Anadolu İslamı / Yunus Emre;

Yunus Emre;

13.yüzyılın son yarısı ile 14.yüzyılın ilk çeyreği içinde yaşamış olan Yunus Emre; Ahmet Yesevi mektebinin Anadolu’daki en önemli temsilcisidir. Kimilerine göre; Yunus Emre, İslam sûfîliğini geleneksel Türk kültür yapısına göre yeniden yorumlamış, klasik tasavvufla Türk Halk İslam’ının motiflerini birleştirmiştir.

Kimilerine göre; Yunus Emre; İslami kültürden çok, İslam öncesi Anadolu’nun putperest kültüründen beslenen, Türkiye halklarının ortak kültürünün bir ürünüdür. Bu akımın Yunus Emre’si, insanca bir sevgi ve coşku adamıdır. O bir Anadolu köylüsüdür. Bu topraklarda yaşamış bütün insanların sözcüsüdür. Bütün dindarlığına rağmen hiçbir dinin adamı değildir. Tersine bütün dinlerin ötesinde; kitapsız, tapınmasız, törensiz bir inancın adamıdır. Bu inancın tek kuralı sevgidir.[1]

Kimileri de, Yunus Emre’yi; halk düşünürü, çağını aşan hümanist bir Türk “Sûfî Şair” olarak tanımlar. O yaşadığı dönemde İslami temele dayalı Türk halk sûfîliğinin temel kavramlarını kullanmış olup, o en az Şems-i Tebrizi kadar sûfî ekolün temsilcisidir. Yunus Emre’nin tekkesi, müridi olmayan avare avare dolaşan bir halk ozanı değil, tam aksine tekkesi ve müritleri olan bir Melâmî şeyhidir. O divanının pek çok yerinde Melâmîlerin terimlerini ve fikirlerini kullanmıştır. O, azaptan korkulduğu için ibadet etmeyi, böylece Tanrının rahmetine layık olmayı, cehennemden kurtulup cennete girmeyi pek kabul etmez. Ona göre; insanı eşrefi mahlûk olarak yaratan Tanrıyı ancak aşkla severek ve yalnızca onun sevgisini hissederek, arzularını ve dünyayı kınayarak mutluluğa ulaşılabilir.

Yunus Emre namaz kılmadığı ve ilmi küçümsediği için medrese çevrelerince şiddetle eleştirilmiştir. Melamîler; ilahi aşkı gözleyebilmek ve bunları insanlara aşılamak için seyahat etmek gibi bir inanca sahiptiler. O da bundan dolayı, ya tek başına ya da müritleriyle beraber sürekli gezmiştir. Tapduk Baba, Yunus Emre’yi Melamilikle tanıştıran kimsedir. Fuat Köprülü’ye göre; Taptuk mahlası, Hacı Bektaş-ı Veli’ye, onun müridi sayılan Yunus Emre tarafından verilmiş bir unvandır.

Tapduk Emre’nin yaşayan bir kişi olmadığı, bir mahlas, hatta daha ileri giderek onun bir kült, bir inanış sistemi olduğunu söyleyenler de vardır. Tapmak kelimesinden türeyen, Tabduk aslında eski Türk mitolojilerinde olan, yeryüzüne inen tanrılarla bağlantısı olan sırlı bir kelimedir. [2] Bu yüzden onun Dost’u bazen Tanrı olur, bazen de Tabduk!

Yunus Emre’den yaşadığı dönemdeki tarihçiler ondan bahsetmez. Onun hayatı hakkındaki bilgiler genellikle şiirlerinden çıkarılır. Örnek;

“Uçmak uçmağım dediğin müminleri yeltediğin (müminleri heveslendirdiğin)

Bir ev ile birkaç huri hevesim yok kaçmağ için (kucaklamak için)

Bunda dahi verdin bize oğul u kız çift-ü halâl (iki eş verdin)

Andan dahi geçti arzum benim âhım didâr için.” (derdim cemalini görmektir)

Bu şiirden Yunus Emre’nin iki karısı, oğulları, kızları olduğunu anlıyoruz.

Yunus Emre’nin şeyhi birçok şiirinde andığı Taptuk Emre’dir. Taptuk Emre, Barak Baba, Sarı Saltuk silsilesiyle Hacı Bektaş-ı Veli’ye ulaşılır. Eğer bu silsile doğru ise Yunus Bektaşi demektir. Şiirlerinden öğrendiğimize göre, Yunus Taptuk Emre’nin tekkesinde hizmet etmiş, onun düşüncelerini yaymak için gurbete çıkmış, Anadolu’yu, Azerbaycan’ı, Kafkasya’yı dolaşmış, Şam’a gitmiştir.

Yunus Emre Tanrısını,  insanın dışında değil, içinde bulur. Bu bildiğimiz hulul teorisidir.

“Bu tılsımı bağlayan, Türlü dilde söyleyen

Yere göğe sığmayan, Sığmış bu can içinde.

Çok aradım özledim, Yeri göğü aradım

Çok aradım bulmadım, Buldum insan içinde”.

 

Yunus’umuz, cenneti küçümser, onu istemez!

“Ne varlığa sevinirim, Ne yokluğa yerinirim

Aşkın ile avunurum, Bana seni gerek seni.

                Cennet cennet dedikleri, Birkaç köşkle birkaç huri

İsteyene ver onları, Bana seni gerek seni.”

Yunus, bazen de İslam’ın Allah itikadına baş kaldırır, onun adaletini sorgular. Sen kulların kadar insaflı değilsin der. ‘Kulların hayır için köprü yaparken, sen insanlara tuzak kurmak için “sırat köprüsü” inşa edersin’ diye çıkışır! Aslında bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü; Bektaşi-Alevi edebiyatında Tanrı bazen bir dost, bir arkadaş gibi ele alınır. Bazen de bir hasım ve hata yapan bir büyük gibi ele alınır ve kıyasıya eleştirilir.[3]

“Ben sana zulm eyledim ettim günah, Neyledim nettim sana ey Padişah..

Kıl köprü gerersin geç diye, Gel seni sen duzağımdan seç diye

Ya düşer, ya dayanır, ya uçar, Kıl gibi köprüden âdem mi geçer.

Kulların köprü yaparlar hayır için, Hayır budur kim geçerler seyriçin.”

 

“Bir köprü yaratmışsın kıldan incedir dersin

Kamuya salâ ettin (herkese seslendin) mahlûkat cümle geçsin

Geç dediğin kulların biri benim eksikli

İzzin hakkı geçmezem(İzzetin hakkı için geçmiyorum) hazzı olanlar geçsin

Meğer inayet Hak’dan yardım ola Allah’dan

Hak’dan yardım olursa kim gerek ise geçsin

                Bir tahta yaratmışsın halim anda yazmışsın (Levh-i Mahfuz’da kaderimi yazmışsın)

Ne yazdınsa meçhuldür bir kul anı ne bilsin

Eğer avrat eğer er eğer hayır eğer şer

O yazıda ağlayan ayruk (artık) ne yerde gülsün

                Var yazından ağlama kendi canın dağlama

Mâdem yazın yazıldı dahi seven ne kılsın

                Yedi tamu (cehennem) yarattın asilere arzettin

İzzin hakkı girmezem eksiği olan girsin

                Sekiz uçmak(cennet) yarattın müminlere arzettin

Kâfirler ona girmez ben kuluna ne dersin

                Benim anda derdim yok girmekliğe fikrim yok

Kulağıma yapışma ko anı anda kalsın (bırak o orada kalsın)

                Yüzüm kara elim boş bağrım başlı gözüm yaş (bağrım yaralı, gözüm yaşlı)

İnayet eyle Allah Yunus didârın görsün.”

 

“Levh üzere kimdir yazar azduran kim kimdir azan

Bu işleri kimdir düzen bu suâle cevâb nedir.”

“Bu işleri sen bilirsin sen verirsin sen alırsın

Ne kim kıldum çün bilirsin ya bu soru-hesab nedir.

Yunus; “Hem beni yaratırsın, her yapacağımı da bilirsin sonra da günahlarımı tartıp beni yakmak istersin. Teraziyi bakkallar kullanır, sana yakışır mı” diyerek, O’na isyan eder!

 “Geçmedi mi intikamın öldürüp

Çürütüp gözüme toprak doldurup

Hiç Yunus’tan değdi mi sana ziyan

Sen bilirsin aşikâre ve nihan

Bir avuç toprağı bunca kîl-ü kâl

Neye gerek ey Kerim-i zül celâl.”

   

Yunus gene sırat, cennet ve cehennem ile alay eder! Benim gibi Molla Kasım’ların yüzyıllar öncesinden sîgaya çekeceğini de keramet ile görmüş(!) Eh bu kadar şer-i şerife münafi sözler söyler isen, bre derviş elbette eleştiri oklarını yiyeceksin. Bunun kerametle ne alakası var?

“Sırat kıldan incedir, Kılıçtan keskincedir

Varıp anın üstüne, Evler yapasım gelir

Altında gayya vardır, İçi nâr ile pürdür

Varuban ol gölgede, Biraz yatasım gelir

Oda gölge dediğ’me, Ta’n eylemen hocalar

Hatırınız hoş olsun, Biraz yanasım gelir

Ben günahımca yanam, Rahmet suyuyla yunam

İki kanat takınam, Biraz uçasım gelir

Derviş Yunus bu sözü, Eğri büğrü söyleme

Seni sigaya çeken, Bir Molla kasım gelir”

 

Yunusumuz da tüm sûfîler gibi, o da haccı küçümser,

“Yüz Kâbe’den yeğrektir (yüz hacdan faziletlidir) bir gönül ziyareti”

“Yunus Emre der hoca gerekse bin var hacca, Hepsinden iyisi bir gönüle girmektir”

“Ararsan Mevlâyı kalbinde ara, Kudüste Mekkede Hac’da değildir.”

 

Yunus’un Din Anlayışı;

“Din ü millet sorarısan âşıklara din ne hacet

Âşık kişi harâb olur harâb bilmez din diyanet” (dini diyaneti tahrip etmez)

Yunus’un din-i imanı aşktır.”

“Ey âşıklar, ey âşıklar, Aşk mezheb-ü dindir bana (benim mezhebim, dinim aşktır)

Gördü gözüm dost yüzünü, Yas kamu düğündür bana”

 

Yunus Emre; pasif, hakkını aramayan, zalimlere ses çıkarmayan bir insan özlemi içindedir. Tam işgalcilerin istediği insan tipi!

“Derviş bağrı baş gerek (bağrı yaralı), Gözü dolu yaş gerek

Koyundan yavaş gerek, Sen derviş olamazsın

                Dövene elsiz gerek, Sövene dilsiz gerek

Derviş gönülsüz gerek, Sen derviş olamazsın.”

 

Yunus Emre’de Vahdet-i vücud’un, bütün Kâinatın Allah’ın bir tecellisi, mazharı (zuhur ettiği yer), her şeyin tanrı olması, yani panteist bir evren anlayışının tüm görünümleri mevcuttur.

“Baştan ayağa değin, Haktır ki seni tutmuş
Haktan ayrı ne vardır, Kalma guman içinde.”

Tüm sûfîlerin inandığı gibi Yunus Tanrı’sı hariçte değil, insanın içindedir!

“Hakk cihana doludur, kimseler Hakk’ı bilmez
Onu sen senden iste, o senden ayrı kalmaz.”
“Nereye bakar isem dopdolusun, Seni nere koyam benden içeri?”
“Baştan ayağa değin, Haktır ki seni tutmuş,

Haktan ayrı ne vardır, Kalma guman (şüphe) içinde.”

“Aşk ile ister idik yine bulduk ol canı
Gömlek edinmiş giyer suret ile bu teni.

Hacı Bektaş Veli’ye biri sorar; “ Çalap Tanrı’yı nasıl bildin?” Şöyle cevap verir; “ Çalap Tanrı’yı kendi özümüzden, kendimizi de Çalap Tanrı’dan bildik.” Yunus da haliyle hocasının fikirlerini Oğuz lehçesiyle ifade edecektir.

“Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.”

Kısaca Tanrı ona hulul etmiş, onda ete kemiğe bürünmüştür. O konuşmaz, onda konuşan, onda tasarruf eden Tanrıdır(!)

“İstediğimi buldum eşkere can içinde
Taşra isteyen kendi, kendi nihân içinde.”

 “Sayrı olmuş iniler, Kur’ân ününü dinler
Kur’ân okuyan kendi, kendi Kur’ân içinde.

Baştan ayağa değin Hakk’tır ki seni tutmuş
Hakk’tan ayrı ne vardır, kalma gümân içinde

 “İstemegil Hakk’ı ırak, gönüldedir Hakk’a durak
Sen senliği elden bırak, tenden içeri candadır.”

“Yunus sen diler isen, dostu görem der isen
Aynadır görenlere ol gönüller içinde.”

 “Yunus’tur eşkere nihan(açık ve gizli), Hakk doludur iki cihan
Gelsin beri dosta giden; hûr-u kusur(huriler, köşkler) Burak nedir?”

“Bende baktım bende gördüm benim ile bir olanı
Sûretime cân olanı kimdurur (ben) bildim ahi.”

Yunus’a göre, bütün insanlar bu dünyaya gelmeden önce “Rûhlar Âlemi”nde birbirleriyle ve de Tanrı ile dost idiler, Antik Gnostikler gibi insanın öz memleketinden bu düşkünlük/sürgün yurduna indirildiğini seslendirmektedir. Hatta tanrı ile bir bütün idiler.

“Çarh-ı felek yoğidi canlarımız var iken
Biz ol vaktin dost idik, Azrâil ağyar (yabancı) iken.

Çalap(Tanrı) aşkı candaydı, bu bilişlik andaydı,
Âdem, Havva kandaydı, biz onunla yâr iken.
Ne gök var idi ne yer, ne zeber vardı ne zir (ne de altüst oluş)
Komşuyduk cümlemiz, nûr dağın yaylar iken.”
“Aklın ererse sor bana, ben evvelde kandayıdım
Dilerisen deyüverem, ezelî vatandayıdım.

Kâlû belâ söylenmeden, tertip-düzen eylenmeden
Hakk’dan ayrı değil idim, ol ulu dîvândayıdım.”

“Bu cihana gelmeden sultan-ı cihandayıdım
Sözü gerçek, hükm-i revan (hükmü geçen) ol hükm-i sultandayıdım.”

Gerçek müminin imama, hocaya, aracıya ihtiyacı yoktur;

 “Aşk imamdır bize, gönül cemaat!”

Yunus’un “Ene’l-Hak/Ben Allah’ım” inancının tezahürleri;

“Evvel kadîm önden sona zevâli yok sultan benem

Yedi iklime hükm idüp diri dutan sultan benem

Ben bu yeri yaradıcak yer üstüne gök durıcak

Ulu deniz mevc urıcak(dalga oluşturacak) Nûh’a tufan veren benem

Dur dedim göklere durdu, gökler dolu karâr kıldı

Yüzbin türlü âdem geldi, getürüp gideren benem

Sûfiyile sûfî olan sâfiyile hem sâf benem

Bel bağlayıp tâat iden ol kerîm ü rahmân benem

Kaf’dan Kaf’a hükm eyleyen devleri hükmüne koyan

Yele binüp seyran kılan bu mülke Süleyman benem

Yunus değil bunu diyen kudret dilidir söyleyen

Kâfir ola inanmayan evvel âhır olan benem.”

 

Yunus Emre’nin panteist kozmolojisinde, imanın yanında artık küfür ve şirkin manası kalmaz. Müşriklerin taptıkları şeyler de, panteistlere göre Tanrı’dan olduğu ve Tanrı’nın mazharı olduğu için, bizzat ve doğrudan Tanrı’nın kendisine tapma kadar mükemmel olmasa da yine imandır. Böylece iman ile küfür arasındaki fark kaldırılmış olur.

“Dost yüzün görünce şirk yağmalandı

Anınçün kapuda kaldu şeriat”

“Seni aşkın beni benden alupdur

Ne şirin derd dermandan içeri

Unuttum din diyanet, kaldı benden
Bu ne mezheptir, dinden içeri

Dinin terk edenin küfürdür işi
Bu ne küfürdür imandan içeri

Geçer iken Yunus şeş oldu dosta
Ki kaldı kapıda andan içeri”

“Ey sözlerin aslın bilen, gel de bu söz kandan gelir
Söz aslını anlamayan, sanır bu söz benden gelir
Söz karadan aktan değil, yazıp okumaktan değil
Bu yürüyen halktan(vatandaştan) değil, hâlık avazından (Tanrı’nın sesinden) gelir”

 

Yunus’a göre; âşıkların dine, ibadete ihtiyaçları yoktur!

“Uçmaktan umusu yok

Tamudan korkusu yok.” (Dervişin ne cennet umudu olmalı, ne de cehennem korkusu)

“Din ü millet sorarsan âşıklara din ne hâcet

Âşık kişi harâp olur âşık bilmez din diyânet”

Oruç namaz gusl ü hacc hicâbdır âşıklara

Âşık andan münezzeh hâlis heves içinde

“Ey âşıklar Ey âşıklar aşk mezhep ü dindür bana

Gördü andan dost yüzünü yas kamu düğündür bana”

Oruç namâz zekât hacc cürm ü cinâyetdurur

Fakir bundan azadur hâss-ı havâs içinde.”

 

Yunus’u Molla Kasım’lar namaz kılmıyor diye suçlamışlar anlaşılan;

“Bana namaz kılmaz diyen, Ben kılarım namazımı

Kılarısam kılmazısam, Ol hak bilir niyazımı.

Hak’tan başka kimse bilmez, Kâfir Müslüman kimdürür

Ben kılarım namazımı, Hak geçirdiyse nazımı”

Yunus’a göre; gerçek anlamda ölüm yoktur. Tanrı’nın bir parçası olanların başlangıcı da olmaz, sonları da!

“Koğıl (kov gitsin) ölüm endişesin, Âşıklar ölmez bakidir
Ölüm âşıkın nesidir can nur-u ilahidir
Ölümden ne korkarsın çünkü hakka yararsın
Bil ki ebedi varsın, Ölmek fasid işidir.” 

“Âşık öldü deyü salâ verirler

Ölen hayvandır, âşıklar ölmez.”

Yunus Emre için yetmiş iki millet birdir. Tüm dinler ve mezhepler arasında fark yoktur! Bu felsefeye göre; hak bir, yol bin birdir. Tüm yollar, dinler O’na çıkar!

 

“Elif okuduk ötürü, Pazar eyledik götürü

Yaradılmışı hoş gördük, Yaradandan ötürü.”

 “Erenler buna kalmadı vardı yoluna durmadı

Hakk’ı gerçek sevenlere cümle âlem kardaş gelir.”

“Din ü milletden geçer aşk eserini duyan

Mezheb u din mi bilir kendini yoğa sayan”         

“Aşk ehlini sorarsan ne mezhep ne milletdür

Yolda kalandır sakın gece yi gündüz sayar.”

Adımız miskindir bizim düşmanımız kindir bizim

Biz kimseye kin tutmayız kamu âlem birdir bize

Cümle yaradılmışa bir göz ile bakmayan

Şer’ün (şeriatın)  evliyâsıysa, hakikatde âsidir.”

“Biz kimse dinine hilâf dimeyiz (yanlış demeyiz)

Din tamâm olacak doğar muhabbet” [4]

[1] Sabahattin Eyüpoğlu’nun Yunus Emre tanımı şöyledir; “Nedir bizim Yunus’un inancı? Yoksulu bay, kuruyu yaş, ayağı baş eden bu yaman insan gücünü hangi inanıştan alıyor Yunus? Bu sorunun karşılığını Yunus’un söylediklerinde ve söylettiklerinde aradığımız zaman bir hayli şaşırarak görürüz ki Yunus bütün dindarlığına, Müslümanlığına karşın hiçbir dinin adamı değil, hatta bir din adamı bile değil, tersine bütün dinlerin ötesinde, camilerin, kiliselerin dışında, hele softaların yobazların düpedüz karşısında, kitapsız, tapınmasız, törensiz, kıblesiz bir inancın adamıdır. Bu inancın tek kuralı, yasası, dogması sevgidir, en geniş, en sınırsız, en insanca anlamıyla sevgi. Dinini, Tanrısını sordunuz mu Yunus’a; aşk der ve dost der size, başka şey de söylemez.”

[2]  Kemal Yüce, http://www.genelturktarihi.net

[3] Temel Yeşilyurt, Alevi-Bektaşiliğin İnanç Boyutu, İslamiyat, 2003/3, s.18

[4] Yunus Emre’nin şiirleri, Sabahattin Eyüboğlu, Yunus Emre, Cem Kitabevi/1980 ve Mehmet Bayraktar, Yunus Emre ve Aşk Felsefesi,  İş Bankası Kültür Yay.2. Baskı-1993/Ank. Kitabından alınmıştır.

  1 Comment

  1. deniz   •  

    Teşekkürler güzel bir yazı olmuş. Ayrıca sizde edip yüksel tarzında evde video hazırlasanız sizden çok daha fazla faydalanabiliriz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir