TEOLOJİNİN MİTEOLOJİDEN ARINDIRILMASI

                               TEOLOJİNİN MİTEOLOJİDEN ARINDIRILMASI

Son yıllarda ülkemizin pek çok ilahiyat fakültesinde çok değerli doktora çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmalar neticesinde din büyük ölçüde efsanelerden, hurafelerden arındırılmıştır. Hızır’dan tutun da Rical’ul-Gayb denilen masal kahramanlarına kadar! İnsanın ruhunun olmadığı, bugünkü ruh anlayışımızın İslami olmadığı, Yunan Ruhçu filozoflardan bizlere intikal ettiği sözkonusu bu akademik çalışmalar ile ortaya çıkarılmıştır.  Erkan Yar’ın Ruh-Beden İlişkisi Açısından İnsanın Bütünlüğü Sorunu, Mehmet Dalkılıç’ın İslam Mezheplerinde Ruh, Caner Taslaman’ın teistik bir kelam için ruh-beden dualitesine gerek olmadığına dair çalışmaları bu konuda paradigmal değişimlere yol açmıştır.

Haliyle, Ruhlar Âlemi, Misal, Berzah âlemi gibi Ruhbanların / Ruhanilerin demogojileri dini sahadan büyük ölçüde temizlenmiştir. Mehmet Okuyan’ın kabir hayatına dair çalışması da birçok ezberimizi bozdu. Kabir hayatının olmadığı, bunun tamamıyla başka kültürlerden bizlere intikal ettiği ortaya çıktı. Bu konudaki çalışmalar göstermiştir ki; konunun önce kabir fitnesi/sorgusu, sonra kabir azabı, daha sonra da kabir hayatı şeklinde evrildiği görülmektedir. Hocalarında milleti korkutmak için pedagojik gayelerle bundan yararlandıkları anlaşıldı. Özellikle de Sufilerin ölmüş şeyhlerin ruhaniyetinden istifade etmek niyetiyle bu konuyu geliştirmişlerdir. Kabir hayatı konusunda kitap yazan Şaranî ve Suyutî ‘nin her ikisinin de İbn-i Arabî tilmizi olması bunu göstermektedir. Pek tabii böylece şirke kapılar ardına kadar açılmıştır!

Din denilince insanların aklına neden hemen cinler, periler, keramet, rüya, mucize, kabir hayatında Münker-Nekir’in insanlara çektirdiği tarifi imkânsız işkenceler gelir? Din denilince insanların aklına Allah’ın emirleri-yasakları (şeriat/hukuk), ahlakî normlar gelmez? Dinde pek çok sapmalara yol açan, realiteye uymayan, akıl dışı, bilim dışı bilgilerle inşa edilen bu spekülatif alan yok edilemez mi? En azından mümkün olabildiğince sınırları daraltılamaz mı? Etkisi minimize edilemez mi?

Örneğin; din dili güncellenemez mi? Tam bundan on beş asır öncesinin dünya algısını yansıtan din dili? Cinlerin, perilerin cirit attığı bir ortaçağ dünyası! Uçan halılarda seyahat edildiği yıllar!  Alaaddin’in sihirli lambasından çıkan süper yetenekli cinler! Simya, majik, okült bilimler, tılsımlar! Semavi akıllar! Astroloji! İnsanların kaderini belirleyen gök cisimleri, felekler! İçimizde yaşadığı vehmedilen Tanrı’dan bir parça olan Külli Nefs ya da; Âlemin Ruhu! Henüz gravitasyon/ çekim kanunu ve Merkezkaç kuvvetinin bilinmemesinden dolayı, Yıldızların/ gezegenlerin /feleklerin aşk-ı ilahi nedeniyle derviş gibi döndüklerine dair faraziyeler! Günümüzde hala “aşkına devreyler felekler” şeklinde, içine birazda aşkın büyüsünü katarak yaptığımız böyle izah tarzını, din anlatımını sürdürecek miyiz?

Kuran’ın nazil olduğu toplumun bilimsel seviyesini göz önüne almayacak mıyız? Onları muhatap alan, onların bilgilerini esas alarak onlara hitap eden vahyin dilini! Çünkü her bir peygamber kavminin diliyle (kavramlarıyla, algılarıyla) onlara hitap etmek mecburiyetindedir. “Çünkü Biz; her bir elçiyi kavminin diliyle gönderdik.[1]

Örneğin melekleri; Allah’ın iradesiz varlıkları şeklinde anlamamızın ne gibi bir sakıncası olabilir. Yemeyen-içmeyen, dişiliği-erkeliği olmayan, asla usanıp-bıkmayan, Allah’a isyan etmeyen bu melekleri (Güçleri/kuvvetleri) tabiat kanunları olarak anlayamaz mıyız? Âdeme meleklerin secde etmesini; iradesiz varlıkların iradeli varlık insana boyun eğmesi, İnsanın aklı ve hürriyeti sayesinde söz konusu bu iradesiz varlıkları buyruğu altına aldığı, onlardan yararlandığı şeklinde anlayamaz mıyız?

İbrahim (a.s) adı var kendisi yok, kavminin nominal tanrılarına savaş açtı. Yeryüzünü bu sahte tanrılardan temizledi. Astroloji ile uğraşan, yıldızların /feleklerin / semavi akılların yeryüzündeki sembolleri addedilen putlara karşı büyük bir mücadele örneği sergiledi. Acaba bugün de böyle bir büyük temizlik yapılamaz mı? Örneğin görünmez, aynı anda birçok yerde olabilen, bin, bin beşyüz sene yaşayan, Süpermen kadar güçlü, insanlara zarar verebilen (!) cinlerden yeryüzünü temizleyemez miyiz? Cinler gerçekten mevcut mudur? Yoksa esatir/efsane midir? Halk inançlarından /folklorik midir? Gerçekten sanal /imaginary değillerse neden gözlemlenemezler, test edilemezler? Yiyen-içen, evlenen, üreyen bu varlıklar nasıl olur da görülemezler? Detektörlere yakalanamazlar? Elektromanyetik spektrumun her dalga boyunda artık evreni dinleyebiliyoruz, daha doğrusu seyrediyoruz. Eğer bunlar maddi /fermiyon değillerse, fermiyonların dışında kalan; gluon, foton ve bozon, graviton gibi kütlesiz, ağırlıksız, sadece kuvvet taşıyan/ etkileşmeyi sağlayan sezilgen /sanal ara parçacıklarsa yine de yakalanma şansları vardır. Örneğin ışırlar, çekim hadisesini gerçekleştirirler vs. Artık evrenimizin en ücra köşelerini rasat edebilmemize rağmen, hemen yanı başımızda yaşayan (!) ama hiçbir zaman da temas kuramadığımız bu varlıklar neyin nesidir? Yoksa Matrix filmindeki gibi paralel evrenler reel dünya da geçerli midir? İç içe, kutu içinde kutu gibi, -aynı anda bir kafeste, ama birbirlerine kuyruğunu değdirmeden yaşayan kırk tilki gibi- biz de cinlerle barış içinde yaşayıp, gidiyor muyuz? Bir teorik şizofreni, ya da şizofrenik teori denilen Hugh Everett’in “Paralel Evrenleri” gerçek midir? Her birimizin binlerce kopyası -birer kuantum çatallanmasında olduğu gibi- hemen yanı başımızda yaşamaya devam mı ediyor? Pek tabii sadece biz insanlar değil! Her bir cisim, her bir canlı-cansız varlık! Sayısız denilecek kadar evrenler iç içe ama hiçbir zaman birinden bir diğerine geçmenin mümkün olmadığı evrenler?

İnançlarımız reel dünyadan bu kadar kopuk olabilir mi? Daha baştan inançlarımız dış dünyaya aykırı olması onların tabiatı gereği mi?  Süleyman (a.s)’ın dalgıçlık yapan şeytanları, kazanlar, havuzlar heykeller, binalar yapan cinleri görülmez / sanal şeyler midir? Yoksa cismani varlıklar / insanlar mıdır? Hz. Peygamberin okuduğu Kur’an’ı dinleyen, aralarında okunan ayetleri muhakeme eden kimseler, Cin suresinde anlatılan üç harfli cinler mi, yoksa oradan geçmekte olan başka bir ülkenin tüccarları mıdır? Oranın yabancısı ecnebiler midir? Ahkaf Suresinde değinilen “Cinlerden bir grubu Kur’an dinlemek üzere sana yönlendirmiştik…[2]  ayetindeki cinler de aynı türden olmasın? Yani; oradan geçmekte olan bir grup yabancı insan olamaz mı?

Mümin; Güven veren ve güvende olan demektir. Oysa her an ensemizde sallanan Demokles’in kılıcı gibi böyle zararlı varlıkların bulunması bizi huzursuz eder! Her tarafımız cinler, periler ile sarılı ise kendimizi nasıl güvende hissedebiliriz? Nasıl olur da ruh sağlığımızı muhafaza edebiliriz? Cinlerin günün birinde kendisine zarar verebileceğinden endişe eden kimse, dünyada rahat yüzü görmez. Göremediğimiz cinlerin üzerimizde hâkimiyet kurduklarını, bize zarar vermek üzere her an tetikte beklediklerini düşünmek bile kişinin psikolojik kimyasını alt-üst etmeye kâfidir. Böyle bir zihniyete sahip kimse zaten er-geç akıl sağlığını kaybetmeye mahkûmdur. Allah’a güvenen, O’na tevekkül eden ve yüzden güven içinde yaşaması gereken bir müminin her an kendisine zarar verebilecek bu türden bir cin inancına sahip olması düşünülemez! Güven /emniyet hissini kaybeden insanların önce psikolojik, ardından psikosomatik (beden üzerinde de etkisini gösteren zihin kaynaklı hastalıklar) hastalıklara yakalanması kaçınılmazdır. Bir bilgisayarın işletim sistemine yani programına giren bir virüsün onun mekanik kısmına zarar vermediği ama programlarını çökerttiğini ve onu işlemez hale getirdiğini biliyoruz. Böyle bir daimi korku ve endişe kişinin akıl ve ruh sağlığını er-geç çökertmesi imkân dâhilindedir.[3]

Maalesef insanın gayb konusundaki bilgisizliği, cin konusunda olduğu gibi onu istismara açık hale getirmektedir. Cin terimi etrafında yaratılan korku, folklorik birçok unsurun da eklenmesiyle, kulaktan kulağa gittikçe büyümüş ve akl-ı selim sahibi insanları bile esir almıştır. Oysa Kur’an; insanlar üzerinde etkin olduğu varsayılan bu güçlerin hiçbir kontrol gücünün olmadığı konusunda çok nettir. Buna rağmen, bazı insanların cin tasallutundan bahsediyor oluşu aynı zamanda Kuran ruhundan ve de tevhid inancından ne kadar uzak uzaklaştığımızın da göstergesidir. Öyle ya; Allah’tan başkasının bize fayda ve zarar verebileceğine inanmak, bazı görünmez varlıkların evrenin tasarrufuna /işleyişine müdahale ettiğine inanmak, onlara tanrısal nitelikler vermek değildir de nedir? Böyle bir evren tasavvuru O’nun ulûhiyetine, rububiyetine yaraşır mı?

***

Cinlerin perilerin cirit attığı böyle bir yeryüzü öylesine güvensiz, tekin olmayan bir mitolojik evrene dönüşür ki! Yeryüzü adeta binlerce gizemli gücün kıyasıya mücadele ettiği, düzenin, insicamın olmadığı, umutların tükendiği anlamsız, amaçsız bir arenaya döner! İmtihan yurdu olan bu dünyanın Âdemoğlunun buradaki imtihanı sabote eder, karmakarışık gizemli güçlerin mücadele ettiği varsayılan bir dünyada insan şaşırır, imtihan için uygun bir atmosferi oluşmaz!

Oysa İslam’ın Allah, insan ve evren tasavvuru, söz konusu bu mitolojik evren anlayışı ile bağdaştırılamaz! Haliyle yapılması gereken mitolojiden arındırılmış bir din dilinin geliştirilmesi gerekmektedir. Hayat realitesine, fizik dünyaya uymayan bir din dili, tapınak dinlerindeki elit /havass ruhban sınıfının kendi aralarındaki dil /retorik olabilir ama, hayat dini olan İslam’ın din dili olamaz! Daha doğrusu din ve dünya dili şeklinde hayatla birebir tekabüliyeti olmayan bir din dili olamaz! Haliyle teolojinin, bahusus akaidin/ Kelam İlminin mitolojiden, safsatadan, esatirden arındırılması elzemdir. Eşya hakkındaki malumatımızın / sujemizin objeye /dış dünyaya mutabakatı şarttır. Gayba inanmak demek, mugalataya ve demogojiye teslim olmak demek değildir.

Miraç olayında olduğu gibi, Zerdüşt Peygamberi Ardaviraf’ın ruhani miracı Hz. Peygambere uyarlanmış ve İslam miteolojiye boğulmuştur. Yunan efsanelerindeki kanatlı at Pegasus Burak yapılmıştır. Daha yaratılmayan Cennet ve Cehennem peygambere temaşa ettirilerek işin içinden çıkılmaz birçok kelamî sorun beraberinde ortalığa saçılmıştır.

Teolojinin görevi, dini düşünceyi mitolojiden arındırmaktır. Miteolojileri esas almak suretiyle yapılan yorumlar dinlerin bilinen en yaygın tahrif yöntemidir.

***

Bugün biliyoruz ki; İnsan evrende yalnızdır. Dünya tekrar evrenin merkezi olmuştur. Elbette bu coğrafi olarak merkezi değildir. Dünyamız yaşamın olduğu biricik gezegen olması sebebiyle tekrar evrenin merkezi konumuna yükselmiştir. İnsan merkezli bir evren anlayışı genel bir kabul görmüştür. Dış dünyada seçilen tüm parametreler insanın yaşaması içindir. Evrenin bu kadar büyük olmasından tutun da, bu kadar yaşlı olmasına varana kadar. “Anthropic Principle” denen Kozmoloji prensibine göre, Evren daha baştan insanı netice vermek üzere tasarlanmıştır. Evren niye bu şekildedir? Sorusuna verilen cevap örneğinde olduğu gibi. “Sen bu soruyu sorabilesin diye! Eğer başka türlü olsaydı sen bu soruyu soramayacaktın!”

Bazılarını Evrenin bu kadar büyük olması yanıltmaktadır. Onlara göre Mavi Gezegen’deki yaşam, milyonlarca gezegendeki yaşamlardan, herhangi birisidir. Ve hiçbir harikuladeliği yoktur. Zira milyarlarca galaksi vardır ve her birinde de milyarlarca yıldız vardır. Haliyle dünya gibi pek çok yaşam olması olasıdır. Oysa bu kimseler bilmezler ki; Evren tam bu kadar büyük olmak zorundadır. Örneğin evren Samanyolu galaksisi kadar büyüklüğünde olsaydı, evrenin toplam ömrü bir yıl kadar olurdu. Bu takdirde bırakın hayatın oluşmasını, atomlar dahi oluşmadan evren açılır ve kapanırdı.

Uzayda yaşamın olup olmadığına dair ünlü ufolog Frank Drake bir denklem icat etti.

N = R fp ne fl fi fc L

R; Samanyolu’nda bir yılda oluşan ve zeki varlıkların gelişimine elverişli yıldız sayısı

Fp; Gezegenleri bulunan yıldız sayısı,

ne; Her gezegen sisteminde yaşama elverişli olanların sayısı, (Her gezegeni olan yıldızda hayat oluşmaz. Zira gezegenin yıldıza uzaklığı, kütlesi, hatta bir de ay gibi uydusu lazımdır. Gezegenin çok hassas bir atmosferi olmalıdır. Vs. bu liste uzar gider.)

Fl; Yaşamın başlayıp geliştiği gezegenlerin sayısı,

Fi; Canlıların (primatların) içinden uzay teknolojisi geliştirmiş zeki varlıkların çıkıp geliştiği gezegenlerin sayısı.

Fc; Zeki yaratıklar içinde uygun teknoloji geliştirip, diğer uygarlık­larla iletişim kurmak isteyen canlıların bulunduğu gezegenlerin sayısı.

L; Bu üstün canlıların oluşturdukları uygarlığın süresi, muhtemeldir ki gelişen uygarlık bir biyolojik ya da nükleer savaş ile kendini yok da edebilir.

İlk üç faktör astronomiyi, sonraki iki faktör biyolojiyi, bir sonraki sosyolojiyi ilgilendirir. Son faktör ise yıldızın tarihi ile ilgilidir. Yaşla­nanlar ölür.

Hayalperestlerden Carl Sagan ve Shklovsky N= 1 milyon bulmuşlardır. Biraz daha gerçekçi olanlar bu formülden N= 20, gerçek­çi olanlar ise N= 1 tane yaşama uygun gezegen bulabilmişlerdir. Çünkü hayalperestler her faktörün sayısal değeriyle istedikleri gibi oynayabil­mektedirler.

Dünya dışı akıllı uzak yeğenlerimizi arayanlar, SETİ (Search for Extra Terrestrial Intelligence /Dünya Dışı Akıllı Varlıkların Araştırılması) projesinden başka OZMA, Phonix, BETA, META-II, SERENDİP, Güney SERENDİP, Amatör Katılım, BAMBI, Argus Projesi, SETI@HOME, COSETI, gibi onlarca proje geliştirdiler. Ama sonuç yine aynı! İnsanoğlu evrende yalnızdır.

Tüm bu çalışmalar sadece Mavi gezegenimizin kıymetini arttırmadı. Aynı zaman da evrenin oldukça uzun tarihinin, yaklaşık 13,7 yıllık serüveninin de nihai amacının “cause finalty” insanı netice vermek olduğunu göstermiştir.

İman, insanın öncelikle içinde yaşadığı evrenin güvenli bir yer olduğu kabulünü içerir. İnsan yeryüzünün halifesi, evrenin incisidir.  Evren tam 13,7 milyar yıldır beklediği çak nazlı misafiridir. Öyleyse; Allah’la insan arasındaki güven bağını sabote edebilecek -cinler gibi- her türlü varlık tasallutunun reddedilmesi gerekir. Gücenilir bir kozmos anlayışı, İslam’ın kendinden önceki mitolojik evren anlayışından en temel kopma noktasıdır. Evren insan için yaratılmıştır. Canlı cansız, görünür-görünmez iradesiz tüm varlıklar insanın emrine musahhar kılınmıştır. İnsan çok ayrıcalıklı bir varlıktır.

***

–“Bir de cinleri Allah’a birtakım ortaklar yaptılar.[4]  Bu ayette cinlerin Allah’a ortak koşulmasının nedeni, onların bazı tabiat olaylarının hakiki faili olarak görülmesidir.

Büyü ve sihir yapmak büyük günah kabul edilir. Büyü ve sihrin tesir ettiğine inanmak ise küfür olarak addedilmiştir. Sebebi ise şudur; Sihir ve büyü gibi adı var kendisi yok bu tür nominal olguların esrarengiz güçlerinin olduğuna olan iman, kainatın yegane maliki ve müdebbiri olan Allah’ın tasarrufuna müdahale olarak görülmüştür.

Cinlerin, şeytanların, perilerin cirit attığı ve Demokles’in kılıcı gibi hep insanın tepesine dikilen bu varlıkların egemen olduğu bir dünyada, insan güvende olan ve güvenliği sağlayan (mü’min) bir varlık olamaz! Kerametini /saygınlığını muhafaza edemez! Adeta kendisine tahakküm eden bu cinni varlıkların trafiği içinde ezilip gider. Oysa cinler de bir kuldur. Tüm diğer kullar gibi. Görünen ve görünmeyen tüm varlıklar Allah’ın kuludur. O’nun dışında tabiata ve evrene hükmeden bir ilah/güç /otorite yoktur.

Arapların ve onlardan önceki milletlerin cinler, sirenler (peri kızları), musalar/müzler (ilham tanrıçaları), vs. hakkındaki inançlarıyla, evren görünmez varlıklarla kuşatılan bir alana çevrilmişti. Bu varlıklar ya doğrudan, ya da bazı insanları kullanarak âlem üzerinde etkin olduklarına inanılıyordu. Kur’an bu verili durumu dikkate alarak, bu varlıkların gerçek olup olmadıklarını tartışmaya açmadan; “cin yani görünmez varlık olarak inandıklarınızın tamamı bizim hâkimiyetimiz altındadır, bizim hükümranlığımız dışında onların bir etkisi yoktur ve sizin üzerinizde de kontrolleri söz konusu değildir”, demektedir.[5]

Ahkaf sûresinin 29. ayetinde görünmez varlıklara (cinlere) gelmeden bir önceki ayette, görünmeyen bu tür varlıklar hakkında genel bir kategori değerlendirmesi yapmakta ve insanların irrasyonel folklorik inançlarını doğrudan hedef almaktadır. Kur’an, cahiliye dönemi Araplarının varlığına inandıkları ve yerine göre kendilerinden yardım dilendikleri, yerine göre korktukları görünmez varlıkların düzmece olduğunu ilan etmekte, bu asılsız ümit ya da korku kaynaklarıyla alay etmektedir:

Allah’ı bırakıp da yakınlık kurdukları ilahlar (varlıklar) kendilerine yardım etseydi ya! Aksine onları yüzüstü bırakarak uzaklaşıp kayboldular. Zira varlığına inandıkları şeyler düzmece ve uydurma şeylerdi. [6]

Arapların cin algıları ve şirk mantığı içinde onlara yükledikleri özellikler Kur’an tarafından eleştirilir. Benzer şekilde insanların günümüzde de şirke düştüğünü görmek üzücüdür. Allah mü’minlere, cin/şeytan/iblis –adı her neyse- gibi varlıkların zarar veremeyeceğini onlar üzerinde bir tahakkümde bulunamayacağını beyan ederken[7], birilerinin cinlendiğini söylemesi ve bunlardan kurtulmak için cin taifesinin (cincilerin) peşinden koşması, bu şirkin günümüzdeki tezahüründen başka bir şey değildir. İnsan zihnini bu düzmece varlıklardan temizlemek Kur’an’ın sürekli ana önceliği olmuştur.

İmam Mâtürîdî, ne amaç için olursa olsun, insanın Allah’a değil de cinlere sığınmasını şirk olarak tanımlamaktadır. Buna ek olarak Mâturîdî, “cinlerin yahut cincilerin (cinden insanların) onlara sığınanların korkularını daha da artırdıkları” ayetinde korkunun kaynağının cinler değil, insanın bu yöndeki yönelimi olduğunu dile getirir. [8] Mâturîdî’ye göre daha güçlü bir varlık olan insanın, bu tür vehmî varlıklara sığınması, zafiyet ve insan cinsinin aşağılanmasındır. [9] İmam Şafiî’nin “Her kim bir cin gördüğünü yahut görüştüğünü söylerse, yalan söyleme suçuyla cezalandırılır” yönündeki fetvası, Müslümanların yüzyıllardır zihinlerine egemen olan cin algısıyla ne kadar da çelişik durmaktadır.

Dinin içinde kendine sağlam yer tutan birçok folklorik unsur ve mitik öğe, dinin sağduyu zemininde anlaşılıp yorumlanmasının ve başkalarına aktarılabilmesinin önündeki en büyük engeldir. Dinin sağlıklı bir şekilde anlaşılmasını engelleyen bu mitik alan, tabiri caizse, din içinde birinci derece deprem bölgesi gibi acil müdahaleye ihtiyaç duymaktadır. Ama maalesef bu mitik alan birinci derecede sit alanı ilan edilmiş ve dokunulmazlık kazanmışlardır.[10]

Cin ve şeytan kelimelerinde vücuh vardır. Yani çok anlamlılık vardır. İnsanlara da cin denildiğini Kuran’dan öğreniyoruz. Ve yine insan ve cinlerin azgınlarına da şeytan denildiğini görmekteyiz. Öyleyse bu vücuh meselesinden yararlanarak cinleri insan nesli yapamaz mıyız, acaba?

Örneğin cinlerden bir taife Süleyman’ın emrinde çalışıyordu. Cinler, Süleyman’a kaleler, heykeller, havuz gibi çanaklar ve sabit kazanlar yapıyorlardı.[11] Süleyman Peygamberin cinleri komşu ülke Sûr hükümdarının gönderdiği yetenekli usta ve sanatkârlardan oluştuğunu Tevrat’tan öğreniyoruz. Kur’an; Ehl-i Kitabın ellerinde olanı tasdik etmiyor muydu? [12] Yine Ahkâf suresinde geçen Kur’an’ı dinleyip, sonra da kavimlerine duyduklarını anlatanların Tevrat’tan haberdar bir insan topluluğu olduğu aşikârdır. [13]

Yine Cin Suresinin ilk 18 ayetinde anlatılan cinler, Peygamberimizin Kuran okumasını dinleyip, bunları kendi aralarında değerlendirdikleri anlaşılan bir gurup ecnebidir. Yine bu kimselerin astronomi ile daha doğrusu kehanet ve falcılık gibi niyetlerle yıldızları rasat ettikleri, oradan gayba/geleceğe muttali olmaya çalıştıklarını öğrenmekteyiz.

Cin suresinde, “Cinlerden bir heyet” [Cin/ 1] Hz. Peygamber’den Kur’an dinledikleri ve batıl inançlarından nasıl vazgeçtikleri anlatılır. Bu olay daha sonra Cenab-ı Peygambere vahiy yoluyla bildirildiğine göre Peygamber bu heyeti görmemiştir. İşte Peygamberden dinledikleri Kur’an’dan etkilenen kimselerin /cinlerin; Harran /Nusaybin’den gelmiş Mekkelilerin tanımadığı yabancı, ecnebi bir gurup olması kuvvetle muhtemeldir. İşte; Cin suresinde cinciliğin, falcılığın, gaybı taşlamanın o dönemdeki vatanı haline gelmiş Nusaybin’den gelen bu heyetin, (Taberi)  dinledikleri Kur’an ile cincilikten nasıl dönüş yaptıkları ve tüm çağlara ibretlik itiraflarına yer verilir. Ne var ki bu sure adeta tersten okunmuş ve Kur’an’ın cinciliği onayladığına delil yapılmıştır!

Cin suresindeki “cin”ler; “Biz öyle bir Kur’an dinledik ki, dil ve konu itibariyle emsali olmadığını, haliyle onun ilâhî bir mesaj olduğunu hemen anlamışlardır. Devamında bu cinler /Harranlı ecnebiler; “Rabbimiz, eş ve çocuk edinmemiştir” diyerek, Yahudi ve Hıristiyanların inançlarının yanlış olduğunu deklare etmektedir. Devamında; “Doğrusu biz, ins ve cinden hiç kimsenin Allah’a karşı yalan söylemeyeceğini sanıyorduk. Altıncı ayette geçen; “Ricalün min’el cinni” ifadesi cinlerin erkeklerinden bahsetmektedir. Rical; eril/müzekker demek değil, adam, insan demektir! Bu ifade cinlerin ruhani/soyut değil, somut, insan olduğunun açık kanıtıdır! Burada surenin kahramanı olan cinler /yabancılar kendilerini “ins” olarak, tanımadıkları yabancıları da “cin” olarak nitelemektedir. Yani; Cinler/Harranlılar insten bazı kişilerin, tanımadıkları bazı kişilere sığındıklarını söylemektedirler. “İnsanlar/ tanıdığımız kimseler cinlere/ ecnebilere sığınıyor. Kendilerini yabancı felsefelere kaptırıyor.  O yabancı kimselerin fikirleri de onların sapıklığını arttırmakta” şeklinde durum değerlendirmesi yapmaktadırlar. Gerçekten de o yıllarda Harran, Yunan felsefesinin, özellikle Helenistik kültürün merkezidir. Nitekim 7. ayette de görüleceği gibi, cinler /yabancılar kendisine uyanların inançlarını bozmakta, Allah’ın kimseyi peygamber göndermeyeceğine, ya da kimseyi tekrar diriltmeyeceğine inandırmak suretiyle onların sapıklıklarını arttırmaktadır. Muhtemelen bu kimseler nübüvveti ve cismani haşri inkâr eden bir takım felsefe kırıntılarına sahip kimselerdir. Dolayısıyla ayette bahsi geçen “sapıklık arttıran cin” ile cahil Arapların korku ile sığındıkları “metruk harabe”  cinleri değildir.

Sekizinci  ayet de ise; Cinler/ Harranlılar;  “Ve gerçekten biz göğe dokunduk da onu kuvvetli bekçiler ve parlak alevlerle doldurulmuş bulduk”.  diyorlar. Bu kimselerin astronomi ile uğraşan, yıldızlara tapan, feleklerin /meleklerin insanın kaderini tayin ettiğine inanan kimselerin olduğu anlaşılmaktadır. Ki; Harran Sabiiliğin merkezidir.  Yani; yıldızlara baktık, astroloji /burçlar vasıtasıyla ne oluyor, ne olacak diye öğrenmeye çalıştık!  Dokuzuncu  ayette “Ve hiç şüphesiz ki biz gökten duyum almak için oturulan yerlere (rasathanelere) oturur idik. Peki, şimdi her kim duyum almak için uğraşsa, kendine, gözetleyen parlak bir alev buluyor.” Özetle; Yıldızlara bakıyoruz ama göktaşından başka bir şey göremiyoruz. Astrologlar /Müneccimler; yıldızlardan fal bakıp geleceği okuduklarını ve gaybtan haber verdiklerini iddia ediyorlardı. “Gökten kulak hırsızlığı yapmak” ifadesi bunları tekzib etmektedir. Ayet; ‘göğü dinleyip kulak hırsızlığı yapanların’ üzerine ateş yağacağını, ya da çanlarına ot tıkanacağını kinayeli olarak haber vermektedir! [14] Yani; Kur’an nazil olduktan sonra gaybı bildiğinize dair kimseyi ikna edemeyeceksiniz, bundan sonra borularınız ötmeyecek demek olabilir! Şihaplar / göktaşları, bi’setten önce de vardı, şimdi de var!  Öyleyse; göktaşlarının şeytan/cin taşlama ile alakası yoktur. Burada “cin”ler  / yabancılar Kuran’ı tanımadan önce, yıldızlara bakarak bir takım hesaplarla gaybe ait bilgileri öğrendiklerini iddia eden kâhinler tarafından kandırılanlardır. İşte bu grup, şimdi kâhinlerin yıldızlardan bir şey öğrenemediklerini ve onların sadece yalan söylediklerini itiraf etmektedirler!

Onbirinci ayetten cinlerin de, bizler gibi bir takım yollara, mezheplere, meşreplere ayrılmış olduğu, aralarında birlik beraberlik olmadığını anlamaktayız.  Onüçüncü ayette Kur’an’ı dinleyip, iman ettiklerini itiraf ediyorlar.

 

Hz. Peygamberin cinlere de peygamber gönderildiğine Buhari ve Müslim’de geçen şu rivayet delil olarak getirilir; “Her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir.  Ben ise kırmızılara (Acemlere /Arap olmayanlara) ve siyahlara (Araplara) da gönderildim.” Bu hadisten aynı zamanda Acem /Arap olmayanlara cin denildiğini de öğrenmekteyiz!

İns-u cin” tabiri görünen (ins) ve görünmeyen (cin) anlamında bir deyimdir. İns ve cin “Gördüğünüz ve görmediğiniz her şeyi Allah’a ibadet etsinler (onun emri ve yasaları doğrultusunda çalışsınlar diye) yarattık” denilmektedir. [Zariyat/ 56] “İns-u cin” tabiri aşağı-yukarı, ileri-geri, sabah-akşam, gündüz-gece gibi görünen (ins) ve görünmeyen (cin) anlamında bir deyimdir. Evrende gördüğümüz ve görmediğimiz her şey kastedilir. “İns” sözcüğünü; “tanınıp, bilinen, ünsiyet /dostluk kurulabilen anlamında”, “cin” sözcüğünü de; “tanınmayan, yabancı, gizli /meçhul kimse” anlamında kullandığımızda, ayet gayet mantıklı bir şekilde anlaşılabilir. Şöyle ki; Ben herkesi bana kulluk /itaat etsinler diye yarattım! Zaten O’na tüm iradesiz varlıklar itaat etmektedirler. Mühim olan iradeli sahibi, kâinatın medar-ı iftiharı, varlık nedeni olan insanın O’na gönüllü itaat etmesidir.

İbn Teymiyye; ‘Sahabe, Tabiîn ve Müslümanların imamlarından müteşekkil selef uleması “Resülullah’ın ‘resûlû’s-sekaleyn  / ins ve cinnin peygamberi’ olduğu” hususunda müttefiktir’  der. Evet, o; ‘İns ve Cinne gönderilmiş hak peygamberdir.’ Hz. Peygamberin cinlere Peygamber olabilmesi için; Cinlerin de insan türünden olmaları gerekir. Hz. peygamber görülmeyen, hangi dili konuştuğu belli olmayan üç harflilere ‘Üsve-i hasene- model insan’ olması mümkün değildir! Eğer bu “cinler” başka boyuttan varlıklar olsa idiler, zaten sünnetullah gereği onlara gönderilen elçinin de kendi cinslerinden olması gerekir di. De ki: “Eğer yeryüzünde huzur içinde yürüyüp duran melekler olsaydı, elbette Biz onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.” [İsra/ 95]

“Ey cin ve insan toplulukları!  Size içinizden peygamberler gelmedi mi?” [Enam/130]

Demek cinlere de kendi türlerinden Peygamber gelmiştir. İnsan türü ruhani varlıklara peygamber olması eşyanın tabiatına aykırıdır.

***

Allah’ın Meleklerini, O’nun güçleri, kuvvetleri yapamaz mıyız? Mesela hafaza/kiramen katibin meleğini O’nun hafiz isminin teşhısi (şahıslaştırılması) olamaz mı? Allah’ın melekleri, Allah’ın güçleri olamaz mı? Rüzgar, fırtına, gök gürültüsü, yağmur gibi tabiatta varolan kuvvetler… Peygamberimizin “Gök gürültüsü (ra’d) meleklerden bir melektir” (Tirmizi; Tefsir 13, Kurtubi; 2/19 tefsiri) demesi bunu gösterir.

Cinleri üç harfliler olarak değil de, Arapların tanımadıkları ecnebiler olarak okuyabilir miyiz?

Ya da Peygamber için Müşriklerin mecnun demeleri, Ona Cinlenmiş, yabancıların tesirinde kalmış anlamına gelebilir mi? Çünkü ona Kur’an’ı bir yabancı öğretiyor şeklinde bir iddiaları vardı. “And olsun ki biz, onların: ‘O’na (Muhammed’e) bir insan öğretiyor dediklerini biliyoruz. Savlarını dayandırdıkları kimsenin dili yabancıdır. Buysa (Kur’an), apaçık bir Arapça’dır.” [Nahl /103]

En’am 112. ayetinde insanî şeytanlarla cin şeytanları arasında vahiy / telkin türü ilişkilerden bahsedilmektedir. Bu ayet ins ve cin şeytanlarının/ en azgınlarının birlikte çalıştıklarını ifade etmektedir. Hiçbir din düşmanına üç harfli cin şeytanlarının bedenlenmiş olarak geldiği tarihte de yoktur, bugün de yoktur. Yani; bu “ins-ü cin şeytanları” ifadesi “en azgın kimseler” anlamında olabilir.

[Sebe/12-3] de geçen Süleyman(a.s)’a havuzlar, heykeller, kazanlar yapan cinlerin de komşu ülke hükümdarının gönderdiği inşaat ustaları, maharetli teknisyenler olduğunu Tevrat’tan öğreniyoruz!

[Sâd, 36-38] ayetlerinde Süleyman (a.s)’ın dalgıçları şeytan, ustaları cinler olarak nitelenmekte. Örneğin Kur’an’da birçok yerde insanlara da şeytan denmektedir.  [Bakara/14] “Onun için denizde dalgıçlık yapan ve bundan başka işleri de yapan şeytanlardan kimseleri de (emrine verdik.)[Enbiya/ 82]

“Küfretmekte olanlar kıyamet günü diyecekler ki: “Rabbimiz, cinlerden ve insanlardan bizi saptırmış olanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım..” [Fussilet, 29]

Size bugüne kadar saptırmak için hiç üç harfli cin geldi mi? Ayet; tüm saptırıcılar, ayırtıcılar demektir. Yani sâdat ve kübera, ahbar, ruhban, tağut gibi topluma önderlik yapan kimseler!

   “And olsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler.” [7/179]

Bu ayet; çok açık olarak cinlerin kalplerinin, göz ve kulaklarının olduğunu haber vermektedir. Yani cinler ışın/ radyasyon/ dalga boyu vs. olamaz! Yine bu ayette “ins-ü cin” tabiri herkes anlamında olmalıdır. Mademki Cincilerin iddia ettiği gibi cinler de insanlar gibi yiyip-içiyorlarsa, evleniyor ve çocukları da oluyorsa, bunlar ışınım /radyasyon türünden şeyler olamaz. Bu fiziksel ve kimyasal açısından mümkün değildir. Mekan kaplamayan, kütlesi olmayan soyut varlıkların evlenmesi, yemek yemesi mümkün değildir. Bunlara inanmak için tüm müsbet bilimleri yok saymak gerekir. Varlıklar soyut ama, yedikleri içtikleri şeyler somut!

Araplardan bir grup, Allah ile cinler arasında bir akrabalık bağı olduğuna inanıyorlardı.  Acaba içlerinden bazıları Yahudilerin seçkin kavim olduğuna dair ya da; Üzeyir Allah’ın oğludur vs. gibi Yahudi inançlarını benimsemiş olamaz mı? Çünkü bu coğrafyada Neo-Plotonizm’in sudur teorisi biliniyordu.

De ki: “Eğer bütün ins ve cin bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, onun bir benzerini getiremezler.” [İsra, 88] Allah bu ayette kaynanam kız çıkarsa türünden, cinlerden yardım almanın imkânsızlığına mı vurgu yapıyor? Yoksa cinlerle yardımlaşmanın mümkün olduğuna mı?  Çünkü insanların hiçbir zaman temas kurması mümkün olmadığı söz konusu bu varlıklar ile bir araya gelip, Kuran’ın benzerinin getirilmesi istenmez! Öyleyse bu cinler; ecnebiler / Arap olmayan yabancı insanlardır. Muhtemelen Ehl-i Kitaptır. Zira ümmi (kendilerine kitap verilmemiş) Araplar Ehl-i Kitab’ı kendilerinden üstün görmekteydiler. Onlara öykünüyorlardı.

Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik.” [A’raf/179]; [Hud/ 118] de Allah dileseydi insanları tek bir ümmet olarak yaratabilirdi denilmekte, devamında [Hud/119] ise cehennemi insanlar ve cinlerle dolduracağını belirtmektedir. Sanki Cinler insan toplumlarından bir ümmet /bir tolum olduğu ihtar edilmektedir. [Fussilet /25] ve [Cin/ 1-10] ayetlerinde, cinlerin de insanlar gibi birbirinden farklı ve çeşitli gruplardan meydana geldiği anlatılır. Yani söz konusu ecnebiler de sizler gibi kabileler halindedir denilmekte. Cinlerin de insanlar gibi akleden varlıklar olduklarını, teklif ve hitap, mükâfat ve azap ile yükümlü olduklarını, onların içinde de insanlar gibi iyilerle kötüler, müminlerle kâfirler olduğu belirtilir.

İnsan; ünsiyet kurulabilen, Cin; tanımadığınız /ecnebiler /yabancılar. Yani tanıdığınız, tanımadığınız, herkes gibi.

Kur’an bu varlıkları Arapların kavramlarıyla anlatmaya başlamakta,  tedricen de bu kavramları bulundukları mitolojik seviyeden anlaşılabilir aklî bir seviyeye çekmektedir. Önce, cinlerin semadan haber alıp kâhinlere ilham kaynağı oldukları söylenmekte, daha sonra, Cinlerin semadan mesaj almalarının imkânsızlaştırıldığı bildirmektedir. Onların insanlar üzerinde bir hâkimiyetinin olmadığı belirtilmektedir. Son olarak da bunlar mümin ve kâfir olarak tasnif edilmektedir.

Pek tabii konunun birçok çetrefilli, çözüm bekleyen yönleri de var. Mesela; cinlerin dumansız ateşten yaratılması ise meselenin en çetin yanını oluşturmaktadır. Daha ilk başta her iki varlık arasında mahiyet farkı olduğunu ima edilmektedir. “Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan yarattık.” [Hıcr/26]  Bu ayetin devamında ise; “Cin taifesini de evvelce bir dumansız ateşten yaratmıştık.” Buyrulmaktadır. [Hıcr/27] Sanki Cinlerin insanın daha önceki atası olduğuna dair, beşer haline bir işaret vardır! Beşer, insanın düşünen/akıl sahibi (homo sapiens) halinden önceki evresini temsil etmektedir. Benzer şekilde ins ve aynı kökten enes, medeni demektir ve vahşetin karşıtıdır. İnsandan önce var olması, haklarında bilgi sahibi olmamızı imkânsız kıldığı için onlara cin denilmiş olması muhtemeldir. Cinlerin zehirli bir ateşten yaratıldığını söyleyen ayet, bu varlıkların bu dönemlerdeki davranış özelliklerine işaret ediyor olabilir. İnsiyy  (karşıtı tekil olarak cinniyy) ve onun çoğulu ünâsiyy, topluluk halinde yaşayan insanlar anlamındadır. Bu kullanımda cin, henüz toplu halde yaşama kültürü geliştirmemiş insanları karşılamaktadır.[15]

Ya da insanın topraktan, cinlerin ateşten yaratıldığından bahseden ayetlerin, insanın orijinine, elementer kökenine dair herhangi bir bilgi vermemekte, toprak ve ateş veya cinnin insan mizacına işaret etmektedir. Toprağın tevazuyu, ateşin hırs ve öfkeyi temsil etmesi gibi. Peygamberimizin Veda Hutbesinde irad ettiği gibi; “Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız bir­dir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem de toprak­tan yaratıldı.” Yani Âdemin topraktan yaratılmasına vurgu, toprak gibi değersiz bir şeyden yaratıldınız. Irkınızla övünmenizin bir anlamı yok!

Yine kuran bir biyoloji kitabı olmadığından, ayrıca muhataplarının anlayamayacağı ileri seviyede bir bilimsel dil kullanması abes olacağından, insanın veya cinnin elementer kökenine dair bir bilgi vermesi pek anlamlı görünmemektedir.

Sonuç;

Bugüne kadar yapılan doktora çalışmalarını esas alarak bir durum değerlendirmesi yapmak! Farklı konularda yapılan birbirinden müstakil bu çalışmaların usaresini /özünü çıkarmak! Bilimin vardığı sonuçlardan yararlanmak! Din denilince insanların aklına spekülatif varsayımlar, hayale havale edilmiş demogojiler gelmemeli. Örneğin, cinler, periler, keramet, kehanet, karabasan, uçanlar, kaçanlar, kabirde yaşayanlar, zombiler vs. gelmemeli. Din denilince insanların aklına sabah aydınlığı gibi, berrak-net bilgiler gelmeli. Ahlakî ilkeler, hukuk, insan hakları, çalışmak, üretmek, paylaşmak vs. gibi nesnel ve pratik yararları olan hususlar gelmeli. Teolojiden  / Kelamdan miteolojiler, hurafeler arındırılmalıdır. Yüksek din baronlarının demogojilerinden kurtarılmalıdır. Din dili zamanın ruhunu yansıtmalıdır. Anokronik, çağdışı, günümüzün inanç problemlerini çözmekten uzak, bizatihi kendisi problem olan kelam tekrar ra’su’l-ulum ve reîsü’l-ulum konumuna yükselmelidir. Bunun için kelam; bir kelam tarihi olmaktan, mezhepler arasında sonu gelmez kale- kîle /dedikodu derekesinden kurtarılmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] 14/İbrahim-4

[2]     Ahkâf 46: 29

[3]   Şaban Ali Düzgün, Dinsel ve Mitolojik Yönleriyle Cin ve Şeytan Algımız, Kelam Araştırmaları, 10:2 (2012), SS.11-30.

 

[4] En’am; 6/100

[5] Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, Şaban Ali Düzgün, Kaynak Değeri Açısından İslâm Halk Öğretisindeki Mit ve Efsaneler, s.359, 2012- Malatya

[6] Ahkâf 46: 28.

[7]  İsra 17: 62-65

[8] Te’vîlâtü’l-Kur’ân, c.16, s.161.

[9] Mâtürîdî, agy.

[10] Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, Şaban Ali Düzgün, Kaynak Değeri Açısından İslâm Halk Öğretisindeki Mit ve Efsaneler, s.359, 2012- Malatya

[11] Sebe/12,3

[12] Bakara/89, Al-i İmran/3, 81, Nisa/ 47..

[13] Ahkaf/29-32

[14]  Hicr/ 18

[15] Şaban Ali Düzgün, Dinsel ve Mitolojik Yönleriyle Cin ve Şeytan Algımız, Kelam Araştırmaları, 10:2 (2012), SS.11-30.

  4Yorumlar

  1. Pingback: TEOLOJİNİN MİTEOLOJİDEN ARINDIRILMASI Saadettin MERDİN | İKTİBASLAR

  2. Ozan   •  

    Selamlar, makalelerinizi büyük bir ilgiyle takip ediyorum. Bilgisi olmayan bir kişiyi bile kısa sürede bilgilendirebilecek vasıfta konuları ele alıyorsunuz. Tebrik ederek çalışmalarınızın devamını dilerim.

    Bazı konuşmalarınızda İslam’da ruhçuluk olmadığı, ruh olmadığından bahsetmişsiniz. Kur’an ehli birçok hocamız dahi ruh olduğu öngörüsüyle açıklıyorlar birçok dini konuyu.

    “İslam’da Ruh” konusunu bize açıklayan bir makale yazabilir misiniz lütfen.

    Selam ve dua ile..

    • saadettinmerdin   •     Yazar

      siteme bakarsanız çok geniş bir çalışmam var
      sanırım kafi gelir

    • saadettinmerdin   •     Yazar

      sitemde ruh ile ilgili uzun bir yazı var

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir