YARATILIŞ MI?, EVRİM Mİ?, YOKSA..?

YARATILIŞ MI?, EVRİM Mİ?, YOKSA…

Materyalistler maddenin kökeni ve Evrenin ya­ratılışından kaçınmak için başlangıcı olmayan, sonsuz bir evrene inanmaya yönelirler. Böyle ölümsüz bir evrende,  kökeni göz ardı edilebilirse madde sonsuza dek var olabilir.

Ateist evrimciler sırf bu yüzden; sonsuz bir uzay ve zamana ihtiyaç duyarlar. Uzay ve zaman son­suz ise, evren de bir yaratıcıya muhtaç ol­mayacaktır. Eğer zaman sonsuz ise, evrenin bir başlangıcı olmayacaktır. Yine evren sonsuz büyüklükte ise, bu sonsuz evrenler çiftliğinden birinde hayat tesadüfen oluşabilecektir.

Böyle sonsuz ve başlangıcı olmayan bir evren Tanrı’ya gereksinim duymayacak ve kendi kendine yeterli olacaktır. Kendi kendine yeterli bir evren fikri, aslında sonsuz kudretle, ilimle donatıl­mış olmaktadır. Bu takdirde ya, fizik /cosmos tanrıdır, ya da evren Tanrı’nın niteliklerine sahiptir.

Kâinat’ın kökeni ile ilgili iki ihtimalle karşı karşıyayız. Ya kâinat ezelden beri vardır, ya da geçmişte sonlu bir za­man önce, tam anlamıyla yoktan (ex-nihilio) yaratılmıştır.

İyi de, Evren zaman olarak sonsuz değildir. Yaratılmıştır. Yaratılan bir evren bu nedenle sonsuz olamaz. Poly-universe /çok evrenler de yok. Evrenin, atomaltı parçacıklarının sayısına varana kadar da yaşı, kütlesi, çapı vs. gibi tüm nicel değerlerini bilmekteyiz.

Evren ya yaratılmıştır, ya da bazılarının iddia ettiği gibi bir tekillikten, kaosun zirvede olduğu bir kuantumlu dalgadan sıçrayarak, kendi kendini varetmiştir. Bu kimseler Tanrı olmasın da ne olursa olsun cemaatinin mensuplarıdır. Evrenin yaratıldığını kabul ederler, ama yaratıcıyı kabul etmeyi ya gururlarına, ya da akademik kariyerlerine yediremezler.

Ateist evrimciler, evrendeki her bir şeyin, sağı solu belli olmayan Bay Sarhoş Kaos ile kümülatif /birikimsel seçilim prensibine göre çalışan Bayan Kör Evrimin izdivacından doğduğunu kabul etmemizi istemektedir.

Tüm denklemler birer sebep değil, sonuçtur. Güneş ve Dünya’nın birbirini çekmesi, Newton Çekim yasasından kaynaklanmaz. Newton Kanunu, Güneşin çekim sebebi değildir, belki sonucu­dur. Çekim Kanunun emrinde devasa güçler filan yoktur. Biz sa­dece çekim hadisesine isim veriyoruz; “Newton Kanunu” gibi. Tıpkı bunun gibi, Tabiat kanunları, eşyanın varoluşunun sebebi değil, sonucudur. Suyun kaldırma kuvveti gemiyi kaldırmaz. Gemiyi bizatihi suyun kendisi kaldırır. “H2O” formülü sizin susuzluğunuzu gidermez, suyun bizatihi kendisi giderir. O harika suyu gökten indiren, değişik yer altı katmanlarında mineral bakımından zenginleştiren, içilecek hale getirip, bize takdim eden kim ise, O, suyu yaratmış, vücudun ihtiyacına göre, bildiğimiz o harika suyu “H2O” formülüyle var etmiştir. Özetle; kanunlar sayesinde evren oluşmamıştır, aksine evren sayesinde kanunlar mevcuttur!

Sebep; zaman açısından önce, sonuç; sonra olandır o kadar! Sebep hiçbir zaman hakiki fail, ya da yaratıcı değildir. Kaldı ki; her bir sebep, bir başkasının sonucudur.

Formüllerin, denklemlerin olduğu yerde ise; bir düzen, plan ve program var demektir. Bu plan ve programlar, bu çok hassas seçilmiş dengeler, fiziksel parametreler, bir Planlayıcıyı, Kanun Koyucuyu gösterir.

Kanunlar, formüller yaratıcı değildirler. Kendi varlıklarından bile habersizdirler.Her şeyi ama her şeyi açıklayan büyük birleştirme teorileri evreni yaratamaz. Yokluktan varlığa çıkaramaz. Fizik yasaları zaten bir seçimin, bir takdirin sonucu vardırlar. Kanunlar, hâkim değil, mahkûmdur. Aslında; Kanun diye bir harici, somut nesne de yoktur. Kanunlar bizim fiziksel, kimyasal fenomenlerin işleyişini tasvir etmemizden ibarettir.

Bilim insanlarının gerçekte yaptıkları şey yoktan icat değil, sadece keşiftir. Mevcudu fark etmeden ibarettir. Bilim adamları fiziksel olayları ya da kimyasal tepkimeleri yönlendiren yasaları icat etmezler; yorucu gözlem ve deneylerden sonra Lego’nun parçalarını bir araya getirmek türünden,  elde ettikleri bilgilerin yardımıyla, azar azar bu yasaları öğrenirler.

Her şeyi izah eden bir büyük birleşik teori bulsak bile, niçin başka biri değil de bu ‘süper yasa? Bu bedava yemek (Evrenin hiçten yaratıldığı) senaryosu, ihtiyaç duyduğumuz her şeyin bir takım yasa­lar olduğunu söyler. İyi ama, yasalara yaşam ateşini üfleyen kimdir? Hiçbir kanun kendisini yaratamaz. Evren, niye kalkıp ta var olmak için bu kadar büyük bir maceraya atılmıştır?

Soyut matematik denklemlere hayat veren, böylece evreni yaratan, ilmiyle bin bir tabiat kanununu halk ve icad eden, iradesi ile seçip, kudreti ile pra­tiğe geçiren, madde ötesi bir Güç’tür.

Matematiğin enstrümanları, fiziki dünyayı tanımlamakta aciz iken, tüm varlık sferini nasıl başarıyla tanımlayabilir? Başlangıçta olmayan bir takım yasalar, determine bir şekilde olan evreni izah edecek! Öyle mi? Bu olsa olsa; olanı olmayanla izaha kalkışmak demek olur. Oysa varlık sferinin tamamını izaha kalkışmışsak, bu varlığın nedenini kendisiyle açıklayamayız.  Onu ancak Evrenin dışında bir şeyle izah edebiliriz.

Yasalar, evren varlığa gelebilsin diye başlangıçta “orada” olmak zorundadırlar. Kozmosu ya­ratabilsin diye bir anlamda kuantum geçişini sağlamak için kuantum fi­ziği, evrenden önce oralarda bir yerde bulunmalıdır.

Kâinat içinde her şeyin tek tek mutlaka bir sebebi vardır. Ama yine de bütün olarak kâinatın sebebi nedir? Kâinat niye bu haliyle vardır? Fizik dünyada her olay kendisinin dışında bir olay ile açıklanır. Üstelik kâinatta her bir şey her şeyle bağlantılıdır. O yüzden bir şeyi açıklamak için bütün kâinatı açıklamak icap eder. Oysa açıklamak durumunda olduğumuz olay, bütün varlık âlemiyse bunu açıklayacak fiziki anlamda başka bir şeyimiz yoktur. Dolayısıyla evrenin varlığına yönelik her açıklama fizik ötesi, ya da; tabiatüstü bir şeye dayanmalıdır. Bu şey Tanrı’dır. Evren, Tanrı onun bu tarzda olmasını seçmiş olduğu için bu tarzdadır. [1]

Bir tekillikten,  nasıl olur da, bu muazzam evren kendiliğinden çıkıverir? Kaotik yapının zirvede olduğu bir durumdan böylesi büyük bir düzen çıkar? Eğer evren gerçekten ilk evrelerinde karmakarışık, kaotik bir durumla başlamış olsaydı, şu an çok daha fazla miktarda erken kara delik olması gerekirdi. Bu tür kara delikler, gama ışını neşredeceğinden, bunları rahatça gözlemleyebilirdik.  Ne var ki, böyle bir gözlem ve­risi yok. Eğer ilk durum gerçekten rastgele seçilmiş olsaydı, şimdi karadeliklerin baskın olduğu bir kozmosda yaşıyor olacaktık. Roger Penrose’un, hesaplamalarına göre; bu durumda karadelikler, şimdikinden en az 1020 kez daha fazla olurdu.

Kara deliklerin baskın olmayışı hikâyenin yalnızca bir kısmıdır. Ev­renin hareketi ve maddesi de şaşılacak düzeyde denktir. Büyük patlamada toplam kütle daha az olsaydı, kozmos hemen kendi üzerine çö­kecekti. Öte yandan daha fazla olsaydı, kozmik malzeme daha hızlı dağılacağından galaksiler oluşmayacaktı. Planck Duvarında (10 -43 saniyede) bu hassas denge 1060 düzeyindedir. Patlama 1060 da bir birim fazladan kuvvetle gerçekleşmiş olsaydı, şimdiki evrenin bu şekilde var ol­mayacağı açıktır.

Büyük Patlama rastgele bir olay olmuş olsaydı, evrendeki olağanüs­tü bir biçimlilik, izotropik yapı hemen hemen imkânsız olurdu. Evrenin doğal olarak kara delikleri oluşturmayıp, böylesine organize ve düzenli bir evrene yol açması mucize gibi görünüyor. [2]

Ayrıca entropi sorunu ortada durmaktadır. Entropinin azalarak, kaostan bir düzen çıkması, son derece zayıf bir ihtimaldir. Parçalarına ayrılmış bir saatin, bir fıçıda çalkalandıktan sonra tekrar çalışan bir saat olarak yere düşme şansı nedir ki! Büyük patlama’ya yol açan şey de, böyle şanslı bir kaza mıdır? Evrenimiz olağanüstü bir rastlantı sonucunda ortaya çıkan tersine çevrilmiş bir entropi olgusu mu? Yoksa tam anlamıyla bir mucize mi?[3]

Kâinatın niçin tam bu biçimde başla­mış olduğunu, bizim gibi varlıkları yaratmaya niyetlenmiş bir Yaratıcı­nın işi olmasının dışında açıklamak zordur.

Evrenin bu “zarif çıkış noktası”, çok özel, tamamen keyfi olarak seçilen bir başlangıç durumudur. Hâlbuki evrenin tekillik noktasında, şu an yaşadığımız muazzam düzgünlükteki evreni netice verecek “düzenlilik” hali bir ihtimal ise, “dü­zensizlik” sonsuz ihtimaldir. İşte bazıları bu “zarif çıkış noktasıyla”, düzenlilik gibi tek bir ihti­mali, düzensizlik gibi sonsuz ihtimale tercih ederek kozmogoni senaryosuna başlamaktadır.

Bu “zarif çıkış noktası” denen seçime, bazıları Tanrı’yı işin içine katmadan yaratılışı izah edebilmek için başvurmaktadır. Bu ateist evrimciler, Evrenin kaotik bir yapıdan çıkmasını ya asla gözlemlenemeyen çok ev­renler hipotezine, ya da zaman bakımından sonsuz bir evren saçmalığına başvurarak izah etmeye çalışırlar.

Tesadüfen evreni oluşturuverenler, bu “zarif çıkış noktasında”, evrenin genişlemesine, kuantum mekaniğinin belir­sizlik ilkesinin izin verdiği en üst seviyede çok düzgün ve düzenli bir durum­dan başlaması gerektiğini söylerler.[4]

Ateist evrimciler, sonsuz evrenlere gidip- gelemediklerinden, zamanı da sonsuzluğa fırlatamadıklarından,  “sonsuz ihtimaller” limanına demir atmak zorunda kalırlar. “Eğer Evren gerçekten sonsuz büyüklükte ise, ya da sonsuz sayıda evren varsa bir yerlerde düzgün ve düzenli biçimde başlamış bir ta­kım büyük bölgelerin bulunma olasılığı vardır. Bu biraz her birinin önünde birer daktilo bulunan maymunların durmaksızın tuşlara basması öy­küsüne benzer. Maymunların yazdıklarının hemen hepsi saçma sapan olsa da, tamamen rastgele ve tamamen şans eseri olarak harika bir kitap, günün birinde ortaya çıkabilir.”[5]

Ateist evrimcilere göre, evrenin şu andaki şekliyle kendi kendine olması, çok ama çok küçük bir ihtimaldir. Gerçekleşmesi de çok zordur. Ama yine de muhtemel ve mümkündür. Onlaragöre; trilyonlarca sa­yıda muhtemel evrenden birinde maya tuttu ve artık işten buradayız. Var olmamız, bu sonsuz olumsuz ihtimalleri elimine etti ve o biricik mutlu şans sayesinde bu soruları kendimize sorabiliyoruz.

Hay­ret, kâinat nasıl oldu da, tam hayatı imkân verecek şekilde böylesine dü­zenli ve düzgündür? Onlar bu soruyu gereksiz bulurlar. Çünkü, bu çok küçük ihtimal gerçekleşmemiş olsaydı böyle bir soru da ol­mayacaktı. Ne olmuş yani! Sen bu soruyu sorduğuna göre demek ki bu ihtimal gerçek­leşmiş (!)

Oysa; “Evren’de fizik yasaları neden böyle?” sorusuna, “Biz olduğumuz için böyle” diye cevap vermek yeterli midir?

Antropi ilkesi, Boltzmann’ın istatiksel termo­dinamizm tezinden beslenir. Bu düşünce kabaca; kozmik düzenin termodina­mik dengeden, inanılmaz derecedeki nadir dalgalanmaların işbirliği sonucu, kendiliğinden doğmuş olduğunu söyler. Mümkün bütün evrenler arasından bizim evrenimizin sahip olduğu parametrelerin tesadüfî olarak seçilmiş olmasını (!) “istatik­sel bir hilkat garibesi” olarak yorumlar. Roger Penrose, Boltzman’ın bu hilkat garibesi evreninin mümkün evrenler içinden te­sadüfen seçilme şansını 10123 olarak hesaplamıştır ki, bu matematiksel ola­rak imkânsızdır. Boltzmann’ın çıkış noktası, atomların sürekli hareketidir. Sonsuz zaman içinde, birden, birkaç molekül farkında olmadan kendini işbirliği içinde bulacak ve bir kaos okyanusunun ortasında, yaşama izin veren kü­çük bir düzen adası doğacaktır. İlke olarak ev­renin böyle sınırsız bir ömrü olduğuna inanılırsa böyle olasılık dışı bir rastlantıya şans tanınabilir.

Bu şuna benzer; Farklı renklerde, farklı şekillerde ve boyutlarda milyarlarca cam misketle dolu devasa bir kutumuz olsun. Kutumuz milyarlarca yıl devamlı karıştırılsın. Bu kadar uzun süre içinde herhangi bir değişiklik meydana gelmez. Ama hiç umulmadık bir anda, yere dağılan bazı bilyeler bir araya gelir ve birbirine bağlanırlar. Onlar grup olarak diğer bilyeler arasında kıvrılarak, bir tırtıl gibi yürümeye başlar. Sonra bu tırtıl diğer bilyeleri de kendine benzeterek çoğalmaya başlar. Milyonlarca bitki ve hayvan türü oluşturur.  Hatta gün gelir bazıları sizinle konuşmaya başlar. Hikâyenin geri kalanı bu şekilde devam eder. [6] Tıpkı bunun gibi ateist evrimciler, birer cam bilyeden farksız olan atomların sınırsız sayıda denemeler sonucu bu mucizeyi gerçekleştirdiğini, atomların birbirleriyle bağlanmasıyla molekülleri, onların basit canlıları ve en sonunda da bu basit canlıların bizim gibi üstün varlıkları oluşturduğunu söylerler.

Ama bu evrimciler hakikaten oldukça pişkindirler. Taraftarı oldukları “zayıf antropik ilkeye” göre; “Her biri kendi ilk durumuna uygun, belki de kendi bilim kanunlarına sahip, çok sayıda değişik evrenler, ya da tek bir kâinatın çok sayıda değişik bölgeleri vardı. Şüphesiz, bu evrenlerin çoğunda şartlar karmaşık organizmaların gelişimine uygun olmayacak­tır. Yalnızca bizim gibi bazı evrenlerde yaratıklar gelişip, şu soruyu so­rabilecektir; Kâinat niçin gördüğümüz gibi? O zaman cevap basittir. Başka türlü olsaydı, biz burada olmazdık”[7] Evren,  başlangıçtaki kozmik kaostan her nasılsa çıkmıştır. Buna niye şaşırıyoruz ki! Yaşam başarılamasaydı, biz de burada olamayacaktık. Var olduğumuza, bazı soruları kendimize sorduğumuza göre, bunda tuhaf bir şey yoktur!

Tanrıya gönderme yapmadan her şeyi izah etmeye kalkan bu ateist evrimciler şunu da kendilerine sormadan edemiyorlar; “Şaşılası bir gerçek ki; elektronun elektrik yükü, proton ve elektronun kütlelerinin oranı gibi pek çok temel sayı, hayatın oluşmasını mümkün kılmak için çok inceden inceye ayar edilmiş görünmekte. Örneğin; elektronun elektrik yükü azıcık değişik olsaydı, yıldızlar ya hidrojen ve helyumu yakamayacak, ya da patlayamayacaktı. Bu durumda güneş gibi bir yıldı­zın ışığından mahrum kalacaktık. Güneş gibi bir yıldız, yakıtını bitirip süpernova şeklinde patlamazsa, ağır elementler uzaya saçılmayacak, doğal olarak dünyamız da oluşmayacaktı. Şurası bir hakikat ki; bu sayı­ların değerleri herhangi bir zeki yaratığın gelişimini mümkün kılmak için çok özel seçilmiştir. Çoğu sayıların değerleri çok güzel olsa da, bu güzelliğe bakıp hayran kalacak kimsenin olmayacağı evrenlere yol aça­caktır. [8]

Onlar bize, bizden aşılamaz derecede korkunç uzay ve zaman boşlukları ile ayrılmış başka evrenleri tutup getirseler bile, daha çetin prob­lemler onları bekliyor. Evrenin tesadüfen (!) oluşmasını, soluklanmaksızın daktilo tuşlarına basan maymun sürüleriyle izah etseler bile kâinatın niçin var olduğunu, varlığının yokluğuna niye tercih edildiğini, maddesi­nin, enerjisinin nereden geldiğini de izah etmeliler. Evrimciler öbür evrenlere gidip-gelinceye kadar (!) hiç olmazsa, doğanın temel sabitelerine nakşedilen sayısal değerlerin mucizevî uygunluğunu görüp, akıllı tasarımı ve kozmik organizasyonu kabullenmelidirler.

Gravitasyon, elektromanyetik, kuvvetli ve zayıf nükleer kuvvetin, çok hassas ölçülerde takdir edilen oranları, denk­lem takımlarının, karmaşık formüllerin ürünü değildir. Yüzlerce denk­lem bırakın yoktan evreni var etmeyi, kendi varlıklarından bile habersizdirler.

Her şeyi açıklayan bir yasalar kümesi bulunsa bile, bu yalnızca bir dizi denklemdir. Denklemlere hayat kıvılcımını veren ne­dir? Onlara, işlerlik kazandıracak bir evreni veren kimdir? En büyük birleşik teori, kendi varlığının nedeni olabilecek kadar becerikli midir? Bilim evrenin nasıl başladığı problemini çözebilirse de, Evren neden vardır? sorusuna cevap veremez. [9] Evrenin bir yaratılış gayesi ve amacı bulunmalı.

Artık evrenin yaratıldığı, bir başlangıcı olduğu, su götürmez bir gerçektir. Eğer madde deneyip, yanılıp olasılıklar geliştiriyor ve bu ola­sılık dalgalarının birinden evren tesadüfen doğduysa, niye 13,5 milyar yıl önce doğdu? Niçin 5 veya 150 milyar değil? Bunlar­dan herhangi birinin olması pek bile olasıdır.

Bugün fizikçiler doğada son derece hassas bir denge olduğunu farkettiler. Evrenin yüksek düzeyde kaotik yapısından bu kadar izotropik bir yapının çıkması, bir Yaratıcı ve Tasarlayıcıyı işaret etmekte­dir. Sonsuz evren ve sonsuz zaman saçmalıklarına sığınmaktan, Bir Yaratıcıyı ka­bullenmek çok daha doğaldır.

Zamanın her anında ve evrenin her yerin­de aynı sayısal değerlere sahip, evrenin düzeninde mühim rol oynayan “temel sabitelerin tayini” bir Planlayıcıyı ve Seçiciyi göstermektedir.

Bu sayısal rastlantıların (!) listesi bir hayli ka­barıktır. Elektronların elektrik yükünün miktarı gibi. Niçin proton elektrondan 1836 kez daha ağırdır? Fiziksel sabitelerin çok hassas seçilmesi sayesinde hayat ve de insan oluşabilir. Örneğin evrendeki parçacık sayısı 1090‘dan eksik veya fazla olsaydı, hayat bugünkü şekliyle oluşamayacağı bir realitedir.

Dört temel kuvvetin çok hassas parametrelere sahip olmasaydı, yaşam oluşamazdı. Örneğin, atom çekirdeğinde kuarkları, proton ve nötronları bir arada tutan güçlü nükleer kuvvet çok az bir farkla zayıf olsaydı, evrende hidro­jenden başka kararlı tek bir atom olmazdı.

Her şeyin çift çift yaratılması, fizik dünyasında değişmez bir yasadır. Parite denen bu olaya rağmen niye evrenin başında, her mil­yarda bir proton (1 milyar + 1), anti-protondan fazla yaratıldı?

Gerçekten dört temel kuvvet /etkileşmedeki güçlerin birbirlerine olan oranları o kadar özel seçilmiştir ki, örneğin zayıf etkileşmeyi ele ala­lım. Eğer bu güç olmasaydı, tüm yıldızlar fitili çekilmiş bir bomba gibi gümleyiverirdi. Gümlememesi için yaratılmış. Sadece yaratılmakla ka­lınmamış, gücü de çok ince ayarlanmış. Yıldızlar bu zayıf etkileşme sa­yesinde adeta bir maden ocağı gibi hidrojen ve helyum sonrası füzyonla/çekirdek birleşmesiyle daha ağır elementleri üretir. Özellikle süpernova olaylarında demirden sonraki periyodik elementler tablosundaki diğer ağır elementlere kadar hepsinin yaratılması bu zayıf nükleer etkileşme gücünün hassas seçimine bağlıdır. Bu aynı zamanda evrenin toplam ömrünü de tayin eder. Yine C.P simetri kırılmasını bu zayıf güce borçluyuz. Eğer C.P simetrisi ihlâl edilmeseydi, madde-antimadde eşit olur ve evren de oluşamazdı. [10]

Bu kuvvetlerin varlıkları kadar etki dereceleri de insanoğlu için hayati önem taşımaktadır. Yıldız göbeklerinde hidrojeni kontrollü bir şekilde helyuma dönüştüren, dünyamızda da radyoaktiviteden sorumlu olan zayıf çekirdek kuvveti, o kadar da zayıf değildir. Zayıflığı sadece güçlü çekirdek kuvvetine oranla azıcık zayıftır. Örneğin zayıf kuvvet biraz daha kuvvetli olsaydı, nükleer füzyonda rol alan nötrinolar yıldızlarda atom çekirdeklerinin içine hapsolur ve asla dışarı kaçamazlardı. Bu takdirde de füzyon gerçekleşmezdi. Ya da biraz daha zayıf olsaydı bu sefer de nötrinolar yıldızın dış katmanlarıyla hiç etkileşmeye girmeden uzaya saçılacaklardı. Her iki halde de, süpernova öncesi ve sonrasında oluşması gereken ve yaşam için olmazsa olmaz öneme sahip ağır elementler, ikinci kuşak yıldızların ve gezegenlerin hammaddesini oluşturmak için uzaya dağılamayacaktı.[11]

Eğer, güçlü çekirdek kuvveti taşıdığı değerden yalnızca % 1 daha güçlü olsaydı, iki proton kenetlenerek bir di-proton /çifte proton oluşturur ve yıldızlar bir saniyeden kısa bir sürede tüm yakıtını tüketip, patlardı. Zayıf kuvvet’in gücü çok hassas seçildiğinden, yıldızın ömrü milyarlarca yıl sürebilmektedir.

Kütlesel çekim kuvveti daha güçlü olsaydı evrenimizin toplam ömrü çok daha kısa olurdu. Kütlesel çekim kuvveti azıcık daha zayıf olsaydı o zaman da bırakın galaksilerin ve yıldızların oluşmasını kararlı atomlar dahi meydana gelemeyecekti. Örneğin; genel çekim sabiti (G) iki kat daha büyük olsay­dı, yıldızlar 128 kez daha parlak ve o kadar da kısa ömürlü olacaktı. Daha düşük olsaydı, yıldızlar oluşmayacaktı. Brandon Carter’ın yaptığı hesaplara göre; çekim gücünün 1040 da bir oranında oynatılması halinde bile, yıldız türlerinin dağılımı bugünkünden çok farklı olurdu.

Elektromanyetik kuvvetin gücü, şimdiki düzeyinde ol­masaydı, elektromanyetik etkileşmeyi ulaştıran fotonların enerjisi ihti­yaç duyulandan daha fazla ya da eksik olmuş olacaktı. Örneğin, Güneş’ten gelen ışının enerjisi az veya çok olurdu. Bu da canlıların oluşmasına izin vermezdi.

Bu liste uzatılabilir. Kaçınılmaz olarak “Evren, niçin bizim varolu­şumuzu netice verecek bu kadar uygun parametlere sahiptir?” Bu para­metreler /sabiteler mutlaka bir Seçici’yi gerektirmektedir. Bu sabiteler sayesinde hayat oluşmadı, bilakis hayat sayesinde bu sabiteler vardır. Adeta evren çok özel olarak tasarlanıp, sipariş edilmiş! Yaratıcı çok iyi derecede fizik ve matematik bilmektedir.

Zira tüm fiziksel sabitelerin değerindeki ufacık bir değişikliğin insan neslinin yok oluşuyla sonuçlanacağını biliyoruz. Yine benzer bir simetri kırılmasıyla elektromanyetik kuvvet, nükleer kuvvet, zayıf kuvvet ve çekim kuvveti olmak üzere dört kuvvetin ortaya çıkışı, yaşam için hayati önem arz eder. Güçlü nükleer kuvvet olmadan kuarklar protonların ve nötronların içine hapsedilemezdi. Bu takdirde de atom çekirdeği oluşamaz. Elektromanyetik kuvvet olmadan da atom ve moleküller oluşamaz. Kütleçekimi olmadan bildiğimiz madde ve gök cisimleri var olamaz. Zayıf kuvvet olmadan da yıldızlar yakıtlarını üretemez.

Kâinatın yaratılışı; yalnızca maddenin yoktan ortaya çıkarılması de­mek değildir. Kâinatla birlikte kâinatın kanunlarının da, kanunların hayat kıvılcımını tutuşturabileceği özenle seçilmiş uygun şartların da yaratılışı söz konusudur. Yaratılışın ilk anlarında; evrenin yoğunluğu­nun ve bunu etkileyen madde /enerji miktarının çok özenle seçilişi, kritik kaçış hızının çok hassas dengelenmesi her şeyin önceden hesaplandığını ve büyük bir ilme dayandığını söylemek zorundayız.

Evrenin toplam elektrik yükü­nün sıfır olmasını, proton ve elektronların sayısal eşitliği sağlamaktadır. Buradaki en ufak bir fazlalık bile söz konusu dengeyi bir daha hiç geri gelmemek üzere alıp götürebilirdi.

İlk başlarda Helyum-5 gibi, (ağır Helyumun izotoplarının) elementlerin oluşmasını kimya kanunları izin vermemiştir. Daha doğrusu, bu kimya kanunlarını koyan kim ise, evrenimizin enerjisi daha o yıllarda tükenmesini engellemiştir. Bizim milyarlarca yıl sonra ona ihtiyacımız olacağını hesaplamıştır.

Kâinatın bu kadar uzun ömründe bir kusur, hata payı gösterebilir misiniz? Hâlbuki çok detaylı planlarla başlanan işlerde bile bazı rötuş­lar, geriye dönüşler kaçınılmazdır. Halbuki; kainatın 13,5 milyar yıllık ömründe bir kaos, bir düzensizlik, bir gayesizlik, bir rastgelelik mevcut değildir. Kâinat hiçbir zaman bir deneme tahtası, bir yap-boz oyuncak parçası olmamıştır. Kâinatın tarihinde yanılma yoktur. Kâinatın düzeni; düzensizlikten düzene, kaostan mükemmelliğe değildir. Bilakis; evri­min, tekâmülün kendisinde mükemmellik vardır. Her hadise kendisin­den bir sonraki hadiseyi ortaya çıkaracak şekilde planlanmış ilahi bir planın uzantısıdır.

Artık şu kaçınılmaz gerçek kabul edilmelidir; Evrenle özel bir iliş­kiye sahibiz, insan yaşamı, ilk saniyelere kadar geri giden bir rastlantı­lar zincirinin az-çok saçma bir sonucu olamaz; Ancak, şöyle ya da böy­le, daha başlangıçta işin içine konulmuşuz. [12]

Elimizdeki tüm bilimsel veriler, evrende bir evrim olduğunu göstermektedir. Evren ilk yaratılışından günümüze kadar uzun tarihi sürecinde bir “nihaî hedefe /cause finality” doğru atılan bir ok gibi yol almaktadır. Evrenin toplam ömrü zaten bir evrimden ibarettir. Evrim, genlerden organlara; atomlardan yıldızlara, en küçük organizmalardan insana kadar, her şeyde ve her yerde evrim vardır. [13]Heraklitus’un dediği gibi, “Her şey değişir ama değişimin kendisi hariç”. Evrim teorisi, gezegenimizdeki hayatın başlangıcı ve yaşamın çeşitliliği üzerine birçok soruya parlak açıklamalar da getirmiştir.

Lakin bu evrim kör tesadüflerin, mutlu raslantıların, amaçsız kuralların bir neticesi değildir. Tam aksine bu evrim (ya da, tekâmül); ilmiyle her şeyi kuşatmış, sonsuz güç ve kudret sahibi; abes /saçma iş yapmaktan münezzeh Allah’ın bilgisi ve dilemesi iledir. Bu evrim sürekli yaratılış ve değişimdir. Evren daha yaratılmadan önce var olan şaşmaz bir planın, çok dakîk, çok ayrıntılı bir şekilde varlık sahnesinde icra edilmesinden ibarettir. Evrimin her anı ve noktasında Akıllı bir tasarım vardır.

Üstelik, ilk insanın/Âdem’in bundan 4-5000 yıl önce yaratıldığına dair kabuller Kitab-ı Mukaddes kaynaklıdır. Bu gayr-i İslami öğretilere göre her şey aynı anda, peşpeşe yaratılmışlardır. Tüm yaratılış 5-6 günde biter. Sonra da evreni yaratırken yorulan tanrı yedinci gün dinlenmeye çekilir. Böyle akla, bilime ve Kitab’a aykırı bir yaratılış masalını kabul etmek katıksız bir mümin olmanın olmazsa olmazı mıdır? Neden ben, Ortodox Yahudiler, Evangelistler ya da Amişler gibi inanayım?

Ya da, biz evrime inanmakla imanımızı kaybeder miyiz? Evrimi (Yaratılışın çok uzun süreçlerde gerçekleştiğini) inkâr etmekle daha sahici bir imana mı sahip oluyoruz? Evrimi bir takım ateistler ideolojilerine alet ettiler diye, ondan nefret mi edeceğiz? Ama bazı dindarlar da dini süfli emellerine alet ediyorlar! Bu takdir de, tamamen güzellik, adalet, merhamet ve ahlak olan dinden uzaklaşacak mıyız? Biyoloji’nin canlıların evrimi, gelişimi ile yakından alakası var. Allah’ın bin bir isminin tecelli ettiği bitkileri ve canlıları biyoloji ilmi vasıtasıyla incelemeyecek miyiz? Bazılarına bir canlının “şapkadan tavşan çıkar gibi” birden şıp diye yaratılmasını daha hayret uyandırıcı gelebilir. Bazılarına da, canlıların aşama, aşama, basitten, mükemmele doğru, yaratılışın bütün ayrıntıları laboratuvar ortamındaki gibi herkese teşhir edilmesi, tüm ayrıntıların gösterilmesi, bütün sanat ve harikuladeliklerin meraklı bakışlarla bakanlara gösterilmesi daha hayret verici gelebilir. Şimdi bunu bir teşbihle anlatalım.

Gelin, hayalen en son teknoloji ile donatılmış bir otomobil fabrikasına gidelim. Hibrid otomobil üreten, en son teknolojiye sahip, binlerce metre uzunluğunda montaj hattı olan bir fabrika hayal edelim. Ayrıca bu hattın sağında solunda otomobil parçalarını üreten binlerce oda bulunsun. Bu montaj hattının bir ucundan giren çelik, bakır, cam ve plastik gibi dört hammadde, hattın diğer ucundan gıcır gıcır, son model lüks otomobiller olarak çıksın. Bu fabrikada işçiler yerine, bilgisayarlar denetiminde olan binlerce robot çalışsın.

Daha sonra; izole edilmiş bir adada yaşayan ilkel bir kabileden iki kişi alıp, getirelim. Bu iki kişiyi çıkış kapısının önüne yerleştirelim. Sonrasında da bu iki ilkel insanın reaksiyonunu test etmek için, arabalardan bir tanesini montaj hattından çıkar, çıkmaz çalıştıralım ve etrafta bir kaç tur atalım.

Adamın bir tanesi hareket eden bu yaratıktan bir hayli irkildiğini ve “Aman Ya rabbi! Bu ne? deyip, şok geçirdiğini gözlemleyelim. Bu adam, bir kaç saniye içerisinde böylesine olağanüstü bir yaratık yaratarak, ona mucize gösterdiği için Tanrı’ya şükranlarını arzetmiş olsun. Bu adama SAF diyelim.

Diğer adam ise; daha meraklı ve maceracı biridir. Buna da UYANIK diyelim. Bu UYANIK çıkış kapısının ardında neler döndüğünü merak eder. Bir kaç denemeden sonra, fabrikaya girer ve montaj hatlarında dolaşmaya başlar. Bazı robotların arabanın üzerine boya püskürttüğünü görür. Boyaya dokunur ve sıvı olduğunun farkına varır. Gözlemden sonra UYANIK adam geri gelir ve SAF adamla gördüklerini paylaşır. “Bu yaratığın üstündeki parlak şey katı değildir. Aslında, o katı yüzeyin üstüne ince bir şekilde püskürtülmeden önce sıvıydı.” Meraklı UYANIK adam çok sayıda geziler yapar. Ve her bir defasında fabrikada yeni şeyler öğrenir. Montaj hattının diğer odalarına ya zorla ya da şansının yardımıyla bir bir girer. Binaya giren ham maddelerin kalıplara döküldüğünü ve yaratığın gittikçe basit parçalardan oluşmaya başladığını öğrenir. Mesela; kapıların robotlarla monte edildiğini görmüştür. Hatta kapının menteşe pimi etrafında nasıl da usulca döndüğünü öğrenince heyecanlanır. Montaj hatlarının bazı safhalarını açıklamak üzere bazı odalara girememesine rağmen, basit hammaddeden çok kompleks bir yapının, otomobil denen bir canavarın nasıl ortaya çıktığı konusunda epey bilgi edinir. Montaj hattının nasıl çalıştığına ait bazı fikirler elde ettikten sonra, meraklı adam içerisine giremediği odalarda neler olup, bittiğini aşağı yukarı tahmin eder. Dışarıdaki SAF adam ise, hala bu otomobil denen harika yaratığın mucizevî şekilde montaj hattının sonundaki kapıdan çıkıvermesini ve bu yaratığın etrafta tozu dumana katarak son sürat yol almasına şaşırmış, kalmıştır. O hala bu mucizenin etkisinde olup, meraklı UYANIK arkadaşının fabrikadan getirdiği acayip haberlerle pek ilgilenmez. Onun bulduğu yeni keşiflerden etkilenmez. Hatta meraklı UYANIK arkadaşının hala bazı odalara girememesinden, ya da bazı sistemlerin çalışma prensiplerini çözememesinden dolayı getirdiği bilgileri güvenilmez bulur. Onun montaj hattındaki bazı yenilikleri, değişimleri ve olayları açıklayamadığını bahane ederek meraklı adamın teorisinde bir takım problemler olduğunu ileri sürer. Onu, yaratılış mucizesini görmemekle suçlar. Ona “Nasıl olur da, bu yaratığın yaratılışındaki kutsal sırrı ve eli görmezden gelirsin!” diye çıkışır.

İşte bu teşbihte anlatılan otomobil canlıların, mesela insanın yaratılışıdır. Saf adalı, mümin kimsedir. Uyanık, meraklı arkadaşı ise bir evrimcidir.

İnanan SAF adam, bu yaratığı Her şeyi Bilen ve Her Şeye Kadir olan bir Yaratıcının ya da Akıllı bir Tasarımcının bir saniyede ya da en kötü beş-altı saniyede çelik, bakır, cam ve plastiğin birleşimiyle yarattığını iddia eder. Çünkü o giriş kapısından giren malzemelerden ve çıkış kapısından çıkan bitmiş arabalardan başka bir şey görmemiştir. İnanan adam daha da ileriye gider ve arkadaşının inançsız olduğunu iddia eder. Diğer taraftan meraklı UYANIK adam bu odalarda hiç bir olağanüstü şey görmediği için, Akıllı Tasarımcı diye bir şey olmadığını iddia eder. Hiç bir şeyin Tanrı tarafından yaratılmadığını, her şeyin yürüyen montaj hattında, görevi otomasyona bağlanmış binlerce robot işçi tarafından yapıldığını iddia eder.  Dahası, meraklı UYANIK adam tekerlekli yaratığın evrimiyle ilgili aşamaların bilgisine sahip olduğu için övünür ve inançlı SAF arkadaşının yaratıkların /otomobillerin evrimi hususunda hiçbir şey bilmemesinden dolayı bilime sırtını dönmekle suçlar.[14] Birisi, enayi düzeyinde saf, diğeri de, bu mükemmel sistemin sahibini göremeyecek kadar kördür!

Neden Tanrı’ya inananların çoğu O’nun mahlûkatındaki binlerce delilleri/ayetleri görmezden gelir? Ya da tam tersi, neden deneysel deliller üzerine çalışanların çoğu da, Yaratıcıyı gösteren binlerce delile rağmen, bir adım sonrasını akledemezler? Neden, bu körler bilinenlerden bilinmeyeni çıkaramazlar? Neden bu kadar akıllarını kullanmazlar? Hak ve hakikate karşı bu kadar kördürler?

Bu araba fabrikasının bu kadar maharetli olması, hiçbir işin aksamadan bu kadar dakik çalışması, binlerce gelişmiş robotun olması, bu kadar bilgisayar programı vs. binlerce harika sanat ve plan bir Tasarımcıyı, Planlayıcıyı, Organizatörü, Finansörü, Fabrikatörü göstermez mi?

Fabrikaya giren dört temel elementin (Oksijen, karbon, nitrojen ve hidrojen gibi dört elementin, adenin (A), guanin (G), sitosin (C) ve timin (T) gibi dört temel molekülü, nükleotid denilen dört farklı bazı oluşturması gibi) bu kadar çeşitli parçayı, birbirinden tamamen farklı otomobil aksamını oluşturması bir mucize değil midir? Fabrikadaki tıkır tıkır çalışan bu ileri teknoloji büyük bir dâhinin ürünü değil midir? Ya da; fabrikadaki otomasyonu temin eden en gelişmiş bilgisayarlar muazzam bir bilginin sonucu değil midir? Ya da; Bu kadar harika bir araba /insan bir eşsiz şaheser değil midir? Hammaddeleri yaratan, üretim sistemini kuran, son derece basit birkaç parçadan böyle bir tasarım harikası aracı çıkaran Zât/Tanrı her türlü takdire şâyan değil midir?

Üstelik Allah, bazılarının zannettiği gibi evrene başlangıçta şöyle bir fiske atıveren, onu harekete geçiren ilk muharrik, ilk sebep değil aynı zamanda kâinata her an müdahale eden, ezeli yaratıcıdır. Allah sadece evrendeki harika sistemi kuran, sonra bir kenara dinlenmeye çekilen pasif bir sistem tanrısı hiç değildir.

Ateist evrimcilere göre; kahverengi sulu çamurdan; inorganik moleküller, nükleotidler, amino asitler, DNA- RNA, daha sonra virüs benzeri hücre altı organizmalar, hücre, çok hücreliler, bitki­ler, hayvanlar ve en sonunda da insanlar zincirleme kendi kendine olu­vermiştir.

Carl Sagan’ı dinleyelim; “Bir gün tümüyle rastlantı sonucu be­liren bir molekül, sulu çamurdaki molekülleri yapı taşları olarak kulla­nıp, kendi kaba kopyalarını yaptı.” Başka bir hayalperest Sagan’ın kal­dığı yerden devam ediyor; “Amino asit ve nükleotidler bu çamur banyo­su içinde birbirleriyle çarpışa çarpışa büyüyüp, molekül olmuşlar, hesa­ba sığmaz tesadüfi çarpışmalardan sonra DNA doğmuş. Bir kimyevi sü­reç olan DNA’nın çiftlenmesi, eşini kopya etmesi, tabiatın sihirbazlık çantasından çıkan en harikulade sihirdir.”

Evrimcilerin hali, aynen şu kimselere benzemektedir. Hiç kimsenin, hiçbir zaman ayak basmadığı, bâkir bir adaya bir gezgin gurubu çıkıyor. Adayı dolaşırken, önlerine çok kaliteli, tıkır-tıkır çalışan bir kol saati çıkar. Verdikleri hüküm oldukça naiv, bir o kadar da ahmakçadır; “Bu saat tesadüfen olmuştur.”

Bizim hayalperestler, kumarbazlık aşamasını da geçip sihirbazlığa da yeltenmektedirler. Aslında gözünü rakamların ifade ettiği gerçeklere kapamış bu hayal­perest kumarbazlara cevap vermeye bile değmez. Bir defa ne kadar ça­balarlarsa çabalasınlar, “Evrenin yaratıldığını, zamanın yaratıldığını, ev­renin yaşı olduğunu, sonlu ve sınırlı olduğunu” öğrenmiş olduğumuz­dan bunlar savaşı daha baştan kaybetmişlerdir. Evrimcilerin halleri; meydan savaşını kaybetmiş (kâinatın yaratıldığı gerçeği karşısında), mermisi bitmiş, mızrağı kırılmış, yenilgiyi kabullenemeyen üç, beş kişinin yer yer direnişine benziyor. Hücrenin yaratılma­dığını ispatlasalar ne yazar? Kâinatın yaratıldığı kabul edildikten sonra! Ki; Evrenin yaratıldığının ispatı geçen yüzyılın en büyük bilimsel başarısıdır.[15] Tüm evrimcilerin hali; ‘rakibinden yediği öldürücü darbeyle can çekişen birinin, Nasıl senin parmağını ısırmıştım, ama? diye teselli bulmasına’ benzemektedir.

Tesadüfen en basit canlı olan bir hücre oluşabilir mi? Şimdi bununla ilgili birkaç örnek verelim;

*Elementler belli kurallar çerçevesinde bir araya gelerek molekülleri, moleküller de birleşerek daha büyük molekülleri oluşturur. Biyolojinin üç temel polimeri olan nükleik asitler, proteinler ve polisakkaritler, sırasıyla, 20 aminoasitten, 5 nükleotidden ve bir kaç basit şekerden (monosakkarit) oluşur. Büyük moleküllerin büyüklüğü birkaç molekülden binlerce moleküle kadar çıkabilir ve bu moleküllerin mükemmel organizasyonuyla, sırasıyla, organeller (hücre içi birimler), hücreler, dokular ve organlar gibi daha büyük yapılar meydana gelir.

* İnsan vücudunda, en az 100 trilyon hücre vardır. Vücudumuzun her bir gramında 5 milyar kadar hücre vardır. Bir insanda her saniye 8 milyon yeni hücre doğar. Bu bir günde 500 milyar hücrenin vücudumuzda doğması de­mektir. Vücudumuzda insan hücresinin en az dokuz katı kadar ayrıca bakteri ve virüs vardır. Bu bakteriler ve virüsler sayısal olarak bu kadar çok olmalarına rağmen vücud ağırlığımızın % 1-2’sini geçemezler. Bir insan hücresi 10 mikron (milimetrenin binde biri) kadardır. Bakteriler ise bir hücrenin binde biri kadar büyüklüktedir. Virüsler ise bakterilerin yüzde biri kadarıdır. Bir hücreye bir milyar virüs çok rahat sığabilir.

*DNA’sız en ufak bir canlı yoktur. DNA’yı meydana getiren protein molekülleri, amino asitlerden meydana ge­lir. Cansızlar dünyasında sağ elli (D), sol eli (L) asitler eşit oranday­ken, canlılar dünyasında hiçbir protein molekülünde sağ elli (Dexro) amino asitlerden oluşmuş protein molekülüne rastlanılmaz. Ve yine, milyonlarca amino asid oluşma ihtimali olmasına karşın doğada toplam 20 çeşit amino asit vardır.DNA’nın basit ve zarif yapısı için en çok kullanılan tasvir “sarmal merdiven”dir. Şeker-fosfat zincirleri merdivenin ‘raylarını’ oluşturur. Oksijen ve nitrojenli kimyasallar (bazlar) da iki rayı birleştiren basamaklar olarak düşünülebilir. DNA, adeta ne yaptığını çok iyi bilen bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibidir.Doğanın bu DNA molekülü ve kardeşi RNA molekülüne hangi yollarla ulaştığıysa, çözülememiş, üstelik de çözülmesi olanaksız görünen bilimsel sırlardan biridir.Glukoz gibi 6 karbonlu şekerler olasılıkla çok daha yaygınken, DNA ve RNA nasıl oluyor da iskeletlerine 5 karbonlu şekerleri almışlardır?

*DNA ve genlerin esas amacı proteinleri oluşturmaktır. DNA, protein oluşturmak için gerekli bilgiyi taşısa da, vücutta asıl işi proteinler yapar. Proteinler, 20 farklı amino asitten oluşan uzun zincirlerdir. Her hücre binlerce farklı proteine sahiptir. Enzimler kimyasal reaksiyonları kontrol eder, hormonlar sinyalleri taşır, antikorlar mikroplarla savaşır, hemoglobin oksijen taşır. Kısaca proteinler vücudumuzda yürümek, görmek, işitmek, kalp atışı, sindirim, solunum, atıkların uzaklaştırılması gibi her işi yapan amelelerdir. Proteinler dinamiktir; Öyle ki; vücudumuzdaki proteinlerin % 10 kadarı her gün parçalanıp, yerine yenileri yapılır.

*Amino asitler cansızdır. Bunların birbirleriyle planlı bir şekilde bağlanmalarıyla protein molekülleri meydana gelir. Amino asitleri, proteini oluşturan 20 farklı harf olarak görebiliriz. Bu 20 harfin düzeni ve dizilişi çok hassas ve kesindir. Oluşan bu proteinler, artık canlılık özellikleri göstermeye başlar.

*Her hücrede tüm genetik bilgimizi taşıyan 46 kromozomdan birer takım bulunur. Genetik bilgilerimizi içeren kromozomların bulunduğu hücre çekirdeği; yaklaşık milimetrenin yüzde biri çapındadır. Sadece bir hücrede bulunan kromozomlardaki DNA zinciri uç uca eklendiğinde iki metre uzunluğunda bir zincir elde edilir. Başka bir ifade ile, çekirdek kendi çapından iki yüz bin kat daha uzun olan DNA sarmalını çok rahat içine sığdırabilir. Hücreleri; enerji merkezleri (mitokondriler), yerel yönetim merkezleri (anayasası DNA olan çekirdek) ve sindirim merkezleri (lizozomlar) gibi temel öğeleri olan ve sınırları içinde birçok etkinliğin yapıldığı şehirlere benzetebiliriz. Tabii en modern şehirler bu hücrenin yanında çok ilkel kalır.

Bir insan DNA’sında 1.000 ciltlik dev bir ansiklopediye sığacak kadar bilgi depolanmaktadır. Bizi biz yapan tüm bilgilerin depolandığı bu bilgi işlem merkezleri adeta bizim alın yazımızdır.

*DNA molekülü kromozom adlı özel kılıflarda paketlenmiştir. DNA molekülü önce adeta bir ipin makaraya sarılması gibi, sıkı sıkıya histon adlı özel proteinlere sarılır. Bu histon makaralara sarılmış DNA bölümleri nükleozom olarak adlandırılır. Bu nükleozom bölümleri içerisinde DNA korunarak, zarar görmesi engellenir. Nükleozomlar uç uca eklendiğinde, ipliksi görünümde olan kromatinleri oluşturur. Kromatinler de birbirine sıkıca sarılıp kıvrılır ve kromozom denilen yoğun yumaklar meydana getirir. Böylece DNA molekülü kendi uzunluğunun milyarda biri kadar küçük olan bir yere sığar. Bu denli uzun olan DNA molekülü pasif bir zincir olmayıp tersine canlının tüm yapısal ve işlevsel özellikleriyle ilgili bilgiler içerir.

*Çekirdek hücrenin içindeki küçücük, ikinci bir hücre gibidir. Küçük olmasına rağmen sahip olduğu yetenekler ve icra ettiği görevler çok büyüktür. Hücrenin adeta beyni, bilgi işlem ünitesi, karar organıdır. Çekirdek yalnızca bir depolama yeri değil; aynı zamanda depolanan genetik materyalin aktif olarak işlendiği bir yerdir. Hücre bölünmesi, hücre döngüsü, hücrenin programlı ölümü olan apoptoz gibi, çok sayıda metabolik olay hücre çekirdeğinde yapılır.

 

*Çekirdeğin içinde ayrıca bir de çekirdekçik vardır. Çekirdekçik ribozomların üretim merkezidir. Ribozomlar sitoplazmada proteinlerin sentezlendiği nano makinelerdir. Çok sayıda farklı proteinden ve ribozomlara özgü RNA moleküllerinden oluşur.

*Çekirdek, çift zarla çevrilidir. İki zar yapışık olmayıp aralarında ince bir boşluk vardır. Dış ve iç zarların yapı ve işlevleri birbirinden farklı. Hücreyi bir kente benzetirsek, yararlı maddelerin içeride ve zararlı maddelerin dışarıda tutulduğu iki katmanlı bu zarlar, sınır polisi görevi görür. Dış zar, endoplazmik retikulum denilen yapının da bir parçası. Endoplazmik retikulum üzerinde ribozom denen, protein üretimi yapan “nano makineler” bulunur. Sentezlenen proteinler gerekli yerlere buradan gönderilir. Çekirdeği çevreleyen zarda binlerce kanalcık bulunur. Kanallar iç ve dış zarı delip, çekirdek ve sitoplazma arasında bir geçit oluşturur. Çekirdek ve sitozol arasında aynı kanalda çift yönlü bir trafik vardır. Örneğin mesajcı RNA’lar (mRNA) çekirdekte sentezlenir ve protein sentezi için sitozole gönderilir. DNA’nın özel olarak katlanmasını sağlayan proteinler olan histonlar, DNA ve RNA sentezini sağlayan enzimler ve çok sayıda başka protein, sitozolde sentezlenip çekirdeğe gönderilir. Bu kanalcıkların her biri saniyede 500 kadar molekül geçişini sağlayabilir. Burada trafik çift yönlü akmasına rağmen asla trafik kazası olmaz. Çekirdekte ve özellikle sitoplazmada küçük moleküller dışında binlerce farklı protein olmasına rağmen, her protein çekirdek zarını rahatça geçemez. Çekirdek zarını geçecek proteinler için özel reseptörler (almaçlar) vardır. Bu reseptörler hem ilgili proteinin sinyal birimini ve hem de çekirdek zarındaki kanalları tanır. Kısacası bu reseptörler yolu bilmeyen ancak davetiyesi olan bir misafirin içeriye alınmasına yardımcı olan bir görevli gibi ilgili proteinin karşı tarafa geçmesine yardımcı olur. Gerek sitoplazmadan çekirdeğe gerekse çekirdekten sitoplazmaya geçişlerde reseptör proteini yalnız bırakmaz. Eğer reseptör sitoplazmadaki proteini çekirdeğe taşıyacaksa, proteine bağlanarak çekirdek zarındaki kanala onunla birlikte girer, çekirdeğe geçtikten sonra proteini orada bırakıp yeniden geldiği kanalla sitoplazmaya geri döner ve yeni proteinleri içeri almaya hazır olur.[16]

*İnsan kromozomlarının içerisinde 30 binin üzerinde gen bulunur. Bu genler, farklı işlevlere sahip proteinlerin yapımı için gereken bilgiyi sağlar, yani protein kodlarını taşır. Bazı genler birden çok protein sentezini sağlar. Genler, uzun DNA zincirleridir. DNA zincirleri, baz yapısında ve nükleotid denilen dört farklı molekülden oluşur. Bunlar; adenin (A), guanin (G), sitosin (C) ve timin (T). Bu bazlar oksijen, karbon, nitrojen ve hidrojen atomlarının farklı birleşimiyle meydana gelmiştir. Her baz, DNA’nın iskeletini oluşturan şeker (deoksiriboz) ve fosfat molekülüne bağlanır. Baz, şeker ve fosfat içeren bu komplekse nükleotit denir. Her nükleotit, eşi olan diğer nükleotiti karşısına alarak onunla birleşir (adenin timinle, guanin sitosinle). Nükleotit çiftleri, fosfat bağlarıyla birbirine zincir şeklinde eklenir ve sonuçta sarmal yapıdaki DNA zinciri oluşur. İnsanın genetik şifresinin kaydedildiği bir DNA kromozomu yaklaşık 3 milyar baz çiftinden oluşur. Vücudumuzun her bir hücresinde DNA sarmallarında, vücudu­muza ait – milyonlarca sayfa tutan- bilgiler özel şifreler halinde saklanır. Bir saç kılında bizi ele veren tüm bilgiler, parmak izi gibi mev­cuttur.

*Proteinleri kodlayan genlerimizi oluşturan DNA’nın yapısı tüm insanlarda büyük ölçüde benzerlik gösterir. DNA zincirini oluşturan 6 milyardan fazla yapı taşı, yani 3 milyar baz çifti bulunuyor. DNA’daki baz çiftleri, alfabedeki harflerin değişik kombinasyonlarda sıralanarak değişik kelimeler oluşturması gibi, belirli sıralarda dizilir. Her dizilişin ayrı bir anlamı vardır, yani her farklı diziliş ayrı bir proteini kodlamaktadır. Bazların diziliş sırası, hücrelerin yapı taşı olan ve çeşitli kimyasal reaksiyonlarda rol alan proteinlerin kodlanması için gereken bilgiyi taşır. Her üç baz, proteindeki bir aminoasit’i kodlar. Aminoasitleri kodlayan bu baz üçlülerine “kodon” deniliyor. Genler, esas olarak bu kodonlardan oluşur. Baz çiftlerinin, başka bir deyişle kodonların dizilimi her insanda %99’un üzerinde benzerlik gösterir. Aradaki %1’den küçük olan fark da insanlar arasındaki farklılıkları oluşturur. Yani; tenimizin rengi, ses tonumuz, boyumuz gibi özellikler nükleotid dizilişlerindeki bir kaç molekül değişikliğinden ibarettir. Kısaca, bizi biz yapan temel unsurlar, nükleotid sıralamamızdaki bu küçücük değişikliklerdir.

* Genetik bilgiyi bir nesilden diğerine aktaran DNA’nın neredeyse tamamı hücre çekirdeğinde, kromozom denilen yapılar içerisinde bulunur. DNA’nın bir kısmı da mitokondri denilen yapıların içerisinde bulunur. Mitokondrial DNA; hücrelerin enerji kaynağı veya jeneratörü olarak adlandırılan ve kendine özgü genetik şifresi olan bu hücre birimlerinin/ mitokondrilerin içinde yer alır. Mitokondrial DNA’nın kromozomlardaki DNA’dan bazı farklılıkları vardır. Hücre çekirdeğindeki DNA’nın yarısı anneden diğer yarısı da babadan gelirken, mitokondrial DNA sadece anneden gelir.  [17]  Hücrelerimizdeki mitokondriyumlar, tüm hücresel işlevler için gerekli olan enerjiyi, adenozin trifosfatı / ATP üreten kimya fabrikalarıdır. Bazı enzimler; saniyede 100 bin ile 1 milyar molekül üretebi­lecek, dizebilecek kapasiteye sahiptir. Çok enerji ihtiyacı olan, örneğin kas hücrelerinde çok sayıda mitokondri bulunur.

* DNA kendini kopyalayabilecek şekilde yaratılmıştır.  DNA zinciri, hücre bölünmesi sırasında adeta bir fermuar gibi açılarak kendini kopyalar. Bu sayede genetik bilgi diğer hücrelere değişmeden aktarılabilir. Proteinler sentezlenirken de DNA sarmalı kısmen açılır. DNA’dan alınan bilgi, protein yapımında kullanılmak üzere ribozomlara gönderilir. Bu bilgi ribozomlarda okunarak protein yapılır. Proteinleri oluşturan 20 farklı amino asitin hangi sırayla dizileceğini de nükleik asit sıralaması belirler. Üç nükleik asitten oluşan ve kodon denilen DNA biriminin verdiği bilgiye göre, proteindeki amino asit sırası belirlenir.

* Peki, her hücrede aynı DNA ve aynı genetik bilgi bulunuyorsa, kan hücreleriyle sinir hücreleri neden birbirinden farklı? Bedenin ihtiyaçlarına bağlı olarak, hücrelerin farklı işlevleri vardır. Bu işlevleri yerine getirebilmek içinde farklı proteinlere gereksinim duyulur. Farklı proteinlerin üretilmesi ise, farklı genlerin devreye sokulmasıyla gerçekleşir. Bu da hücreleri birbirinden farklılaştırır. Her bir hücre türüne göre bedenin ihtiyacını karşılayacak farklı proteinler üretir. Tek bir döllenmiş hücreden binlerce görevi büsbütün farklı hücrenin yaratılması tam anlamıyla bir mucizedir.

*Hücrelere oksijen taşınmasından vücut sıcaklığının düzenlenmesine, kasların hareketinden besinlerin sindirimine kadar proteinler hemen hemen tüm biyolojik olaylara katılır. Hücrelerin protein fabrikaları ise; ribozomlardır. Ribozomu protein sentezini gerçekleştiren nano ölçekte mükemmel bir örgü makinesine benzetebiliriz. Yaklaşık 20-30 nanometre çapındadır (1 nm, 1 metrenin milyarda biri kadar)Ribozomların üçte ikisi RNA’dan, geri kalan üçte biriyse proteinlerden oluşur. Ribozomlardaki RNA’lara ribozomal RNA (rRNA) denir. rRNA sentezi çekirdekçikte gerçekleştirilir. Sentezden sonra rRNA bazı ön işlemlerden geçirilerek kullanıma hazır hale getirilir. Ribozomal proteinler ise sitoplazmada yine ribozomlarda sentezlenir ve daha sonra çekirdeğe, oradan da çekirdekçiğe gönderilir. Çekirdekçikte bu proteinler rRNA ile birleştirilerek ribozomları oluşturan temel alt birimler meydana getirilmektedir. Bu alt birimler daha sonra sitoplazmaya geri gönderilir.

Protein sentezi iki aşamada gerçekleşmektedir; DNA’daki bilgilerin mRNA olarak kopyalanarak alınması aşamasıdır ki; buna biz transkripsiyon diyoruz. Binlerce gen içeren DNA’nın sitoplazmaya geçmesive ilgili bölgenin ribozomlar tarafından okunması mümkün olmadığından bir mesajcıya ihtiyaç vardır. Protein dizilimindeki aminoasitlerin ne olacağı ve hangi sırada dizileceği bilgisi ilk olarak RNA denilen moleküllere aktarılır. Bu amaçla öncelikle DNA’da okunması istenen özel bölgedeki bilgiye göre bir mesajcı RNA (mRNA) sentezlenir. mRNA çekirdek zarındaki özel kanallardan geçerek sitoplazmaya çıkar ve ribozomlara ulaşır. Kısacası mRNA nasıl bir proteinin sentezlenmesi gerektiği bilgisini DNA’dan alıp harfiyen ribozoma iletir. Getirilen mesaj üretilmesi istenen proteinin bir nevi üretim planıdır. mRNA’daki bilgiler nükleotid adı verilen yapı birimleri kullanılarak yazılır ve arada hiçbir noktalama işareti yoktur. Kullanılan “harf ” sayısı sadece dörttür. Tüm mesaj bu dört harf kullanılarak arada boşluk olmadan adeta tek bir sözcük halinde yazılır. Bu dört harf ile kocaman ansiklopediler yazılabilir. İki harfli olan “Mors” alfabesi ile pek çok şey yazabildiğimiz gibi. İkinci aşama ise; mRNA’daki bilgilere göre ribozomlarda protein sentezinin yapımıdır. Ribozom mRNA tarafından getirilen bilgiye göre protein sentezler. Bu ikinci işleme ise; translasyon /tercüme adı verilir. Ribozom mRNA’daki bilgileri, 20 farklı amino asit alfabesini kullanarak  yeniden yazar. mRNA’daki her üç baz / nükleotid bir tane amino asidi kodlar. Proteinlerin yapıtaşı olan amino asitleri ribozomlara taşıyan RNA’lara taşıyıcı RNA (tRNA) denilir. mRNA’daki bilgi, tRNA tarafından okunabiliyor. Böylece, mRNA’daki dizilim sırasına göre tRNA’lar mRNA’ya bağlanır. Sonuç olarak, tRNA’ların taşıdıkları amino asitler de bu sıraya göre dizilerek proteini oluşturur. Ribozomlarda yapılan bu protein sentezi işleminde sadece ribozomlar değil sitoplazmada bulunan çok sayıda yardımcı protein de görev alır.

*Alfabemizde 29 harf vardır. Hiçbir harf tek başına bir anlam ifade etmez. Ama birbirleriyle münasip sekide birleşirlerse; milyonlarca keli­me, milyarlarca anlamlı cümle oluşturabilirler. Amino asitler de; planlı, kasıtlı bir şekilde birleşirlerse protein molekülleri olarak bir anlam ifa­de ederler. Proteinlerin farklı olmaları, onları oluşturan amino asitlerin sayı, sıra ve çeşitlerinin farklı olmasından kaynaklanır.

*Mesela, basit bir insülin molekülünün oluşması için toplam 51 amino asit özel olarak dizilip bağlanması gerekir. 20 çeşit amino asidin tesadüfen bir insülin molekülü oluşturma ihtimali; 2×1050 ‘de 1 olur.

*İnsülin’i sentezleyen proinsülin adındaki diğer bir protein molekü­lü; 84 amino asitli bir proteindir. Bunun tesadüfen oluşması, 10-109‘dur. Kainatın bütün atomları amino asit olsa bile tesadüfen bu mo­lekülü oluşturma şansı hala; 1019‘da 1’dir.

*İnsülin en basit proteinlerdendir. Hemoglobin ise; 574 amino asi­din belli bir sırayla dizilmesiyle oluşmuş dev bir moleküldür. Ayrıca in­san hemoglobinlerinin 100 çeşidi vardır. Bir alyuvar hücresinde 280 milyon hemoglobin olup, yetişkin bir insanın kanındaki alyuvarlarında; 5,6 x 1018 hemoglobin molekülü bulunur.

*Vücudumuzun her saniye 10 bin alyuvar ürettiğini hesaba katar­sak, her saniye 3 milyon kere milyon ( 3X1012 )hemoglobin üretilmektedir.

* 20 amino asidin tesadüfen dizilip işe yarar bir tek protein molekü­lü oluşturma ihtimali; 10236da 1’dir. Dünya var olalıdan beri dünyada­ki tüm atomların amino asit oluşturmaya müsait elementler olduğunu varsaysak, tüm elementlerin akıl almaz hızla birleşip teşekkül ettirebile­cekleri amino asit zinciri; 1075‘dir. 10236‘yı buna bölersek; 10161 kalır. (Trilyon kelimesini 13 defa tekrarlayın). 20 amino asitin bir tane işe ya­rar protein oluşturma ihtimali; 1’den sonra 160 adet sıfır koyacaksınız -bunu okuyabilirseniz bravo size- bunda bir ihtimal. Dikkat edin, daha bir canlı ortaya çıkmadı. Protein molekülünden bahsediyoruz. Bu ara­da, evrendeki tüm atomların sayısının 1090 olduğunu, evrenin yaşının 1024 saniye olduğunu da göz önünde bulundurmakta yarar var.

* DNA gibi kompleks sistemlerin şans eseri meydana gelebilmesine ne kainatın tüm atomları ve ne de kainatın ömrü kafi gelmez. Hâlbuki dünyanın yaşı 4, 6 milyardır. Tabii, biz bu hayal­perestlere çok avans veriyoruz. Dünyadaki atomları değil, tüm evrende­ki atomlar DNA oluşturmak için, evren var olalıdan beri uğraş verse yine de bir tanecik tesadüfen DNA ortaya çıkmaz. Kaldı ki; tüm evrenin % 99ü hidrojen ve helyum­dan meydana gelir. DNA yapmak için bunlar hiçbir işe yaramaz.

* Bir protein molekülünde ortalama 200 kadar amino asit bulunur. 20 çeşit amino asidin rastgele dizilip, işe yarar bir protein molekülü oluşturma ihtimali; 20200’de bir ihtimaldir. Bir normal DNA molekülünde 5000 çeşit molekül /nükleotid zinciri vardır. Rastgele bu nükleotid zincirlerinden bir DNA’nın oluşma şansını varın siz hesaplayın! [18]

*Yale Ün’den Harold J.Marowitz, en basit canlının yaşayabilmesi için en az; 239 çeşit değişik tür proteine ihtiyacı olduğu­nu hesaplamıştır. Mesela en basit bakterilerden Mycoplasma Hominis H 39’un 600 değişik proteine sahip olduğu görülmüştür. Asgari, 239 çeşit proteine ihtiyaç duyan canlının her bir proteini asgari 40 amino asit birimi ihtiva etmektedir. Amino asitlerin birbirleriyle uygun zincirler oluşturup protein molekülü meydana getirdikten sonra, 239 çeşit proteinin de ardarda birbirleriyle bağlanıp, bir canlı hücre meydana getirebilme şansı; 119.776 sıfırlı bir sayının sadece 1 ihtimalidir. Yani; bir evrimci size en ba­sit bir canlının oluşabilme ihtimalinin; 10-119776 olduğunu söylemek zorunda kalacaktır. Bu rakamı yazmak için 50 metre uzunluğunda özel bir kâğıt siparişi vermelisiniz.[19]

En basitinden bir tek canlının, tesadüfen oluşma şansı bu kadar imkânsızdır. Siz bir de yeryüzünde var olan milyonlarca bitki ve hayvan türünün tesadüfen oluşmasının imkânsızlığını hesaba katın. Yine her bir türün, binlere, milyonlara, bazen trilyonlara varan efradını hesaba katın!

* Bir DNA parçasının nasıl davranacağını belirleyen yasalar ya da kurallar, hayat dediğimiz fonksiyonları gösteren ilk hücrenin gerçekleşmesinden önce oluşmalıdır. Kim belirledi böylesine sihirli bir yapıyı? Şansla, mutlu bir tesadüfle bu gerçekleşmez! Şans diye adlandırdığımız tesadüf, yasaları yaratmaz. Bilakis, şansın kendisi olasılık yasalarına uymak zorundadır. Yani; Kâinatı yöneten yasalar, Big Bang’ten önce oralarda bir yerlerde bulunmak zorundadır. Bu aynı zamanda, tek bir hücrenin oluşmasını sağlayan muazzam bilginin Big-Bang’de bulunması demektir.

Ama bu nasıl olur? İçerisindeki her şeyiyle birlikte bizim evrenimiz büyük bir kaotik patlamanın bir ürünü olabilir? Şimdi, ateist evrimciler, her şeyin sağı solu belli olmayan Bay Sarhoş Kaos ile kümülatif seçilim prensibine göre çalışan Bayan Kör Evrimin izdivacının bir sonucu olduğunu kabul etmemizi istemektedirler. [20]  Oysa, kaostan düzeni yaratabilmek için önce kusursuz bir plan gerekir. DNA’yı yapabilmek için tüm biyoloji bilimlerini bilecek kadar bilgi gerekir. Bir insan DNA’sı en az 10 bin adet ortalama kitaba sığdırabileceğimiz bilgi kadar bilgi içerir. DNA bir dildir. Bu dili, sağır bir sarhoş çözemez. Bu dili cahil bir kör anlayıp, çevirisini yapamaz.

İlk hücrenin ortaya çıkabilmesi için pek çok karmaşık işlem aynı anda olmalıdır. Mesela; en az üç kulvarda hummalı bir çalışma sekronize yürütülmelidir. Yeni oluşmuş hücrenin kendi neslini devam ettirmeyi aklettiği anda, bu üç kulvar birleşmelidir. Yani DNA bölünürken, enzimler ve hücreyi koruyacak zarlar birlikte çalışmalıdırlar.

Birinci kulvarda; nükleotidler —> tek zincirli DNA —> çift zincirli DNA —> DNA’nın ikiye bölünmesi,

İkinci kulvarda; amino asitler—> proteinler—> enzimler,[21]

 

Üçüncü kulvarda; yağlar —> (poteinlerden üretilen yapısal proteinlerle + yağlar birleşip) zarlar [22]

*Yalnız bu basit mikrop, virüs ya da hücre henüz kendi kendini çoğaltamaz. RNA’ya, enzimlere ihtiyacı vardır. DNA ile enzimler arasında çok sıkı bir ilişki vardır. DNA; yalnız bir takım enzimlerin yardımı ile eşlenebilirken, bu enzimlerin sentezi de ancak DNA’daki bilgilerle gerçekleşir. Bu yüzden eşleşmenin meydana gelebilmesi için ikisinin de aynı anda mevcut olması gerekir. Ayrıca bu ilk hücre /canlının DNA’sı çift kat olmalı ki, üreyebilsin. Ayrıca bu esnada önemli DNA ve proteinlerin ve diğer önemli moleküllerin bir takım zarlarla, kılıflarla korunması da gerekir. Bu özel zarla korunan moleküller kendilerini kopyalayamazsa, hücre bölünemezse tesadüflerle buraya kadar getirilen ilkel canlı anında mevta olur. Hadi sil baştan. Oysa hayatın oluşması için tek bir şansı vardır. Evrim asla tekrarlanamaz. Bir kere kayboldu mu, en başa dönmek zorunda kalırsınız. Yine oluşan ilk hücreden anında diğer farklı yeni hücreler/canlılar yaratılmaz ise, ilk hücre anormal çoğalarak, dünyadaki tüm besini kısa bir sürede tüketip, ne kendisinin, ne de kendisinden sonra yaratılacak olan canlıların tüketebileceği besin kalır.[23] Çünkü evrim sonsuz genişleyen, yepyeni çeşitliliğin tarihidir. Yani; ilk canlının peşinden, diğer farklı canlıların ardarda yaratılması lazımdır!

*Kemik iliğinde imal edilen lenfositler iki yönde vazifelendirilirler. Bunlardan bir kısmı Lenf bezlerine gider. Onlara muhtemelen en şid­detli zehirler burada monte edilir. Ancak bu hücrelerin zarlarına öyle bir elektronik iyon dengesi verilmiştir ki, bu B-Lenfositler kimi öldüre­ceği konusunda programlanmış değillerdir. Böyle tehlikeli bir zehirle yola çıkan B- Lenfositler hiçbir hücreye değecek kadar yaklaşamaz. İkinci tür lenfositler timus salgı bezine gider ve bu salgı bezinde yakla­şık üç hafta eğitilirler. Vücudun normal hücrelerinin şifreleri; T-lenfosit dediğimiz bu hücrelere bir program demeti halinde verilir. T-lenfositler timustan programlanmış olarak çıktıktan sonra B-lenfositlerin ta­şıdığı zehirleri kendi zarlarına aktarırlar. Artık bu hünerli, akıllı asker, hangi hücreleri yok edeceğini gayet iyi bilir. Vücutta yeni doğan her­hangi bir hücrenin hemen yanıbaşında bu lenfositler bitiverir. Yeni do­ğan hücrenin şifresini kontrol ederler. Eğer bu yeni doğan hücre vücudun nor­mal biyolojik şifrelerini taşımıyorsa derhal öldürülür. İşte mikroplarl­a gelişen tüm hastalıklarda ve özellikle kanserli hücrelerin imhasın­da bu beyaz kan hücreleri lenfositlere çok iş düşer. Vücu­dumuzun her bir organında böyle binlerce incelik, sanat, ahenk bulun­maktadır.

Bunlar gibi daha nice örnekler verilebilir. Evrimci gidecek o sonsuz ihtimalde bir olan ihtimali seçecektir. Matematikçilerin, tesadüfün ispatlanamayacağını söylemelerine rağmen, şans eseri bir protein mole­külü oluşumunu imkânsız görmelerine rağmen, Carl Sagan’lar hâlâ Ya­ratıcıyı kabul etmeyecek, hâlâ şöyle sözleri tekrarlayabileceklerdir; “Bir gün tümüyle rastlantı sonucu beliren bir molekül, bulamaçtaki öteki molekülleri yapı taşları olarak kullanıp, kendi kaba kopyalarını yaptı ve çoğalmaya başladı.”

“Ne şaşılası bir düzen! Bitkilerle insanların bir birinin soluğunu alıp vermesiyle gezegen çapında karşılıklı bir hayat öpücüğü döngüsü, 150 milyon km uzaktaki bir yıldızın enerjisiyle sürüp gidiyor”. Ne kadar basit değil mi?

Büyük pederleri Darwin de şöyle diyordu; “Bir kapı menteşesinin insan tarafından yapıldığını iddia ettiğimiz gibi, bir midye kabuğundaki harika mafsalın ‘harikulade akıl sahibi bir varlık’ tarafından yapıldığını iddia edemeyiz.” Torunları da bugün aynı boruyu öttürüyor; “Bir plan veya bir fotokopi makinesi bir ev yapamaz. Fakat DNA molekülle­ri hücre etrafında bulunan malzemelerden protein imal eder”.

Mesele; ilim, bilim, vs. meselesi değil, Mesele; tercih meselesi, İnanç meselesi. İnanmak istemeyen bütün deliller aleyhinde olmasına rağ­men o imkânsızı tercih edebiliyor.

George Davis, evrimcilere şöyle sesleniyor; “Kainat şayet iddia edil­diği gibi, kendini yaratabilmişse, kainat bir Yaratıcının özellikleriyle donatılmış demektir. Ve bu kabul edilirse, kâinatın kendisinin ilah ol­duğu sonucuna varmak zorunda kalırız.”

İlginçtir ki, ateist evrimciler, Tanrı’yı inkar etmekten gurur duymalarına rağmen politeist / çok tanrılıdır. Hatta bu çok tanrılı dinin fanatik müminleridir. Evrimci, “Her atom yaşam için gerekli tüm bilgiyi taşır!” dediğinde, bir deistin veya teistin Yaratan’a yakıştırdığı neredeyse tüm tanrısal nitelikleri farkında olmadan atomlara, maddeye ya da enerjiye yakıştırır. Tanrı’nın varlığını kabul edenlerin Tanrı hakkında kullandıkları ifadeleri, Ateist Evrimciler “madde, enerji, kuvvet ya da doğa, doğa yasaları, mutasyon, tesadüf, mutlu şans, vs.” hakkında kullandıkları görülür. Tanrı’nın nitelikleri ile bu kelimelerin yerlerini değiştirirseniz, Evrimcilerin inanç prensiplerine sahip olursunuz. “Tanrı ilk nedendir. Tanrı (madde /enerji yoktan var olmaz, vardan yok olmaz) ebedidir. Tanrı (doğa yasaları) bilginin kaynağıdır. Tanrı ( tabiat ana /doğa) her şeyi yaratandır. Tanrı  (tesadüf, mutasyon) yaşamı yaratandır, vs.[24]

Niye evrimcilerin, “Tabiat Ana” diye bir kelimeyi bu kadar sık kullandıklarını şimdi daha iyi anlı­yoruz. En makul, en kolay, en gerçekçi çözüm “Bir olan Yaratıcıyı” kabul­lenmek iken, bütün kâinatı zerreleri adedince ilahlarla doldurmak gibi bir açmaza düşüyorlar. Bilimsel yöntemlere bağlı olduklarını her daim vurgulayan bu evrimciler, ne kadar çok rastlantılara, tabiatın güçlü eline, evrime, evrimsel bazı mekanizmalara, kendi kendine olmak, tesadüf gibi bi­limle hiç alakası olmayan deyimlere gönderme yaptıkları görülür.

İnsan zekâsının ve modern dünyamızın, evrendeki yasalarla sınırlanmayan bir Tanrı tarafından tasarlanıp var edildiğini kabul etmek; bunların kör ve aptal biçimde hareket eden atomlar tarafından yaratıldığını kabul etmekten çok daha basit ve makuldür. Sihirbazın şapkasından çıkan tavşanın havadaki moleküllerden yaratıldığına inanmak, evrenin hiçlikten geldiğine ve sonrasında bu gezegenin ve üzerindeki akıllı yaşamın kör bir şekilde yaratıldığına inanmaktan daha gerçekçidir. Atomların yoktan veya “singularity” denen ne idüğü belirsiz bir noktadan ortaya çıkması, sonra da milyarlarca yıl sonra onların bir kaç milyar tanesinin, yine atomlar gibi yoktan ortaya çıkan yasalara uyarak İnsan beyni biçiminde evrimleşmiş olduğu tezi akıllara ziyan bir tezdir.

Tasarımın ve doğa yasalarının varlığı Akıllı bir Tasarımcıya işaret ediyor. Akıllı Tasarımcı’yı kabullenmek, ontolojik bir zorunluluktur. Bu evrenin her atomunda, her molekülünde ve her organizmasında var olan tasarım ve muazzam bilgi bize bunu göstermektedir.[25]

Halbuki cansız amino asitlerin bir mucize olan yaşamı oluşturma şansı hiç yoktur. Bir çiçeği yaratabilmek için bütün kâinatı yaratmak gerekir. Kâinatı yaratamayan bir çiçeği dahi yaratamaz. Kâinatta her bir şey, her şeyle bağlantılıdır. O yüzden bir şeyi açıklamak için bütün kâinatı açıklamak icap eder. Varlıklar ara­sındaki muntazam dayanışma, parçalara ayrılmayı kabul et­mez. Bu dayanışma, onun bölünmez bir bütün olduğunu gösterir. Ya bütün Kâinatın Halikı, Allah’tır ya da; Allah, hiçbir şeyin Halikı değildir.

Guy Murchie; “Hayatın programı, DNA’nın atomlarında değildir. DNA bir kağıt ve mürekkep değildir, kitap yazsın. Tam aksine DNA ya­zılmış bir kitabın sözleri ve manalarıdır.” der.

Biloyog Barry Commoner’in dediği gibi; “DNA hayatın temeli değil, tam tersi hayat; DNA’nın temelidir.  Yani; Hayat DNA sayesinde olmuş değil, hayat var olduğu için biz bugün DNA’daki harikulade planı görebiliyoruz.

Aslında bu evrimcileri ciddiye alıp cevap vermeye bile değmez. En basit hücreli bir canlının tesadüfen oluşabilme ihtimali; 10-119776 dır. Bu rakamı hiçbir bilgisayar okuyamaz. Trilyon kelimesini, 9.975 defa tekrarlayacaksınız, sonra da çıkacak rakamı son kez 10 ile çarpacaksı­nız, en basit bir virüsün doğada yoktan tesadüfen oluşma şansı; 0,000000… (buraya 119 bin 776 sıfır daha koyacaksınız, en sona da 1 rakamı koyacaksınız)… 1’dir.

Bu meydana gelen en basit virüsten çok daha gelişmiş 100 trilyon hücre bir araya gelecek ki karşınıza bir insan çıkabilsin.

Bir tek döllenmiş hücrenin bölünüp-çoğalmasıyla, insandaki 100 trilyon hüc­reyi oluşturması, bir hücrenin; kemik göz, beyin, karaciğer, kulak, saç, tırnak olması, alyuvar, pankreas, hipofiz bezi olması, vs. gibi binlerce deği­şik vazifesi olan, birbiriyle uyum içinde çalışan trilyonlarca hücre oluvermesi yaşayan alenî, görsel bir mucizedir.

Biyoloji dünyasında canlıları çiftleştirebiliriz ya da kopya edebiliriz. Bununla birlikte otomobil teknolojimizdeki gibi, canlılar dünyasında, böyle bir biyolojik montaj hattını taklit edememekteyiz. Bir bilgisayarın başka bilgisayarlar doğurduğunu daha görmedik. Belki de üretim teknolojisindeki gelişmelerle günün birinde buna tanık olacağız. Gelecekte, bir bilim adamının “raslantısal mutasyonlar” ve “kümülatif seleksiyon /birikimsel seçilim” yoluyla bilgisayarları çoğaltacak bir metot keşfettiğini varsayalım. Bu basit iş inanılmaz bir dehanın ürünü olarak takdir edilip alkışlanmayacak mı? Tıpkı bunun gibi, doğa da canlıları bu şekilde yaratmış olsa! Böyle bir “yaratılışın” akıllı tasarım gerektirmediğine mi karar vereceğiz? Canlıların böyle meccanen, sonsuz çeşitlilikte bu kadar harika bir şekilde yaratılmasının, bilgisayarların birbirlerini doğurmasından daha az mı mükemmeldir?

Hiçbir evrimci bunları izah edemez. Evrimcilerin yaptığı tek şey spekülasyon, hayal mahsulü faraziyeler ileri sürmekten ibarettir. Evrimciler hiçbir zaman yeryüzündeki geniş şefkati göremezler. Bir annenin çocuğuna gösterdiği alakayı, sevgiyi hiçbir şeyle izah edemez­ler. Onlar belki de çocuğu yük olarak görürler. O masumların kürtajla katledilmesine cevaz verenlerin kimlerdir dersiniz?

Anlamsız bir hayat, tesadüfen dünyaya geliş, kıyasıya bir hayat mücadelesi, yemek, içmek, yatmak ve bir de çiftleşme! Yaratılmışların en şereflisi insana evrim­cilerin layık gördüğü seviye ancak bu kadardır.

 

[1]   Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 108

[2]  Paul Davies, a.g.e, s.340-5

[3]  John Boslough, a.g.e, s.91

[4] S.Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, s.190

[5]  A.g.e, s. 161

[6] Edip Yüksel, Evrimde Akıllı Tasarım için Akıllı bir Tartışma

[7]  John Boslough, a.g.e, s.89-93

[8] S. Hawking,Zamanın Kısa Tarihi, s. 163

[9]S. Hawking, Kara Delikler ve Bebek Evrenler, s. 99

[10] Engin Korur, İnsan ve Kâinat/106, s.44-7

[11] Bilim ve Teknik Der., Nisan/1999, s.43-4, a.g.der; Ağustos/2010, s.38-42

[12] S. Weinberg, İlk Üç Dakika, s. 142.

[13]Kuran’a göre yaratılış, uzun devrelerde, aşama aşama gerçekleşmiştir.  İnsanın yaşamı kara balçık çamurunda, sulu toprakta başlamıştır. “O, İnsanı yaratmaya çamurdan başladı”. [Secde/7] “Her türlü canlıyı sudan yaratan Allah’tır.” [Nur/45] “Sudan insanı yaradan O’dur.” [Furkan, 25/54] İnsan çamurdan doğrulup, yürümeye, koşmaya başlamadı. Yaradılışı çamurda başladı. İnsan olma yoluna girdi.

“Hâlbuki O Allah sizi etvar / evrelerden geçirerek yarattı.” [Nuh/14] Etvar; her bir halkası diğerinden farklı olan, çok uzun zaman dilimlerine/ çok aşamalı süreçlere denir.

“Allah sizi (babanız Âdemi) yerden bitki olarak bitirdi”. [Nuh/17]

Yine Allah insana önce şekil verip, sonra yaratmamıştır. Tam aksine önce yaratmış, sonra şekil vermiştir. “O yaratıp, (peşinden) şekillendiren, ahenk veren ve düzene koyandır”. [A’la/2-3] “Doğrusu sizi yarattık, sonra biçimlendirdik” [Araf/11]

İnsanlar çoğu kere Allah’ın yaratmasını, birdenbire, şapkadan tavşan çıkarmak gibi hayal etmektedir. Oysa; bu tam da bu şekilde olmayabilir. Allah bir şeyi yaratmak isteyince “Kün feyekûn/ Ol der, o da olur, olmaya başlar”. Allah ol dedi, ‘Fe Kâne/hemen peşinden oldu’ şeklinde değil. “Fe yekûnû/olur, olma sürecine girer”, şeklindedir.

Nihayet yeryüzü insanın yaşamasına müsait hale gelince yaratılışı başlamıştır. Değişik evrelerden geçirilip, uzun bir tekâmülün sonunda insan olarak nitelenecek döneme gelmiş, ona nefs/ruh verilmiş ve ‘Âdem’ ismini almaya hak kesbetmiştir. Artık hominid, homo sapiens değil, Adem (a.s)’dır. “İnsanın üzerinden çok uzun zamanlar geçmemişmiydi ki (bu uzun süreçlerde insan olarak) anılmaya değmez bir varlıktı” [İnsan/1] Bu ayet insanın henüz insan olarak nitelenmediği, hominid /insanımsı olarak anıldığı çok uzun evrelerin bulunduğunu ima etmektedir.

“Sonra onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık /yarattık” [Müminun/14] Ve artık Âdem’e / insana meleklerin secde etme vakti gelmiştir. “ Ve sonra Biz meleklere Âdem’e secde ediniz dedik”. [Araf/ 11] Ya da tabii kanunları/güçleri Âdem’in şahsında tüm insanların emrine verdik. Çünkü secde yalnızca Allah’a yapılır. Âdemin üstünlüğünü kabullenin ve önünde saygıyla eğilin denilmiş olmalıdır.

“Daha sonra onu yaradılış amacını gerçekleştirecek bir donanıma sahip kılarak kendi ruhundan üfledi. Ve derken sizi hem işitme ve görme, hem de duygu ve düşünme yetenekleriyle donatmıştır”. [Secde / 9]

“Doğrusu biz Âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık”. [İsra/70] Onu yokluktan varlığa, varlıktan canlılar seviyesine çıkararak ve ona ruh/nefis ve akıl vererek ona sürekli ikramda bulunmuştur.

“Biz insanı Ahsen-i takvim üzere / en güzel şekilde yarattık”. [Tin/4] Öyleki o insan, varlık ağacının semeresi, hayatın ruhu, evrenin incisi, Allah’ın şaheseridir. Anatomik ve psikolojik olarak kusursuz bir şekilde Allah tarafından itina ile yaratılmıştır.

“Ey insanlar, sizi tek bir nefisten/ canlı varlıktan yaradan, ondan da eşini yaradan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın üreten Rabbinizden sakınınız…” [Nisa, 4/1] Tüm insanlar bu nefisten/kişiden (Âdem’den) yaratılmış, oradan üreyip, çoğalmışlardır.  Ya da; bu “tek nefis” yeryüzünde yaratılan ilk canlı hücre de olabilir. Bu ikinci okumaya göre; Allah, Âdemi ve diğer tüm canlıları tek bir canlıdan, ilk hücreden yaratmış olabilir.

 

[14]Edip Yüksel,Evrimde Akıllı Tasarım için Akıllı bir Tartışma

 

[15] “Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir.Fakat insanların çoğu bilmezler”. [Mümin /57]

 

[16] Abdurrahman Coşkun, Bilim ve Teknik, Kasım/2010 s.76-8

[17] Günümüzde oldukça gelişen, genetik bilimi sayesinde insanlığın Afrikalı siyahî bir kadından, Eva /Havva’dan doğarak ürediklerini biliyoruz. Hücrenin içindeki mitokondrial DNA /mtDNA yalnızca annenin yumurtasından çocuğa geçer. Spermlerdeki mitokondriler, hızlı hareketi sağlayan enerjiyi üretebilmek için kuyruk kısmında bulunur. Ne var ki dölleme yarışını kazanan spermin başı yumurtaya girdiğinde, babanın mtDNA’ları hücre dışında kalır. Neticede, meydana gelen embriyoda sadece annenin mtDNA’ları bulunur. mtDNA’ları her zaman yumurtadan yumurtaya, yani anneden kıza geçer.  Yapılan incelemeler bu mtDNA’ların hemen hemen hiç değişmediğini -bir milyon yılda, %3 kadar- göstermiştir. Tüm insanların mtDNA’sı incelendiğinde, onların çok uzak olmayan bir geçmişte aynı annelerden –mitokandrial Havva’lardan- geldikleri görülmüştür. [Bilim ve Teknik Der, Mayıs/1996, s.40, Bilim ve Teknik Der, Nisan/2011, s.99]

Yine insan genomunun incelenmesi neticesinde ilk “homo sapiens sapiens /Âdem’i buldular. İnsanın 46 kromozomundan 22 tanesi annesinden, 22’si babasından alır. Geri kalan bir çift seksüel kromozomun yarısını anne, diğer yarısını baba verir. Kromozom çiftlerinin 22’si kadın ve erkeklerde benzerlik gösterir ve otozom olarak adlandırılır. Cinsiyeti belirleyen 23. kromozomsa XX veya XY olarak adlandırılır. Döllenme esnasında anne X kromozomu verir, baba da Y kromozomu verirse bebek erkek (XY) ya da; erkek de X kromozomu verirse bu takdirde kız (XX) olur. Y kromozomu hiç değişmeden babadan oğula geçer. İşte bu Y kromozomu incelenerek, geriye doğru gidildiğinde erkeklerin soy ağacı çıkarılabilir. Yapılan hesaplar ilk insanın/Âdem’in en erken 68.000 yıl önce yeryüzü cennetinde bulunduğunu göstermektedir. Bugün kü, insanların ortak atasının Afrikalı bir erkek olduğu anlaşılmaktadır. [Bilim ve Teknik Der, Ekim/1998, s.88]

[18] Taşkın Tuna, Sonsuz Uzaylar, s.114-5

[19] Şemseddin Akbulut, Darwin ve Evrim Teorisi, s.33-46

[20] Edip Yüksel, Evrimde Akıllı Tasarım için Akıllı bir Tartışma

[21] Hücrelerdeki kimyevi reaksiyonlara aracılık eden proteinlere en­zim diyoruz. Her bir enzim değişik bir kimyevi hadiseyi kolaylaştırmakla vazi­felidir. Bir karaciğer hücresinde 1000 tane değişik enzim bulunmaktadır.

[22] Mahlon B.Hoagland, Hayatın Kökleri, s.42

[23] Mahlon B.Hoagland, a.g.e, s.45,6

[24] Edip Yüksel, Evrimde Akıllı Tasarım için Akıllı bir Tartışma

[25]Edip Yüksel, a.g.makale,

 

  1 Comment

  1. Ankaralı ÇITAK   •  

    Evrimcilere tek sorum var başkasına gerek yok ilk canlı tür nedir nasıl meydana gelmiştir

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir