VAHİY ÜRÜNÜ (!) KASİDE-İ CELCELÛTİYE ve Hz. ALİ’NİN SAİD NURSİ’Yİ ÇAĞLAR ÖNCESİNDEN HABER VERMESİ.  

 

Kaside şahsi bir münacat olup, klasik besmele, hamdele, salvele ile başlıyor. Yazar esmau’l-hüsna hürmetine Allah’tan bir takım isteklerde bulunuyor. 13.beyitte “Bir araya getirilmiş hece harflerinin hakkı için beni maksadıma ve her türlü ihtiyaçlarıma erdir.” denilerek bu kasidenin bir ilm-i havass işi olduğu anlaşılmaktadır. 14. Beyitte ise “Azimetim’in içine emanet olarak bırakılan harflerin sırrı (hürmetine)!” denilerek bunun bir azimet/muska olduğu iyice anlaşılmaktadır. 23.beyitte “Ey celal Sahibi; “Kün”ün Kef’i hürmetine beni koru!” denilmekte. Yani muskacımız “Kef” harfinin havası (gücü) ne ise, onun hassasından yararlanmak istiyor. 27. Beyitte muskacı “İsm-i Azamınla galattan / guluvvdan (hata yapmaktan, aşırıya gitmekten) (Sana) sığındım!” dese de bu ism-i azam masalı hem İsrailiyat, hem de tam bir guluvv örneğidir. Allah’ın isimlerinde ilhada gitmektir. Allah’ın zatını bırakıp, O’nun isimlerine uluhiyet vermektir. O’nun isimlerinde bir takım tanrısal güçler var olduğunu vehmetmektir. 28. Beyit “Herkesin gönlünün bana çevrilmesini sağla! (Beni onlara sevdir!) Şelmehet (selam?) ile bana makbuliyet elbisesi giydir! (Beni onlara kabul ettir) Said Nursi bunun yerine şöyle dermiş; “Dünyadaki herkesin kalbini toptan Risale-i Nûr’a ısındır ve Şelmehet (selam?) ile onu kabul ettir!

Muskacımız 51.ve 61. beyitler arasında başlarında “huruf-u mukatta”  olan sureler ve onlarca diğer sure ismi sayarak, bu sureler hürmetine Allah’tan istekte bulunmaktadır. Bilindiği üzere bu huruf-u mukattaların muskacılıkta kullanımı çok yaygındır.

 

73.beyitte şöyle denilmektedir; “İşte o nur harflerinin havass’ını topla, Tamamlanmış hayrı, onların manalarıyla gerçekleştir.” Havass uzmanı olan Azimet ustası, yani muazzim yine açıkça ne yaptığını deklare etmektedir.

 

  1. ve 75. Beyitlerde şöyle denilmektedir; “İşte o nur harflerinin havass’ını topla, Tamamlanmış hayrı, onların manalarıyla gerçekleştir. Benim emrime amade yardımcı bir hizmetçi (koruma) gönder. Tuheymefeyâyîl! (adındaki bir İfrîti, bir cinni gönder!) Onunla sıkıntım kaybolsun!”[1] Yani muskacımız bunun bir azimet olduğunu, cin bağlama, emir altına alma işi olduğunu açıkça deklare etmektedir.

86.beyitte de “Ey, kadir-kıymeti yüksek olan bu ism-i azamı taşıyan kişi! Bütün tehlikeli işlerden bununla kurtuldun ve selamete erdin!” denilmektedir.

87-99.beyitler arasındaki 13 mısra Nurcuların Kaside-i Celcelutiyelerinde yoktur. Burada Said Nursi’ye şunu sormak istiyoruz; Madem bu kaside vahiydir, Mecmaatü’l-Ahzab’ın Şazeli cildinin 520-4. sahifelerinde bulunan bu 13 mısrayı neden okumuyorsunuz? Bu vahye saygısızlık değil midir? Bu on üç mısra tam olarak saçma –sapan bir havass metnidir.

  • Bu; indirilen levhadaki sırlardan bir sır ile, özel olarak seçtiğim kimseye onların mühürleridir!
  • Mühürden sonra onların başında ok gibi hizaya sokan sıralanmış üç sopa!
  • Ve sönük (tek gözlü) ebter bir mim, sonra iki kesre ile birbirine bağlanmış bir merdiven!
  • Ve ondan sonra Hayırlara ve yığılmış rızka işaret eden, parmak uçlarını andıran dört!
  • İki gözlü “He”, sonra kıvrık “vav”, hacamat yapanın tüpü gibi barındırdığı sırdan (alan)!
  • Ve onların sonunda başındaki gibi mühür var! Taşıdığı sır o beş esasta!
  • On üç’ten sonra onu değiştir! Onu saymada sakın vehme kapılma! (şüpheye düşüp vazgeçme!)
  • Üçü Tevrat’tan, hiçbir şüphe yok ki dört! Ve dört Meryem oğlu İsa’nın İncil’inden!
  • Bunlar beş olup hepsi de Kur’ân’ Her bir mahluka apaçık, dilsiz değil!
  • İşte bu Allah celle celalühü’nün ismidir! O’nun isimleri yeryüzünde yücedir!
  • Ey okuyucu! Bu Allah’ın ismidir! Dikkat et! Bunda geri dönüp ruhunu kirletme!
  • Ey cahil! Bunlar Allah’ın isimleridir! İnan! Şüphe etmekten sakın! Ruhu telef edip, cinayet işlemeyesin!
  • Bu isimleri al ve gizle! İçlerinde saptırmayan sırlar vardır!

Şekil 1- Celcelûtiye’nin 87-99. Beyitleri arasında 13 beyittir tarif edilen vefk/muska

 

Şekil 2- Aynı muskanın harfle yazılmış şekli, Başta Allah’ın altı ismi yazılmış, Sonra altlarına Süryanice/İbranice melek isimleri yazılmış, Ay, Güneş, Merih, Utarid, Zühre, Müşteri, Zühal gibi yıldızların isimleri yazılmış, Ayrıca, haftanın günleri ve renkleri de görebilirsiniz. Sonra da ebced, hevvez, hottî.. gibi yazılar okunabilmektedir. İşte Said Nursi’nin geleceğini haber veren vahiy ürünü belge.

 

Son 16 beyit yine Arapça’dır. Muskacı bu bölümde Arapça ve Süryanice esma’dan yaptığı azimetini/muskasını pazarlamaktadır. İşte yaptığım bu azimetimi okursan talihin açılır, kimse sana bir şey yapamaz, Ne bir akrep, ne bir yılan, ne de bir aslan zarar verebilir. vs.

1)         Vuruş, korkma! Savaş, çekinme! Vahşi hayvanların yaşadığı yere gir!

2)         Saldır, kaçma! Dilediğin düşmanla mücadele et! Etrafını krallar çevirmiş de olsa önemseme! (onların gücünden korkma!)

3)         Ne korktuğun bir yılan olur, ne bir akrep görürsün! Ne de sana gürleyerek gelen bir aslan!

4)         Ne bir kılıçtan, ne bir hançer yaralamasından kork! Ne bir mızraktan ve ne de hissene düşen bir kötülükten!

5)         Bunu okuyanın mükâfatı, Ahmed’in (s.a.v) şefaatidir. Saf saf dizilmiş hurilerle cennete toplanmaktır.

6)         Bil ki Mustafa elçilerin en hayırlısıdır. Allah’ın yeryüzüne yayılmış kullarının en faziletlisidir.

7)         Onu mevkisi / mertebesi hatırına, her bir ihtiyaç anında öne geçir! (Söze onunla başla!) Zorbalık ve azgınlıktan kurtulmak için Muhammed’ten iste!

8)         Ey Tanrım! Her gün, her an ve bir rüzgâr estikçe o Muhtaru’l- Mustafa’ya salat eyle.

9)         O seçilmişe ve bütün aline yeryüzünün bitkileri ve kıyamete kadar esen rüzgâr adedince salat eyle.

10)       Çakan şimşeklerle birlikte bulutlardan dökülen yağmurlar adedince ve yeri göğü dolduracak kadar salat eyle.

11)       (Ey Muhammed!) Allah’ın bizzat kendisinin ve meleklerinin sana salat ve selam getirmesi sana yeter!

12)       Yıllar ve günler sürdükçe ve güneş doğdukça, daima onun şefaatini umarak (aracılığını isteyerek) ona selam et!

13)       Haşim oğullarından, en temiz olanlarına, hacılar Kâbe’yi ziyaret edip onu selamlamaları adedince selam eyle!

14)       Yâ ilahi! Ebu Bekir ve Ömer’den, Osman ve yiğit Haydar’dan da razı ol!

15)       Aynı şekilde, cümle âl ve ashabından, evliya ve salihlerden ve onlara tabi olanlardan da razı ol!

16)       (Bunlar) Muhammed’in amcaoğlu Ali’nin sözleridir. Onda mahlûkat için ilimlerin özü ve sırrı toplanmıştır.

 

Muskacımız tüm bu uydurduğu yalanları Hz. Ali’ye izafe ederek, müşteriye son bir numara daha çekip, ürettiği safsatalara kudsiyet katmaya çalışmaktadır.

 

Görüldüğü üzere bu kaside bir “hasais” denen ilm-i havass/muska, büyü kitaplarından bir kitaptır. Bu ilme göre her bir harfin hassaları/ özel güçleri vardır. Bunlarla azimet/azâim denen bir tılsım, büyü yapılır. Bunun bir azimet/azâim olduğunu bu kasideyi düzen ilm-i havass uzmanı, cinci 13.beyitte “Azimetim’in içine yerleştirilen harflerin sırrıyla” şeklinde açıkça belirtmiştir. Nitekim Said Nursi de; bir bölümde çözemediği bir vefk (sihir karesi veya altıgeni)  olduğunu söyler! Bu yüzden bu bölümü okumadan geçtiğini itiraf eder!

 

  1. beyitlerde; “İşte o nur harflerinin havass’ını topla, Tamamlanmış hayrı, onların manalarıyla gerçekleştir.” Görüldüğü üzere “bu harflerin hassaları” (taşıdıkları kabul edilen bir takım gizli güçler, nitelikler) denilerek açıkça bunun ilm-i havass/hasais olduğu zikredilmektedir! Yani hiçbir şey gizli saklı değildir! Tüm bunlar kabak gibi ortadayken allame-i cihan olduğunu iddia eden Said-i Nursi ya bunları görememiştir. Ya da kör denilecek kadar cahildir! Ya da bile bile tüm bu zırvaları Hz. Ali’ye nisbet etmekte, binbir zorlama ile bu zırvalardan kendine işaretler bulmaya çalışmaktadır.

 

  1. beyitte ise; “Bana emrime amade yardımcı bir hizmetçi (koruma) gönder. Tuheymefeyâyîl! (diye bir İfrît, bir cinnî) Onunla sıkıntım kaybolsun!” denilerek resmen bir cin talep edilmektedir. “Tuheymefeyâyîl” denilen bir cin! Olacak şey değil! Hz. Ali gibi bir cengaver, yiğit İslam kahramanı namazda huzuru sağlamak için Allah’tan cin istesin! Ali’yi Allah koruyamayacak da, Tuheymefeyâyîl adındaki cin koruyacak? İnsan bu kadar palavra atarken birazcık olsun utanır, sıkılır! Tüm bunlar Keldanilerden, Asurlulardan, Sâbiilerden kalmış çok iyi bilinen kadim astroloji / falcılık zırvalarıdır! Yani bu kaside tüm muskacıların, cincilerin kız tavlama, hatun ayartma türü kitaplarında bulunan bir uyduruk kasidedir. Kaside-i Ercüze’yi uydurup, Hz. Ali’ye isnat eden sahtekâr gibi bir başka sahtekar aynı tür bir kaside yazmış ve bunu Hz. Ali’ye isnat etmiştir! Hz. Ali’nin Süryanice bilmediği cümle âlemin malumudur! “Hz. Ali Arap olduğu ve Arapça konuştuğu halde, Celcelutiye’si neden Süryanicedir? Üstelik bu kasidenin onlarca beytini Said Nursi’de anlayamamış, tercüme edememiştir! Hala da bugün bu kutsal vahiy ürünü (!) bu kaside ne yazık ki güzel Türkçemize çevrilememiştir. Şakirtler Süryani papazın kapısını çalmışlar, o da çevirememiştir. Acaba bu lafızlar Süryanice melek, cin, nurani varlık isimleri midir? Ya da sihirbazların kullandığı abraka-dabra türü sözler midir?

 

Bu Kaside-i Celcelutiye bize açıkça şunu göstermektedir; Said Nursi, bugün ortalıkta dolaşan, karınca duası, kenzü’l-arş, Hz. Ali cenkleri vs. gibi hiçbir bilimsel, dini yönü olmayan, tamamen cahil- cühelanın itibar ettiği beşinci sınıf kitaplarla meşgul olmuş biridir! Said Nursi’nin din bilgisi bu kadar avamidir! Tamamen bir sahtekârlık ürünü olan bu eserleri vahiy ürünü olarak kabul edecek ve bize de kabul ettirmeye kalkacak kadar kendisi büyük (!) İslam âlimidir!

 

Bu Kasidenin aslının vahiy olduğuna inanan Said Nursi acaba neden bazı çıkarmalar ve ilaveler yapmıştır? Örneğin Nurcuların vird olarak okudukları bazı Celcelûtiyelerde 88. ve 100. mısralar mevcut değildir? Mademki vahiy ürünüdür, neden bu beyitler eksiktir? Ve yine neden 28. beyti değiştirip yerine “Dünyadaki herkesin kalbini toptan Risale-i Nûr’a ısındır ve Şelmehet ile onu kabul ettir!” şeklinde bir ilave yapmaktadırlar? Çıkarılan bu on üç mısra açıkça bu kasidenin bir hasâis (harflerin hasiyetleri, özel sırlı güçleri olduğunu söyleyen ilim, hurufilik) metni olduğunu göstermektedir! Bu ilimler Kabalaizm’den bizlere geçmiş, gayr-i meşru ilimlerdir. Kabalaizm derki; “İsmini değiştir, hayatın değişsin!” Onlar, harflerin böyle sihirli gücü olduğuna inanırlar! Bu uyduruk kaside de apaçık küfür kokan onlarca daha başka husus da vardır. “Zorbalık ve azgınlıktan kurtulmak için Muhammed’ten iste!” sözü gibi! Hz. Ali gibi vahyin nüzulüne tanıklık etmiş bir tevhid erinin apaçık küfür olan bu sözü söyleme imkan ve ihtimali olamaz! Haliyle biz bu kasidedeki Kur’an’a aykırı hususlara cevap verme lüzumu hissetmedik. Netice itibariyle zırva tevil götürmez. Bu kasideyi ciddiye alıp, cevap vermeye bile değmez!

 

Celcelutiye’nin vahiy olmasını nasıl izah edersiniz?” sorusuna Nurcular şöyle cevap vermektedir;

 

Resûl-ü Ekreme, Cebrail tarafından indirilen ve içinde ism-i azamı da taşıyan yüksek manalar, Hz. Ali tarafından Celcelûtiye adıyla ve cifir ilmine göre birçok tarih de düşürülerek, Süryanî diliyle nazmedilmiş ve kaside haline getirilmiştir. Celcelutiye’nin kendisi değil de, onun aslını teşkil eden muhtevası itibariyle, bir kutsi hadis gibi veya zımnî bir vahiy olarak telakki edilebilir. Hz. Ali’nin şerh edip manzum bir kaside halinde düzenlediği bu kasidenin kendisi Arapçadır, ancak Allah’ın bazı isimleri ve diğer bir takım sözcükler Süryanîcedir. İmam Gazalî, Ahmed el-Bunî (Ünlü muskacı ve havass ilmi uzmanı) ve Gümüşhanevî’ye göre, Celcelutiye kasidesinin aslı vahiydir. Zahir ve batın ilimlerinin ünlü üstatları olan bu âlimlerin kanaatlerine iştirak etmek ve onların bilgi ve beyanlarına itimat etmekte –ilmen ve dinen- bir sakınca görmemekteyiz. Ancak bu kasidenin aslının vahiy olduğuna inanmamak da, inanmak da, kişiyi dinen bir sorumluluk altına sokmaz.[2]  

 

Yani kısaca dedikleri şu; biz bu palavraların vahiy olduğuna inanmayanları suçlamıyoruz, siz de bizim gibi vahiy olduğuna inananları suçlamayın! Gelin birbirimizi idare edelim! Bizim Said Nursi’ye olan sonsuz itimadımız var! O demişse doğrudur.

 

Gümüşhanevî’nin kitabında yer alan bu kaside muhtemelen Ahmed b. Ali el-Bûnî’nin (ö. 622/1225) İslâm dünyasında bilinen en büyük sihir ve büyü kitabı olan Şemsül-maârif’inden veya bu kitabın benzerlerinden alınmış bir metne benzemektedir. Kaside kasideden çok üzerinde harflerin havası ve vefkler bulunan tipik bir muska kitabı görünümündedir. Halidî şeyhi tarikat virdi ve hızbi namına ne bulduysa –hiçbir süzgeçten geçirmeksizin- toplamış gibi görünmektedir. Zaten bir tarikatçıdan böyle şeyler beklenemez. Zira onlar kainat üzerinde tasarrufta bulunmak için –siz buna tanrı olmak deyin- evliya olmaya niyetlenmişlerdir. Celcelûtiye de size bunu vadetmektedir.

El-Bûnî’nin kitabı hakkında biraz bilgi verelim. Bu havass kitabı; harfler, sayılar, cifir ve vefkler, zâyirçe (yıldızların hareket ve konumlarına göre istikbali keşfetme ilmi), yıldızlar, felekler, burçlar ilmi; rukyeler, tılsımlar ve simya vs gibi hep sözde ilimlerden oluşur. Harflerin sırları, harflerle kozmik menziller arasındaki ilişki, besmeleyle yapılan muskalar (rukye) ve tılsım türleri, Hz. Îsâ’nın ölüleri diriltmek için kullandığı esma ve bu esma ile yapılan vefkler, hurûf-ı mukattaa’nın havassı, Allah ismiyle yapılan gizli tasarruflar, esmâ-i hüsnâ vefkleri, Hz. Süleyman’ın mührü, esmâ-i hüsnânın dışındaki bazı ilâhî isimler ve bu isimlere hizmet eden melekler, harflerle tasarrufta bulunmak için gereken halvet ve riyâzetler eserin başlıca bölümlerini oluşturur.  el-Bûnî; dua, ilâhî isimler ve arapça harflerle nasıl tasarruf ve teshîrde bulunulacağını göstermeye çalışır. Yirmi sekiz harf ile sayılar; harflerle kozmik varlıklar arasında hayali münasebetler kurar ve bunların ruhanî etki oluşturacağını iddia eder. El-Bûnî, esmâ-i hüsnâ ve ayetlerle evrende nasıl tasarrufta göstermeye çalışır. Ahmed el-Bûnî; bir kısım bilgileri Müslüman büyücülerden almış olsa da, çoğu gayri islami kaynaklardır. O havas bilgilerine ulaşmak için Hermetik birikimin yaygın olduğu Mısır’a seyahat etmiş, Yunanlıların simya kitaplarından ve ayrıca antik çağın okült ilimlere dair tüm kitaplarından faydalanmıştır. Bûnî; İspanya Yahudilerinin “kabala” denilen mistik rakamsal sistemlerini, muskacılık konusunda Keldânî kültürünü, “il” ekli hizmet melekleri, cin ve ifrit isimleri zikretmesinden anlaşılacağı üzere İbrânî ve Süryânî kültürlerini bize taşımıştır. Kısaca Şemsü’l-ma’ârif’ Firavun büyücülerinin ilmi olan Hermetik külliyatın, Kadîm okült geleneklerin İslamî boyaya vurulmuş halidir. [3]

 

Bu kaside Nakşibendi tarikatı, Halidiyye kolu şeyhlerinden Ziyaaddin Gümüşhanevî’nin tarikatların evrad ve ahzabını toplamaya çalıştığı Mecmuat-ül Ahzab adlı dua kitabının İmam Şazelî cildinin 499-531 sayfaları arasında yer alır.  508. sayfasında Gazali’ye ait olduğu iddia edilen bu kasideye dair bir şerh vardır. Said Nursi, Gazali gibi birçok âlimin Celcelûtiye’yi şerh ettiğini söylese de, bu şerhler kelimelerin açıklamasından ziyade kasidede yer alan beyitlerin hassalarını açıklamaktan ibarettir. Kasidede bulunan Süryanice kelimelerden çok az bir kısmının anlamı verilmiştir. Kasidedeki bütün beyitlerin altında onların ebced değerleri yazılmıştır. Yani bu şerh Gazalî’nin değil, sahtekar bir muskacı, muazzim yaptığı bu şeytanlığı ona isnat ederek, onun şöhretinden istifade etmeye çalışmış gibi durmaktadır.

 

Mecmuat-ül Ahzab’da (508 ve devamında, derkenarda) Gazalî’ye nisbet edilen çok uçuk kaçık bir şerh var. Muhtemelen bunlar muskacı şarlatanların yalanları ya da Nakşi şeyhi Gümüşhanevî’nin ilaveleri olsa gerek. İşin daha garibi, Gazalî’ye nisbet edilen şerh de (s.509) Ahmet el-Bûnî’ye atıf var. Ahmed el-Bûnî dedi ki; “Günlerden bir gün peygamber mescitte otururken Cebrail geldi, Bu ismi azam Allah’tan bir hediyedir..”  Oysa Bûnî’nin ölüm tarihi (622/1225) dir. Yani Gazalî’den en az 117 yıl sonra ölmüştür. Haliyle Gazalî’nin Bûnî’ye atıfta bulunması mümkün değildir.

 

Meşhur sihir/büyü üstadı İmam Ahmed l-Bûnî’nin hadis gibi naklettiği bölüm şöyle;

 Cebrail Peygamberimize dedi ki: “Yâ Muhammed! Rabb’in sana selâm ediyor ve sana bu hediyeyi ihsan buyurdu.” Bunun üzerine Peygamberimiz: “Ey kardeşim Cebrail! Bu hediye nedir?” dedi. Cebrail: “Bu hediye, içinde İsm-i Azam ile en kapsamlı kasem bulunan büyük duadır” diye cevap verdi. Peygamberimiz: “Ey kardeşim Cebrail! Bu duanın adı nedir? Keyfiyeti nasıldır?” diye sordu. Cebrail dedi ki: “Yâ Muhammed! Bu duanın adı Bedî’ /Celcelûtiye’dir, içinde en yüksek kasem ve İsm-i Azam vardır. O İsm-i Azam ki: Arş-ı Alâ’nın kenarına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, Allah’ın arşını taşıyan melekler bu arşı kaldıramazlardı! Güneşin kalbine yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, güneşin ışığı ve nûru olmazdı! Ay’ın kalbine yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, ay ışık veremezdi. Cebrail’in kanadına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, Cebrail yeryüzüne inemez, semaya çıkamazdı! Mikail’in başına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı yağmurlar ve damlalar ona itaat etmezlerdi. İsrafil’in alnına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı sur üfleyemezdi.  Ölüm meleğinin elinin üzerine yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, mahlûkatın canlarını alamazdı. Yedi kat göklere yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı gökler yükselemezdi. Yedi kat yerlere yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, yedi kat yerler, şimdi olduğu gibi sabit olmazdı! Bu kasemi cennetten çıkarıldığı zaman Âdem okumuştur. Okumasaydı tövbesi kabul olmazdı. Nuh’un gemisi üzerine yazıldı da tufanda boğulmaktan Allah onu kurtardı. Onu İbrahim (as) okudu da Allah onu Nemrud’un ateşinden kurtardı. Eyüp onu okudu da, beladan kurtuldu, malı ve ailesi ona geri verildi. Süleyman Peygamberin mühründe yazılı olduğu nakledildi. Süleyman’ın hatemi /mührü üzerine yazılıydı, Eğer yazılmamış olsaydı, kendisinden sonra kimseye verilmeyen mülk, kuşlarla konuşması ve ilmi ona verilmezdi. O Tevrat, İlcil, Zebur ve Furkan üzerine yazılıdır. Onu Hızır (as) okudu da su üzerinde yürüdü. Ya’kup (as) okudu da gözleri görmeye başladı, oğlu geri geldi. Yusuf (as) okudu da kuyudan, Mısır’a aziz oldu. Musa (as) okudu da, Firavundan ve amelinden kurtuldu. Lokman (as) okudu da Allah ona hilm(?) verdi. Yunus (as) okudu da, Allah onu balığın karnından kurtardı. İsa (as) okudu da, Allah ona anadan doğma körü ve alaca hastasını iyileştirme gücü verdi, Allah’ın izniyle ölüleri diriltti. (s.511)

Şeyh (Allah ona merhamet etsin) bu büyük dua Rasulullah’a nazil olduğu vakit, Ali’ye ceylan derisine altınla yazmasını emretti. (Bu bölümde kasidenin hangi silsile ile İmam Gazali’ye geldiği anlatılıyor. Gazali, bu kasideyi Bağdat ve Kufe’yi dolaştıktan sonra ta İsfehan’a gidip, orada Nureddin adlı hocadan almış! Aman ha bu ism-i azamı fasıklara öğretme vs! Demiş. ) Her ne kadar bu bölüm Gazalî’nin şerhi diye takdim edilse de, Gazalî’nin kendi ağzından değil, ondan üçüncü şahıs olarak hikaye edilmiş.

 

Şekil 3 Hz. Ali’nin Allah’tan yardımcı Tuheymefyâyil adında bir cin istediği beyit. Üstte de besmele harflerinin havası var! Yani harflerin sayısal güçleri!

Her ne kadar bizlere Halidî şeyhi Gümüşhanevî büyük hadisçi, sufi diye takdim edilse de, eseri Mecmau’l-Ahzab pek güvenilir bir kitap değildir. Bir Şîa uydurması olan Cevşen’i sünni dünyayla ilk tanıştıran Mecamatü’l-Ahzab kitabıyla Gümüşhânevî’dir. Said Nursi Celcelûtiye gibi Cevşeni buradan almış, Nurcular vasıtasıyla ülkemizde tanınır olmuştur.[4] Ayrıca sufilere göre, ebced, cifr, ilm-i havass vs. evliya ilmidir. Onlar Ahmed b. Ali el-Bûnî’nin Şemsül-maârif gibi büyü kitaplarını Kur’an’ın bir tür işarî tefsiri olarak görürler. Said Nursî’nin tefsirleri de bu tür bir tefsirdir.

 

Nurculara göre Hz. Ali’nin en mühim ve esrarlı kasidesi Celcelûtiye’dir. Bu kasideyi Said Nursi, daimî ve her gün vird şeklinde olarak değil, ara sıra okumuş ve ondan çok büyük ve mühim sırları keşfetmiştir. Bu kasidenin şöhreti tüm dünyada bilinir! Bu kaside birçok tılsım ve havas kitaplarında mevcuttur! Said Nursi, bu kasidenin sırları hakkında Yirmi Sekizinci Lem’a ve Sekizinci Şua’ gibi oldukça uzun iki risale yazmıştır. [5]

 

 

Pek tabii ki Gazalî’nin böyle bir kitabı yoktur. Sufilerin “hücceti” olması hasebiyle, tasavvufu İslam dairesine sokan, onu meşrulaştıran Gazalî’ye sufîler, batınîler şeyhlerine böyle kitaplar atfetmişlerdir. Hadis uyduranlar nasıl İbn Abbas, İbn Ömer gibi en güvenilir sahabeler üzerinden hadis uydurmuşlarsa, bu tür okült/ gizemli ilimler mevzuunda yalanlar uyduranlar, Abdülkadir Geylanî ve Gazalî gibi zatlar üzerinden bunu yapmaya çalışmışlardır. Şiiler bile sahabeye sövüp-saydıkları “Sirru’l-Arifîn” adlı kitabı Gazalî’ye nisbet etmeye kalkışmışlardır. [6]Gazali, böyle batınî eserlere bırakın şerh yazmayı, Batıniye’ye reddiyeler yazmıştır.

 

Muskacılar Celcelutiye’yi yere göğe sığdıramazlar;

Celcelutiye’yi okuyan ve vefkini yazılı olarak üzerinde bulunduran kimse; Yağmur yağdırır, yangın söndürür, denizdeki fırtınayı dindirir, kederden kurtulur, kolay doğum yapar, yatsı namazından sonra 9 kere okursa her türlü sıkıntısı yok olur ve sevgilisine kavuşur. Bir kaba yazar, içine yağmur suyu koyup içerse kalbi manevi hastalıklardan temizlenir. Velilerin ve azizlerin  huzuruna dahil olur. Günde bir kere okusa gayb ile konuşur, günahları kendisine mana aleminde gösterilir. Bütün belalardan kurtulur, günahları sevaba çevrilir. Günde 21 kere okusa, bütün meşakkatlerden ve kıskanç insanların şerrinden kurtulur. Günde 5 defa okusa rızkı artar, insanlar kendisinden hoşnut olur ve Allah Teala dileklerini ihsan eder. Kimse ona zarar veremez. Eğer bir kağıda bu dua ile birlikte sevdiğinin ismini yazıp, suya bırakırsa sevgilisine kavuşur. Bu duayı okuyandan melekler ve diğer yaratıklar razı olur. Bu duayı her bir defa  okusa büyük mertebelere sahip olur. Allah’ın himayesine girer. Cinlerden korunur. Bela ve musibetlerden korunur. Büyü ve sihir etki etmez. Her türlü hastalıklardan şifa bulur. Borçlarını ödemek nasip olur. İşleri bereketlenir. Gizliyi öğrenir. Melekler tarafından korunur. Tez zamanda evlenir. İlim sahibi olur. Basireti artar. İmanı kuvvetlenir. Kalbi üzerindeki perdeler açılır.  Rüyasında istediği şeylerden haberdar olur. Güzel ahlak sahibi olur. Ruhanilerle irtibat içinde olur. Eşyanın sırrına vakıf olur.  Nazar değmez. Şeytan ve Cinlerin tasallutu oluşmaz! Vs. vs.

Bu kaside Hüddam (cinlerden hizmetçi) elde etmek için; 7 gün oruç tutulacak. Pazar günü başlanacak, riyazat yapılacak ve kimse ile görüşülmeyecek. Vefki üzerinden ayırmayıp Celcelutiye duasını 7 kere okuyacak. (Cinlerin kokusuna bayıldığı) karanfil, cavi ve mavi mürekkepten buhur yakacak. Allaha ve Peygambere yalvarıp hacetini isteyecek. 7.nci gün bir ruhani gelip, dileğini yapar.[7]

Celcelutiye’den yapılan büyük vefk, ism-i azam hatemi diye de bilinir. Kim bu mübarek vefki bir gümüş levha üzerine, Cuma günü sela vaktinde, yazdırır, boynunda taşırsa her türlü dileğine ulaşır. Bu vefk bir kalkan olup, taşıyanı her türlü kaza ve beladan korur.

 

Şekil 4 Bu vahiy ürünü (!) sihirli harfler, şekiller gümüş levha üzerine yazılıp, piyasada 130 ₺l’ye satılmaktadır. Allah kerizlere zeval vermesin!

 

Muskacılar  Celcelûtiye’den pek çok muska imal etmişlerdir.

ا ج ل ب و ا و ه ي ج و ا ق ل ب ف ل ا ن ا ب ن ف ل ا ن ة ا ل ى ك ذ ا و ك ذ ا

Ey bu isimlerin hüddâmı (emir altına alınmış cini), bu isimlerin size karşı olan hakkı ve nezdinizdeki hürmet ve saygısı için filânca kadının oğlu filanca kişinin kalbini şu ve şu şeye doğru heyecanlandırarak çekiniz.” der. Ve bu nüshayı başının üstünde taşırsa, istenilen kimsenin kalbi ve hatırı Allah’ın izniyle isteyene doğru sevgi ve muhabbetle çekilip gider.

 

Azıcık da harflerin havassına dair bir örnek verelim;

Sad (ص ) harfi: cümle ve bütün üzre beşinci alt dereceden hararet ve rutubete sahiptir. Tafsiline gelince: birinci derecede orta hararete sahiptir, birinci mertebeden soğukluk ihtiva eder. Sad: Melekut harflerinden olup bilinen şekildedir, ulvi ve sufli ervahı taşıyıcıdır. Güçlü bir mekana ve şerif bir zamana sahiptir. Bunun için her kim sıdkile zahir batın isimlerine devam ederse yaratılış alemindeki sırlara şahit olur. Herkim doksan kere sad harfini bir kağıda yazar, üzerinde taşırsa düşmanına galip gelir. Yine herkim aynı şekilde yazıp üzerine asarsa oruçluyken veya diğer halde açlık hissetmez. Herkim sad harfini bir deriye yazar ve “وَلَهُ مَا سَكَنَ فِى الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ ~ ~ ~
bu ayetini de yazıp baş ağrısı olan kimse üzerine asılırsa, o ağrı geçer.”

İşte böylece sad harfinin hassasını/özel güçlerini öğrenmiş oldunuz!

Bir de Esmai Erbain-İdrisiye’den verelim. Hani şu Cübbeli’nin pazarladığı kitaptan! Güya İdris (as)’a Allah’ın öğrettiği kırk isimden üçüncü;

Ya Allâh ul Mahmûdu fî külli fiâlih /Ey her bir fiilinde övülmüş Allah”; Bu ismin hassası budur ki, kim Cuma günü namazdan sonra 200 defa okursa; eğer aklından Allah’ın izni ile yerin kendisi için dürülmesi geçse, Allah’ın izni ile bu gerçekleşir. Eğer bulut, yahut gök gürültüsü, veyahut şimşek oluşturmak istese, o da olur.[8]

Daha kırk isim var! Ve her biri için uydurulanları hayal edin! Resmen size tanrılık vadediyor, bu şerefsiz şarlatanlar! Pek tabii bütün Hermetik külliyat (okült ilimler, simya vs.gibi sözde ilimler) bizlere İdris Peygamberin mirası olarak yutturulmuştur.

Sûfî Tilimsanî; her bir harfin belli zamanlarda bazı tekniklerle çeşitli yerlere yazılıp, belirli sayılarda okunması sonucunda bu harflerle bağlantılı görevli ruhani varlıklarla temasa geçileceğini, onlardan istikbale dair bilgi alınabileceğini, yine onlar sayesinde bazı faydalar görüleceğini veya zararlardan korunmanın mümkün olacağını söyler. Pisagorcuların, Hermetiklerin harfler ile unsurlar arasında kurdukları münasebetin bir benzerini Sûfîler, harflerle Allah’ın isimleri arasında kurmuşlardır. Bunlara göre; bazı kimseler sırlarla dolu harflerden oluşan esma-i hüsna sayesinde olağan üstü yetenekler kazanmışlardır. İşte bu kimseler tabiat âlemi üzerinde tasarrufta bulunabilirler.[9]

 

Sühreverdi’den nakledildiğine göre; Allah güzel isimlerinden kırk tanesini İdris (as)’a vermiştir. Bu isimlerin öyle hassaları vardır ki, Melekler, cinler, insanlar, gökler, yerler ve varlık alemindeki her şey bu isimlere musahhardır. Şeyh Hazretleri bütün hayatı boyunca bu isimleri yanından hiç ayırmamış, bütün harika işlerini bu isimlerin bereketi ile yapmıştır.

Bu palavraları söyleyen (veya ona isnat edilen) Sühreverdî, peygamberlik iddia ettiği, zındık/Zerdüşt olduğu gerekçesiyle 36 yaş gibi oldukça genç bir yaşta Kudüs fatihi Selahaddin Eyyûbî tarafından idam edilmiştir. Şeyhimiz bırakın cinleri kendisine musahhar kılmayı, kendini idam ettiren padişahı emri altına alamamış!

 

Nurcular anlamını bile doğru dürüst kimsenin bilmediği bu kasideyi, “Üstad’ın mühim evradından olması hasebiyle,  içinde İsm-i A’zam’ın gizli olması nedeniyle de çok kıymetlidir. Hatmi yapılmalıdır.” derler! Kendi aralarında cüz dağıtır gibi, bu kasideyi kaç kere okuyacaklarını paylaşırlar.

 

Said Nursi, tamamıyla uydurma bu sözde dua metninin kendisinden bahsettiğinden emindir! Ona göre Celcelutiye, Peygamber’e vahiyle inmiştir; “Madem Celcelûtiye vahiyle Peygamber’e nazil olmuş…” (8.Şua, 5.Remiz)

 

Cifr ilminin Hz. Ali’ye nispet edilmesi tamamıyla asılsız bir iftiradır! Hz. Ali’ye ait olduğu iddia edilen siyasi-dini görünümlü şiir ve mektuplardan oluşan “Nehcü’l-Belağa”nın bile ona aidiyeti tartışmalıdır! Hz. Ali’ye birçok kitap, kaside, şiir nispet edilmiştir. Örneğin; Cünnetü’l-esmâ (Kaside-i Ercûze), Kaside-i Celcelûtiye gibi eserlerin Hz. Ali’ye aidiyeti mümkün değildir! [10]

 

Bilindiği üzere Hz. Ali’yi peygambere denk görenler, hatta ondan üstün görenler, hatta ve hatta onu ilah olarak gören fırkalar bile vardır! Bu nedenle Hz. Ali’den geldiği söylenen gayb ilmi, ledünni ilim, cifr ilmi vs. gibi konularda dikkatli olmak gerekir. Yine “Ben ilim şehriyim, Ali’de onun kapısıdır” gibi sözler apaçık uydurmadır! Yine ilim öğrenmek isteyen kimsenin mutlaka ondan feyz alması gerektiği, özellikle de manevi ilimlerin sadece onun vasıtasıyla elde edileceği gibi görüşler İslam dışı şeylerdir!

 

Said Nursi, Yirmi Sekizinci Lem’a’da Hz. Ali ile mana âleminde yaptığı bir konuşmadan bahseder.[11] Hazret-i Ali’ye: “Ercûze’nde benden bahisle ‘Kendini muhafaza et’ demişsin. Hem tam vaktinde emrinizi gördük. Fakat maalesef, kendimizi muhafaza edemedik. Bu belâya düştük. Şahsımdan binler defa daha ehemmiyetli olan Risâle-i Nûr’dan bahis ve işaretin yok mu?” diye sorar. Hz. Ali şöyle cevap verir: “Yalnız işaret değil; belki Celcelûtiye’mde açıkça bahsediyorum.”

               

Hz. Ali keramet gösterip, Kaside-i Celcelûtiyesinde Risale-i Nur’dan haber vermiş. Risale-i Nur’u “Nur Kandili” ve “Kandiller Kandili” ismiyle isimlendirmiş ve böylece Risale-i Nur’un üç ismine iki isim daha ilâve etmiş! (İkinci Şua)

 

Said Nursi’nin bu uyduruk Celcelûtiye’yi çok okuduğu ve Risalelerine oradan isim aradığı anlaşılmaktadır. Said Nursi’ye göre; kitaplarının ismini Hz. Ali vermiştir. Hatta Hz. Ali şöyle dua etmiştir; “Said Nursi’nin yazmış olduğu Ayetü’l-Kübra adlı risale hürmetine benim de şakirtlerim olan Said’in şakirtlerini kurtar! Onları faciadan emin kıl! Yani; Hz. Ali Risale-i Nur’u şefaatçi yapmıştır!

Hz. Ali, Kaside-i Celcelûtiye’de iki şekilde Risale-i Nur’dan haber verdiği gibi, Ayetü’l-Kübrâ risalesine de işaret eder. Ayetü’l-Kübrâ yüzünden önemli bir musibet Risale-i Nur talebelerine gelecek ve “Ayetü’l-Kübrâ hakkı için o “musibetten şakirtlerine aman ver” diye niyaz eder, o risaleyi ve kaynağını şefaatçi yapar. (Denizli Hayatı)

Said Nursi Kastamonu’da iken, Ayetü’l-Kübra adında bir risale yazmıştır. Bu risale gizli olarak basıldığından kendisinin ve talebelerinin hapsine sebep olmuştur. Hz. Ali gaybı önceden tanıyan, bilen bakışıyla bu risaleyi görmüş, Kaside-i Celcelutiye’sinde bu risalenin önemine ve makbul olduğuna işaret edip; “Ayetü’l-Kübrâ hürmetine, beni sıkıntılardan kurtar” sözüyle onu (Benim Ayetü’l-Kübrâ risalemi) şefaatçi yaparak dua etmiştir. (Kastamonu Hayatı)

Üstadımızın hayat hikâyesini merak edenlere deriz ki:  O; Birinci Şua’da zikredilen otuz üç ayetin mucizevâri işaretiyle Kur’ân’ın, Celcelûtiye ve Ercûze kasideleriyle Hz. Ali’nin ve Gavs-ı Âzam’ın haber verdiği kimsedir! (Kastamonu Hayatı)

Hz. Ali, Celcelutiye’sinde sarahate yakın bir tarzda Risale-i Nur ve onun önemli risalelerini aynı sıra ile haber vermiştir. Hz. Ali’nin bu ihbarını Yirmi sekizinci Lem’a ile Sekizinci Şuâ tam ispat etmiştir. Hz. Ali, Risale-i Nur’un en son risalesi olan Asa-yı Musa’yı da bu kaside de haber vermiştir. Hz. Ali’nin Celcelutiyesinde “Asa-yı Musa karanlığı dağıtacak”  derken aslında benim “Asa-yı Musa” risalemi haber vermiştir! (Asa-yı Musa)

Said Nursi; “Hz. Ali’nin “hakikat ilmi” itibariyle şakirdi olduğunu, bu yüzden onun manevî evlâdı olduğunu iddia eder!

Bedî’ manasında olan Celcelûtiye kasidesinde Hz. Ali’nin birçok yönden Risale-i Nur’a açıkça işaret etmiştir! Bunlardan biri de, Bediüzzaman ismini Risale-i Nur’a vermesidir! Bana emaneten verilen o ismi bende Risale-i Nur’a iade ettim! (Ondördüncü Şua)

Hz. Ali, Kaside-i Celcelûtiye’sinde “İşte, Risale-i Nur’un sözleri, harfleri ki, onlara işaret ettik. Sen onların hassalarını topla ve manalarını araştır. Bütün hayır ve saadet onlarla tamam olur” der. O bu ibareleriyle “Sözler” adındaki risalemi murat etmiştir. (Onüçüncü Şua)

 

Kur’ân’da kullanılan Ayet-ül Kübra lafzını Risalelerinden birisine isim olarak veriyor. Sonra bir şiir içinden o kelimeyi buluyor. Bu şiirin kendisini haber verdiğini sanarak heyecanlanıyor. Keyfi hesaplar ile elde ettiği Ebced değerleri ile kendisi ve önem verdiği olaylar arasında ilişkiler kurarak uçuk yorumlar ve iddialar üretiyor. Numeroloji ile Matematiği karıştırıyor. Kahinliğe soyunuyor, gaybı taşlıyor, gizemli ilimlere dalıyor. Kur’ân tefsiri yaparken, batınî tefsir ile onun canına okuyor.

 

Risale-i Nur şakirtlerinin en büyük üstadı, Peygamberden sonra Celcelutiye’nin şehadetiyle Hz. Ali’dir! Hz. Ali, üç gaybî kerametiyle Risale-i Nur’dan haber verdiği gibi, Gavs-ı Âzam (Abdülkadir Geylânî) de kuvvetli bir surette Risale-i Nur’dan haber verip tercümanını (yani kendisini) teşcî etmiş… Ben Üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı Âzamdan ve Zeynelâbidîn ve Hasan, Hüseyin vasıtasıyla İmam-ı Ali’den almışım. (Emirdağ Lah)

Kendisiyle Hz. Ali arasında varolduğuna inandığı bağı inkâr edenleri, yani; kendi hurafelerini kabul etmeyen medrese mezunu âlimleri gizli Vahhabi olmakla itham eder. Risalelerinin Hz. Ali’nin eseri olduğunu kabul etmeyen İstanbul hocalarını Hz. Ali düşmanı müfrit Vahhabi olmakla suçlar. [14. Şua, Emirdağ Lah,]

Yirmi Sekizinci Lem’a /İkinci Keramet-i Aleviye

Eskişehir hapishanesinde bir âlem-i manada Hz. Ali’nin ilminden sordum: “Lâtin harfleri tamim edilip, umuma öğretilip yazdırılacak.” demişsin, muradın nedir?” dedim; “Ucmin”  Latin harfleridir. Dinsizlik zamanında yaygınlaşır.” Sonra sordum; “Ercüze’de benden bahsedip ‘Kendini muhafaza et.’ demişsin. Hem tam vaktinde emrinizi gördük, fakat maalesef kendimizi muhafaza edemedik. Bu belâya düştük. Şahsımdan binler defa daha ehemmiyetli olan Risale-i Nur’dan bahsedip ve işaret etmedin mi?” dedim. Dedi: “Yalnız işaret değil, belki Celcelutiyemde açıkça zikrediyorum.” Ben bu cevaptan sonra Ali’nin kasidelerinden en meşhur ve en ziyade esrarlı olan Celcelutiye kasidesinde bu fıkrayı gördüm: “ Sirâcü’n-Nur gizliden gizliye yanıp yayılıyor; Kandiller Kandili, gizliden gizliye yanıp aydınlanıyor.” Dikkat ettim sarahat derecesinde Risale-i Nur’a bakar.

 

Said Nursi burada binbir numara ile, ebced ve cifir oyunuyla kendine işaretler bulur. “Kandiller kandili gizlice yanar” ve “kandiller kandili”  cifir ve ebced hesabıyla 1293 etmekte olup, kendi doğum tarihini bulur.

Hz. Ali gibi harflerin esrarı, hurûf ve cifir ilminde tartışılmaz üstat olan birinin Celcelutiye gibi cifirli, ebcedli, sırlı bir kasidesinde bunlar tesadüfen olamaz!

Ayrıca Celcelutiye kasidesinde Risale-i Nur’a işaret ettiği yerde o cifrî rakamlar resmen kabul edilen miladi tarihe denk gelmektedir. Kasidenin ilk yarısında 17 defa Nur kelimesini tekrar etmiş. Süryanice bedi’ manasına gelen Celcelutiye kelimesini o kadar çok zikretmiş ki, Risale-i Nur da Bedi’ isminin mazharıdır. Zahirinde, üslubunda Bedi’ isminin cilvesi görünüyor.  Hz. Ali “Ya Rab! Benim yıldızımı nur eyle. Ahirzamana kadar bedi’ bir surette ışıklandır, şulelendir” demiş. İşte Hz. Ali’nin duası bu zamanda Risale-i Nur ile kabul olmuş. Zira “Benim yıldızımı nur isminle tutuştur” ibaresi cifr ve ebced hesabıyla Risale-i Nur etmektedir. Çünkü nur kelimesi her ikisinde de var. Hz. Ali Kur’ân’ın mucizevi bir parıltısı olan Risale-i Nur’u Cenab-ı Hak’tan istemiş  ve duası kabul olmuş.

 

Üç aydan beri Celcelutiye okuyorum.Ne zaman açsam “Ey kadri yüce olan ismin taşıyıcısı! ”  ile başlayan sahife açılıyordu. Hayretler içinde kalıyordum. “Bu, Celcelutiye’nin bir kerametidir. Madem bu tevafuk ilginçtir, öyleyse “Beni yaz” diyor.

Böylece “Kadri yüce ism-i azamı taşıyan kişi” ibaresinin Risalelere ve kendisine baktığını farkeder.  Çünkü o ismi azamı çok okumaktadır, onunla kendini muhafaza etmektedir!

Ve bir sonraki satırda, “Savaş ve korkma!, Harbet ve çekinme!” fıkrası Birinci Dünya Savaşına katılan Said Nursi’ye işaret etmektedir.

Ne de bir yılandan kork!” ibaresi de Said’in başından geçen bir olayı haber vermektedir. Nitekim o, dağda otururken arkasına bakmış ve gayet müthiş ejderha gibi bir yılan ağzını açmış, bekliyor. Hücum edemiyor. Said hemen tarlaya kaçar. Yılan ise çöreklenmiş ve bir metre de ayağa kalkmış vaziyette ona saldırmaya çalışıyordu. Ne var ki yılan kımıldayamadı, çünkü Said o gün –her zaman okuduğu Ayete’l-Kürsî’nin koruması ile- o hayvanı gem vurmuş gibi üç metre mesafede durdurdu. En sonunda yılan çekildi, gitti.

Dikkat edin şimdi sahtekarlık başlıyor. Önce işe yılanı erkek yaparak başlıyor. Neresinden anladıysa! Kasidedeki “حَيَّةٌ” deki “ة” yi ebced hesapları tutsun diye –her zaman yaptığı gibi- kaldıracak! Böylece cümlenin ebced değeri 1348 eder ki, bu tarih tam olarak Said’in yılanı gördüğü tarihtir. Hz. Ali kasidesindeki  “ O ne bir yılandan korkar” şeklindeki ifadeyle bu olayı 13 asır öncesinden görmüş ve haber vermiştir. Hayal ve hurafe dünyasında dolaşan Said Nursi’ye biz de şunu soralım; Hz. Ali acaba kırk gün mescitte kendisine suikast yapmak için plan yapan, onu gözetleyen ve sonra da şehit eden İbn-i Mülcem’i neden görememiştir? Hz. Peygamberin gaybı bilmediğine dair onlarca ayeti bu Kur’an cahili hiç mi görmemiştir?

İşte Sekizinci ve On Sekizinci ve Yirmi Sekizinci Lem’alar bu üç büyük keramete dairdir. Hz. Ali, 1337’den sonraki seneler korkulu seneler olduğundan bizi teselli etmektedir ve cesaretlendirmektedir. Ve bilhassa kasidenin “Sana zulmetseler de, dört bir yanını kuşatmış da olsalar hiçbir kralın gücünden korkma!” fıkrası “Hâkimler, padişahlar, reislerin sana saldırmasından ve yakalamalarından korkma!” diye hususî bize bakıyor.

Yine “Bütün zararlı işlerden muhafaza olundu.” cifir ve ebced hesabıyla 1354 etmekte olup, hapiste olduğum zamanı işaret etmektedir. Celcelutiye geneli itibariyle Süryanî, İbranî İlâhi isimleri ve Kur’ân surelerini şefaatçi yapıp hususî münacat olduğu halde, bazı gaybi sırları ortaya çıkaracak! “Yâ Rab! Nur isminle ve cemâlinle parlat yıldızımı” ibaresi mana ve cifirle Risale-i Nur’u gösterir. Ey kadri yüce olan İsmin taşıyıcısı ibaresi Risale-i Nur şakirtlerine bakıyor. (Yukarıda değindiğimiz) devamlı aynı sayfaların açılması tesadüf olamaz. Belki bir gaybî kerametidir, Kur’ân hizmetkârlarına bir ikramıdır.

Yine Celcelutiye’deki “Karşılaş, kaçma! gördüğün bir akrep’ten…!”  fıkrası dahi 1341 eder. Said o tarihte Barla’da mescidinde akrep görmüştür. “Ne de sana kükreyerek gelen bir aslandan!” fıkrasının muhatabı da Said el-Kürdî’dir. Bu da 1321 eder. O tarihte Said el-Kürdî, Başit Dağında akşam namazını kıldıktan sonra, o dağın esedi ve arslanı hükmünde olan bir canavar kurt yanına gelmiş, fakat bir arkadaş gibi ona ilişmemiştir.

Vahiy ürünü (!) kaside aslan diyor, bizim ki sünepe kurdu aslan yapıyor!

“Ne bir kılıçtan, ne de bir hançer yaralamasından kork!”  fıkrasındaki “seyfün” sonundaki tenvin nun sayılırsa 1309 eder. O tarihlerde Molla Said beraberinde kılıç ve hançer taşımaya mecbur olduğu hengâma tam denk gelir. Yine kelimelerin sayısal değerleri ile oynamaktadır. Üstelik Hz. Alikılıç demişken, bizim ki hançerden bahsediyor!  Bu arada keramet izhar ederken, medrese talebeleriyle nasıl kanlı-bıçaklı olduğu ortaya çıkıyor! İlim talebesine hançerle dolaşmak yakışır mı?

 

“Madem Hz. Ali “Peygamber bir ilim şehri ise, Ali’de onun kapısıdır.” Hem madem Şah-ı Velayet ünvanını alarak harika kerametler göstermiştir. Hem madem esrarlı “Ercüze ve Celcelûtiye Kasidesi”nde gelecekte olacakları haber veriyor. Ve “gayba dair esrarı benden sorunuz” demiş ve iddiasını ispat etmiştir. Hem madem o iki kasidesinin esası ism-i âzamdır. Ve ism-i âzam ile meşgul olanlar ile konuşur, teselli ve teşvik eder. Bu iki kaside hem manaları, hem de cifir hesabıyla şu zamandaki ilginç hadiselere parmak basıyor. Hz. Ali’nin hizmet ettiği ve üstünde titrediği iman ve Kur’ân hakikatlerini Risale-i Nur, harika bir şekilde kesin delillerle ispat etmiştir. Hem madem bu iki gaybî kasidenin ruhu ve özü olan Sekine’yi ve ism-i âzamı bu zamanda herkesten çok kendine vird edinen ve yıllardır ism-i âzamla beraber Cevşenü’l-Kebîr ile Kur’ân ilimlerinin hazinesini açan, Kur’ân’ın tefsiri mahiyetindeki 120 risaleyi yazan ve 24 saatte 171 defa ism-i âzam denilen meşhur altı ismi 1300 mükerrer ayetle okuyan ve Âl-i Beytin manevi bir mirası olan Cevşenü’l-Kebîr’i kendine üstad eden ve her gün okuyan Said Nursi’dir. Bu iki kaside altı yerde ondan haber veriyor… Said Nursi’nin ömrünün 13 önemli olayına13 surette işaret ediyor. Tüm bu deliller Hz. Ali’nin Ercüze ve Celcelûtiye’sinde Risale-i Nur’u alkışladığını, haber verdiğini ve müellifi ile konuştuğunu, onu teselli ettiği göstermektedir.” (28.Lem’a)

 

  1. Şua; Üçüncü bir Hz. Ali Kerameti;

Hz. Ali’nin adını koyduğu Ayetü’l-Kübrâ, Yedinci Şuâ risalesini yazmakta çok zahmet çektiğimden dolayı bir mükâfat ve teşvik olarak, kabul olduğuna dair bir alâmet olarak bu keramet-i Celcelûtiye, inayet-i İlahiye (ilahi yardım) şeklinde tarafıma verilmiş!

Yirmi Sekizinci Lem’a’da anlattığı palavralar yetmedi, güya nimet verene şükrünü göstermek için Sekizinci Şuâ’yı yazmaya girişir. Sekizinci Şua’da da Risale-i Nur’a dair Celcelûtiye kasidesinde pek çok işaretler bulacaktır.

Kasidein 33.beyiti Said Nursi’nin Mektubat’ına “Ey Mevlam, lütfunla indirdiğin bütün faziletli kitaplarının hakkı için Senden yardım diliyorum” kelâmıyla işaret etmiştir. Hz. Ali “Ey Mevlâm! Ayetü’l-Kübrâ hürmetine, beni bütün sıkıntılardan kurtar” derken, Said Nursi’nin Yedinci Şua’sına “Ayetü’l-Kübrâ”  ismini vermiştir. “İçine muhkem bir şekilde sırların yerleştirildiği Duhan Suresinin hakkı için.” sözüyle Onuncu Söz’e / Haşir Risalesine işaret etmiştir. Yine kaside de zikredilen surelerin 19. su Nur suresidir. Bu da 19. Söze ve 19. Mektuba işaret ettiğinin delilidir. Yine Hz. Ali Siracü’n-Nur’un yazılma tarihini ve ismini Nur kandili yanar” cümlesiyle haber vermiştir.

Gazali; “Celcelûtiye vahiyle Peygambere nazil olduğu vakit, Hz. Ali’ye emretti, ‘Yaz’; o da yazdı, sonra nazmetti” demiştir! Gazali şöyle der: Hiç şüphesiz bu kıymetli münacat ve muazzam dua ve geniş manalar ihtiva eden kasem ve İsm-i âzam ve bu büyük gizli sır, dünya ve ahiret hazinelerinden bir hazinedir. Gazali, İmam Nureddin’den ders alarak bu Celcelûtiye’nin Süryanice kelimelerini şerh etmiştir. (Sekizinci Şua, 3.Remiz)

Hz. Ali Risale-i Nur’a bakarak, Süryanice isimleri kasideye yerleştirmeye devam etmiş. Ben Süryanî kelimelerinin manalarını tamamıyla bilemediğimden ve Gazali dahi tamamıyla izah etmediğinden, Hz. Ali’nin o kelimelerle sair risalelere işaretlerini şimdilik bırakıyorum. (Sekizinci Şua, 4.Remiz)

 

Celcelûtiye vahiyle Peygamber’e nazil olmuş olup, Risale-i Nur’u açıkça ve onun 13 önemli risalesine de işaret yoluyla haber vermiştir!  Celcelûtiye’nin Ey kadri yüce olan ismin taşıyıcısı!” ibaresi de Said Nursi’yi ve onun yaşamındaki 13 önemli olayı haber vermektedir. Böyle itikada iştirak edilmezse de itiraz edilmemeli. (5.Remiz)

 

Hz. Ali’nin “Yıldızımı nur isminle parlat” mısrası mana ve cifirce tam tamına Risale-i Nur’a denk gelir. Elbette diyebiliriz ki, bu fıkranın akabinde (Benim de ne anlama geldiğini bilmediğim) Süryanice beyitlerde ilk Risalelerde yer alan ve “12 Söz” namıyla tanınan 12 küçük risâleme, bu fıkradaki on iki Süryanî kelime birer işarettir. Gerçi elimde bulunan Celcelûtiye nüshası en sahih ve en güvenilendir. Gazâli gibi çok imamlar Celcelûtiye’yi şerh etmişler. Fakat bu Süryanî kelimelerinin manasını tam bilmediğimden ve nüshalarda ihtilâf bulunduğundan, her birisinin işaret şeklini ve münasebetini şimdilik bilmediğimden bırakıyorum.

Bu nasıl vahiy ürünü kasidedir Ey Said! Daha anlamı bilinmiyor! Kimseler anlamasın diye muğlak, şifreli vahiy gönderilir mi? Allah her millete ana diliyle hitap etmişken, nasıl olur da Hz. Ali’ye Süryanice/İbranice hitap etmiş? Ayrıca bu vahyin farklı nüshaları nasıl oluyor?

Elhasıl: Hz. Ali Nur kandili yanıyor mısrasıyla Risale-i Nur’u överek işaret etmiş, tüm Sözleri ve Mektupları ve Lem’aları remzen haber vermiştir.

 

Hz. Ali bütün bu işari manaları irade etmese bile -Celcelûtiye vahiy olduğundan – hakikî sahibi ve üstadının Üstadı, Allah’ın geniş ilmi onlara bakar! Bu manaları O dilemiştir. Bu hususta benim hususi ve yakîn derecesindeki kanaatimin bir sebebi şudur: “En büyük ayetin” [İsrâ /44] en büyük tefsiri olan Yedinci Şuâ’yı yazmakta çok zahmet çekmiştim! Bir kudsî teselli ve teşvike cidden çok muhtaçtım. Şimdiye kadar yaşadığım birçok tecrübeyle bildiğim üzere, bu gibi durumlarda inayet-i İlahiye (ilahi yardım) imdadıma yetişiyordu. Bu Şuâyı bitirdiğimde, hiç hatırıma gelmediği halde, birden Ali’nin kerameti ortaya çıkıverince, hiç şüphem kalmadı! Bu da benim imdadıma gelen diğer ilahi yardımlar gibi Rabbimin bir yardımıdır! (6.Remiz)

Hz. Ali “Öyle harfler ki Mars yıldızı gibi yücedir.” İbaresi, 33 Kur’ân ayetinin Risale-i Nur’a işaret ettiğini cifir hesaplarıyla gösterdiğim Birinci Şua’ya işaret etmektedir. Birinci Şua; bir Kur’ânî mucize hükmünde olup, baştanbaşa huruf/ harfler risalesi gibi görünmektedir!

Yani; benim huruf/hurafe risâleme Ali’nin kasidesinde “öyle harfler ki” şeklinde değinilmiş! Gerçekten de hurafe risalesine, huruf tam denk gelmiş!

Ve hemen peşinden gelen “Asâ-yı Mûsa ismi ki, manevi karanlıklar onunla dağılır.” kelâmıyla dahi hurufi risaleyi takip eden risâleme Âsâ-yı Mûsâ adını vermiştir!

“En büyük ayetleriyle” ibaresi Risale-i Nur’un Ayetü’l-Kübrâsı hükmünde olan 29.Lem’aya bakıyor, onu kapsamı içine alıyor!

Hz. Ali kendi lisanını büyük tehlike altında olan Said Nursi namına kullanır! “Ey Mevlâm! Ayetü’l-Kübrâ hürmetine, beni tüm sıkıntılardan kurtar.” der! Çünkü; Lem’alar yazılırken Said Nursi, hapis ve idamdan kurtulma derdine düşmüştü! “Yâ Rab, beni kurtar, emân ve emniyet ver” diye yalvarıyordu! İşte Hz. Ali’nin bu yakarışı Eskişehir Hapishanesinde idam ve uzun hapis tehlikesi altında yazılan 29. Lem’anın ve Said’in durumuna denk gelir! Diyebiliriz ki, Hz. Ali benim durumumdan haberdar olmuş, buna işaret etmiştir.

Ve Yine Hz. Ali, 30. Lem’a’ya (Esma Risalesi) bakarak “bi esmâike’l-husnâ” der! Hz. Ali; “İsm-i âzam olan o esmâ risalesinin bereketiyle beni perişanlıktan koru Yâ Rabbi!” diye dua etmiştir!

Celcelûtiye’nin aslı vahiydir ve esrarlıdır ve gelecek zamana bakıyor ve geleceğe dair gaybî durumlardan haber veriyor. Pek çok karine ve emarelerin gösterdiği gibi; Risale-i Nur Celcelûtiye’nin içine girmiş. Risale-i Nur bu ayrıcalığa lâyıktır! Hz. Ali’nin takdir ve beğenisini hak etmiştir. Hz. Ali’nin ifade tarzından pervasızca/çekinmeden hüküm çıkarıyor ve diyoruz ki; Hz. Ali hem Risale-i Nur’dan hem çok ehemmiyetli risalelerinden haber veriyor. Kimin şüphesi varsa, işaret olunan risalelere bir kere dikkatle baksın. İnsafı varsa şüphesi kalmaz zannediyorum.

Celcelûtiye, Süryanice “bedî’” anlamına gelir! Risale-i Nur’un ibareleri de bedi’dir. Şimdi anlıyorum ki, bana verilen “Bediüzzaman” lâkabı benim değil, belki Risale-i Nur’un manevi bir ismiymiş! O isim; onun tercümanına emanet olarak takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş. Celcelûtiye (bedi’) ismi, bediülbeyan  (açıklama harikası) ve bediüzzaman (zamanın eşsiz örneği) olan Risale-i Nur’un hem ibare, hem mana, hem isim noktasında harikalığını hissettirmektedir! Risale-i Nur’un, bunu hak etmiş olduğunu sanıyorum. (Yedinci remiz)

 

Hz. Ali kasidesini “Bu sözler Muhammed’in amcasının oğlu Ali’nindir ve yaratılmış olan her şey hakkındaki ilimlerin sırlarını toplamıştır” şeklinde bir ilimler hazinesi olarak gösteriyor. Halbuki görünüşte yalnız bir münacattır. Benim hususi kanaatim şudur ki: Celcelûtiye, madem Risale-i Nur’u içine almış ve manevi oğlu kabul etmiştir!  Elbette “mahlûkatın sırları hakkındaki her şeyi toplamıştır” fıkrası ile Risale-i Nur’u şahit gösterir! Zira Risale-i Nur onun hazinesinden bir kısım pırlantaları ahir zamanda neşretmiştir!

Said’in demeye çalıştığı kısaca şu; Benim kitaplarım bütün ilimlerin esrarını ihtiva etmektedir.

Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez. (!) (8.Remiz)

İyi ki bilmez! Said Nursi bunu çok fazla yapmaktadır. Yüzlerce sahife boyunca Hz. Ali’nin Gavs-ı A’zam’ın geleceğe dair verdikleri haberleri, ihbarat-ı gaybiyye türünden kerametlerini saydı, durdu! Şimdi de kalkıp, “Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.” Diyor! Madem bilmiyor, niye bu kadar masal anlatıyorsun! Bu tıpkı rakı içen birinin “Tövbe, tövbe, estağfirullah” demesi gibi bir şeydir! Bu yaptıkları resmen Kuran’ın emrini çiğnemektir. Hem de kendisinin olmayan kerametlerini ispatlayabilmek için!

 

Said Nursi yine Hz. Ali’ye isnat edilen Kaside-i Ercûze (Sekîne) namındaki bir uyduruk manzum masala çok fazla atıfta bulunur. O böyle işine gelen her metni vahiy diye takdim edebilmektedir. Cebrail’in ‘Sekine’ namında bir sahifeyi Hz. Ali’nin kucağına düşürdüğünü söyleyebilmektedir. (Sikke, 18. Lem’a)Farkına varmadan Hz. Ali’yi nübüvvete ortak etmektedir. Said Nursi’de bu gökten düşen sahifeden يَا مُدْرِكًا لِذَلِكَ الزَّمَانِ  (Ey bu zamana yetişen kişi) cümlesini bulur. ‘Müdriken’ kelimesinden ‘mim’i atar, kelimeyi ters- yüz eder. ‘K r d’ kelimelerini elde eder. Atılan “mim” harfi, “lâm” ve “ya” ya tam denk olduğuna göre; önce bir tanesi “lâm” olarak “kef”in önüne getirilir. Olur, ‘El-Kürd’.  Sonra “mim”e denk gelen diğer harf “ya/ism-i mensub” olarak da “El-Kürd”ün sonuna ilave edilir.  Olur, ‘El-Kürdî’! Ama bu sefer karşımıza, söz konusu bu kürdün binlerce kürt ile karışma ihtimali çıkar. Olsun yılmak yok, uydurmaya devam!  Ali’nin kucağına sakar Cebrail’in düşürdüğü bu düzmece beyte, “Ya nida harfinden sonra bir “Said” ilave edilmesi gerekir. Çünkü bizim göremediğimiz sayısız karineler vardır! Yâ nida harfi, “Ey Said!” demekmiş. Tekeden süt çıkarmak dedikleri şey böyle bir şey olsa gerek! Üstelik Hz. Ali, ilerde iman ve Kur’ân hakikatlerini neşredecek mühim talebesine işaret etsin diye aynı beyte “zaman” kelimesini boşuna koymamıştır. O geleceği görmektedir. Açık açık söylemesine izin olmadığından, böyle şifreli konuşmak zorunda kalmıştır! Aslında “Sekine” yazılı olarak Cebrail tarafından getirildiğine göre, Allah bunu buraya yazmış, ya da yazdırmış olmalıdır(!) Said Nursî’nin diğer bir lâkabı da “Bediüzzaman”dır. Allah’ın Cebrail ile gönderdiği bu “Sekine” sahifesinde adrese teslim ifadelerle, kör gözüne parmak sokar gibi Said Nursi’yi ve talebelerini bizlere haber vermek istemiştir!

Tövbe Ya Rabbi!

İşin en kötü tarafı Said Nursi’nin Celcelûtiye ve Ercüze kasidesi gibi muskacıların yazdığı ve Hz. Ali’ye isnat ettiği bu uyduruk kitaplardan kendine ve risalelerine işaretler bulma uğraşısının en son yazdığı risalelerde olmasıdır. 18.Lem’a, 27.Lem’a, 8. Şua gibi risaleleri olgunluk çağında yazmış olmasıdır. Hani genç iken yazsa bir nebze cehaletine, hamlığına verilebilirdi. Hatimeyi böyle yapmamalıydı.

Çeşitli dinlerde ve kültürlerde karşımıza çıkan bu sayı mistisizmine “Nümeroloji” denir. Orta çağda Kabalacılıkta zirveye ulaşan bu demonoloji/şeytanat ilmi (Sufilere göre evliya ilmi) ihvanı Safa tarafından İslam dünyasına taşındı ve Bâtınilikle neticelendi. Hurufiliğin İslam coğrafyasında en önemli figürü Fazlullah’tır. Kendisini önce mehdi, sonra tanrı ilan etti. Mevlana’nın Mesnevi’sini okuyarak işe başladı. “Bekaya sahip olduğun halde ölümden ne endişe ediyorsun, Huda’nın (Tanrı’nın) nuruna sahipken neden mağarada gizleniyorsun” beyti gözünü açar ve mağarasından çıkar. Daha sonra kendisine “rüya yorumu bilgisi” verilir.  Hem de rüyada! Âlimlerin, vezirlerin rüyalarını yorumlamaya başlar. Derken kendisine dini ahkâmı tevil etme yetkisi verilir! Artık tut tutabilirsen, basamakları hızla tırmanır, mehdi, peygamber derken en son Tanrılıkta karar kılar!

Ebced cifir yoluna kim sülük etmişse mutlaka sapıtmıştır. Bu sapıklardan biri de Anadolu İslamının büyük evliyalarından Niyazî Mısrî adlı meczuptur. Mısrî, Osmanlı padişahlarını Yahudi olmakla itham eder. Onların yerine kendisinin manevî himmetiyle Tatar Hanedanı’nın geçeceğini söyler. Padişah ve kendi hasımlarına pek çok kere –sin kaflı- ağır küfürler eder. Kendisine vahiy geldiğini, evliyaların sonuncusu, hatta peygamber olduğunu iddia eder. Ayrıca tevile meydan bırakmayacak şekilde Mehdî ve hatta Hz. İsa olduğunu iddia eder. Kendisinin manevî izni olmadan kimsenin padişahlık tahtına oturamayacağını, onun isteğinin Allah’ın isteği olduğunu söyler. Cehennemin yuları onun elindedir, kimi isterse oraya sokabileceğini söyler.

Allah hakkında ancak bir mecnun söyleyebileceği sözler söyler; “Ey bana zâlim, deccâle hakîr, zelîl, zaîf olan Allah! Beni parya ettin! Sen bana o ayeti vahy etmeseydin ben o sözü söylemezdim. Bu yılanı benim içime salmazlardı. Sebebi sensin ey kezzâb Tanrı! Beni deccâl elinde muazzeb koyan zalim Tanrı! Ben şimdiye dek deccala kul olsam bu azapların birini görmezdim. Bana eşek diyenler gerçek demişler ki, senin gibi uğursuza kul olmuşum! Allah, Deccal senin belanı versin, hem sana kul olanların belasını versin! Senin ancak dillerde bir ismin var, o da unutulsun gönüllerden mahv olsun. Zâlim, mevcûdu’l-ism, ma‘dûmu’l-cism, (adı var kendisi yok) bel ma‘dûmu’z-zât (hatta Zât’ı bile olmayan) sensin! Yoksun kime feryâd u şikayet edeyim. Bu sözler de abestir! Yoka her ne desem abestir abestir abestir![12]

Bunları söyleyen Mısrî’ye ulema ona mecnun muamelesi yapmış olmalıdır. Aksi halde boynu vurulurdu.

Mısrî’nin ilginç görüşlerinden birisi de, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in peygamber olduğuna inanmasıdır. Hatta buna inanmayanların imanını geçersiz sayar. O, peygamberlere gönderilen vahyin bir benzerinin (ilham) âriflere de verildiğini ve bu sayede onların vasıtasız doğrudan Allah’tan bilgi aldıklarını söyler. O, yaptığı yorumların herhangi bir kitaptan veya şahıstan almadığını, doğrudan Allah’tan ilham yoluyla kendisine verildiğini söyler. “Bu sözü bana Kur’an’ı vahyeden Allah vahyetti, Mısrî kalemdir, katip (yazan) Allah’tır.” der.

Mısrî tam bir hurûfîdir. Cifr ilmini çok iyi bildiğini, ebced hesabına dayanarak bir takım sırlara muttali olduğunu ifade eder. O, ilk başlarda cifrle ilgilenmez iken, Said Nursi gibi hapislere düşünce, sürgüne gönderilince bu ilimle uğraşmaya başlamıştır. Hemen her eseri, son derece karmaşık ve anlaşılması güç cifir hesaplarıyla doludur. Kur’an’ın yarısı kendisinden bahsetmektedir. O, ayetlerden cifirle işaretler çıkarmayı o kadar ileri götürür ki karşılaştığı basit olaylar ve şahıslar için bile ayetleri kullanmaktan çekinmez. Mesela [2/2-3] ayetlerinden, Yunus, Hasan adındaki arkadaşının ve balıkçı Hüseyin’in karısının vefat tarihini ve bunların ölümüne Karabaş adındaki birinin sebep olduğunu; [25/45-6] ayetlerinden de padişahın validesinin kendisini zehirlemeye teşebbüs edeceğine, ancak muvaffak olamayacağını çıkarır. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in peygamber olduğuna delalet eden pek çok ayet vardır. O da Said Nursi gibi kelimelere bir takım ilaveler ve çıkarmalar yaparak düpedüz sahtekârlığa başvurur. Mesela; [6/158] deki “بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَ” ifadesinin ebced sistemindeki rakamsal karşılığı 108’dir. Buna 10 ilâve ederek “Hasan”ı, 20 ilâve ederek “Hüseyin”i bulur.[13] İşte Said Nursi, Niyazî Mısrî adlı meczubun ardılıdır.

Son bir not daha; Said Nursi, tüm risaleleri yazdıktan sonra, söz konusu bu uyduruk kasidelerle karşılaşsa ve orada kendine atıflar bulsa, dediklerinin birazcık olsun anlamı olurdu. Ömrü boyunca okuduğu, vird edindiği, günde bazen onlarca okuduğu iki kasideden kitaplarına isim seçmiş olabilir. Bilahare bu isimleri bu kasidelerde görmesinin hiçbir olağanüstü yanı yoktur. Ömrü boyunca kendine ilahi işaretler aramış durmuştur. Kendisinin Allah tarafından görevlendirildiği zehabına kapılmıştır. Üstelik bunu yaparken de hiç dürüst davranmamıştır. Pek çok ebced-cifir sahtekarlığına başvurmuştur.

Keşke Said Nursi bu yola hiç girmemiş olsaydı. Mesela onun çok yaptığı gibi biz de yapalım; Müfsid” kelimesi ile Bediüzzaman’ın ebced değeri 184’tür. Bu tesadüfî (!) olamaz! Zaten Said Nursi kendisinin “müfsid” olduğunu Münazarat adlı eserinde ifade etmiştir. Yani Allah konuşturmuştur! “Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum.

Allah söyletmiş! Ne diyelim! Kitaplarını Allah yazdırmamış mıydı?

 

 

[1] Said Nursi, Hz. Ali’nin Allah’tan bir koruyucu cin istediğini şöyle anlatır; “Hz. Ali; Celcelûtiyenin çok yerinde ve sonunda bir koruyucu istemiş ki, namaz içinde huzuruna gaflet gelmesin. Düşmanlarının namazda kendisine saldıracağı endişesinden kurtulmak istemiştir. Bundan dolayı namazdaki huzurunun bozulmaması için, bir muhafız cini Allah’tan istemiş.”  (Emirdağ Lahikası)

[2] http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=article&aid=20959

[3] Bak; Semih Ceyhan, Şemsü’l-maârif md. DİA; c. 38; s.531-3

[4] Mehmet Toprak i Cevşen Md. DİA, c. 7; s. 463

[5] Sorularla Risale, 31/7/2010, A. Kadir Badıllı, Risale-i Nur’un Kudsi Kaynakları

[6] Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler, s.190

[7] http://hocaenes.blogspot.com.tr/2016/07/11cilt72duacelcelutiyeduasrahmet-cennet.html

[8] http://duasizolmaz.tumblr.com/post/138871091013/esma-i-idrisiyye

[9] M.Emin Bozhüyük, Huruf md. DİA, C.18, s.400

[10]  Yaşar Kandemir, Ali md. DİA, C.2, s.375

[11] Nurcular bu zırvaları şöyle tevil ederler; Biz Ehl-i Sünnet, evliyaların keramet ve keşfiyata mazhar olduğuna inanırız.  İnsan uykuda maddesi belli bir yerde iken; ruhu ve latifeleri misal âlemlerinde gezip istifade edebilir. Ayrıca hayat tabakaları çok çeşitli ve farklı özelliklere sahiptir. Mesela cismaniyetin, ruhaniyetin, şühedanın, meleklerin, bazı peygamberlerin, kabir ehlinin, cinlerin, ayrı ayrı hayat tabakaları vardır. Hz. Ali gibi mühim zatlar tasarruf sahibidirler. O, bütün velayet ve ilimlerin bir bakıma kapısıdır.  Vefatından sonra da ruhunun ihata alanı artar! Hz. Ali’ye sır ve ledün ilmi ile gelecek ile ilgili olaylar gösterilmiş ve bildirilmiştir! Bu nedenle Hz. Ali ahir zamanda büyük bir davanın temsilini ve hizmetini üstlenen Said Nursi ile görüşmesi, münasebete geçmesi gayet normal, makul ve tahakkuk etmiş bir meseledir. Bu mesele sadece Üstadımız için değil, her ehli kalp ve maneviyat sahipleri için gerek yakaza (uyanık), gerekse rüya âleminde gerçekleşmesi mümkündür. Her zaman gerçekleşebilir! [Sorularla Risale, 06-5-2009]

[12] Mısrî, Mecmûa, v. 57b; Niyâzî-i Mısrî’nin Hatıraları, s. 92-93.

[13] Mahmut Ay, Niyâzî-i Mısrî’nin Kur’an ve Tefsir Anlayışı, Osmanlı Toplumunda Kur’an Kültürü Ve Tefsir Çalışmaları –II s.182-226

  4Yorumlar

  1. Pingback: VAHİY ÜRÜNÜ (!) KASİDE-İ CELCELÛTİYE VE HZ. ALİ’NİN SAİD NURSİ’Yİ ÇAĞLAR ÖNCESİNDEN HABER VERMESİ Saadettin MERDİN | İKTİBASLAR

  2. halil   •  

    Yazdıklarınızın bir kısmını okudum. Risalei Nur’a ve o mübarek ve çilekeş insan Said Nursi hazretlerine olan muhabbetim her cümlenizde biraz daha fazlalaştı. Kıskançlık ve fesatlıktan adeta kudurmuşsunuz. Bu nasıl bir çekemezlikse Allah sizi ıslah etsin.

    • saadettinmerdin   •     Yazar

      kudurmak ne kaba bir ifade
      Risalelerin ettiği terbiye bu kadar demek..

    • ilker   •  

      SİZİDE İSLAH ETSİN. halil

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir