Kudüs’teki Harem bölgesi kastedilmektedir!

     Dolayısıyla o tarihte Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’nın Beyt-i Makdis ile ilgisinin olmadığı anlamına gelmez! Bunu özellikle vurguluyorum! Balcı’ya göre; mescit dikili yapı olmak zorunda olmadığından, Süleyman Mabedi ve Harem Bölgesi Mescid-i Aksâ olarak kabul edilebilir. S.101,2.   Devamında; “Kuran, tıpkı Mescid-i Haram tanımlaması gibi Kudüs ve etrafını da Mescid-i Aksâ olarak nitelemiştir! 

Böylece; Balcı teorisi için en büyük delili bulmuş olur! Oysa; Beyt-i Makdis ile Mescid-i Aksâ arasında en ufak bir semantik bağ yoktur! O tarihte Mekkeliler burayı Beyt-i Makdis olarak niteliyorlardı! Allah Mekkeliler’in diliyle konuşmuyor! Balcı’nın teorisine destek olsun diye, Arapların hiç duymadıkları bir isimle orayı tesmiye etmektedir! Olacak şey değil!

      Balcı; Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksâ’nın yan yana zikredilmesini oranın Kâbe’ye eşdeğer bir kutsallığının olduğuna dair bir vurgu olarak görür! Orası da tıpkı Kâbe gibi kutsaldır! S.103 Sapma git gide büyümektedir!

      Kuran’ın o tarihte Beyt-i Makdis ve Mescid-i İlîya olarak isimlendirdikleri (bu harabeyi) Mescid-i Aksâ olarak nitelemesi, onun Allah katında Kâbe’ye eşdeğer bir kutsal mekân olduğunun delilidir!

Balcı, görüldüğü üzere Kitab’a uymamakta, kitabı kendine uydurmaktadır! Kendi teorisini temellendirmek için, Kuran’ın hiç söylemediği şeyleri ona söyletmektedir! Oysa Allah Hac suresinde Müslümanların mabetleri için mescid, Yahudi ve Hristiyanların mabetleri için havra ve kilise tabirini kullanmıştır! Haliyle Allah; İsrâ hadisesinin olduğu tarihlerde Romalıların Hz. Peygamberin doğumundan tam 500 sene önce yakıp-yıktığı, yüzyıllarca Yahudilerin Kudüs’e girişinin yasaklandığı, Hristiyanların Yahudilere hakaret olsun diye daha sonra çöplük olarak kullandıkları ve içinde hiçbir Allah’ın kulunun secdeye kapanmadığı bu mekâna, bu yere neden “Mescid-i Aksâ” desin? Arapların Beyt-i Makdis dedikleri yere Mescid-i Aksâ desin? Yani Araplara Japonca seslensin!? Yine, kıble değişikliği yapılırkenneden Kudüs’ten ya da Mescid-i Aksâ’dan bahsedilmez!?

Balcı; bugün Kudüs’te Emevilerin yaptırdığı “Mescid-i Aksâ” ile İsrâ/1 de geçen Kudüs’teki Haremi ve Beyt-i Makdis’i imleyen  “el-Mescid’ül-Aksâ” farklı şeylerdir! Yani biri marife diğeri nekre imiş!

Elbette farklı şeylerdir. Ama sizin iddia ettiğiniz gibi o tarihlerde Kudüs’te “el-Mescid’ül-Aksâ” diye kimsenin bildiği bir cami, mescit, mabet, dikili /abidevi bir yapı yoktu! Ta Emevi Kralı Abdülmelik ve oğlu oraya bir cami yaptırıp, ismini Kuran’da geçen bir cami ismini verene kadar!

4) İsrâfil Balcı, İsrâ/7 de geçen mescit kelimesinin, İsrâ/1 deki Mescid-i Aksâ’nın tefsiri olduğunu iddia etmektedir! “İsrâ/ 7 deki mescit; Yahudilerin mescidini-mabedini, hatta daha önce yıkılan Süleyman mabedi ve onun harem alanıdır.” Der!

Oysa İsrâ/2-7 arasındaki pasajda anlatılan Hz. Musa ve İsrâiloğullarıdır. Bizzat kendisi İsrâ/1 deki “kul” un Musa olmadığını Mescid-i Haram’ın Mekke’de bulunmasıyla, Musa’nın da oraya gitmediğiyle ispat etti. Hem sonra birinci ayetteki Mescid-i Aksâ belirli bir mescittir ve Hz. Muhammed’in İsrâsı ile ilgilidir. 7. Ayetteki mescit ise; İsrâiloğullarının Kudüs’te Romalılar tarafından M.S. 70 yılında Roma Valisi Titus’un ikinci defa yakıp-yıktığı Beyt-i Makdis’tir. Konu zaten İsrâiloğullarının taşkınlıkları ve de bunun neticesinde cezalandırılmalarıdır.

Birinci ayette Hz. Muhammed’in İsrâ/gece yürüyüşünden hemen sonra, konunun Hz. Musa’ya ve İsrâiloğullarına getirilmesinin hikmeti ne ola ki, diye insanın aklına bazı kuşkular gelebilir. Bazılarının yaptığı gibi, Birinci ayetteki kulun Hz. Musa olduğunu düşünmeye sevk edebilir. İsrâ Suresi Akabe biatları sırasında nazil olduğunu, Hz. Peygamberin Medine’ye hicreti planladığı, oradaki Yahudi toplumunu ve onlarla nasıl baş edeceğine kafa yorduğu bir zaman dilimidir. İsrâ suresinin bir diğer adı zaten Benû İsrâil’dir! Ayrıca surenin ilerleyen pasajlarında müşriklerin Peygamberi Mekke’den çıkaracağı, onun Makam-ı Mahmuda (övülmüş yere) / Medine’ye gideceği vs. haber verilmektedir! Mademki, İsrâ suresi Hüzün Yılından sonra, Hz. Peygamber Taif’te taşlandıktan sonra indi. Haliyle bu sure ile Peygamberin kırılan kalbi teskin edilmekte, morali takviye edilmekte! Müşriklere de deniliyor ki; “Bırakın siz, koca Firavun ve ordusu Allah’ın peygamberi Hz. Musa ile baş edemedi, siz kimsiniz ki, O’nun son peygamberi ile baş edeceksiniz! Yahudiler hakkında da endişelenmesine mahal olmadığını, Eğer taşkınlıklarına devam ederlerse, Kudüs’ten nasıl iki defa nasıl çıkarıldılarsa, Medine’den de öyle çıkarılacaklar! Hem birinci ayet ile (İsrâ hadisesi ile), Hz. Musa’nın Tur dağına çağırılması ve burada kendisine verilen On Emir ile, Hz. Peygamber’in Mescid-i Aksâ’ya götürülüp burada kendisine verilen 12 Emir arasında bir bağ vardır. Allahu a’lem!

 

5) İsrâfil Balcı, Peygamberimizin Kudüs’ü ikinci kıble olarak kabul etmesini, oranın kutsallığına dair bir delil olarak sunmakta, kıble değişikliği ile İsrâ hadisesi arasında bir paralellik olduğunu iddia etmektedir. Oysa kıblenin değiştiği yıllarda, Kâbe putlarla dolu olduğu gibi, Kudüs de müşrik Hristiyanların hegemonyası altındaydı! Hz. Peygamberin Kudüs’e doğru yönelmesi Balcı’nın dediği gibi dini gerekçelerden ziyade, yakında gideceği Medine’deki Yahudilere karşı bir nevi politik jest idi! Onlarla ittifak kurmanın yollarını arıyordu!

Balcı’ya bu arada şu soruyu da sormalıyız; Allah Necm suresinde de belirtildiği üzere, “En büyük ayetlerinden bir kısmını göstermek için” Mekke yakınlarındaki, Me’va /dinlenme bahçesini, yanındaki alelâde sidre ağacını seçmişse, “bazı ayetlerini göstermek için” neden kulunu Kudüs’e kadar götürsün! Allah’ın bir takım ayetlerini göstermesi için çok özel bir mekâna ihtiyacı mı var?

Balcı’ya göre, İsrâ’nın Kudüs’e olduğunun bir diğer delili de şudur; Müslümanların ikici kıblesinin (ilk kıble Kâbe’dir) Kudüs olması da, Mescid-i Aksâ’nın Mekke civarında olmadığının kanıtıdır!

Oysa kendisinin de belirttiği üzere, kıble tercihi/seçimi tamamıyla Peygamberin kendi içtihadıdır! Bakara 142 ve 150. Ayetleri gelene kadar Hz. Peygamber önceleri Kâbe’ye, sonra da Kudüs’e doğru yönelmiştir! Ancak ne zaman Kudüs’e doğru yöneldiği tam olarak bilinmemektedir!

Balcı’ya göre; Peygamberimizin Kudüs’e doğru yönelerek namazlarını kılması, yani kıblesini değiştirmesi, İsrâ yolculuğunun Kudüs’e olmasından kaynaklanır! S.146

Ne var ki, İsrâ hadisesi ile kıble değişikliği tarihleri birbirini tutmamakta, Balcı’nın delili de kıymetini kaybetmektedir! Kendi verdiği bilgilere göre; İsrâ bi’setin 11,5 yılında gerçekleşmiş, Kıble değişimi ise; bi’setin 8. senesinde! Yani; kıble değişimi, İsrâ’dan, onun kabulüyle Kudüs seyahatinden yıllar önce gerçekleşmiştir! Ayrıca peygamber bu tarihten sonra da (8. yıldan) sonra da hem Kâbe’ye, hem Kudüs’e hem de her ikisine birden yöneldiğine dair mebzul miktarda rivayet vardır! S.146 Yani; getirdiği delil kendi içinde çelişkilerle doludur! İsrâ; yaklaşık, hicretten 1,5 sene önce olmuştur! Kıble değişimi ise; hicretten beş sene ile, 2 sene arasında gidip gelen (rivayet farklılıklarından dolayı) bir tarihte gerçekleşmiştir! Üstelik kıble değiştikten sonra da peygamber ara sıra Kâbe’de yöneldiği vardır!

Balcı’nın da bir türlü anlam veremediği bir hadise vardır! O da şudur; Hz. Ömer Kudüs’ü fethettiği esnada, neden buraya Müslümanların kıblesidir diye, ya da burası Peygamberin İsrâ gecesi geldiği mübarek beldedir diye özel bir ilgi ve alaka göstermemiştir? Oysa cevap çok basittir! Ne Ömer, ne de diğer sahabe Hz. Peygamberin Kudüs’e bir gece ansızın geldiğine dair, yani İsra gecesi Kudüs’e seyahat ettiğine dair herhangi bir bilgileri yoktur da ondan!

Bize göre ise; Peygamberin Kudüs’e doğru yönelmesi İsrâ olayı ile ilgili değil, Akabe biatları ile alakası vardır!  Onun Beyt-i Makdis’e doğru namaz kılması Yahudileri memnun etmek için bir nevi politik jesttir! Yakında yurt edineceği, Medine’deki Müşriklere karşı Ehl-i kitapla /Yahudilerle siyasi ittifak kurmayı düşünen Peygamberin bu yöndeki girişimlerinden biridir! Zaten Kâbe’ye dönmeyi emreden ayet nazil olmamış, “Nereye yönelirseniz yönelin, Allah’ın veçhi/hoşnutluğu oradadır.” ayetiyle amel etmektedir!

 

6) İsrâfil Balcı; İsrâ/60 daki rüyayı bilinenin aksine İsrâ/1 ile alakası olmadığını, geleneğin bu âyeti alakasız bir şekilde İsrâ ile ilişkilendirdiği söylemekte, bu rüyanın Peygamberin Medine’ye hicret edeceğine dair bir rüya olabileceğini söyler. Ne var ki, bu rüya neden fitne/sınama aracı olsun? Peygamber bunu hicret edeceği son ana kadar saklamışken!

Balcı’nın gözünden kaçan bir şey daha var! Bu ayetteki fitne peygamber için değil,  ayette belirtilen “li’n-Nas” insanlar için bir fitne/sınama aracıdır. Belki Balcı ve ben de dâhil olmak üzere tüm Müslümanlar bu rüya/rüyet/müşahade ile hala sınanmaktadır.

Oysa bu 60. Ayetteki rüya/rüyet/vizyon, birinci ayetteki İRÂE’yi izah etmektedir! İsrâfil Balcı, kitabının önsözünde Mustafa Öztürk’ün mealini esas aldığını söylemesine rağmen, ne birinci ayette, ne 7. ayette, ne de 60. ayette Öztürk’ün çevirisini esas almıştır!

 

7) İsrâfil Balcı’ya göre; İslam âlimlerinin tamamı İsrâ/1 de bahsedilen Mescid-i Aksâ’nın Kudüs’te olduğunda ve Peygamberin buraya götürüldüğünü kabul ederler! Yani bir tür manevi icma!

Oysa; Vakıdî (207) Belazurî (279) ve Taberî gibi en önemli otoriteler İsrâ hadisesinin Kudüs’le bağlantısından hiç söz etmemişlerdir! Balcı da bu manevi icmanın yanında yer alacak, Peygamberi Kudüs’e Manevî Yolculuğa çıkaracaktır!

Balcı; erken dönem hadisçilerinden Abdürrezak (211) ve İbn-i Şeybe’nin (235) Mescid-i Aksâ’nın Kudüs’te bulunduğunu kaynaklarında belirtmiş olmalarını önemli bulur. s.173. Hatta bu mescidi; ayetlerde geçtiği üzere “el-Mescid’ül-Aksâ” şeklinde zikretmişlerdir! Yine Miraç hikâyelerine yer veren Buhari ve Müslim gibi muteber hadis otoriteleri de Mescid-i Aksâ ismini, Kudüs ve Beyt-i Makdis için kullanmışlardır! S.110

İyi güzel de, bu hadisin doğru olamayacağı o kadar açıktır ki! Bu Abdürrezzak hadisinde, o tarihlerde Kudüs’te olmayan mescidin sütunlarını, pencerelerini peygambere saydırmak vardır. O tarihlerde Mekke’de zaten bir avuç olan Müslümanların bir kısmının bu İsra olayına inanmayıp, mürted olduğu yalanları vardır. Böyle baştan sona uydurmalarla dolu bir hadisin, Mescid-i Aksâ’nın Kudüs’te olduğuna dair verdiği haberin ne kadar ciddiyeti olur? Yine aynı hadisçi Abdürrezzak, beş vakit namazın İsra gecesi farz kılındığını belirtir ki buda Kuran’a aykırıdır. Balcı kitabının ilerleyen sayfalarında s.314, İsradan çok daha erken dönemlerde nazil olmuş olan Hud/114, Kaf/40 ve Taha/130 da beş vakit namaz vakitlerine dair açık ifadeler olduğunu kaydetmektedir! Buna rağmen Balcı, beş vakit namazın İsra gecesi (Hicretten 20 ay önce) farz kılındığına dair diğer hadislerden deliller getirir. s.315. Balcı’ya göre 5 vakit namazın Miraç ile alakası yoktur, İsra ile alakası vardır. Şöyle bir ara çözüm getirir; Müslümanlar İsra gecesine kadar –vakitleri çok önemsemeksizin- namaz kılıyorlardı! Özellikle İsra/78’den sonra kıldıkları namazların vakitleri netleşmişti! Muhtemelen bu ayetten sonra Peygamber günlük namazlarını beş vakte çıkarmıştır!

Biz yine Mescid-i Aksâ’nın Kudüs’te olup, olamayacağına gelelim. Balcı; şöyle der; Müşrikler, Hz. Peygambere bir aylık mesafedeki Kudüs’e bir gecede gidip-gelemeyeceğini söyleyip, ona inanmamışlardır. Demek ki, Müşrikler el-Mescid’ül-Aksâ’nın bir aylık mesafede, Şam topraklarında olduğunu biliyorlardı! Yine bu (uydurma) hadiste el-Mescidü’l-Aksâ ile Beyt-i Makdis’in birbiriyle ilişkili olduğunun belirtilmesi, İsra hadisesinin burayla alakalı olduğunu göstermesi bakımından önemlidir! S.174.

İnanılır gibi değil! Demek Müşrikler Mescid-i Aksâ’nın Kudüs’te olduğunu biliyorlarmış! Yahu kendilerinden beş yüz sene önce yerle bir edilmiş, bu harabe yerde bir mescit/mabet olmadığını bilmiyorlar mıydı? Bu adamlar bu kadar Şam’a gidip-gelmiş uluslararası tüccarlar! Müşrikler bu soruyu soracak kadar ahmak ve cahil midirler?

Yine İbn Ebî Şeybe (235) yer alan bir başka hadise göre; İsra gecesi Hz. Peygamber’in el-Mescid’ül-Aksâ’ya götürüldüğü ve buradan semaya yükseldiğinden bahsedilir. s.175.

Bu hadisler Balcı için çok önemlidir, Zira en erken hadislerde bile Peygamberin Kudüs’e götürüldüğü yazılıdır! Yahu Peygambere bu kadar yalan isnat edenlerin onu Yemen’e götürse ne fark eder, Kudüs’e götürse ne fark eder? Sema’ya çıkarsa ne fark eder?

Balcı bizce şunu düşünememiş, Peygamberimizin vefatından sonra, Kudüs’e Emevilerin yaptırdığı çakma Mescid-i Aksâ birkaç nesil geçtikten sonra, gerçek Mescid-i Aksâ zannedilmeye başlanmıştır! Artık bu yıllar peygambere binlerce mucize isnat etme yarışının başladığı yıllardır. Peygamberlerin yarıştırıldığı yıllardır! Göğe çıkan İsa’yı, Allah ile konuşan Musa’yı, Peygamberimizin geçmesi gereken yıllardır! Çoğu akletme yeteneğinden mahrum, Kuran malumatları sınırlı eski kussas/kıssacı, yeni hadisçilerin rivayetler düzdükleri yıllardır!

Balcı; Hamidullah’ın en erken hadislerde burası için “Mescid-i İlîya” denildiği tesbitine de katılmaz. Ona göre Mescid-i ilîya, Kudüs’teki harem bölgesidir, Mescid-i Aksâ değildir! Balcı’ya göre; Mescid-i Aksâ dikili bir mabet değildir! O tarihlerde harabe olan harem bölgesinin “mescit” olarak nitelendirilmesinin herhangi bir sakıncası yoktur!

Yani ne yaparsanız yapın, o tarihlerde harabe halindeki yere mescit konduracaktır! Buna mecburdur! Aksi halde teorisi çöker!

 

8) Yine o Mescid-i Aksâ’nın Filistin /Şam bölgesinde olamayacağını söyleyenlerin delillerinden olan, Kudüs için Kuran’da geçen “Ednâ’l-Ardı /Arabistan’a en yakın yer” ifadesini bambaşka bir şekilde tefsir eder! Bu ifade en yakın yer demek değildir, “deniz seviyesine göre en alçak yerdir” şeklinde izah ederek, teorisini çökertecek karşıt delilleri birer birer imha ederek, yoluna devam eder! Rum suresindeki ayet güya yerin coğrafi yerini değil de topoğrafyasını haber vermekte imiş. Derinlik çok önemlidir! Aksi halde Mescid-i Aksâ/En uzak mescit, en yakın yerde (Kudüs’te) olamayacaktır!

Malum; Dünya kelimesinin de türediği “ednâ” kelimesi iki anlamlıdır. Birincisi; en yakın/yakınlık anlamında, diğeri de; en aşağı, aşağılık anlamındadır! Balcı, gitmiş genelde mistiklerin tercih ettiği, daha az tercih edilen bu ikinci anlamı seçmiş.

Hamidullah’ın Mescid-i Aksâ’yı Beyt-i Mamur olarak anlaması ve de onu göğe çıkarmasındaki isabetsizlik, Hamidullah’ın bu konudaki tüm diğer argümanlarını çürütmekte, Balcı’yı da dolaylı olarak haklı çıkarmaktadır!

 

9) Şarkiyatçı Alfred Guillaume, Vakıdî ve Ezrakî’den naklen, Mekke civarında bulunan bir Mescid-i Aksâ’dan bahseder! Bu mescid İsrâ gecesi peygamberin yolculuk yapabileceği en uygun mescit olmaya adaydır. Ci’rane Vadisinde, Mekke’ye 10 mil mesafede Peygamber’in yürüme mesafesindeki bu mescit benim de katıldığım karşıt tezin en önemli belgelerindendir! Balcı ne yapar eder bu delili de kabul etmez! Onu görmezden gelir! Guillaume’ın tezi kabul edilecek gibi değildir! Eğer kabul edilecek olursa, bu yolculuk alelâde /sıradan bir yolculuğa dönüşür! Üstelik Guillaume’ı Rudi Paret eleştirmiştir! Üstelik Paret Kudüs’te böyle bir mescit olup olmadığına dair bir açıklama da yapmamıştır! Sadece Guillaume’ın görüşünü reddetmiş, kendi görüşünün dayandığı gerekçelerden de bahsetmemiştir.

Oysa Balcı, Facebook sitesinde yazdığı yazısında; “Alfred Guillaume’ın bu iddiasını Rudi Paret yerden yere vurmuştur! Fakat bizimkiler mal bulmuş mağribi gibi hararetle bu adamın görüşlerini savunuyor. Ci’rane iddiası tam bir fecaat ve fiyaskodur.” demektedir! Nerede yerden yere vurduğu iddia edilen Paret’in karşıt tezi? Üstelik Ci’rane’de bulunan Mescid-i Aksâ,Guillaume’ın tezi değil, Vakıdî ve Ezrakî’nin iki ayrı kitabından alınmış tarihi belgedir! Oysa Balcı olayı iki şarkiyatçı arasındaki tartışma olarak sunmaktadır! Hatta işi o kadar ileri boyutlara vardırmaktadır ki, Hamidullah, Süleyman Ateş, Mehmet Azimli, Mikail Bayram gibi zatları, Guillaume denen oryantalistin peşine takılmış kimseler olarak aşağılar, onları mal bulmuş mağribiye benzetir!

Yine sayfa 133.de çarpıtmaya devam ederek, Guillaume tarafından ortaya atılan bu iddiayı sahiplenmek, Kuran’da zikredilen İsrâ olayını bağlamından koparmaktan başka anlam taşımaz!

Kimin kopardığını okuyucunun idrakine bırakıyorum!

Balcı’ya göre Guillaume’ın görüşleri doğrultusunda fikir beyan eden Mehmet Azimli, Süleyman Ateş, Mikail Bayram gibi araştırmacılar ve Hamidullah gibi zatların yanılmasına neden olan başlıca amil, bu zevatın,  el-Mescid-ü’l-Aksâ kavramına yükledikleri cami (dikili bir yapı) gibi bir anlam yüklemeleri olmuştur!

Ben bu izahtan sonra ne diyeceğimi bilemiyorum! Bu değerli zevat Balcı gibi düşünselermiş, yani mescid’in soyut bir şey olduğunu, dikili bir yapı olmadığını kabul etselermiş, yanılmayacaklarmış! Yani Balcı’nın teorisini kabul etmedikleri için yanılmışlar!

Herkesi kör ve ahmak, kendilerini uyanık ve akıllı zannetmek, pek sağlıklı bir ruh hali olmasa gerek!

İsrâfil Balcı, Vakıdî ve Ezrâkî’nin Ci’rane vadisinde el-Mescidü’l-Aksâ isminde bir mescidin bulunduğuna dair rivayetleri kabul etmemesinin nedenleri şunlardır;

Huneyn savaşı 630 yılında gerçekleşmiştir. İsrâ ise, Hicretten bir buçuk sene önce olmuştur! Peygamberin 13 gün kaldığı bu Mescid-i Aksâ’nın İsrâ olayı esnasında mevcut olduğuna dair elimizde bir belge yoktur! Huneyn seferi dışında Peygamber’in Ci’rane’ye gidip-geldiğine dair elimizde başka bir rivayet de yoktur! Vakıdî ve Ezrakî’nin rivayetlerinde, Hz. Peygamberin İsrâ gecesi buraya geldiğine dair bir ayrıntı bulunmaz! Burada Mescid-i Aksâ diye bir cami bulunması sadece bir isim benzerliğidir! Burasının İsrâ gecesi gidilen Mescid-i Aksâ olduğunu kabul etmek İsrâ’yı tamamıyla sıradan bir yolculuğa indirgemek olacaktır! S.131,2.

Onun fikri sabiti İsrâ mutlaka mucizevi bir yolculuk olmalıdır! Görüldüğü üzere Balcı gerçeği kabullenmemek adına her türlü yola başvurmaktadır. Bazen karşıt delilleri arka plana atmakta, onları eften-püften gerekçelerle reddetmekte, adeta delil karartmaktadır! Mesela; kitabına pek çok lüzumsuz ayrıntı ve nakil almasına rağmen, Vakıdî’nin “Kitabu’l-Megazî” ve Ezrakî’nin “Ahbar-u Mekke” adlı kitaplarındaki konumuz ile doğrudan alakalı bilgileri tam olarak alıntılamamıştır!

Biz de Balcı’ya soralım; Ci’rane’deki Mescid-i Aksâ’nın, Huneyn Seferinden önce inşa edildiği, ya da orada bulunduğu açık değil midir? Buradaki Mescid-i Aksâ’nın Huneyn Savaşından sonra inşa edildiğine dair elinizde herhangi bir belge var mı? Üstelik bu vadide bulunan bir diğer mescitten, Mescid-i Ednâ’dan bahsedilmiştir. “Mescid-i Aksâ”; “en uzak mescit” demektir. Bu ifadenin kullanılabilmesi için bu bölgede birden fazla mescit olması ve bu mescitlerden birinin merkeze, diğerlerinden daha uzak olması gerekir. Ki o da; Mescid-i Ednâ’dır! İlk İslâm tarihçilerinden Vakıdî’nin “Kitab-ül Meğazî” ve el-Ezrakî’nin “Ahbar-ül Mekke” adlı kitapları bizlere, Mekke’de Mescid-i Haram’dan başka değişik yerlerde mescitler olduğunu bildirmektedir! Sahabenin namaz kıldıkları bu mescitlerin çoğu hicretten sonra ihtiyaç kalmadığı için terk edilmiştir. Demek bu mescitler Huneyn Seferi öncesinde burada bir yerlerde mevcutmuş!

Balcı’ya göre; burada Huneyn gününden önce mescit yokmuş, sadece Peygamberin namaz kıldığı mescide (ona göre yere) Mescid-i Aksâ denilmiş, Ashabın namaz kıldığı yere ise Mescid-i Ednâ denilmiş! İsimlendirme –neden ihtiyaç duyulduysa- bu sefer esnasında olmuş anlaşılan! Peygamber ayrı mescitte, sahabesi ayrı mescitlerde namaz kılmış! Olacak şey değil!

Ona göre Ci’rane’de ne Huneyn öncesinde, ne de Huneyn Seferi esnasında bir mescit inşa edilmiş de değildir! Burada Resûlüllah’ın kaldığı ve ibadet ettiği yere MESCİD-i AKSÂ diye bir isim verilmiştir! Zira; Resûlüllah’ın ibadet ettiği yerlere mescit denilmiştir!

Ona göre; bu mescide tesadüfen Mescid-i Aksâ ismi verilmiş ve de Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksâ arasında sadece bir isim benzerliği vardır, O kadar! Haliyle tamamen farklı bir tarih ve olayın anlatıldığı bir rivayeti Kuran’da işaret edilen İsrâ hadisesiyle ilişkilendirmek, en hafif deyimiyle ayetin mesajını çarpıtmak anlamına gelir! S.133.

Yine Balcı şöyle demektedir; Eğer Ci’rane Vadisinde bir mescit var idiyse, niçin bu Huneyn Seferinden önce hiçbir konuda adı geçmemiştir? Elbette bu haklı bir sorudur!

Yine şöyle demektedir; Neden burası bu kadar önemli olduğu halde, burasının hatırası yaşatılmamıştır, ya da ziyaretgâh edinilmemiştir! Mesela; Hira Mağarası gibi!

Cevabı tam olarak bizde bilmiyoruz. Ama şunları da söylemeye hakkımız var. Hz. Ömer Kudüs’ü fethettiğinde de, oraya en ufak özel bir bölge muamelesi yapmamıştı! Bunun gerekçesini de Balcı, o tarihlerde Müslümanların İsra hadisesine pek önem vermemelerine bağlamıştı! Aynı gerekçe Ci’rane vadisindeki küçük iptidai mescit için de geçerli olamaz mı? Ya da Peygamberimiz ilk vahiyden sonra bir daha Hira mağarasına hiç çıkmamıştır! Neden acaba? Ya da şimdiki Müslümanlar orayı bir ziyaretgâh haline getirdiler diye, acaba bundan bin sene önce de durum böyle miydi? Ya da Asr-ı saadette? Acaba hangi sahabe o tarihlerde Hira’ya çıktı? Belki de o asr-ı saadet Müslümanları aya işaret eden parmağa bakmıyorlar, ayın kendisine bakıyorlar, yolculuğun mahiyeti ve yeri ile değil, İsra suresiye gelen evamir ile ilgileniyorlardı! Bilemiyoruz! Lakin başka kaynaklarda bu basit yapının adı geçmiyor diye, unutuldu gitti diye onu yok sayamayız! Biz tam olarak Peygamberin bütün hayat safahatını biliyor muyuz? Her şeyi filme alınmadığına göre! Ya da anlatılanların tamamı, doğru mudur?

 

10) Balcı’ya göre, buradaki Mescid-i Aksâ’nın, İsrâ gecesi gidilen Mescid-i Aksâ olmadığına dair bir diğer gerekçesi de şudur; Ci’rane’de ki bu mescit; etrafı mübarek kılınmış bir yer  “Bâraknâ havlehû” değildir. Etrafı mübarek kılınmış yer ona göre Kudüs ve civarıdır! Ona göre Ci’rane’nin etrafı mübarek/bereketli değildir! Her ne kadar “Bâraknâ” ifadesi sadece bereketli arazileri ifade etmiyor, ilave olarak manevi anlamda bir kutsallığı da ifade ediyorsa da! S.134.

Pekâlâ; biz de Balcı’ya şunu soralım; Kudüs maddi anlamda bereketli bir yer midir? Yani ziraate çok mu elverişlidir? Oysa Allah; ekin ekilmeyen Mekke vadisi için de bereketli yer demektedir!

Yani; etrafını bereketli kıldığımız yer ifadesinin Kudüs’ü imlediğini söylemek sadece bir tahmindir! Kaldı ki mübarek kıldığımız ifadesi maddi bereketi ifade ediyorsa, yeryüzünde bereketsiz yer mi vardır? Yine Balcı; Kudüs’ün etrafının bereketli arazilerle çevrili olduğunu dillendirirken (s.134) bu etraf/havl /avlu’nun sınırlarını epey geniş tutmuştur! Mesela; onlarca, yüzlerce kilometre! Ama iş Ci’rane’deki Mescid-i Aksâ’nın havlini/sınırlarını belirlemeye gelince oldukça dar bir alanı bize dayatmaktadır!

Bize Kudüs ve civarının bereketli araziler olduğuna ikna etmeye çalışırken delil olarak getirdiği ayetler, tam olarak onun mAksâdına uygun değildir. Örneğin; Araf/137. ayetinde olduğu gibi; Firavun zulmünden kurtulan Yahudileri “Etrafını mübarek kıldığımız yerin doğusuna, batısına yerleştirdik.” Bu ayette asla Kudüs ve civarı geçmemektedir. Daha İsrâiloğulları Mısır’dan yeni çıkmışlardır. Musa vefat ettiği sırada İsrâiloğulları henüz Kudüs ve civarına yerleşmemişlerdir. Zaten ayetin devamında İsrâiloğullarının Sina yarımadasında ineğe tapan bir kavimle karşılaştıkları ve Musa’dan bize de bu inek heykelleri gibi tanrılar yap dedikleri hikâye edilmektedir! Yani henüz Mısır’dan yeni çıkmışlar, Balcı’nın dediği gibi Kudüs ve civarına yerleşmemişlerdir! Zaten kendisinin de itiraf ettiği gibi, 3/96, 7/137, 34/18, 28/30 gibi pek çok ayette zikredilen bu kavram her zaman bereketli yer anlamında kullanılmamış, manevi kutsallık anlamında da kullanılmıştır! S.135.

Yine Kudüs ve civarının mübarek kılındığına dair delil olarak getirdiği Enbiya/71. de “Lût (a.s)’ı zalimlerden kurtarıp, mübarek topraklara ulaştırdık” ayetinde Kudüs lafzı geçmemektedir. Sadece M. Öztürk’ün mealinde bu ilave vardır! Bu ise sadece bir yorumdur. Balcı’nın tezini destekleyecek tek ayet Enbiya/81. ayette geçen “Rüzgârı Süleymanın emrine verdik, Rüzgârlar, onun isteği doğrultusunda bereketli topraklara doğru eserdi.” Buradaki bereketli toprakların Süleyman’ın saltanat sürdüğü Filistin yöresi olduğu açıktır.

Ayrıca, Allah Tuva Vadisi için de (Kasas/30), Güney Arabistan’da yaşayan Sebe Halkının arazileri için de [Sebe/18] “bereketli kıldığımız araziler” ifadesini kullanmaktadır. Allah’ın diğer toprak parçaları için bu ifadeyi kullanmamış olması, o bölgelerin bereketsiz olduğu anlamına da gelmez! Yani manayı muhalifinden anlam çıkarılmaz!

Balcı’nın bu konudaki savını çürüten bir diğer ayette, Kudüs ve civarı için Mübarek kıldığımız (Bâraknâ) denilmemiş, “el-Ardu’l-Mukaddese” denilmiştir. “Musa kavmine şöyle seslenir; Ey kavmim! Allah’ın vadettiği, Kutsal topraklara girin…” [Maide/21] Demek ki; İsrâ/1 deki “Bâraknâ havlehû” Kudüs ve civarı için değil, Mekke ve civarı için daha uygundur!

Bizce, İsrâfil Balcı’nın Mescid-i Aksâ’nın Kudüs’te olduğuna dair en güçlü argümanı da böylece buhar olup, uçmuştur!

Ayrıca şu “havl kelimesi” üzerinde biraz durmak lazımdır; “Etrafını (havlehû) bereketli /mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ”; ayetinde geçen “ havl” ne demektir? “Havl” sözcüğü Türkçemize “avlu” olarak da geçmiştir. Pekâlâ, bu avlu ne kadar geniştir? Mesela; harem sınırlarına kadar gelebilir mi? Bize göre gelebilir! Ayette geçen “bir kenarını mübarek kıldığımız” ifadesinden; Mescid-i Aksâ’nın, coğrafî olarak mübarek kılınmış yerin (Harem Bölgesi) dışında veya bir kenarında olduğu anlaşılmaktadır. Bu mübarek yerin neresi olduğu da Kur’ân’da bildirilmiştir. “Doğrusu insanlara (ma’bed olarak) ilk kurulan ev, Mekke’de olandır. Âlemlere uğur, bereket ve hidâyet kaynağı olarak kurulmuştur.” [Âl-i İmrân, /96] Yani, mübarek yer Kâbe’dir, diğer adıyla Mescid-i Haram’dır. Mescid-i Haram; “Harem bölgenin mescidi” demek olduğuna göre, merkezinde Kâbe’nin bulunduğu bu bereketli bölgenin sınırları belirlenmelidir ki, bu bölgenin “havl’i, kenarları” tespit edilebilsin. Mescid-i Haramdan dışarıya doğru haremin sınırları bilinmektedir! Bu da; Mekke’nin kuzey-doğusunda Ci’rane istikametinde; dokuz mildir! İşte bu dokuz milden dışarıya doğru, Ci’rane Vadisinde bulunan Mescid-i Aksâ arasındaki mesafe de Mescid-i Aksâ’nın avlusudur! Bu durumda, Mescid-i Aksâ, yukarıda sınırları belirlenmiş olan bölgenin biraz dışında, kenarında olmalıdır. Yani, adı Abdülmelik bin Mervan tarafından bu ayetlerin inişinden en az 60-70 sene sonra Mescid-i Aksâ olarak konulmuş Kudüs’teki mescidin ayette geçen Mescid-i Aksâ olması mümkün değildir!

 

Balcı’ya göre ise; Ci’rane Mekke’ye 30 km.dir. Çok tabii ki kasıtlı kasıtsız pek çok hatalar yapmaktadır. Mesela biz Ci’rane bölgesinde Peygamber’in İsrâ gecesi gittiği bir mescit diyoruz, o ise; şu an Mikat sınırında olan, Suudilerin yaptırdığı Ci’rane mescidini anlamaktadır. Buranın uzaklığını Google Earth’dan ölçüp, 30 km.yi bulmaktadır.

Ci’rane bölgesinin Mekke’ye olan uzaklığı, yani; bir bölgenin toplam uzaklığı ölçülebilir mi? Biz şu an kaybolmuş bir Mescid-i Aksâ’nın Mekke’ye olan uzaklığı dedikçe, o hacıların ihram giydiği Mikat yeri olan, Suudilerin çok sonraları yaptırdığı, Google Earth’daki El-Mascidü’l-Cü’ranah’ yi getirip önümüze koymakta!

Biz kendilerine, tam olarak bu Ci’ranedeki mescidin yerini tespit etme imkânının olup olmadığını, özellikle de Mescid-i Harama olan uzaklığını sorduğumuzda, İsrâfil Balcı’nın cevabı aynen şudur; “Elbette ki, ben umreye gittiğim zaman bizzat bizi gezdiren rehbere sordum. Hatta 30 dedi. Ben 25 olarak aldım hani gidiş-dönüş 50 km. Akılda kalır diye. Kaldı ki buranın uzaklığını sanırım internet üzerinden de tespit etmek mümkün.”

Durum bütün vahametiyle budur! Ci’rane vadisindeki Mescid-i Aksâ diye bir caminin Mescid-i Haram’a olan uzaklığından haberi olmadığı gibi, burasının yerini tesbit etmek gibi hiçbir ciddi girişimi de olmamıştır! Yaptığı sadece umre ziyaretinde rehber’e sormaktan ibaret! Meçhul bir rehberin, meçhul bir bilgisinin insafına kalmış durumdayız! Bir de, yol tabelalarında gördüğü Ci’rane 30 km. şeklindeki bilgi!

Yine inanılacak gibi değil amma, biz Ci’rane vadisinde -şimdilerde kaybolmuş- Peygamberin İsra gecesi gittiği Mescid-i Aksâ’nın Mescid-i Haram’a olan uzaklığı dedikçe o bizim önümüze, şu anki Ci’rane Mescidini koymaktadır!

Bu 30 kilometreyi de 25’e düşürerek, bize cömertlik gösterisinde bulunarak, avans olarak beş kilometre ikram etmektedir! Hadi bakalım! Peygamber yaya olarak Mescid-i Haram’dan, Ci’rane’deki Mescid-i Aksâ’ya yürümüşse, bir gecede 25+25=50 kilometreyi yürüsün de göreyim, bakayım demektedir. Böylece; İsrâ’nın maddi bir yürüyüş olmadığına dair en güçlü argümanlarından birini üretmiş olmaktadır! Hâlbuki bu mescitten bahseden en erken kaynaklardan olan Vakıdî bu mescidin Mekke’ye 10 mil kadar uzakta olduğunu da belirtmiştir! S.132.

Ayrıca Balcı laf kalabalığı arasında, Müslümanların Peygamberimizin Ci’rane’ da kaldığı, ardından ihrama girdiği günlerin hatırasını canlı tutmak amacıyla Ci’rane Vadisine bir cami inşa ettiklerini dipnotta söyler! Böylece bugün hacıların ihrama girdiği Ci’rane bölgesindeki mikat yerinde yapılan camiyi, Peygamber’in içinde 13 gün kaldığı Mescid-i Aksâ gibi takdim eder! S.131.

Hâlbuki DİA, İslam Ansiklopedisinden alıntılanarak verilen bu bilgi de tam olarak nakledilmemiştir. Mesela; Ci’rane maddesini yazan Ahmet Önkal, burasının (Peygamberin Huneyn seferi sonrası 13 gün kaldığı yerin) Mekke’ye 9 mil mesafede olduğunu (Ezrakî, II, 131) belirtmektedir. Hil bölgesinde (harem bölgesinin dışında) yer alan Ci’rane, Harem bölgesinde bulunan kimselerin umre için ihrama girdikleri üç yerden (Hudeybiye, Ten’im’den) biridir. Hatta birçok mezhebe göre en faziletli ihram yeri Ci’rane’dir! Peygamber devrinden kalma su kuyusunun yanına sonradan mescit inşa edilmiştir. [DİA, C.8, s.25]

Balcı’ya göre; Peygamberin gecenin bir vaktinde Ci’rane’ye gittiği tezi fizik kurallarına aykırı imiş! S.137.

İyi de sormazlar mı adama, (senin hesaplamalarına göre) 25 gidiş + 25 geliş = toplam 50 kilometreye gitmek fizik kuralların aykırı ise 1250 + 1250 = 2500 km. Kudüs’e kadar gidip gelmek hangi fizik, kimya, biyoloji yasalarına göre mümkündür! Oysa, o tarihlerde bulunan sonra yıkılıp, unutulup giden bu küçük, ibtidai, etrafı taş duvarlarla çevrili Ci’rane’deki mescidin Mekke’ye olan uzaklığı Vakıdî’ye göre sadece 10 mil, Ezrakî’ye göre sadece 9 mildir! Üstelik İsrâ/1’de Peygamberin sadece gittiği/ götürüldüğü haber verilmekte, geri getirildiğinden bahsedilmemektedir. Peygamber orada birkaç gün kalmış, daha sonra dönmüş de olabilir!

 

11) Ci’rane’deki Mescid-i Aksâ’nın İsrâ gecesi gidilen gerçek Mescid-i Aksâ olamayacağının bir diğer gerekçesi de Peygamberimizin o tarihlerde can güvenliğinin olmamasıymış! Hani ıspanaktan yağ çıkaran, lakin balinanın yağını görmezden gelen Balcı’ya izin verirse, birkaç soru soralım; “Vallahü ya’sımüke min’en-nas” ayeti kime nazil oldu! “La tahzen, İnnellahe meanâ” diyen kimdi? İsrâ olayından az bir süre önce Taif’e giden kimdir, orada son derece ağır hakaretlere maruz kalan, atılan taşlardan ayaklarından kan akan kimdir? Onun korku nedir bir hali hiç olmuş mudur? Hele o İsrâ gecesi, onu götüren/yürüten, davet eden Allah ise?

Ya da şöyle soralım; Mekke’ye 10 mil mesafedeki mescide gitmenin can güvenliği yok, binlerce kilometre uzağa, hiç bilmediği yerlere gitmenin güvenliği var? Kudüs’e giderse Allah’ın himayesi altında, Ama Mekke’nin, harem bölgesinin biraz dışına çıkarsa O Allah onu himaye etmeyecek? Şaka gibi, Hatta Karadenizli fıkrası gibi!

Pek tabii Balcı geliştirdiği kendi paradigması içinde haklıdır. Zira onun peygambere yaptırdığı yolculuk manevî türdendir! Manevi yolculuk güvenliklidir! Manevi yolculuğa yol kesen haramiler müdahale edemez! Ama tam da burada Balcı’ya şunu sormalıyız; bu manevi yolculukta, Burak denen, eşekten büyük, katırdan küçük, – binmesi inmesi kolay olsun diye bu mübarek hayvan midillivari düşünülmüş –Yunan mitolojilerindeki Pegasus gibi kanatlı bir vasıtaya neden ihtiyaç duyuluyor? (Henüz yaratılmamış olan) Cennet’ten getirilen bu beygir maddi değil midir? Hadi yolculuk manevidir diyelim, Yolcu / Hz. Peygamber ise maddidir. Bizim gibi etten-kemikten müteşekkildir! Bunu ne yapacağız? Balcı pek tabii bunlar uydurmadır diyecektir! Lakin bu Burak hikâyesi en erken Kudüs’e yapılan İsrâ/gece yolculuğu rivayetlerinde mevcuttur. Yani; Balcı’nın peygamberimizin Beyt-i Makdis’e götürüldüğüne dair deliller bulduğu en erken rivayetlerde! S.165-6. Bu rivayetin Burak kısmı uydurma ise, Beyt-i Makdis kısmının sahih olduğunu nasıl kabul edebiliyoruz?

Kendi ifadesiyle bir taraftan maddi tasvirler yapılıp, diğer taraftan İsrâ hadisesinin manevi olduğunu söylemek, ilginç bir ironidir! S.279.

 

12) Balcı şöyle der; Asr-ı Saadette Müslümanlar Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’yı  Mescid-i İlîya olarak ya da Beytü’l-Makdis olarak isimlendirmelerine rağmen, Allah Mescid-i Aksâ olarak isimlendirmiştir!

Biz de Balcı’ya soralım; Allah neden murad-ı ilahisini Mekkelilere bildirirken, Mekkelilerin kullandığı ismi kullanmamıştır? Suçlu elbette Balcı değildir! Suçlu; Mescid-i Aksâ’ya bir türlü Beyt-i Makdis deme alışkanlığından kurtulamayan Mekkelilerdir!

Zührî gibi Emevilerin resmi ulemasından bir hadisçi bile, uydurduğu “İbadet için üç mescide ziyaret yapılır. Kâbe, Mescid-i Mebevi ve Beyt’ül-Makdis” şeklindeki hadiste bile Mescid-i Aksâ dememiştir! Ki; İsrâ yolculuğunun Kudüs’e olduğu ve buradan göğe çıkıldığına dair Miraç anlatılarının üretiminde Emevilerin sanıldığından da büyük rolü vardır! Ne var ki, Balcı’ya göre; yukarıdaki hadisin Emevi Valisi Ubeydullah b. Ziyad’ın kölesi tarafından nakledilmiş olması bile uydurma olduğunu göstermez!

Bu arada Balcı’ya bir soru soralım! Hani, secde edilen her bir yer, mescit idi! Noldu? Demek her secde edilen yer bir mescit değilmiş! Sizin güvenilir bulduğunuz Zührî’nin hadisine göre üç tane mescit varmış!

Öyle garip, tuhaf hadisler vardır ki, sanırım Sayın Balcı da bunları kabul etmiyordur! Mesela; Emevilerin Şam ve civarındaki ahaliyi hacdan alıkoymak için (Zira o sıralar, Mekke ve Medine de halifeliği ilan eden Abdullah b. Zübeyr’e insanlar biat etmesin diye) inşa ettikleri Mescid-i Aksâ için hadisler uydurmuşlardır. Örneğin; “Kim Beytü’l-Makdis’te umre ihramına girerse, geçmiş günahlarına kefaret olur.” Bunun üzerine Peygamberimizin hanımı Ümmü Seleme Kudüs’e umreye gitmiş, ihrama girmiş! İsrâfil Balcı; Abdullah İbn-i Ömer İlîya/ Kudüs’te ihrama girdiğine dair rivayetleri bile, içinde Mescid-i Aksâ geçtiği için dikkate değer bulur! S.124

Yani hadisler uydurma ama, olsun! İçinde bizim teoriyi destekleyen kanıtlar bulunmakta!

Balcı’ya göre; İsrâ gecesi Peygamberimizin Kudüs’e götürülmüş olduğuna dairHadisçi Abdürrezzak’ın rivayeti göz ardı edilmemeli! Çünkü rivayetin sonunda, Peygamberimiz İsrâ olayını haber verdiğinde Kureyş onu yalanlamış, Ebubekir tasdik edip, Sıddîk ünvanı almış! Epey bir mümin de inanmamış ve mürted olmuştur! Baştan sona yalan olan bu masallarda geçen Mescid-i Aksâ’nın Mekke’den bir aylık mesafede olduğuna dair müşriklerin itirazına bel bağlamaktadır! Demek ki, Müşrikler bile Mescid-i Aksâ’nın Kudüs’te olduğunu bilmektedirler! S.125

Bize göre ise; Mekke müşriklerinin böyle mantıklı sorular sormaları onların, Balcı’dan daha aklı başında olduğunu, mantıklı düşündüklerini göstermektedir! Uluslararası tüccar olan bu kimseler defaatle Şam’a, Kudüs’e gitmiş kimselerdi! Çok doğal olarak orada Mescid-i Aksâ diye bir mescit/cami olmadığını da biliyorlardı. Ya Muhammed, sen ne diyorsun? Sen Muhammedü’l-Emin’sin, senin yalan söylediğin görülmemiştir.

Yani ıspanaktan yağ çıkaran Balcı’ya şunu sormak hakkımız. Sayın Balcı; Mekke’de zaten bir avuç mümin vardı. Bunlardan hangisi, kaç kişi mürted olup, dinden döndü? Bu masal, tamamıyla İsrâ olayında Peygamberi Kudüs’e uçuran, oradan da kainatın öbür ucuna ışınlayan yalancıların uydurmasıdır! Kim bu masallara inanırsa Ebubekir gibi Sıddîk olur, Kim yalanlarsa mürted olur şeklinde, kırk satır mı, kırk katır mı türünden gözdağı vermeden ibarettir!

Zaten bu hadisi Zührî nakletmiştir. Hani şu üç mescit için yolculuk yapılır diyen, Kabe ve Mescid-i Nebevi’ye Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’yı da ekleyen, Emevilerin saray beslemesi hadisçi! O tarihlerde Şam ve civarına sıkışmış Emevilere dini destek bularak/üreterek yardım etmeye çalışan hadisçi! Bir de Miraç gecesinde, huzur-u ilahide Allah’la beygir pazarlığı yapar gibi peygamberi pazarlığa tutuşturan ve elli vakit namazı beş vakte indirten hadisi nakleden hadisçi! S.170

 

 

13) Kudüs Hz. Ömer zamanında fethedildi. Taberî, el-Ezdî ve el-Vâsıtî gibi klasik kaynaklarda bu olay ile ilgili o kadar çok ayrıntıya yer verildiği halde, İsrâ olayını hiç anmamaları ve mezkur olayı hiç anmamaları ve mezkur olayı bu bölgeyle ilişkilendirmemeleri hayli dikkat çekicidir. S. 126. Ömer, (çöplük halindeki bu harap yeri) harem bölgesini temizlemeye çalışır, eteğiyle taş taşır, buraya oldukça basit küçük bir mescit yapmaya giriştiğine dair pek çok tafsilatlı bilgi söz konusu bu kaynaklarda vardır! Fakat hayrettir ki, Ömer İsrâ olayını hiç hatırlamaz! Onun hatırasına bir şey yapmaz! Ya da Kudüs’ü fetheden bu kadar sahabeden hiç kimse, İsrâ gecesi peygamberin buraya geldiğine dair tek bir kelam etmezler!

Tüm bunları Balcı, teorisini çürütme pahasına dürüstçe nakleder! Gel gör ki, Balcı geri adam atmaz, tüm tarihi belgelere rağmen ısrarla teorisini savunmaya devam eder ve şöyle der; Tüm bunlar İsrâ olayının burayla ilgisi olmadığı anlamına gelmez! S.128. Ona göre; erken dönemlerde Müslümanlar İsrâ olayına fazla önem vermemişlerdir! O kadar! Kudüs’ün fethiyle ilgili lüzumlu lüzumsuz bu kadar ayrıntı verilmişken, tek bir kelam olsun İsrâ olayından bahsedilmemiş olması, Müslümanların Kudüs /Mescid-i Aksâ ile İsrâ arasında bir bağ kurmamasının nedeni budur(!) Olacak şey değil!

 

14)  İsrâfil Balcı’nın İsrâ hadisesinin maddi olmayıp, manevi olduğuna dair iddiasına gelelim. Ona göre; Resulullah’ın bedenen yolculuk yaptığına dair elimizde somut bir veri yoktur!

Her ne kadar, İsrâ/1 de kulumuz (Muhammed) deniliyorsa da! Âlimlerin çoğunun bu yolculuğun hem beden hem de ruhen olduğunu söylüyorlarsa da, o kararını çoktan vermiştir! Yolculuk rüya türündendir! Bu daha inandırıcı ve yerinde bir yorumdur! S.278. Oysa, Mescid-i Aksâ’nın Kudüs’te bulunduğu konusunda ulemanın icmasından delil kotaran kendileridir! Burada, nedense icmaya muhalefet etmektedir!

Pek tabii ki bize göre de icma delil olmaz. Binlerce âlim Miraç’tan bahsetti diye bu masalı kabul etmek zorunda değiliz! Ama ilkeli birisi icmayı bir defa kabul kabul etmişse, devamını da getirmelidir!

Balcı yolculuğun ruhen de olduğunu söylemedi! Böylece insanın ruhunun olmadığına dair yapılan çalışmalardan haberdar yeni ilahiyatçılardan gelecek eleştirileri de baştan savuşturmuş olmaktadır.

Biz Balcı’ya burada şunu sormak hakkımız sanırım! Siz, İsrâ olayının basit maddi bir yürüyüşe indirgenmesinin onun değerini, olağanüstülüğünü yok edip-duracağını baştan beri söyleyip durdunuz! Pekâlâ; böyle harikulade, muhteşem bir olayı sıradan bir rüyaya irca etmek onu maddi yürüyüşten çok daha sıradan bir olaya tahvil etmez mi? Bu bir rüya ise, Müşrikler neden itiraz etsin? -Bize göre itiraz filan da yok, Çünkü Kudüs’e böyle bir yolculuk yok! Hani sizin kabulleriniz arasında olduğu için soruyorum.- Böyle bir sıradan rüyayı –eğer rüya ise-  üstünden yorgan düşmüş, kıçı ayazda kalan herkes görebilir derler!

Şimdi bir kere daha soruyorum Sayın Balcı; İsrâ Kuran’da pek çok ayette geçtiği üzere bedenen yapılan gece yolculuğu demektir. “Fe esri bi ehlike…/Gecenin bir kısmında aileni yürüt” [Hıcr/65], ayrıca bak, [Taha/72, Duhan/23] Mescid-i Haram, Mescid-i Aksâ maddi taş yapılar, Kul/Muhammed insan maddi… Nasıl oluyor da buradan manevi bir yolculuk çıkarıyorsun? Sonra manevi ne demektir? Hiç Peygamberin ve Kuran’ın kullandığı bir kavram mıdır? Manevi âlem tabiri bile ilk defa Gazalî tarafından dini literatürümüze dahil/ithal edilmiştir!

Yolculuk; manevi yani sanal, Yolcu da; rüya’da! Bunun neresi mucizevi bir olay!

Oysa; yolculuk da maddi, yolcu da nesnel!

İsra/93 ayetinde yani; İsra olayını anlatan bu surede, peygamberin ölümlü bir beşer olduğu, başka ayetlerde ise “Tıpkı bizim gibi, arkadaşınız” olarak takdim edilmiştir! Bizzat bu surede Peygamberin göğe çıkmadığı, yani uçarak Kudüs’e gitmediği üstüne basa basa vurgulanmaktadır! Bizzat bu surede İsa/59 da peygambere hissi/görsel mucize verilmediği, hatta buna benzer yirmiye yakın ayetle ifade edilmişken!

Peygamberin Mescid-i Aksâ’da kendisine gösterilen / İRÂE edilen şeyler bizim meçhulümüz! Bu noktada vahiy bizlere herhangi bir bilgi vermemektedir! Rabbinin ayetlerinden bazısı, Kulu Muhammed’e (s.a.v) gösterildi! İşte burası maddi midir? Manevi midir? Bilmiyoruz! Sadece icmalen âmennâ ve saddeknâ deyip teslim oluyoruz!

Balcı, İsrâ’nın ruhen olduğuna dair en çok kullandığı delile gelelim. Güya; Peygamberimiz Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söyleyince, Kureyş; “Bir aylık mesafedeki Kudüs’e nasıl bir gecede gittin, geldin” diye itiraz etmişler! Bunun üzerine peygamber çok zor anlar yaşamış! Balcı burada pratik zekasını çalıştırarak, şu soruyu sorar; Eğer Hz. Peygamber oraya bedenen, maddi olarak gitmiş olsaydı, oradaki mescidin sütunlarını, kapı ve pencerelerini hatırlayacaktı! Hatırlayamadığına göre demek bedenen gitmemiştir! Bunun üzerine hemen Peygamberin gözü önüne Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’nın silüeti getirilmiş, o da oraya baka baka, bir bir sordukları sorulara cevap vermiştir!

Sayın Balcı, o tarihte Kudüs’te olmayan mescidin, sütunlarını, pencerelerini saydırmak neyin nesidir? Say bakalım pencerelerini Hık, mık! Sütunlarını say! Cevap yine yok! Yahu uluslararası tüccar olan Mekkeli müşrikler orada böyle bir mabedin/mescidin olmadığını bilmiyorlar mıydı? Ya da; Hz. Peygamber, bu müşriklerin burasını avucunun içi gibi bildiklerini bilmiyor muydu? Onları kandırmaya çalışsın?

Balcı, söz konusu peygamberin gözleri önüne Mescid-i Aksâ’nın siluetinin getirilmesi palavrasını, sadece yolculuğun maddi değil, manevi olduğuna dair delil niyetiyle kullanmaktadır. Sanırım o da bu palavralara inanmamaktadır!

Tüm suç müşriklerindir (!) Onlar Mescid-i Aksâ’yı bir bina, bir dikili yapıt gibi hayal etmektedirler! Onlar yolculuğun manevi olduğunu kabul etseydiler, bir de mescit kelimesinin mabet gibi bir yapı olmadığını bilseydiler, bu soruları sormayacaklardı!

Balcı çok zor durumdadır! O tarihlerde Kudüs’te bir mescit olmadığını o da bilmektedir! Ne yapsın? İcat ettiği teori varlığını sürdürebilsin diye çekmediği eziyet kalmamış! Ama gene de kolay kolay pes etmez! Peygambere gösterilen; Mescid-i Aksâ’nın silüet şeklindeki hayali görüntüleridir! s.279. Ah bu hayallerin, rüyaların gözü kör olsun! Ya onlar da olmasa!

Hz. Aişe annemizin bu olayı tamamen manevi olarak nitelendirmesine bel bağlayacak olur! Fakat Aişe annemiz İsrâ olayı esnasında daha çocuk olduğu aklına gelir! Peygamberle de evlenmesine daha yıllar vardır! Ondan da vazgeçer1

Miraç olayını maddi bir yolculuk olarak tasvir edenlere der ki; Bütünüyle beşeri bir kimliğe sahip Hz. peygamberin yedi kat göklere çıkarılıp, melekût âlemine götüren tasvirlerin kabul edilebilir tarafı yoktur! İyi güzel de senin İsrâ tasvirinin bundan ne farkı vardır?

Her düşünce vadisinde dolaşır ve yorulur, en sonunda şunu demeye mecbur kalır; “Neticede İsrâ hadisesi Peygamberin yaşamış olduğu bireysel bir tecrübedir!” s.282. İsrâ hadisesi, ne ruhani, ne de bedenidir! Sadece peygamberin yaşadığı bireysel bir tecrübedir. Kuran adeta bu meseleyi onun özeline bırakırcasına detay hakkında bilgi vermemiştir!

Miraç hakkında der ki; her yerde hazır ve nazır olan Allah ile Peygamberi görüştürmek için yedi kat göklere yükseltmeye ve bu kadar prosedüre ne gerek vardır!

Biz de kendilerine soralım; “Allah’ın bazı ayetlerini görmesi” için Peygamberin Kudüs’e gitmesine ne gerek vardır? O’nun “En büyük ayetlerinden bir kısmını”, Mekke’nin dışında Me’va bahçesinde, Sidre ağacının yanında görmüştü!

 

15)  Balcı, erken dönem hadis mecmualarını incelemiştir! Miraca dair hadislerin H. 200 yılından itibaren yani hicri üçüncü asırdan itibaren yer almaya başladığını tespit etmiştir! Burada önemli bir tespitte bulunur! Kütüb-i Sitte öncesi kitaplarda Miraca dair herhangi bir rivayet yer almazken, İsrâ’ya dair çeşitli rivayetler vardır! Başka bir deyişle, erken dönem hadis mecmualarında sınırlı sayıda İsrâ hadisesine dair sınırlı sayıda rivayet varken, Kütüb-i Sitte kategorisindeki hadis kitaplarında ise daha çok miraca dair rivayetler bulunur. S. 156. Yıllar ilerledikçe, rivayetlerin sayısı da, hacmi de artmıştır.

Şimdi burada Balcı’nın savını hatırlayalım. Miraç tamamen uydurmadır. İsrâ (onun deyimiyle Kudüs yolculuğu) ise; tamamen gerçektir. Eğer Kudüs yolculuğu gerçekten var ise, ümmet buna inanmışsa, doğal olarak Miraç öykülerinin bu İsrâ hadisesine sonradan ilave edilmesi gerekir! Gel gör ki, az sonra ele alacağımız gibi, en erken kaynaklarda da İsrâ ve miraç iç içe, birbirinin devamı şeklindedir. Yani Miraç; İsrâ’nın devamı olarak ele alınmıştır! Mesela; İbn-i Ebî Şeybe’de (v.235) yer alan –hem en erken, hem de en kapsamlı olan- bir hadiste, İsrâ ve miraç birlikte ele alınmış, birbirlerinin devamı gibi anlatılmıştır!  Her ne kadar Balcı en erken kaynaklarda İsrâ’ya dair anlatılar bulunur, Miraca dair tek bir anlatı bile bulunmaz dese de! s.160 Örneklere geçelim.

*Malik b. Enes’in (179) Muvatta’ında “Rasulullah yürütüldü ve cinlerden İfriti gördü.”

*Rebî b. Habib eserinde; “Rasulullah; Beyt-i Makdis’e urûç ettirildi.”

*Abdullah b. Mubarek (181) İsrâ’yı miracı harmanlayarak anlatmıştır! Eserinde “araca bi, saade bi” gibi urûç ve göğe çıkmayı ifade eden deyimleri kullanmıştır!

*Tayâlisî (204) de Peygamberin Kudüs’te namaz kılıp kılmadığı tartışılmıştır! Yine Cebrail, Peygamber Burak’ın sırtına binip Beyt’ül-Makdise, oradan göğe yükselmişler, Cebrail gök kapılarının açılmasını istemiş ve Hz. Peygambere cennet ve cehennemi göstermiştir!

Balcı, erken dönem hadis mecmualarında miraca dair rivayetler yok diyorsa da, s.225, bu iddiayı bizzat yazarın s.160-6 arasında verdiği yukarıdaki beş örnek yalanlamaktadır! “Araca, saade” gibi kelimelerin, “açılan gök kapılarının” bu erken dönem rivayetlerinde ne işi vardır! Dediği gibi bu önemli bir detaydır!

Yine kitabının ilerleyen bölümlerinde itiraf ettiği gibi, ne hadis, ne siyer ve ne de tefsir kitaplarında İsra ve Miraç anlatılarında bir tutarlılık vardır. s.231 Hiç kimse İsra ve Miraç’ı tam ayırmamıştır. En erken hadisler sadece İsra’dan bahsetmiştir, sonrakiler buna miracıda ilave etmişlerdir diye kesin bir tespit yapılamayacağı bütün çıplaklığı ile ortadadır! Siyerci İbn-i İshak’ın (151) el-Mescid’ül-Aksâ’nın Kudüs’te olduğunu belirtmesi Balcı için önemli bir detaydır! S.233. Tüm bunlar Kudüs’ü başka yerde aramanın anlamsızlığını ortaya koyar!

Tüm bunlara rağmen bu çelişkiler yumağından İsrâ yolculuğunu Kudüs’e yaptıranlar, Balcı gibi bunu manevi yolculuk şeklinde yaptırmamışlardır! Cennetten gelen eğerlenmiş Burak/Pegasus/Kanatlı at ile maddi olarak yaptırmışlardır! Zaten miraç masalları, Kudüs’e kadar götürülen/uçurulan Peygamberin, İsrâ /gece yolculuğunun devamıdır! Görüldüğü üzere hiç kimse Balcı gibi İsrâ ve miracı ayırmamıştır! Kudüs’e kadar uçurulan Peygamber, oradan da göğe yükseltilmiştir. Kudüs’e uçtuğuna inanıyorsunuz da, göğe çıktığına neden inanmıyorsunuz? Kudüs’e götürülme/uçurulma şeklinde anlaşılan İsrâ, Miraç masallarının girizgahı mahiyetindedir! İsrâ böyle anlaşıldığı sürece, İsrâ ve miraç ayrılmaz bir bütünlük arzetmeye de mahkumdur! İsrâ’yı bu şekilde anlayanlar ve de anlatanlar da Miraç masallarına insanları hazırlamaktadırlar!

Balcı’nın ilk baştaki savını burada tekrar hatırlayalım. Yıllar ilerledikçe hadis mecmualarına miraç ile ilgili anlatılar çoğalmıştır. Yani üretilmiştir! Doğru!

Biz de burada Balcı’ya soralım; Miraç ile ilgili anlatıların H. 3. Asırdan itibaren hadis kaynaklarına girmeye başladığını kabul ediyorsun da, İsrâ’nın Kudüs’e, Beyt-i Makdis’e, ya da H. 70’li yıllarda yaptırılan Mescid-i Aksâ’ya yapıldığına dair rivayetlerin (bizce uydurmaların) daha sonraki yıllarda hadis/siyer kitaplarına girdiğini neden kabul etmiyorsun? Emevilerin Şam’ın, Kudüs’ün yıldızını bu kadar parlatmaya çalıştığı bilinirken! İslama giren Kab’ul-Ahbar, Vehb b. Münebbih gibi pek çok Yahudi, İsrâiliyatı beraberinde getirdiği bilinirken! Kudüs’te inşa edilen Mescid-i Aksâ ve Kubbet’üs-Sahra, Hacer-i Muallak ile ilgili bu kadar efsane üretildiği bilinip dururken!

Özellikle, Hz. Musa’nın miraç hikayelerinde Hz. Peygamberi bir çömez görüp, akıl vermesi, özellikle Yahudilerce kutsal kent olan, pek çok peygamberin buradan göğe çıktığı kabul edilen, bütün nehirlerin altından çıktığı, bütün ruhların toplandığı, dünyanın temel taşı vs. kabul edilen, kutsal taş /hacer-i muallak efsaneleri biraz dikkat edilseydi, İsra/ Kudüs yolculuğunda da İsrailiyatın katkısı daha rahat görülebilirdi. Zira Yahudi masallarında, Kudüs göğe açılan kapıdır! Kudüs’ün üzerinde bir de semavi Kudüs vardır ki bizdeki Beyt-i Mamur inancı buralardan tevarüs etmiştir!

Anlaşılan odur ki; en erken İsrâ rivayetleri de Miraç hikâyeleriyle doludur! Peygambere mucize isnatlarının başladığı yıllarda, Peygamber önce Kudüs’e uçurulmuş, oradan da göğe yükseltilip, kâinatın öbür ucuna ışınlanmıştır!

Yani; İsrâ yolculuğuna da pek çok masal ilave edilmiştir! Peygamberi hiç gereği yok iken, gecenin bir vaktinde Kudüs’e götürüp, getirmek sadece Peygamberi biraz daha hayattan koparır, efsane ve mitosların sarmaladığı bir masal kahramanı yapmaya yarar!

 

16) İsrâfil Balcı, bizce en önemli konu olan İsrâ günlerindeki Kudüs, Oraya inşa edilen Ömer Mescidi, Kubbetü’s-Sahra ve Mescid-i Aksâ hakkındaki malumatı kitabının oldukça ilerleyen bölümlerine yerleştirmiştir! Oysa bu temel bilgileri verdikten sonra, İsrâ ve Miraç konusuna geçseydi konu çok daha güzel anlaşılacaktı. Bunun neden açıktır! Emevilerin, Abdullah b. Zübeyr’in onlarca yıl Mekke ve Medine, Kudüs ve Şam dışındaki diğer İslam beldelerin meşru halifesi olduğu günlerde, Şam halkı Mekke’ye gitmesin, orada Abdullah b. Zübeyr’e biat etmesin diye, Kudüs’e inşa ettikleri alternatif hac mekânlarından okuyucuyu uzak tutmak, böylece önce kendi teorisinin iyice kanıksanmasını sağlamaktır! Balcı; Emevilerin vakfe için Mescid-i Aksâ, tavaf için Kubbetü’s-Sahra’yı inşa ettiklerini, Hacer-i Esved’e karşılık olarak Hacer-i Muallak’ı parlattıkları hakkında İbn-i Teymiyye, Yakubî, İbn-i Esir gibi otoritelerin verdiği bilgileri dikkate değer bulmaz! S.379

Ona göre; Kâbe’yi mancınıkla tahrip eden Haccac’ın ve onun komutanı Abdülmelik’in Kâbe’ye alternatif mabet inşa etmeleri mümkün değildir! S.382

 

17) Balcı’nın bizce pek çok manevi hipotezlerle/varsayımlarla oluşturduğu İsrâ paradigmasının kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Zira; pek çok özel şartlar/öncüller koşmakta, Yani; “kaynanam kız çıkarsa kabilinden” ancak bu öncüllerin doğru olması halinde, sonuç alabilecektir! Bu eser için dört buçuk yılını verdiğini söylemekte! Doğrudur. İçinde pek çok lüzumlu lüzumsuz bilgi ve de ayrıntı vardır. Bu sahada bu kapsamda başka bir eser de olmayabilir. Sanırım Balcı bu 4,5 senesinin büyük bir kısmını bilgi toplamanın yanı sıra, kurmaya çalıştığı bu yeni paradigmasını oluşturmak için harcamış! Mescidi nasıl mabetten, secde edilen her bir yer anlamına çevirebilirim, Ci’rane’deki Mescid-i Aksâ’yı nasıl gözden düşürebilirim, O tarihlerde Kudüs’te olmayan bir Mescid-i Aksâ’yı oraya yerleştirebilirim ile uğraşmış olmalıdır! Miracı reddetmiş olması, İsrâ’yı manevi bir yolculuğa dönüştürme hakkını ona vermez! Bu sadece; meseleyi hayale havale etmektir. Meseleyi biraz daha flulaştırmak, sır /gizem /esrar perdesiyle örtmek demektir! Ona ne bildiğimiz anlam da bir mucize diyebilmekte, ne de onu mucizevi takdim etmekten (olağanüstü mahiyetinden) vazgeçmektedir! Yanlış kurgulanmış ana teori yüzünden, teorik körleşme diyebileceğimiz bir tutum sergilemektedir! Oysa her iki tarafın delillerini tarafsızca sergileyip, kararı okuyucuya bırAksâ idi, çok daha uygun olurdu! Kitap bildiklerimize yeni bir şey katmaktan ziyade, Balcı’nın tercih ettiği teoriyi ispatlamakla sayfalarını doldurmuş! Kitap eksenli olduğunu iddia ettiği çalışması, İsra hadisesinde, maalesef indi/sübjektif yorumlar etrafında dönmüş-durmuş!

 

18) Tüm bunlara ilaveten, kendi yorumlarını kabul etmeyenlere de ağır şekilde saldırması, hakarete varan ifadeler kullanmasını ben şahsen kendilerine yakıştıramadım! Mesela şu sözler kendisiyle konu hakkında Muhammed Nur Doğan’ın facebook sayfasında tartıştıktan sonra kaleme aldığı sözler; “Bazı dostlar dilimin sivriliğinden söz ediyor. El-hak doğrudur. Neden mi; yıllardır emek edip uğraşıyorsunuz, adeta iğneyle kuyu kazar gibi bilgileri toplayıp olabildiğince vahyi merkeze alarak konuşmaya çalışıyoruz. Buna mukabil iki kitap okumakla kendisini allame sanan bazı nevzuhurlar veya edindiği malumatları mutlak doğru sanan bazı aklı evvellerin hoyratça ve hadsizce çıkışlarını görünce veya sanki bir şey biliyormuşçasına itirazlar dillendirdiklerine şahit olunca, inanın kontrolü sağlamak çok kolay olmuyor. İnsanın biraz emeğe saygısı olur veya susup oturur… Ortalık merdiven altı siyerciliğinden geçilmiyor.…Siz ne biçim had bilmez insanlarsınız. Gidin kendi kulvarınızda konuşun!

Ayrıca bizi ciddi olmamakla, demogoji yapmakla, hoyratça yorum yapmakla suçlamakta! Takılmışsınız Alfred Guillaume’nin peşine, bilimsel bir şey söylediğinizi sanıyorsunuz! Bu işler iki kitap okumakla olmuyor. Vs.

İyi de kendisinin de ifade ettiği gibi kendi yorumlarına katılmayanlara bu kadar hiddet, tevehhür göstermesi hoş değil! Her ne kadar o kendi sahasının uzmanı olsa da, bu konuya yıllarını verse de, onun tezine karşıt tez ile cevap verenlere kızması doğru değildir! Aksi halde bunlar kişisel hak-hukuk meselesine dönüşür, kırdığınız kalplerinin adli ilahide hesabı sorulur! Ya da muhataplarınızın “uslubu beyan, aynıyla insan”, “silah’ul-liâm, kubhu’l-kelam” gibi nitelemelerine maruz kalırsınız!

İki kitap okumayı bırakın, tek bir KİTAB’ı doğru dürüst okuyan biri sizin Kuran merkezli olduğunu iddia ettiğiniz teorinizi eleştirebilir, yanlışını bulabilir. Kaldı ki, benim de görüşlerine katıldığım pek çok akademisyen sizin tezinizin karşısındadır! Çok emek vermeniz takdire şayan bir husus olmakla birlikte, insan bazen bu uzun ve yorucu çalışmada muvaffak olamayabilir, isabetsiz görüşleri savunabilir. Bazen dağa çıkan dağın tamamını göremez! Karşıdan bakan tamamını görebilir! Eğer birileri sizin kitabınızı eleştirirse, ona müteşekkir olun! Zaman ayırmış, sizi anlamaya çalışmış değil mi? Hem bunları not alırsınız, ya kabul edersiniz, ya da bu itirazlara da cevap verecek şekilde, kitabınızı, teorinizi geliştirmeye devam edersiniz!

Pek değerli hocam! Size sevgi ve saygılarımı sunar, Çalışmalarınızda muvaffakiyetler dilerim! Ayrıca Atatürk Üniversitesinin size yapılan saygısızlığı da kınıyorum!

—————————

Kendileriyle olan tartışmamız da; Muhammed Nur Doğan Bey’in 31 Mayıs 2014 günü Facebook sayfası, İsrâ Neyi Anlatıyor? Bölümünde mevcut! Silinmediyse bakılabilir.

 

  4Yorumlar

  1. yurdacan şahinler   •  

    hocam youtube da videolarınız sınırlı,şunları bi çoğaltsanız diyorum.teşekkürler

  2. Yener   •  

    Selamlar…
    Yazınızı okudum… Faydalandım… Teşekkürler…
    İsra konusunda acaba ‘Kulunun’ geri yürütülmemesi ve-veya “geri döndürülmemesi” nde amaç nedir?..

    Rivayetlerin tamamı bir geri dönüşü ifade ediyorsa … ve-veya geri yürütülmesi !…

    Kur’an da böyle bir ifade nasıl söylenir?… Yani söylenmek istenirse “geri yürütülmemesi” ve-veya “geri döndürülmemesi” nasıl bir ifade ile …

    Bir burada hız meselesi olmalı “hızlıca geri yürütülme” ve-veya “hızlıca geri döndürülme” …
    Türkçe ifadesi bile benim için zor… Acaba Kur’an diliyle bu ifadeler nasıl olur?..

    Teşekkürler

  3. yener   •  

    S.A.
    Sayın; Saadettin Merdin,..
    Bu konuya bir de şu şekilde yaklaşabilir miyiz?,.
    Her ne kadar şimdiye kadar öğrendiğimiz TARİH ve DİN bunu söylemesede,..
    Acaba “Mescid-i Haram” bugünkü Kudüs’teki “Dome of The Rock” (Kubbet-üs Sahra) olsun mu?…
    Mescid-i Aksa’da oraya yakın-uzak bir mescid olsun mu?…
    Şimdi bu gece yürüyüşü “esra” ne kadar kolay çözüldü değil mi?..

    Ancak, can alıcı soru ” Muhammed (a.s) nerede doğdu?, nerede yaşadı?, nerelerde savaştı?…”
    Hiç tarih bilmiyorum!.. Hiç isnat edilen hadis bilmiyorum!..
    Elimde Kur’an var!.. okuyorum ve ben TARZAN’ım…
    Acaba sizce Kur’an bu konuda bu cevapları vermemiş mi?..
    Okumak için bile vakit ayırdıysan Teşekkürler…

    • saadettinmerdin   •     Yazar

      okudum. soruyu ya da var ise itiraz onu da anlamadım. selamlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir