Allah; Bizim Ne Yapacağımızı Bilmez mi?

İLÂHÎ İLMİN İHTİYÂRÎ FİİLLERLE İLİŞKİSİ

(İNSAN İRADESİNE BAĞLI FİİLLER, ALLAH’IN BİLGİSİNE DÂHİL MİDİR?)

Vezir Harman, Yrd. Doç.Dr. /Namık Kemal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Mutezile, Mâtûrîdî ve Eş’ârî âlimlerine göre Allahu Teâlâ ma’dûmu, yaratmadan önce de bilendir. Değişen Allah’ın bilgisi değil, eşyanın halidir. Allahu Teâlâ bir şey var olacaksa, nasıl var olacağını ezelde bilendir. Aksi halde Allahu Teâlâ’ya cehalet ve acizlik nispet edilmiş olur. İslam dininin temel iki özelliği Allah’ın mükemmelliği ve insanın özgür iradesidir. İnsanın özgür iradesine bağlı   olan eylemleri, Allah’ın ezelde bildiğini savunduğumuzda, hikmet ve adalet ile bağlantılı temel iki soru ile karşılaşmaktayız.

  1. Eğer Allah bizim nasıl davranacağımızı önceden biliyorsa bizi dünyaya göndermesine ne gerek vardı? Bunun hikmeti nedir?
  2. Eğer Allah bizim nasıl davranacağımızı önceden biliyorsa bizim irademizin ne anlamı var? Eğer bildiği şeyin aksi meydana gelemezse, başka bir şekilde davranmaya imkânımız yok olmaz mı? Bu durumda İnsan hürriyetinden nasıl bahsedilebilir? Bu Allah’ın imtihan ve adalet ilkeleriyle bağdaşır mı? Çünkü; Kaderi ve ezeli ilmi inkâr edenler şöyle demektedirler: “Allah, ma’dûmu bilmez. Bir şeyi de meydana geldiği zaman bilir. Allah, kulların fiillerini önceden bilecek olsa bu, kulun seçim ve iradesini ortadan kaldıran bir unsur olur.”

“Cenâb-ı Hak, âlemi ve içindeki insanları ve cinleri niçin yarattı?” sorusuna verilecek cevap birinci sorunun da temelini teşkil etmektedir. En temel cevap şudur ki, mahlûkat Allah’ın zatının değil, isim ve sıfatlarının tecelli alanıdır. Allah’ın ilah, rabb ve ma’bûd sıfatları, mahlûkatın Allah’a ibadet etmesi şeklinde tecelli etmektedir.  Kur’ân’da özellikle Bilen (Alîm) isminin birlikte zikredildiği isimler konu ile birinci derecede ilgilidir. Bu isimleri şu şekilde sıralayabiliriz: Yaratan (Hallâk), Hakîm, Semi’ (işiten), Azîz, Kadîr, Fettâh,1 Habîr (her şeyden haberdar olan ve haber veren). Allah’ın yaratan ismi mahlûkatı yaratması şeklinde tecelli eder. Allah’ın Semi’ ismi, özellikle kulların dualarını işitip icabet etmesi şeklinde tecelli eder. Allah’ın Habîr ismi, kullarının hallerinden haberdar olup kıyamet günü yaptıkları amelleri insanlara haber vermesi şeklinde tecelli eder. Allah’ın Hakîm ismi, bir takım hikmetlerle tecelli eder.

Allah, kullarının nasıl bir davranış ortaya koyacaklarını bildiği halde, insanları imtihan etmesi bir takım hikmetlerle bağlantılıdır. Bu hikmetlerden bazıları şunlardır: İNSANLARIN ALLAH’A KARŞI HÜCCETLERİNİN KALMAMASI, [Biz o elçileri rahmetimizin müjdecileri, cezamızın habercileri olarak gönderdik. Ta ki resullerden sonra, artık insanların Allah’a karşı ileri sürebilecekleri bir bahaneleri kalmasın. Nisa, 4/165.] İNSANLARI KENDİ NEFİSLERİNE ŞAHİT KILMASI, [“İnsan, Rabbine karşı pek nankördür. Ve kendisi de buna şahittir.” Adiyat, 100/6, 7] MELEKLERİ VE DİĞER BAZI VARLIKLARI İNSANLARA ŞAHİT KILMASI, insanların tecrübe ederek bazı şeylerin farkına varması ve yeni şeyler öğrenmesi.

İkinci soruya gelince burada temel sorun Allah’ın bilgisinin olaylara ve eylemlere etkisi ve bunlarla ilişkisinin nasıl olduğunun bilinmemesi veya yanlış anlaşılmasıdır. “İlim mi maluma tabidir yoksa malum mu ilme tabidir sorusunu bir paradoks gibi ele alma çabası, bizi meseleyi çözüm merkezli değerlendirmekten uzaklaştırıp sorun merkezli düşünmeye itmiştir. Eğer malum Allah’ın ilmine tabi ise, insan fiilleri Allah’ın ilminin zorunlu bir sonucu olarak insan hürriyeti yok sayılacaktır. Tam tersi, eğer Allah’ın ilmi maluma tabi ise Allah’ın ilmi malumun zorunlu bir sonucu olacaktır. Adeta Allah, meydana gelecek olanın mahkûmu ve mecburu olacaktır. Hâlbuki Cenab-ı Hak gerekli görünce yarattıklarına müdahale ettiğini Kur’ân’da anlatmaktadır. Örneğin “eğer biz sana sebat vermiş olmasaydık, neredeyse onlara biraz da olsa meyledecektin. O durumda biz sana hayatın ve ölümün katmerli acısını tattırırdık” [İsra, 17/74, 75.] ayetinde açık bir müdahaleden bahsedilmektedir. Bu elbette Allah’a sığınan ve hidayet talep eden kulunu Allah’ın koruması şeklinde bir lütfudur. Bazen temel sorun, sorunun sorulma şeklinden kaynaklanır. Bu soruda “tabi olmak” ifadesi bir emre uymayı çağrıştırdığı ve ilmi irade gibi algılamaya sevk ettiği için yaratıcı olan Allah’ın yarattıklarına tabi olması Allah-kul ilişkisinde yerine oturmayan ifadelerdir. Ayrıca bu paradoks illet-ma’lûl ilişkisini çağrıştırdığı için ilim malum arasında benzer bir zorunluluk ilişkisi olduğu zannedilmiştir. “Allah bildiği için insanın bir fiili yapması ve insan yaptığı için Allah’ın bilmesi” bu iki ifade de hem irade sahibi insanın mükellefiyeti hem de Allah’ın tenzihi açısından sıkıntılı ifadelerdir.

Bu konuda diğer bir temel sorun ilim sıfatını, irade sıfatı gibi algılama yanılgısıdır. İbn Sina gibi bir âlim Allah’ın ilmini iradeyle aynı değerlendirdiği için, ilmi iradeden ayıracağı yere, ilmi külliyyât ve cüz’iyyâta dair bilgi şeklinde ayırmış ve “Allah, külliyyâtı bilir, cüz’iyyâtı bilmez” demek durumuna düşmüştür. Allah’ın ilmi, bir şeyin olması veya olmamasına dair bir irade beyanı gibi algılanınca, kulların iradelerini devre dışı bırakacak endişesiyle cüz’iyyât Allah’ın ilminin dışına itilmiştir. Mutezile bilgi ve irade arasındaki bu problemi çözmek için şöyle demiştir: “Allahu Teâlâ’nın, bir kimsenin önceden öleceğini bilmesi, o ecelin o şekilde sona ermesini gerektirmez. Çünkü bilgi, bilinene bağlı sonuçtur. Fakat onu etkilemez veya onu yönetmez.” Çünkü ilim bir irade beyanı değildir. Mutezile mezhebine göre kul, Allah’ın olacak diye bildiği fiilin dışında fiil işlemeye muktedirdir. Çünkü Allah’ın ilminde kâfir olacak diye mevcut bulunan herkes mümin olma kudretine sahiptir.”[1] Ancak “başka bir fiili işlemeye kadir” demek “yapar” anlamına gelmiyor. Zira eğer Allah’ın olacak diye bilmesi ve bildirmesi kişiden kudreti ve iradeyi yok etseydi o durumda Allah’ın gaybı bilmiş olmasının bir anlamı ve değeri olmazdı. Bu durumda Allah, gaybı cebrî olarak şekillendirmiş olurdu. Ancak Ebu Leheb’in iman etme kudreti bulunduğu halde, iman etmemesi anlamlıdır. Dolayısıyla ezeli bilginin ontolojik olarak fiili zorunlu kılması söz konusu değildir. Bundan dolayı Eş’ârî ve Mâtûrîdî âlimlerine göre ilim fiilî bir sıfat değil, zâtî bir sıfattır. Ezelî bilginin kulun fiilini zorunlu kıldığını söylemek ancak epistemolojik açıdan anlamlıdır. Aksi halde haber verilen fiil farklı şekilde ortaya çıkarsa Allah cehaletle nitelenmiş ve gayb hakkında yanılmış olur ki, Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. İlmin, malumu zorunlu kılıp kılmaması tartışılırken ihtilafın temel sebebi ontolojik zorunluluk ve epistemolojik zorunluluğun birbirine karıştırılmasıdır.

Ebu Hanife’nin Fıkhu’l-Ekber’de belirttiği gibi Allah’ın ilmi ve yazması hükmen değil vasfendir.[2] Allah’ın ilmi hükmî değil vasfî bir ilişkiye sahipken; irade ise vasfen değil hükmen etkisini gösterir. Zira Allah’ın her bildiği şeyin var olması gerekmezken, Allah’ın irade ettiği şeyin ise var olması gerekir.

Gazali’ye göre ilim, kudretin taalluk ettiği şeyleri ve şekilleri bilmektir. Bu sebeple, ilimde ne kudret gibi yaratma ne de irade gibi karar verme, seçme ve tercih etme özellikleri yoktur. Nitekim insanlar da bazı şeyler bilirler. Fakat iradelerini kullanıp bildikleri arasında bir tercih yapmadıkça ve karar vermedikçe ortaya bir şey koymazlar. [3]

“Allah dilediği için bu şeyi yapmalıyız” denirken “Allah bildiği için bu şeyi yapmalıyız” denmez. Bu anlamda Cenabı Hak “insanların kazandıklarından dolayı karada ve denizde fesat ortaya çıktı”[ Rum, 30/41.] dediği halde “Allah bildiği için karada ve denizde fesat ortaya çıktı” dememiştir. “Geçmiş günlerde yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yeyin, için” [Hakka, 69/24 ] dediği halde “Allah’ın sizin hakkınızdaki bilgisi sebebiyle afiyetle yeyin” dememiştir. “inkâr etmeniz sebebiyle azabı tadın”[ Al-i İmrân, 3/106] dediği halde “Allahın sizin cehennemlik olacağınız hakkınızdaki bilgisi sebebiyle azabı tadın” dememiştir. Bundan dolayı Eş’ârî ve Mâtûrîdî âlimleri ilmi iradeden farklı olarak değerlendirmiş ve âlemin, Allah’ın iradesinin eseri olduğunu savunmuşlardır.

Zâtî sıfatlardan ilim, kudret ve irade birbiriyle ilgili ve birbirinden farklıdır. Bir şeyi bilmek onu dilemeyi ve yapmayı zorunlu kılmaz. Bir şeye kadir olmak da onu dilemeyi ve yapmayı zorunlu kılmaz. İlim kudreti kapsar. Kudret de iradeyi kapsar. Allahu Teâlâ, bir kimsenin hangi durumda nasıl bir vasfa sahip olacağını bilir. Bir şeyi var etmeye veya yok etmeye kadirdir. Bir şeyin var olup olmamasını, helal veya haram olmasını ise tahsis ederek irade eder. Allah’ın razı olduğu veya razı olmadığı şeyleri yaratmasına dair iradesine tekvînî irade denirken, Allah’ın rızasını kazanmaya konu olan helal ve haram kılma iradesine teşrîî irade denir. Teşrîî iradeye dînî irade de denir. Tekvînî irade zorunlu kılarken, teşrîî irade ise, sorumluluk yükler. Tekvînî irade mutlak ve kesin bir iradedir. Teşrîî irade ise sebeplere bağlı şartlı bir iradedir. Tekvînî iradede yaratma sıfatı devreye girer. Teşrîî iradede ise kulları imtihan etmek için, yaratma sıfatı değil, hakîm sıfatı devreye girer.

Bu noktada dikkat çekmek istediğimiz bir nokta var. “Allah’ın dilediği olur. Dilemediği olmaz”[ Ebu Dâvûd, Edeb, 110] şeklinde formüle edilen hadiste tekvînî irade kastedilmektedir: “Allah’ın olmasını dilediği şey olur. [Nahl, 16/40, Yasin, 36/82. Bakara, 2/117, Al-i İmran, 3/47, 59.] Olmasını dilemediği şey var olamaz.”[ En’âm, 6/111. Kehf, 18/23, 24. Müddessir, 74/56. İnsan, 76/30. Tekvîr, 81/29.] Ancak bundan her olan şeyin, Allah’ın razı olduğu şey anlamı çıkmaz. Bu olan şeyler ya Allah’ın bir lütfü ya azabı ya da imtihanıdır. Aksi halde müşriklerin kendilerine delil zannettikleri “Allah bizim şirk koşmamamızı dileseydi biz şirk koşmazdık. Biz şirk koşuyoruz. O halde Allah bizim şirk koşmamamızı dilememiştir. Diğer bir deyişle Allah bizim şirk koşmamızdan razı olmasaydı biz şirk koşmazdık. Biz zaten ona daha çok yaklaşmak için şirk koşuyoruz” şeklindeki imalarına benzemiş olur ki, bu ima Allah’a iftira olduğu için Kur’ân reddetmektedir.

“Putperestler diyecekler ki: “Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.» Onlardan öncekiler de aynı şekilde (peygamberleri) yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.”[ En’am, 6/148.]

Allah’ın dilemesini, rızasıyla değil izni ile bağlantılı bir yaratma iradesi şeklinde anlamak gerekir. Çünkü Allah kullarının küfrüne ve şirkine razı olmaz.[ Zümer, 39/7.] Kötülüğü de emretmez. Şu ayette olduğu gibi;  Çirkin bir iş işledikleri vakit, “Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu emretti” derler. De ki: “Şüphesiz, Allah çirkin işleri emretmez. Siz bilmediğiniz şeyleri Allah’ın üzerine mi atıyorsunuz?” [A’raf, 7/28.]

Bağdâdî de bu sözü şu şekilde izah etmiştir: “Allah, olacağını bildiği şeyin olmasını diler. Hayır veya şer fark etmez. Olmayacağını bildiği şeyin olmamasını diler. Âlemde Allah’ın dilemediği şey var olamaz. Dilediği şey ise yok olamaz.”[4]

Genel geçer bir ilke ortaya konacaksa, bu ilkenin ayetlere uygun olması gerekir. “Allah, her şeyi ilim bakımından kuşatmıştır.” (Taha, 20/98)  Dolayısıyla malum değişse bile Allah’ın ilmi değişimleri de kuşatan bir özelliğe sahip olduğu için değişmeyecektir. Kelam alîmlerinin Allah’ın ilmi konusunda görüşlerine bakınca, çoğunlukla kabul gören temel ilke “Allah tüm malumatı bilendir” şeklinde özetlenebilir. Eş’ârî kelamcılarından Abdulkâhir Bağdâdî’ye göre Allah, tüm olmuş olan, tüm olmakta olan ve tüm olmayanları, şayet olmuş olsalardı, nasıl olacaklarını muhdes olmayan ezelî bir ilimle bilendir.[5] Mâtûrîdî Kelamcılarından Aliyyu’l-Kârî’ye göre de Allah’ın bilgisi, mevcut ve ma’dûm, mümkün ve müstehil her şeye şamildir. Her şey O’nun bilgisi dâhilindedir. Ezeli bilgisi ile kıyamete kadar olacak her şeyi katında bulunan levh-i mahfuzda yazmıştır. Allah’ın mükellef kıldığı kulları hakkındaki bilgisi, “şöyle davransın” şeklinde değil, “şöyle davranacak” şeklinde tecelli eder.[6] Dolayısıyla teklife konu eylemler hakkında Allah’ın ilminin etkisinden değil, ilişkisinden bahsedilmesi gerekmektedir. Zira Allah’ın ilmi mükellefin neyi yapacağını icbârî olarak belirleseydi bir etkiden bahsedebilirdik. Bu durum ilahî adalete ve imtihan sırrına ters düşerdi. Bundan dolayı Allah’ın ezeli bilgisi ile levh-i mahfuza yazması, gaybî bir haber verme şeklinde anlaşılması gerekir.

Kelam ve felsefe tarihinde “Allah, külliyatı bilir fakat cüziyatı bilmez” etrafında yapılan tartışma bu sorunun köklerini teşkil ediyor. Kur’ân’ı Kerim’de Cenabı Hak, her şeye dair ilmini açıklarken şöyle buyuruyor: “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” [En’âm, 6/59.] Her şeyin kayıtlı olduğu apaçık kitap Levh-i Mahfûzdur. Küllî ve cüz’î her şey kayıt altına alınmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de levhi mahfuza işaret eden ayetlerin genel muhtevasından anlaşıldığı üzere kâinatta meydana gelecek bütün varlık ve olaylar bu kitapta yazılmıştır. Göklerde ve yerde küçük büyük ne varsa, insanların ecelleri, fertlerin ve milletlerin başına gelecek musibetlerin tamamı Allah’ın ilminde yer almış ve levh-i mahfuz denilen kütüğe kaydedilmiştir.[7]

İbn Ebi’l-İzz El-Hanefî, Şerh-u Akîdeti’t-Tahâvî adlı kitabında kaderin ihtiva ettiği esasları anlatırken bir ayetle külli ve cüzi şeylere dair Allah’ın bilgisini şöyle izah etmiştir. “ Şüphesiz ki Yüce Allah her bir şey için belli bir kader (miktar ve ölçü) tayin etmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O, her şeyi yaratıp, inceden inceye takdir ve tayin etmiştir.” [Furkan, 25/2.] Buna göre yaratmak, takdîri de ihtiva eder. Bir şeyin bizzat takdir edilmesi ise onun için bir miktar tayin etmekle olur. Onun miktarının tayini ise var oluşundan öncedir. Yüce Allah, her bir mahlûkun kemiyet ve keyfiyeti itibariyle kendisine has takdîrini yazmış olması, elbette ki muayyen ve cüz’î hususlara dair bilgisini en ileri derecede ortaya koyar ve bu, bu hususu inkâr eden ve “O, külliyyâtı bilir fakat cüz’iyyâtı bilmez,” diyenlerin kanaatine aykırıdır. O halde kader hem kadim ilmi, hem de cüz’iyyâtı bilmeyi kapsamaktadır. İlahi takdir aynı zamanda onun bunu haber vermiş olmasını ve mahlûkatın varlığından önce bunu ortaya koyup etraflı bir şekilde buna dair bilgileri bildirmiş olması gerçeğini de ihtiva eder. Bu da şunu gerektirmektedir: Kulların bir takım hususları var olmadan önce etraflı bir şekilde bilmeleri mümkündür. Bu da Yüce Allah’ın böyle bir bilgiye öncelikle sahip olması gerektiğine dikkatimizi çekmektedir. Çünkü Allah’ın kulları (kısmen de olsa) böyle bir şeyi bilebildiklerine göre kendisinin bilmemesi nasıl düşünülebilir?” [8]

Dolayısıyla bu konu Allah’ı tenzih etme ve yüceltme noktasında ele alınmaktadır. “Kısmen de olsa kullarda bile bulunabilen bir artı özellik nasıl olurda kulların yaratıcısında bulunmaz” şeklinde bir hayretle ele alınmaktadır. Bir öğretmenin tembel bir öğrencisinin sınıfta kalacağını, çalışkan bir öğrencisinin sınavdan yüksek puan alabileceğini bilmesi gibi. Kimse çıkıp “öğretmenin bilgisi yüzünden tembel öğrenci sınıfta kaldı” demiyor. Zira bu bilme sebebe ve illete bağlı bir bilmedir. Bağlamı itibariyle ele alınınca bu bilgi bir sorun teşkil etmemektedir. Ayrıca insan az ve eksik bir bilgiye sahipken geleceğe dair bazı şeyleri tahmin edebiliyorken, Allah nasıl olur da kuşatıcı ve mükemmel bilgisiyle her türlü gaybî olayları bilemez? Hâlbuki Allahu Teâlâ, gaybın her çeşidini bildiğini kitabında haber vermektedir. [Maide, 5/109.]

KULLARIN İRADEYE BAĞLI EYLEMLERİNİ ALLAH’IN BİLMEDİĞİNİ SÖYLEYENLERİN DAYANDIKLARI AYETLERDEN BAZILARI ŞUNLARDIR:

“Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Müşrikler de Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte böylece günleri insanlar arasında döndürür dururuz. Allah, sizden iman edenleri bilmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez. Bir de Allah, iman edenleri arındırmak ve küfre sapanları mahvetmek için böyle yapar. Yoksa siz; Allah, içinizden cihad edenleri bilmeden ve yine sabredenleri bilmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” [Al-i İmran, 3/140-142.] “Sonra, iki zümreden hangisinin bekledikleri süreyi daha iyi hesap ettiğini bilelim diye onları uyandırdık.”[ Kehf, 18/12.] “Sizden cihad edenleri ve sabredenleri bilmek için imtihan edeceğiz.” [Muhammed, 47/31.]

Müfessirler ilgili ayetlerdeki bilmek fiiline “görmek, seçip ayırmak, bildirmek” gibi anlamlar vermişlerdir.[9] Müminleri, sabredenleri, sadıkları, yalancıları bilmek için Allah’ın insanları imtihan etmesine gerek yoktur. Çünkü amel boyutuna geçmeden önce kalp boyutuyla insanların durumu Allah’a gizli değildir. “Şüphesiz senin Rabbin, onların kalplerinin gizlediği şeyleri de, açığa çıkardıklarını da mutlaka bilir.” [Neml, 27/74] “Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de Allah sizi, onunla sorguya çeker. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.” [Bakara, 2/284.]

İlgili ayetlerde iman edenleri iman etmeyenlerden ayırmak ve müşahede etmek için insanların imtihan edilmesi, Allah’ın kimin mümin olduğunu imtihan etmeden bilmemesini gerektirmez. İmam Mâtûrîdî konu ile ilgili Ali İmran süresi 142. ayeti açıklarken önemli bir noktaya dikkat çekmiştir. “Allah sizden sadıkları da bilmektedir, yalancıları da bilmektedir.” [Ankebut, 29/3.] Allah yalan söyleyecek olanların yalancı olacaklarını bilmektedir. Aynı şekilde “sizden cihad edenleri ve sabredenleri bilmek için imtihan edeceğiz” [Muhammed, 47/31] ayetinde mana “cihad edeceklerini bildiği kimselerin mücahid olacaklarını bilmek için” şeklindedir. “Allah gaybı ve şehadeti bilendir” asıl ilkesine göre “gayb olarak bildiği şeyleri şâhid olarak bilmek için imtihan etmektedir. [10] Fahreddin Râzî de aynı görüşü savunarak, “bu şehadet ilmine dâhildir. Çünkü gayb ilmiyle bunu zaten bilmektedir” demektedir. [11] Ezelde Tevvâb olan Allah, kullarını yaratıp günahlarını affetmek istediği gibi, ezelde gayb olarak bildiği şeyleri, şehadet aleminde de görerek bilmek ve bildirmek istemiştir. Bu durum bir eksiklikten değil, semi’, basir ve habir gibi sıfatların tecellisinden kaynaklanmaktadır. “Sonra, nasıl davranacağınızı görelim diye, onların ardından yeryüzünde sizi onların yerine getirdik.” [Yunus, 10/14.]

Bazı ayetlerde bilmek fiili “min” harfi cerri ile kullanılmaktadır. Bu, bilmek fiilinin alamet anlamında ayırt etmek anlamına geldiğine işarettir. “Oysa şeytanın onlar üzerinde hiçbir hâkimiyeti yoktu. Ancak ahirete inananları, onun hakkında şüphe içinde bulunanlardan bilelim (ayırt edelim) diye. Senin Rabbin her şey üzerinde hakiki bir koruyucudur.” [Sebe, 34/21.] “Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: Onları iyi yetiştirmek (yüz üstü bırakmaktan) daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, (unutmayın ki) onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, işleri bozanı düzeltenden bilir (ayırt eder). Eğer Allah dileseydi, sizi de zahmet ve meşakkate sokardı. Çünkü Allah güçlüdür, hakîmdir.” [ Bakara, 2/220.]  “Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık. Her ne kadar Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkasına ağır gelse de biz, yönelmekte olduğun ciheti ancak; Resûl’e tabi olanları, gerisin geriye döneceklerden bilelim (ayırt edelim) diye kıble yaptık. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.” [Bakara, 2/143.]

Ayrıca temyiz fiilinin de benzer şekilde kullanılmış olması bunu desteklemektedir. Bu şekilde benzer bir kullanım Kur’ân’ın kendisini açıklamasının bir özelliğidir. “Allah, pisi temizden ayırıncaya kadar mü’minleri içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir. Allah, size gaybı bildirecek de değildir. Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer (gaybı ona bildirir).” [Al-i İmran, 3/129.]

ALLAHU TEÂLÂ, KULLARININ HANGİ DURUMDA NASIL BİR TAVIR TAKINACAKLARINI VE NASIL DAVRANACAKLARINI MEYDANA GELMEDEN ÖNCE DE BİLDİĞİNE DAİR KUR’AN’DA ŞU AYETLER BULUNMAKTADIR.

“Şayet Allah onlarda bir hayır olduğunu bilmiş olsaydı onlara işittirirdi. Şayet işittirseydi bile arkalarını dönüp çekip giderlerdi.”[ Enfal, 8/23.]

“Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, onlar için hem daha hayırlı hem de (imanlarını) daha pekiştirici olurdu.” [Nisa, 4/66.]

“Ve eğer (dünya hayatına) geri döndürülmüş olsalardı, kendilerine yasaklanmış olan şeye yine dönerlerdi. Zira onlar yalancıdırlar!” [En’am, 6/28.]

“Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, şayet ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların, «Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur» demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar.” [Al-i İmran, 3/175.]

“Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, neredeyse onlara birazcık meyledecektin. O zaman, hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” [İsra, 17/74, 75.]

“Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar, “Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık” diye Allah’a yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini helâke sürüklüyorlar. Allah, biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar. Allah, seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin? Allah’a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler. Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilendir. Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp kendileri de o şüphelerinin içinde bocalayan kimseler senden izin isterler. Onlar eğer savaşa çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların harekete geçmelerini istemedi de onları geri bıraktı ve onlara, “Oturun, oturan âcizlerle beraber” denildi. Eğer onlar da sizinle (sefere) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir”. [Tevbe, 9/42-47.]

“Andolsun, sizden önceki nice nesilleri peygamberleri, kendilerine apaçık deliller getirdikleri hâlde (yalanlayıp) zulmettikleri vakit helâk ettik. Onlar zaten iman edecek değillerdi. İşte biz suçlu toplumu böyle cezalandırırız.” [ Yunus, 10/13.]

Vakıa süresinde insanları üç gruba ayırdıktan sonra, Allah’a yakın olan mukarrabinlerin birçoğunun önceki ümmetlerden azının da sonraki topluluklardan olduğunu haber verdikten sonra ashab-ı yemin olan müminlerin ise birçoğunun önceki ümmetlerden birçoğunun da sonraki topluluklardan olduğunu bildirmiştir. Daha dünyaya gelmeden önce bu grupların az mı çok mu olacaklarını Allahu Teâlâ nasıl bilmiştir? Hz Musa ile Hızır kıssasında öldürülmesine hükmedilen çocuğun büyüdüğünde anne-babasına kötülük edeceği nasıl bilinmiştir? Ayrıca Ebu Leheb’in iman etmeden öleceğini ve dolayısıyla cehenneme gireceğini Allah nasıl bilmiştir. Rumların ne zaman ve nerede galip geleceğini ve müminlerin de sevineceği bir durumun olacağını nasıl bilmiştir. İsrail oğullarının yeryüzünde iki kez fesat çıkaracaklarını nasıl bilmiş ve bildirmiştir. Cennetliklerin ve cehennemliklerin hem kendi aralarında hem de birbirleriyle ne konuşacaklarını Cenabı Hak nasıl bilmiştir? Elbette her şeyi kuşatan ezeli ilmi ile bilmiştir.

“Allah onların önlerindekini ve arkalarındakileri bilir. Onların ilmi ise asla bunu kavrayamaz.” [Taha, 20/110]

“Allah, geleceği ezelde nasıl bilmektedir?” sorusu insan aklının ve bilgisinin izah etmekte yetersiz kaldığı bir konudur.

(Vezir Harman Bey’in burada modern Fizikteki zaman kavramını almaması isabetsizlik olmuş. Evren ve zamanın aynı anda yaratıldığı, Allah’ın zamanı yaratan olduğu ve zamandan münezzeh olduğu vs. alsaydı zaten mesele hallolmuş olacaktı. )

Ancak bu konuda elbette bazı izahlar yapılabilir. Öncelikle sorulması gereken bir soru vardır: “ezelde bilme ve bildirme sonuca bağlı bir bilme mi, yoksa sebeplere ve şartlara bağlı bir bilme mi?” Bu konuda iki türlü gaybî haber de bulunmaktadır. Sonuca bağlı gaybî haber verme Allah’ın va’di ile ilgilidir. Rum süresiyle haber verilen Rumların yeneceğine ve o zaman müminlerin de mutlu olacaklarına dair gaybî haber Allah’ın va’di ile ilgilidir. Sebep ve şartlara bağlı gaybî bilgiye dair de Kur’ân’da örnekler bulunmaktadır.

“Şayet Allah onlarda bir hayır olduğunu bilmiş olsaydı onlara işittirirdi. Şayet işittirseydi bile arkalarını dönüp çekip giderlerdi.”[ Enfâl, 8/23]

“Ve eğer (dünya hayatına) geri döndürülmüş olsalardı, kendilerine yasaklanmış olan şeye yine dönerlerdi. Çünkü onlar yalancıdırlar!” [En’am, 6/28]

“Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, şayet ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların, «Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur» demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar.” [Al-i İmrân, 3/175.]

Cenâbı Hakk şöyle buyurmaktadır: “Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki O, kalplerin içindekini bilmektedir. Yaratan bilmez mi? O latiftir, Habirdir.” [Mülk, 67/13, 14.] Dolayısıyla bu konu üç sıfat ile ilgilidir. Allah, yaratmadan hiçbir şey meydana gelmiyor. O halde izin veya rıza kapsamında yaratmadan önce bilmiş oluyor. Latîf ve Habîr olmasının ise zamana ve mekâna nüfuz eden bir anlamı olmalı. Allah, zamandan ve mekandan münezzehtir. Cenabı Hak, nasıl ki karanın ve denizin derinliklerinde bulunan en ufak bir şeyi bilmekten aciz değilse, zamanın derinliklerinde, öncesinde sonrasında bulunan en ufak şeyi bilmekten de aciz değildir. Allah nasıl ki, kâinatın her yerinden haberdar ise kâinatın her anından da haberdardır. Göklerde ve yeryüzünde anılan ve anılmayan hiçbir şey hem zaman hem de mekân açısından Allah’a gizli kalmaz.[ Al-i İmran, 3/5.]

Allah, gayb âlemini ve şahadet âlemini bilendir. [Haşr, 59/22.] Allah’ın ilminin insan ilmiyle kıyas edilemeyeceğini şu ayet çok net olarak beyan etmektedir. “O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onlar ise onu ilim bakımından kuşatamazlar.” [Taha, 20/110.]

Eşârî âlimlerinden Gazâlî’ye göre Allah’ın nazarında geçmiş ve gelecek zamanlar bulunmadığı için, diğer bir ifadeyle, O’nun nazarında üç zamanda hazır oldukları için, bütün zamanlarda vücut bulan ve varlık kazanan şeyler, ezelden ebede kadar O’nun nazarında mevcut ve hazırdırlar. [12] Kemal Paşazade’ye (940/1534) göre de “Allah’ın ezelî ilminin eşyaya olan nispeti zaman dışıdır. O, her şeyi geçmiş ve gelecek arasında yer alan “şimdi” olarak bilir. Öncelik ve sonralık, göreceli zaman kategorileridir.” Allah, evvel ve ahir olduğu için, Allah’ın öncesi sonrası yoktur ve insandan farklı olarak geçmişi ve geleceği ilmiyle kuşatmıştır. Geçmiş ve gelecek Allah’ın ilminde mevcuttur. Bundan dolayı bize göre henüz kopmayan kıyamet halleri ve bizi bekleyen ahiret günü olaylarını Cenâb-ı Hak, gerçekleşen olaylarmış gibi bildirmektedir. [ Zümer, 39/68-74.]  Kıyametin kopup ahiret âleminin kurulması bize yıllar süren bir zaman dilimini ifade ederken, Cenâb-ı Hakka göre “bir göz kırpması veya ondan da daha az bir sürede gerçekleşecektir.” [Nahl, 16/77, Kamer, 54/50]

Kulların iradeye bağlı eylemlerini meydana gelmeden önce Allah’ın bilmediğini söyleyenlerin dayandıkları hususlardan birisi de Kur’ân’da teracci (lealle) ifadelerinin kullanılmış olmasıdır. “Firavuna gidin. Yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır veya korkar.” [Taha, 20/44.] Allah’ın eşyayı meydana gelişinden önce bildiğini kabul eden müfessirler bu tür ayetlerin yorumunda, ayetlerde geçen teracci edatının, Allah’ın bilgisi ile değil, kulların bilgisi ile ilgili olduğunu ifade etmişlerdir. Bu ayette, çalışmasının karşılığını alacağını ümit eden kimseler gibi bütün gücünüzle ve hassasiyetle çalışın mesajı verilmektedir.[13]  Beyzâvî, bu ifadenin davetin üslubunun nasıl olması gerektiğini izah ettiğini belirterek, Kur’ân’daki başka bir ayeti bu ayete delil getirmiştir. “Firavuna git. Çünkü o azdı. Ona deki: meylin var mı temizlenmeye ve Seni Rabbinin yoluna irşat etmeme ki ondan korkasın.”[ Naziat, 79/17-19.] Bu davet, arzetme ve istişare şeklinde bir davettir. Firavunun iman etmeyeceğini bildiği halde peygamberleri göndermesinin ve gayretlerini arttırmasının sebebi hüccetlerini ilzam etmek ve mazeretlerinin önünü kesmektir.[14] Hatta Yüce Allah burada Firavunun iman etmeyeceğini bildiği halde, kendi istek ve arzusunu dile getirmiş de olabilir. Dolayısıyla bu edat, Kuran’da ta’lil için kullanılmakta ve emredilen veya lütfedilen husus ile ilgili kullara hedef belirlenmekte ve gelecekle ilgili o yönde umut beslemeleri istenmektedir.[15]

Kulların iradeye bağlı eylemlerini meydana gelmeden önce Allah’ın bilmediğini söyleyenlerin dayandıkları hususlardan birisi de Allah’ın bilgisinin “şey” kavramı ile sınırlı olduğuna dair iddialarıdır. Onlara göre şey kavramı ma’dûmu değil varlığı ifade eder. Bundan dolayı Allah sadece var olan şeyleri bilir. Peki, “Allah her şeyi bilendir” [Bakara, 2/29.] ifadesi ilmi var olan şey ile kayıtlamakta mıdır? Şeyin bir sınırı var mıdır? Şey ne demektir? Kuran ıstılahında şey ne anlama gelmektedir? Şey var olan/yaratılan varlıklar için mi kullanılmaktadır? ESKİLERİN İFADESİYLE ŞEY, ÖYLE BİR ŞEYDİR Kİ KENDİSİYLE HER ŞEY KASTEDİLİR. Kelam ilminde “ma’dûm şey midir değil midir” sorusu tartışılan ve ihtilaf edilen bir konudur. Mutezileye göre ma’dûm, var olmayan Allah’ın bilgisinde bulunan şeydir. Bu ikinci kadim bir varlığın bulunmasını gerektirmez. [16] Eş’ârî ve Mâturîdîlere göre ma’dûm şey değildir. Hal böyle iken onlar asla “şey ma’dûmu kapsamadığı için Allah ma’dûmu bilmez” dememişlerdir. Onların maksadı “Allah vardı. Onunla birlikte hiçbir şey yoktu” [Buhari, Bed’ul-Halk, 1.] hadisine dayanarak tevhit ilkesi gereğince Allah’la birlikte kadim bir varlığı inkâr etmekti.[17]  “İnsan, daha önce bir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?” [Meryem, 19/67.] ayetine göre insan ma’dûm iken şey değildir. Ancak usul-u fıkıhta kan ve akıtılmış kan örneğinde olduğu gibi, İnsan Suresinde bu mutlak ifadeye bir kayıt düşülmüştür. “insanın üzerinden anılan bir şey olmadığı bir süre geçmedi mi?”[ İnsan, 76/1.] Dolayısıyla ma’dûm, anılmayan bir şey iken mevcut ise anılan bir şeydir. “Allah her şeyi bilir” demek, “Allah, anılan ve anılmayan her şeyi bilir” demektir. Ayrıca ma’dûm, şey değilse bile, bundan “Allah ma’dûmu bilmez” anlamı çıkmaz. Bu mananın çıkması için “Allah sadece var olan şeyleri bilir” denmesi gerekirdi.[18]

(“Allah her şeyi bilendir” ayetiyle Allah’ın ilminin nihayetsizliğine vurgu yapılırken, birilerinin bu ayetten Allah’ın cehaletini çıkarması olacak şey değildir. Üstelik Arapça’da “şey” kelimesi kadar kapsamı geniş başka bir kelime yoktur. Saadettin Merdin)

İlâhî kelamın doğru anlaşılması hakkında şunu da hatırlatarak konuyu bitirelim. Kur’ân’daki bir ayeti doğru anlamak için nasıl ki Kur’ân’ın bütünlüğünü ve tutarlılığını göz önünde tutmak gerekiyorsa, bir kelimenin anlamını doğru tespit etmek için de hem Kur’ân’ın anlam bütünlüğünü hem de geçtiği ayetteki bağlamını iyi incelememiz gerekir. Bundan dolayı “külle şey” ifadesi her geçtiği yerde kullanıldığı fiil ile bağlantılı ele alınması gerekir. Bu durumda mana “Allah her mahlûk şeyi yaratandır, her makdûra kadirdir, her ma’lûmu bilendir” şeklinde özel bir anlam kazanır.

 

[1] Mâtûrîdî, Kitabu’t-Tevhid, 156.

[2] Ebu Hanife, Fıkhu’l-Ekber ( Ebu Hanife’nin Beş Eseri), Çeviren: Mustafa Öz, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul, 1992, s. 72.

[3] Gazalî, el-İktisat fi’l-İtikad,Çev;  Abdulhalık Duran, Hikmet Neşriyat, İstanbul, 2004, s. 144.

[4] Bağdâdî, Usulu’d-Din, s. 122. Sâbûnî, Nureddin, el-Bidâye fi Usuli’d-din, s. 71.

[5] Bağdâdî, Usulu’d-Din, s. 18, 117.

[6] ‘Aliyyu’l-Kârî, Ali b. Sultân Muhammed Minehu’r-Ravdi’l-Ezher fî Şerhi’l-Fıkhi’l-Ekber, Dâru’l-Beşâiri’l-İslâmiyye, Beyrût, 1419/1998, s. 41, 114-118.

[7] Yavuz, Yusuf Şevki, Levh-i Mahfûz, DİA, İstanbul, 27/151.

[8] İbn-i Ebi’l-‘İzz, Sadru’d-din Muhammed b. ‘Alâu’d-din Ali b. Muhammed Hanefî (792/1390), Şerh-u Akîdedi’t-Tahaviyye, Tahkîk: Doktor Abdullah b. Abdulmuhsin ve Şuayb el-Arnavûd, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, 1418/1998, 1/272.

[9] Mâturîdî, Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed es-Semerkandî (333/944), Tevilatu’l-Kur’ân, Tahkîk: Mustafa Yavuz, Mizan Yayınevi, İstanbul, 2008, 2/435.

[10] Mâturîdî, Tevilatu’l-Kur’ân, 2/ . 437

[11] Râzî, Fahreddin Ebu Abdillah Muhammed b. Ömer b. el-Hüseyn (606/1209), Mefatihu’l-Ğayb (Tefsiru’l-Kebir), Dâru’l-Fikr, 1981/1401, 28/70.

[12] Gazali, el-İktisad fi’l-İ’tikad (İtikada Orta Yol), Hikmet Neşriyat, İstanbul, 2004, s. 193, 194.

[13] Nesefî, Ebu’l-Bereket Abdullah b. Ahmed Mâtûrîdî, Medâriku’t-Tenzil ve Hakâiku’t-Te’vîl, Tahkik: Yusuf Ali Bedivi, Dâru’l-Kelimi’t-Tayyib, Beyrut, 1419/1998, 2/366. Zemahşeri, Mahmud b. Amr Mutezîlî, Keşşâf ‘en Hakâiki Gevâmidi’t-Tenzîl, Dâru’l-Kutubi’l-Arabi, Beyrut, 1407, 3/65. Özdemir, Metin, Ezeli Bilgi Anlayışının Problematik Yönü, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, VI (2002), sayı: 1, s. 215.

[14] Beyzâvî, Nâsuriddin Ebu Saîd Abdullah b. Ömer, Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Tevil, Tahkik: Muhammed Abdurrahman, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, 1418, 4/28.

[15] Yolcu, Mehmet, Kur’ân-ı Kerim’de Lealle ( لَعَل ) sözcüğünün Anlamlandırılması, İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 3, sayı: 2, Güz 2012, s. 104, 106.

[16] Kadı Abdulcabbar, Ebu’l-Hüseyin İbn-i Ahmed el-Kâdî el-Mu’tezilî (460/1024), Şerhu Usul-u Hamse, Tahkik: Dr. Abdulkerim Osman, Mektebetü Vehbe, Kahire, 1408/1988, s. 176, 177.

[17] Mâturîdî, Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed es-Semerkandî (333/944), Kitâbü’t-Tevhîd, (Tahkîk: Bekir Topaloğlu, Muhammed Aruçi), İrşâd Yayınevi, İstanbul, 2001, s. 151.

[18] Bu konu usul açısından mutlak-mukayyed, mefhumu muhalefe ve in’ikâsu edille ile ilgilidir. İslâmî ilimlerde özellikle itikadî ve kelâmî konularda Kur’ân’ı doğru anlayabilmek için sağlam bir muhakemeye ihtiyacımız vardır. Bu da ancak usulu’d-din ile mümkündür. Eskilerin diliyle “vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir.”

 

  1 Comment

  1. Pingback: İNSAN İRADESİNE BAĞLI FİİLLER, ALLAH’IN BİLGİSİNE DÂHİL MİDİR? – kitab-ı mubin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir