Bakara, 2/102. Ayetinin Üç Farklı Meali

Bakara suresinin 102. Ayeti Kur’an’ın anlaşılması en zor ayetlerinden biridir. Ya da anlaşılması kolay olup da, sonuçlarının kabul edilmesi en zor olanıdır. Öyle ki, ayetin başında sihir öğretenlerin kâfir olduğu bildirilirken, devamında Hârût ve Mârût adlı iki meleğin insanlara karı ve kocayı birbirinden ayıracak sihir öğrettikleri yer almaktadır. Hârût ve Mârût melek midir, melik/kral mıdır? Ayetleri literal olarak okursak, cin şeytanları insanlara sihir öğretebilir mi? Melekler insanlara peygamber olarak gönderilebilir mi? Sihir haram mı değil mi? Haram ise, iki melek insanlara nasıl olur da sihir öğretebilir? Sihrin bir hakikati, gerçek bir etkisi var mıdır? Bu ayete göre sihir/büyü karı-kocayı birbirinden ayırabildiğine göre fiili bir durum var demektir. Sihir yapanların ahirette hiçbir nasipleri olmadığına göre, sihir yapanlar, yaptıranlar bundan dünyada yararlanmışlar, demektir. “وَمَا اُنْزِلَ” deki “مَا” edatı nefiy mi? İsm-i mevsul mü? Nefiy edatı ise anlamı; “O iki meleğe hiçbir şey indirilmedi”, İsm-i mevsul/bağlaç ise “O iki meleğe indirilen şey” olur. Acaba hangisi? Nitekim müfessirler ve meal yazarları işin içinden çıkamamışlar ve her biri birbirinden farklı onlarca farklı çeviri ortaya çıkmıştır. Hiç kimseninkine yanlış deme hakkımız da yoktur. Zira her birinin haklı gerekçeleri vardır. Bu alimlerin ilmî donanımlarındaki eksiklikten değil, bizatihi ayetin kendisinden kaynaklanmaktadır. Kur’an birçok ayette Süleyman’ın kuşlarla, karıncayla konuşmasından, cinlerinden oluşan ordusundan, şeytanları emri altına almasından, Binlerce kilometre uzaklıktaki Belkis’ın tahtını göz açıp-kapayana kadar getirttiğinden, emrine verilen rüzgardan vs. bahsetmektedir. Haliyle kim Süleyman’ın cinlerle ve şeytanlarla, sihirle, büyü ile alakası olmadığını söyleyebilir? Sihir, büyü, okült/majik ilimler yoksa, bu cinlere, devlere, şeytanlara nasıl söz geçirildi? Ağır işlerde istihdam edildi? Şeytanlar bu kadar yararlı ve güzel işler yapıyorlarsa, biz neden onlardan Allah’a sığınıyoruz? Kur’an Süleyman Peygamber dönemini –dünyanın geçirdiği jeolojik safhalardan Buz Devri’nin bir benzeri – tabiat yasalarının /âdetullahın adeta devre dışı kaldığı bir zaman dilimi gibi resmetmektedir. Kuşlarla, karıncalarla konuşan bir insan! Cinlerin, şeytanların insanlarla birlikte çalıştığı Alis Harikalar Diyarı gibi fantastik, dünya kurulalıdan bu yana hiç görülmemiş sıradışı bir ara alem!
Biz bu ayeti üç şekilde çevirmeye çalışacağız.
1- Klasik ulemanın literal okumasını esas alarak,
2- Bazı ara cümleler koyarak yapılan ya da “iki meleği iki kral yaparak”, şeytanları iki ayaklı insî şeytanlara çevirerek,
3- İki meleğin insanlara sihir öğrettiği inancı Yahudilerin inancıdır. Kur’an bunu sadece onların kabulleri üzerinden anlatmaktadır, gibi
Geleneksel Çeviri;
“Yahudiler, Süleyman bu muhteşem saltanatı sihir ve büyü ile elde etti diyen şeytanların Süleyman devrinde okudukları, rivayet ettikleri şeylere (okült ilimlere) tabi oldular. Süleyman kafir olmadı. Lakin insanlara sihir öğreten ve Babil’de Hârut ve Mârut adlı iki meleğe indirilen şeyleri insanlara öğreten şeytanlar kafir oldu. O iki melek “Biz sadece fitneyiz, sınanma vasıtasıyız, sakın kafir olma!” demedikçe kimseye sihir ve büyü öğretmiyorlardı. Fakat Babilliler onlardan kişi ile karısının arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa o büyücüler Allah izin vermedikçe hiç kimseye zarar veremezlerdi. (Büyünün tesiri Allah’ın iznine tabidir, isterse tesiri halk eder, isterse etmez.) Ayrıca insanlar o iki melekten kendilerine zarar verecek, fakat hiçbir yarar sağlamayacak şeyleri öğreniyorlardı. Yine onlar sihri tercih edenin ahirette hiçbir nasibinin olmayacağını da biliyorlardı. Kendilerini satarken aldıkları bedel ne kadar kötüydü (sihir ve büyü alıyorlar, ahiretlerini kaybediyorlardı), keşke bunu bilselerdi.”
Bu ayet Medine Yahudilerinin Peygamberimizin risaletini kabul etmemeleriyle alakalıdır. [2/101] Kabul etmeme nedenlerinden biri de Hz. Peygamber Süleyman gibi bir büyücüye (!) nasıl olur da Peygamber der? Onlar ellerindeki Tevrat’ı tasdik eden elçiyi kabul etmezler de, Süleyman’ı büyücü olarak gösteren şeytanların uydurdukları şeylere inanırlar. Oysa insanlara Süleyman sihir ve büyü öğretmemiş, Hârut ve Mârut isimli iki melek öğretmiştir.
Müfessirler bu ayete dayanarak, büyüyü ilk defa bu iki meleğin öğretmesinden sonra, dünyaya Babil’den yayıldığını anlatırlar. Oysa bu doğru değildir. Sihir ve büyünün tarihi çok daha ilkel kavimlere kadar gider. Ama tefsircilerin kafasını karıştıran husus, nasıl olur da bir meleğin, Allah’ın haram kıldığı bir işi, bir bilgiyi insanlara öğrettiğidir. Cinlerden olsa, sorun yok. Ama bir melek bu işi nasıl yapabilir? Bu soru Müslümanların kafasını hep karıştırmıştır. Ya da Ehl-i Sünnetin “masum melek” paradigmasını sil baştan değiştirmek gerekmektedir. Fahreddin er-Razî’nin dediği gibi “Meleklerin masum olduğuna inanmayanlar, Hârut ve Mârut kıssasına sarılmıştır.” Üstelik ayetteki şeytanları “ins şeytanları” yapanlar da Mutezile’dir.
Fahreddin er-Razî [2/102] ayetini sihrin mümkün olduğuna dair olarak delil getirir. “وَما هُمْ بِضارِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ /Allah müsaade etmedikçe onlar kimseye zarar verecek değillerdir” ayetindeki istisna da sihrin/büyünün olduğunu gösterir. Ayrıca, Peygamberimize yapıldığı iddia edilen büyü ve Aişe annemize “Benim için tevbe imkanı var mı?” diye soran bir büyücü kadın olayı gibi rivayetleri haber-i sadık olarak değerlendirir. Yani kitap ve sünnetten delil bulur. Hârût ve Mârût’un insanlara sihir öğrettiği temel bir veri olarak kabul edildikten sonra Fahreddin er-Râzi gibi sihir ve büyü kitabı olan müfessirler sihri meşrulaştırmak için sihri önce ikiye ayırmışlar, daha sonra da bu iki meleğin insanlara zararsız sihri öğrettiğini veya kötü sihirden korunmanın yollarını öğrettiğini söylemişlerdir. Yine Mucize ile sihri ayırabilmek için sihir ilmini bilmek gerekli imiş! Şöyle ki; “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” kavli umûm ifâde etmektedir. Eğer büyü bilinmemiş olsaydı, onunla mucize arasındaki fark da kavranamazdı. Mu’cizenin, mu’cize olduğunu bilmek vâcibdir.” Vacibin dayandığı şey de vâcibdir. Bu ise büyüyü öğrenmeye çalışmanın vâcib olmasını gerektirir. Vâcib olan bir şey, nasıl kendiliğinden haram ve çirkin olabilir?” Sihri meşrulaştırmak için girmediği boya kalmayan Fahreddin er- Râzi şayet sihir öğretmek küfür olsaydı, iki meleğin insanlara sihir öğretmemeleri gerekirdi, der. Melekler masum olduğuna göre demek ki küfür değilmiş der. Melekler sihrin haram olmayanını öğretmişlerdir. Böylece sihri küfür olarak niteleyen bu ayetin maksadı klasik müfessirlerce ters yüz edilmiştir. Yine İbn-i Kesîr’in Tefsir’ine bir göz atılırsa, Müslümanların da Medine Yahudilerinden pek farklı düşünmediği görülebilir. Hârût ve Mârût’un adlı meleklerin Zühre namındaki kadına sahip olabilmek için içki içmeleri, cinayet işlemeleri ve en nihayet Zühre’ye tecavüz etmeleri vs. vs. Fahreddin er-Razî’ye göre; Ehli Sünnet, sihirbazın/büyücünün havada uçmaya, insanı eşeğe ve eşeği de insana dönüştürmeye kadir olduğunu kabul eder. Fahreddin er-Razi de zaten Ehl-i Sünnetin en büyük filozof imamıdır. Haliyle Ehl-i sünnetin bu saf, tertemiz itikadını savunmak ona kalmıştır.
Hâlbuki bu inanç ta Keldanilerden kalma cahil cühelanın inancıdır. Bu ilkel çağda halkın cahil tabakası, sihirbazların suret ve tabiatları değiştirdiklerine, söz gelimi bir sihirbazın bir kimseyi eşek ya da köpek şekline döndürebildiğine, sonra dilediği zaman tekrar insan şekline iade ettiğine inanmaktaydılar. Bunlara göre, bir büyücü uçmak suretiyle Irak’tan Hindistan’a gidebilir, sonra aynı günde geri de dönebilirdi.
Sihirle uğraşan Medineli Yahudilerin Hz. Süleyman üzerinde sihri meşrulaştırmaya çalışıyorlardı. Taberî’nin naklettiği konuyla ilgili rivayetlerden birini özetle verelim; Hz. Süleyman döneminde şeytanlar semaya çıkıyorlar orada meleklerin yeryüzünde gerçekleşecek olan ölüm, sel felaketi ve diğer konulardaki sözlerini dinliyorlardı. Bu şeytanlar semadan aldıkları bilgileri yanlış bilgiler ilave ederek kitaplara kaydediyor ve bu kehanetleri insanlar arasında yayıyorlardı. Yeryüzünde meydana gelen hadiseler de onların bahsettiği gibi zuhur ediyordu. Bu durum İsrailoğulları arasında cinlerin gaybı bildiği düşüncesinin hızla yayılmasına sebep olmuştu. Durumdan haberdar olan Hz. Süleyman bu bilgilere sahip olan insanlara adam göndererek sihre dair bilgileri toplattı ve muhafaza etmek üzere bir sandıkta tahtının altına gömdü. Artık insanlar ve cinler bu gizli bilgilere Hz. Süleyman ölünceye kadar ulaşamadı. Hz. Süleyman öldükten sonra, bunu bilen bazı insanlar Hz. Süleyman’ın tahtının altında gizli olan sihirle ilgili belgeleri çıkardılar ve onun bu bilgileri kullandığını ve muhteşem saltanatını bu şekilde elde ettiğini iddia ettiler. Pek tabii bu rivayetten anlaşılacağı üzere, Müslümanların –en azından Taberî döneminde- sihir, göğe çıkan cinler, Süleyman’ın emrindeki cinler ve şeytanlar gibi birçok meselede Yahudilerden de pek farklı düşünmedikleri görülmektedir.
Surenin sebeb-i nuzülü ile ilgili rivayetler bakılırsa, Yahudilerin Süleyman’ın peygamberliğine itiraz etmeleri, onu bir sihirbaz, büyücü olarak görmelerdir. “Süleyman kâfir olmadı” cümlesi aynı zamanda Yahudilerin nazarında oldukça sevimsiz olan Kral Süleyman’ın imajını düzeltmek, bir nevi iade-i itibardır. Yahudiler in Süleyman’dan pek hazzettikleri söylenemez. O, sihir ve büyü ile bu muhteşem saltanatı elde etmişti. Eski Ahid ise büyüyü şiddetle yasaklar. [Çıkış, 22:18; Levililer 19:26-31; 20:27 vd.]Haliyle Medine Yahudileri Hz. Süleyman’ı peygamberden ziyade bir büyücü, sihirbaz olarak gördüklerinden küfrüne hükmediyorlardı. Yine Tevrat Süleyman’ı bir peygamberden ziyade bir kral gibi takdim eder. Mesela; Süleyman, iş başına gelir gelmez, tahtla ilgili bir rekabet olasılığını ortadan kaldırmak için kardeşi Adoniya’yı öldürtmüştür. [I. Krallar, 2/13-25] Aslında Süleyman’ın küfre düştüğü Medine Yahudilerinden çok daha çok önce bizzat Tevrat’ta söylenmektedir. Süleyman’ın 700 hanımla evlendiği, 300 cariyesinin olduğu ve yüreğinin kadınlarının dinine meylettiği ve onların ilahları ardınca gittiği belirtilir. [I.Krallar, 11.Bab] Süleyman’ın muhalifleri onu iktidardan düşürmek için daha o yıllarda yabancılarla işbirliği arayışına girdiler. Süleyman’ın beceriksiz oğlu Rehoboam’ı -Yahuda sıbtı hariç- hepsi terketti. Diğer on sıbt ise rakibi Yeroboam’a tabi oldu. Yani Süleyman’ın kendi kavminde dostundan daha çok düşmanı vardı. Bunlar daha o tarihlerde onun aleyhinde çalışıyorlardı. Onlar Süleyman’ı şatafat içinde yaşayan bir kral olarak görüyor ve bu saltanatını büyü ve sihirle elde ettiğini, haliyle kâfir olduğunu düşünüyorlardı. Bu yüzden Hz. Peygamber’e itiraz ediyor, senin Süleyman hakkında anlattıklarının hiç biri bizim yanımızdaki kitaba uymuyor diyorlardı. Bu konuda en azından Fahreddin er-Razî’den daha tutarlıydılar. Çünkü İmam er-Razî [2/102] ayetini öyle bir mantıkla okur ki, Yahudilerin sihri Süleyman’a izafe etmelerinin nedeni, onun kendi nazarlarında çok değerli, saygın bir konumda olmasından kaynaklanır. Kendisi de bu ayetten sihrin meşruiyetine ve cevazına delil bulmaktadır.
Yukarıdaki ayet [2/102] Süleyman’ın insanlara sihir ve büyü öğretmediğini, sihir öğretenlerin şeytanlar ve melekler (Babil’deki iki melek) olduğunu söylemektedir. Öğretmemekle birlikte Süleyman’ın sihir ve büyüden yararlanmadığını söylemez. Fakat aynı Kur’an Süleyman’ın cinleri ve şeytanlara hükmettiğini de haber verir. Kur’an’da çizilen Süleyman portresine bir göz atılırsa, bu portre bize onu sıradan/beşer bir peygamber olarak resmetmemektedir. Özel rüzgarıyla seyahat eden bir peygamber! Emrine musahhar kılınan dağlar ve kuşlar! Şeytanlardan dalgıçlar, Cinlerden mimarlar ve ustalar, İns-ü cinden ve kuşlardan müteşekkil ordular, karınca ile sohbet eden, Hüdhüd ile haberleşen bir peygamber! Bugüne kadar kimseye verilmeyen bir mülk! Pekala diyelim ki, Süleyman öğretmedi, iki melek nasıl olur da insanlara küfür olan bir sanatı öğretebilir? Nasıl olur da, hiçbir aslı astarı olmayan “abraka dabra ile, hokus pokus ile” yani sözde bir ilimle karı koca ayrılır? Yani; bu ayet sihir ve büyüye sadece şer’î ruhsat sağlamamakta, aynı zamanda olgusal nesnel bir gerçeklik de kazandırmaktadır. Bu ayetten sihir ve büyünün mevcudiyetine, dış dünyada reel olarak etki ettiğine delil bulan Fahreddin er-Razî o zaman haklıdır. Ayet her ne kadar bazı sihir türlerini yapan sihirbazları tekfir ediyorsa da, sihri bir defa olgusal gerçeklik olarak kabul ettikten sonra, sihi-ri yasaklamanın anlamı da kalmaz. Çünkü insanlar en azından yapılan kara büyüyü (!) bozmak için ak büyü yaptırmak zorunda kalacaklardır. Haliyle sihirbaz, büyücü neyse bu şarlatanların kapılarını aşındıracaklardır. Tıpkı, büyücü (!) olduğundan Süleyman’a kafir diyen Medine Yahudilerinin, diğer taraftan sihir ve büyüyü Süleyman öğretti, onun muhteşem saltanatı sihir ve büyüyle elde edildi deyip, sihri meşrulaştırmaları gibi! Haliyle Müslüman büyücüler, sihirbazın (bazen) kâfir olmayacağını çıkarmışlardır. Bazen de kafir olacağından Batı’daki Cadı Avı’nın bir benzeri olan sihirbazların öldürülmesi gündeme gelecektir. Aslı astarı olmayan bir ilim yüzünden nâ-hak yere kan akıtılacaktır.
Görüldüğü üzere ayet bu şekilde okunduğunda sonuç kaçınılmaz olarak tam olarak budur. Bizce ise sihir yapan günaha girmiştir. Sihrin aslı vardır, Sihirbaz kainatta tasarrufta bulunur derse Allah’ın uluhiyetine şirk koşmuş olur. Her şeyin olabildiği, hiçbir kuralın olmadığı bir evren evren değildir. Allah’ın sonsuz kudreti şarlatanların şeytanlarına diledikleri her şeyi yapma imkanı vermez!
Çözüm denemeleri;
Yapılması gereken ayeti tevil etmektir. Olgu-nass bütünlüğünü gözetmektir. Bazı ara cümleler ilave etmektir. Böylece sihri ayete tecviz ettirmemektir. Meleklerin masumiyetini devam ettirmektir. Ayetin başı ile sonu arasındaki zahiri uyumsuzluğu kaldırmaktır.
Bizce hiçbir Kur’an ayeti nazil olduğu tarihsel ortamdan ayrı düşünülemez. Kur’an nazil olduğu topluma hitap etmektedir. Yine hiçbir ayet siyak ve sibakından, metinsel bağlamından koparılamaz. Ayetin mutlaka içinde bulunduğu necm ile/pasajla bir anlamsal bağı vardır. Yani, cımbızlama yöntemi ile anlamsal bütünlük parçalanamaz! Yine hiçbir ayet Kur’an’ın anlam bütünlüğünden ayrı ele alınamaz. Yani hiçbir ayet Kur’an’ın belirlediği temel çerçeveye, anlam örgüsüne aykırı olamaz. Ve yine hiçbir ayet evrendeki fiziki yasalara (adetullaha/tabiat yasalarına) ve sosyal yasalara (sünnetullaha) aykırı olamaz! Zira kainat kitabının ayetleri de O’nun tekvînî ayetleridir. Hatta bu ayetler daha nesnel ve kesindir. Binlerce sene öncesi insanların dünyasını, algısını ifade etmeye çalışan bir dil olmayıp, daha nicel olduğundan, yoruma da çok açık değildir. Son olarak da hiçbir ayet akl-ı selime aykırı olamaz! Akıl bizim içimizdeki Cebrail’dir. Zira akıl sahibi insan Allah’ın en büyük ayetidir, mucizesidir. Haliyle ayete vereceğimiz anlamları bu genel çerçeve belirlemelidir. Farklı şekilde anlaşılmaya müsait olan bu ayet, indirildiği tarihsel ortamdan soyutlanması neticesinde, birbiriyle tezat teşkil edecek şekilde farklı yorumlanmıştır. Hemen hemen her bir ayet Kur’an’ın nazil olduğu zaman diliminde muhatabın içinde bulunduğu sosyo-psikolojik bir duruma istinaden indirilmiştir. Bu nedenle Kur’an’ın doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için nüzul dönemine gidilerek olgu-nass ve hitap-muhatap diyalektiğinin göz önünde bulundurulması gerekmektedir. [2/102] deki ayet Süleyman Peygamberin hayatını mı anlatıyor? Yoksa sihir ve büyüyü Süleyman üzerinden meşrulaştırmaya çalışan vahyin muhatabı Medine Yahudilerini mi? Cevabı bir önceki ayettedir. Süleyman’ın muhteşem saltanatını sihirle elde ettiğini iddia edenler, şeytanların bu konuda uydurdukları efsanelere tabi olan Medine Yahudileridir. “Yahudilere ellerinde bulunan Tevrat’ı tasdik eden bir peygamber gelince, kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı, sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitab’ını (Tevrat’ı) arkalarına atıverdiler, ona sırtlarını döndüler.” [Bakara, 2/101] Zaten ayetin devamında [2/103] O Yahudiler peygambere komplo kurmak, risaletini karalamak gibi işler yerine, iman edip, günahlardan uzak dursalardı, kendileri için daha hayırlı olurdu denilmektedir. Yani ayet; insî şeytanların anlattıklarına tabi olanlar Pey-gamberin çağdaşı olan ve sihir ile uğraşan Yahudiler hakkında nazil olmuştur.
Ayetteki muhatapların düşünce dünyasına referansta bulunan hitap üslubuna istinaden ilk dönemde bir anlama sorunu ile karşılaşılmamıştır. Ancak zamanla hitap-muhatap diyalektiğinin kaybolması ve Kur’an’ın hitabetten kitabete dönüşmesi sebebiyle ikinci dereceden muhataplar için anlama sorunu ortaya çıkmış olmalıdır. Ne yazık ki sorunun çözümü için İsrailiyat kaynaklı rivayetlere başvurulmuş ve ayetin anlamı bu rivayetlerle şekillenmiştir. Zamanla ayetin literal yapısıyla, bu bağlamda zikredilen İsrailî rivayetlerin de birbirine uygunluk arz etmesiyle, konunun daha karmaşık bir hal almasına ve içinden çıkılmaz bir hal almasına sebep olmuştur.
Yahudilerin sihir ve sihirbazlık konusunda müktesabatları ve bunu meslek edindikleri tarihen sabittir. İsrailoğulları sihirle daha Mısır’da tanışmışlardı. Aralarında büyücülüğün ne kadar yaygınlaştığı Daniel, Mezmurlar, Yaremya kitaplarına bir göz atıldığında görmek mümkündür. Hz. Peygamber sihir ve sihirbazlığı eleştirmeye başladığında Yahudiler, sihrin Hz. Süleyman’a Cebrail ve Mikail tarafından indirilen, vahye dayalı bir bilgi olduğunu iddia ettiler. Sihirle uğraşanlar sihrin meşruiyetini savunmak için Hz. Süleyman’ın sihirle uğraştığını iddia ediyorlardı. Sihirle ilgili kitapları Süleyman’ın arkadaşı Âsıf b. Barhıyâ’nın yazdığını, onun tahtının altına gömüldüğünü daha sonra çıkarıldığını iddia ediyorlardı. Bu sebeple ayet, sihir ve büyü ile meşgul olmayı yasaklayan kendi kutsal kitapları Ahd-i Atik’e rağmen sihirle uğraşıp sihrin vahye dayalı meşru bir bilgi olduğunu savunan Medineli Yahudilere bir reddiye olarak indirilmiştir. Ayet sihir temasını tarihsel olarak birbiri ile alakası olmayan iki farklı olay üzerinden dikkatlere sunmaktadır. İşte ayetin birinci bölümü Hz. Süleyman’ın sihri kullanarak insanları, şeytanları ve kuşları etki ve tesiri altına aldığını, bu sayede saltanatını elde ettiğini iddia edenlere karşı bir reddiye niteliğindedir. Dolayısıyla ayetteki “Hz. Süleyman asla kâfir olmadı” ibaresi Hz. Süleyman üzerinden sihri meşrulaştırmaya çalışan algı ve düşünceyi reddeden bir cevap niteliğindedir. Sihrin meşruiyetini Hz. Süleyman’ı referans göstererek savunan Medineli Yahudiler için Allah şöyle buyurmaktadır: O Yahudiler Süleyman’ın saltanatı konusunda şeytanların anlattıklarına uydular.” Buradaki “şeytanlar”; sihrin meşruiyetini savunan kimselerin tümüdür, yani; sihirbaz ve büyücülerdir. “Süleyman kâfir olmadı” denilerek onların bu meyandaki iddialarını reddedilmiştir. Devamında da “Ama şeytanlar kâfir oldu” denilerek, sihri meşrulaştırmak isteyen Medine Yahudilerinin birinci delili çürütülmüştür.
Bir diğer temel tartışma konusu “وَمَا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ” ibaresindeki “مَا” edatının ism-i mevsûl mü, yoksa nefiy edatı mı olduğudur. Bazı müfessirler “مَا” edatının الذي anlamında ism-i mevsûl olduğunu belirterek ayetin anlamının “O Yahudiler Hz. Süleyman’ın saltanatı ve Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe indirilenler hususunda şeytanların anlattıklarına uydular” şeklinde olduğunu belirtmiştir. Taberî, İbn Abbas’ın bu “مَا” edatını cahd/inkar edatı olarak gördüğünü ve “لم ينزل الله السحر /Allah sihir indirmedi”, Rabî’ b. Enes’in de nefy/olumsuzluk edatı olarak gördüğünü ve; “ ما أنزل الله عليهما السحر/Allah o ikisine sihir indirmedi” şeklinde okuduklarını aktarır. Bu durumda anlam şöyle olmaktadır; “Allah iki meleğe bir şey indirmedi. Lakin Babil’de Hârût ve Mârût adında iki melek insanlara sihir öğretti diyen şeytanlar kâfir olmuştur.” Böylece sihir, Cebrail ve Mikail lisanınca indirildi diyen Yahudi sihirbazlarının iddiaları Allah tarafından tekzip edilmiş oldu. Cebrail ve Mikail asla sihir öğretmez. Çünkü sihir şeytanların işidir. O şeytanlara Babil’de sihir öğreten, isimleri Hârut ve Mârut olan iki adamdır.
Bir diğer açılım buradaki iki meleği, iki melik/kral olarak okuyabilir miyiz? Bu yüzden bazı alimler bu iki meleği iki melik yapmak için de epey uğraş vermişlerdir. Bereket versin ayeti “iki melik/kral” okuyan bazı kıraat alimleri de vardır. Ne var ki bu kıraat şazdır. Meşhur olan iki melektir.
Mitolojik anlatımlarda yeryüzüne inen “iki melek”ten bahsedilirken, Kur’an ise iki meleğe “indirilen şeyden” bahsetmektedir. Üstelik bu melekler Babil’de ikamet etmektedir. Haliyle bu iki meleğin iki peygamber olma ihtimali de mevcuttur. Nitekim bu iki meleğin “نَحْنُ فِتْنَةٌ Biz fitneyiz, siz bizimle sınanıyorsunuz” diye içinde bulundukları toplumu uyarmaları, hadisenin vahiy v e nübüvvet bağlamında cereyan ettiğini, dolayısıyla bu kimselerin diğer peygamberler gibi beşer elçi olma ihtimalini güçlendirmektedir. Zira فِتْنَة kelimesinin Kur’an’da kullanılan anlamlarından biri de “bir topluluğu peygamber göndererek imtihan etme” anlamındadır. Örneğin; “Biz onlardan önce Firavun’un kavmini sınadık ve onlara çok değerli bir elçi geldi.” [44/17] ayetidir. Yine En’âm suresi, 53. ayetinde de “fitne” bu anlamda kullanılmıştır. Zaten meleklerin peygamber olması, insanlarla yüzyüze konuşup, onlara muallimlik yapmaları da mümkün değildir. Bu iki kişinin “melek gibi” salih bir zat olduğuna dair de rivayetler vardır.
Ayetin buraya kadar olan kısmı bütün tefsir kitaplarında ve meallerde daha sonra gelen ibare ile ilişkilendirildiği için iki meleğin sihir öğretmesini meşrulaştırmak maksadıyla “o iki melek, ‘biz Allah tarafından imtihan etmek maksadıyla gönderildik; sakın ola ki inkâr edenlerden olmayın’ demedikçe kimseye bir şey öğretmezdi” şeklinde anlaşılmıştır. Kanaatimize göre bu cümle ile sonraki cümle arasında anlam, gramer ve zaman kipi açısından bu yaklaşımı destekleyecek bir bağ bulunmamaktadır. Şayet her iki cümle arasında şart-meşrut ilişkisi olsaydı bu i’rab kurallarına uygun olarak cümle yapısına yansırdı. Zaman kipi olarak her iki cümlenin farklı olması iki cümle arasında böyle bir mana ilişkisinin olmadığını gösterir. Yine iki meleğin sihri öğrettiği ve bunu da gerekçeli olarak yaptığı ifade edilmek istenseydi, o zaman, sonraki gelen cümleye gerek olmazdı. Ayetin geleneksel şekilde anlaşılması ayetin sihrin çirkin bir şey (küfür) olduğuna dair vermek istediği mesajı örtmektedir.
“اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ” ibaresi şu anlama da gelebilir. Ey İsrailoğulları! (Biz günahlarımızdan dolayı Babil’de Tanrı tarafından cezalandırılıyoruz! Burada cezamızı çekiyoruz! Burada sınanıyoruz.) Sakın Babillilerin /Keldanilerin dinine meyledip de kafir olmayın!”
Ayetteki en büyük sorunlardan bir diğeri; bu iki meleğin/nebinin insanlara sihir öğretmeleri, öğretmeden önce de “Aman ha biz bir sınanma aracıyız, sakın bizim öğrettiklerimizi yapmaya kalkıp da kâfir olmayın!” şeklinde anlaşılan pasajdır. Devamındaki “Onlardan karı ile kocayı ayıran şeyleri öğreniyorlardı” cümlesi de bu anlayışı teyit eder mahiyettedir. Biz doğal olarak iki meleğin veya nebinin insanlara sihir öğretmesini tevhide ve Kur’an’ın genel üslubuna aykırı bulduğumuzdan, cümledeki “حَتّٰى” edatını istisna edatı olarak kullanmak mecburiyetindeyiz. Gerçekten de bu edatın farklı kullanımlarından biri “إلاّ” anlamında istisna edatı olarak kullanılmasıdır. Ünlü dilbilimci Ebû Hayyân (H.745) da “حَتّٰى” nin Ebu’l-Bekâ tarafından istisna edatı olarak kullandığını aktarır. Gerçekten de “حَتّٰى” edatına istisna anlamı verilirse anlam büyük ölçüde değişir. Şöyle ki; “Bu iki melek veya iki melik hiç kimseye ‘biz fitneyiz (Allah’ın peygamberiyiz) sakın Allah’ı inkâr etmeyin’ den başka bir şey öğretmedi” olur. Son iki cümleyi de olumsuz olarak kabul edersek bu durumda anlam şu şekilde olur; (şeytanların kendilerinden sihir öğrendiklerini iddia ettikleri Babil’deki) Hârût ve Mârût adlı iki meleğe veya krala Allah (sihir namına) hiçbir şey indirmedi. Onlar “biz yalnızca peygamberiz, sakın kâfirlerden olmayın dışında” hiç kimseye bir şey öğretmedi!
Ayette önce sihri meşrulaştırmak için o günkü Yahudi muhataplar tarafından getirilen deliller çürütülmüş, daha sonra muhatapların gizli ajandalarındaki mevcut uygulamalardan örnekler verilerek bu kimseler ikaz edilmiştir. “Onlar karı ile kocayı birbirinden ayırdıkları şeyi o ikisinden öğreniyorlar” cümlesi önceki cümlenin devamı niteliğinde değildir. Ayetin bu kısmı; sihri Hârût ve Mârût adlı iki melek üzerinden meşrulaştırmaya çalışan Yahudilerin sihir alanında işledikleri cürümlerin teşhir edildiği kısımdır. Bu durumda bu bölümün anlamı Hz. Süleyman sihirle uğraşarak kâfir olmamış ve Babil’deki iki meleğe Allah sihir namına bir şey indirmemiş iken, “Medineli Yahudiler karı ile kocayı birbirinden ayırdıkları şeyi o ikisinden öğreniyorlar, öyle mi?” şeklinde olur. Bazen soru formatında olmayan düz cümle soru veya olumsuz mana içerebilir. Ayrıca “يَتَعَلَّمُونَ” fiili tefa’ul babından olup, babın karakteristik özelliği tekellüf (zorlamak ve elde etmek) içermesidir. Bu durumda anlam “iki meleğin, melikin, nebinin getirdikleri vahiyden, eşleri birbirinden ayıracak şeyleri bulup çıkarmaya çalışıyorlardı” olur. Zira Kur’an sözel bir hitaptır! Haliyle sözel hitap ile yazılı metin arasında fark vardır.
Ayetin son bölümü ise Babil esaretindeki Yahudileri değil, Hz. Peygamber aleyhinde haince entrikalar çeviren Medine Yahudilerinin kimseye zarar veremeyecekleri, sadece kendilerine zarar vereceklerini haber vermektedir. “وَمَا هُمْ” şeklinde başlayan bu bölümde ayetin başındaki “şeytanların uydurdukları şeylere tabi olanlar” cümlesindeki “إتَّبَعُوا” fiilinin cemi müzekker gaip, üçüncü şahıs zamirine tekrar dönülmüştür.
“(Bilin ki) Onlar (Medineli Yahudiler) Allah’ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar vermezler. Aslında onlar kendilerine fayda değil, zarar getirecek şeyler öğreniyorlar. Hâl böyleyken, (hak dini engelleme uğruna kâfir müttefikleriyle) çıkar/menfaat alışverişinde bulunan kimselerin ahiretteki tüm nimetlerden mahrum kalacağını da gayet iyi biliyorlar. Vicdanlarını satma karşılığında elde ettikleri menfaat ne kadar da adi! (Bu tavır ve tutumları sebebiyle hak ettikleri cezanın ne kadar da ağır olduğunu) keşke bilselerdi.”
Tüm bu açıklamalardan sonra anlam şöyle olur; “O Yahudiler Süleyman’ın hükümranlığı konusunda şeytanların uydurdukları şeylere (onun saltanatı sihirle elde ettiği iddiasına) tabi oldular. Süleyman (sihirle uğraşarak) kâfir olmadı. Fakat insanlara sihri öğreten şeytanlar kâfir oldular. Yine o Yahudiler Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe indirilen şey konusunda da şeytanların uydurduklarına (o iki meleğin insanlara sihri öğrettiği iddiasına) tabi oldular. Bu ikisi (peygamber) hiç kimseye biz Allah’ın gönderdiği elçileriz ve sakın Allah’ı inkâr etmeyin ilkelerinden başka bir şey öğretmedi. Hal böyleyken onlar karı ile kocayı birbirinden ayırdıkları şeyi o ikisinden (peygamberden) öğreniyorlar öyle mi? Onlar Allah’ın izni olmadıkça sihirle hiç kimseye zarar veremezler. Onlar kendilerine fayda değil zarar veren şeyleri öğreniyorlar. Sihirle meşgul olmayı tercih etmeleri sebebiyle bu tercihlerinin ahirette kendilerine en ufak bir fayda sağlamayacağını da gayet iyi biliyorlar. Gerçekten kendileri için tercih ettikleri şeyin (sihirle meşgul olmanın) çok çirkin bir şey olduğunu keşke bilselerdi.”
Sonuç itibariyle bu ayet öncesiyle ve sonrasıyla bir konu bütünlüğüne sahiptir. Sözünde durmayan, Tevrat’ı arkalarına atan, [2/101] Süleyman’a iftira eden, Hz. Peygambere sihir yapan, İslam davetini bir takım sözde ilimlerle, şeytanî komplolarla engellemek isteyen [2/102] o Yahudiler, iman etse ve Allah’tan korksalardı kendileri için daha hayırlı olurdu. [2/103] Ey müminler! Ehl-i kitab kâfirleri ve diğer müşrikler size vahyin gelmesinden hoşlanmazlar. [2/105] Biz onların şeriatını kaldırırsak, daha iyisini getiririz. [2/106]
Ayetin tarihsel arka planını daha iyi anlamak için son bir durum değerlendirmesi yaparsak; Yahudiler Babil esaretinden kurtulmak için Pers kralı Cyrus (Koreş) ile gizli ittifaklar kurdular. Onlar Koreş’in Babil’i almasını kolaylaştıracak, Koreş de onların Filistin’e dönmelerine yardım edecekti. Yine aynı şekilde Medine Yahudileri Hz. Peygamber’in Medine’de kurduğu devleti yıkabilmek için putperest Sasanî kralı II.Kuruş (Chosroes)’un Yemen valisi Bâzan ile Medineli Müslümanlar aleyhine gizli işbirliğine gitmişlerdi. Bunlar da Mekke şeytanları gibi İran taraftarı olduğu anlaşılmaktadır. Nasıl Süleyman’ı sahtekar bir büyücü olarak görüp, onun aleyhinde çalışmışlarsa, şimdi de Hz. Peygamber’i bir mütenebbî /sahte bir peygamber olarak görüp, onun aleyhinde ittifaklara giriyorlardı. Oysa Süleyman’ı devirince devletleri çabucak yıkılmış, sonra da köle olarak Babil’e sürülmüşlerdi. Süleyman’a olan bu iftira ve komplolarının bedelini çok ağır ödemişlerdi. Hz. Peygamber’e ihanet eden Medine Yahudilerini aynı akıbet beklemektedir. İşte bu ayet Medine’deki Yahudilerin Hz. Peygamber ve İslam aleyhine giriştikleri komploları, kendi tarihlerindeki Hz. Süleyman ve Babil esareti dönemindeki taktiklere benzetir. Gerek Hz. Süleyman yönetimi aleyhinde geliştirilen -hedefi ve metodu batıl- taktiklerle, gerekse Babil esaretinden kurtulmak için -hedefi meşru, fakat metodu batıl- komplolarla İslam davetinin önüne geçilemeyeceği bildirilir. Yine bu ayete göre ne Süleyman küfre sapmıştır, ne de Babil’deki iki meleğin öğretisi Yahudilerin bu batıl mücadelesine meşruiyet kaynağı oluşturabilir.
Başka bir çözüm denemesi de; Hârut ve Mârut’un aslında Bâbil Havrasında görevli, iki –melek gibi- Yahudi rahip olabileceğine dair görüştür. Yahudi ve Hristiyanlar din büyükleri için “melek” tabirini kullanmaktadırlar. Hatta Kur’an’da bile Ahid Sandığı’nı taşıyan Yahudi rahipleri için “melek” deyimi kullanılmıştır. Oniki Havari İncili’nde [96:13-15] İsa’nın kardeşi Yakub’un İsa’nın vefatı sonrası Kudüs cemaatinin başına idareci ve “melek” olarak seçildiği rivayeti vardır. Ve yine piskoposlar ve ömrünü kiliseye vakfeden rahipler için “kiliselerin melekleri” deyimi kullanılır. Yine Hıristiyanlarca resmî dört İncil yazarları da koruyucu melekler (Kerubim) olarak tasvir edilirler. Kilisenin kullandığı bu mecazî deyim “Babil” mabedinde görevli rahiplerden Hârut ve Mârut için kullanılmış olamaz mı? Yine Kur’an’a göre Tâbut’u (Ahid Sandığını) melekler taşımaktadır. [2/ 248] Yani Ahid sandığını taşıyan rahipler için Kur’an mecazî anlamda “melek” deyimini kullanmıştır. Tevrat’ta Ahid Sandığını taşıyanlar ve koruyanlar için kullanılan ismin İbranîcesi “Kerub” (melek)tir. Kerub ismi Yahudilik ve Hıristiyanlıkta Tanrı’ya en yakın melekler için de kullanıldığı gibi, “Ahid Sandığı” koruyucusu ve taşıyıcısı rahipler için de mecazî anlamda kullanılır. [II. Samuel, 6: 2-19] Zira Ahid Sandığını taşıyan ve koruyanlar Levi kavmine mensup rahiplerdir. Kur’an da Ahid Sandığı görevlileri için kullanılan “Kerubim” (melekler) deyimini [2/ 248] de mecâzî olarak kullanmıştır. Çünkü onlar melekler gibi, Tanrı hizmetinde çalışan sâlih kişilerdi.
Yukarıdaki örneklerden hareketle, Hârut ve Mârut isimli kimselerin de, Bâbil havrasında görevli, “melek” ünvanlı iki beşer, bilge rahip olabilirler. Bu din adamlarına mecazî anlamda “melek” kelimesi verilmiş olabilir. Ayrıca Babilli Hârut ve Mârut sihir ve büyüyü icat etmemişlerdir. Çünkü Babilliler de bu geleneği Sümerlilerden almıştı, yani; Hârut ve Mârut’tan önce de sihir ve büyü vardı. Ancak büyü yapılması Bâbil’de de yasaktı, yapan şiddetle cezalandırılırdı. Hârut ve Mârut isimli Yahudi rahipler öğrencilerine büyünün haram ve yasak olduğunu öğretirken, büyüden korunma mahiyetinde bazı duaları da öğretmiş olabilirler. Kısaca büyüden Yahudi halkını korumaya çalışan Hârût ve Mârût, Allah’ın gerçek melekleri değil, kendilerine melek unvanı verilmiş mabet görevlileridir. Bunlar Yahudilerin sürgün döneminde Bâbil mabedinde görevli, cemaatlerini büyücülere karşı korumaya çalışan bilge kişilerdi. Sonuç olarak [2/ 102 ve 248] de geçen “melek” kelimeleri Yahudilerin kendi rahipleri ve üst düzey idarecileri için kullandıkları mecazî bir kelimedir. Kuran’da bu ifadeyi onlara hitap ederken aynı şekilde, onların mentalitesine göre kullanmıştır.
Böylece iki meleğe sihir öğrettirmemiş oluruz. Meleklerin ismeti konusunda sünni paradigmayı da korumuş oluruz.
Üçüncü Okuma;
Yani; “Allah Babillilere Hârût ve Mârût adında iki melek gönderdi, onlar da insanlara sihir öğretti” kısmı tarihte birebir yaşanmış bir olgunun hikâye edilmesi midir? Yoksa Yahudilerin zübürlerinden okudukları, yani ins şeytanlarının uydurdukları efsanelerden biri midir? Yani; Kur’an Ortadoğu’da mevcut bulunan kadim bir efsaneye gönderme yapmış olamaz mı?
Burada ayetin tarihsel arka planını anlayabilmek için İsrailoğullarının yetmiş yıl süren Babil esareti, diaspora/ sürgün yılları hakkında durmak gerekir. Çünkü ayetin değindiği iki melek buraya inmiş, indirilmiştir. Babil o yıllarda Keldanîlerin saltanat merkezidir. Keldanî zaten terim olarak; “astrolog, müneccim, kahin, büyücü ve sihirbaz demektir.” Nitekim Daniel Kitabı’nda Keldaniler sihirbaz ve kahinler olarak nitelendirilmektedir. Yine Tekvin’e göre Hz. İbrahim’in çıkarıldığı şehir Keldaniler’in Ur şehridir. İsrailoğulları Babil’de ciddi biçimde itikadi ve kültürel değişim geçirirler. Mesela Tanrı Yahve daha önce Mabed’te ikamet ederken, bundan sonra her yerde olacaktır. Babil’e sürülen halkın bir kısmı ise Mabed’in tahrip edilmesini ve halkın sürgüne gönderilmesini Babil Tanrısı Marduk’un, İsrail Tanrı’sı Yahve’ye karşı üstünlüğü olarak algılar. Yine sürgün döneminde melek ve şeytan inancı konusunda da Babillilerden epeyce etkilenmişlerdir. Eski Ahid’in Eyüp kitabında zikredilen şeytan, Yahve’nin emriyle Eyüp’ü deneyen semavi varlık olarak düşünülürken, artık şeytan Tanrı’nın rakibi, zıddı konumundadır. Bu değişimde Zerdüştîlikteki Ehrimen inancı kolaylıkla sezilebilmektedir. Eski İsrail dininde Yahve’nin emirlerini icra eden semavi hizmetçiler/melekler iken, Babil’de artık insan ile Tanrı arasındaki aracılık görevini üstlenmeye başlar. Babil Sürgünü ve sonrasında kaleme alınan metinlerde meleklere atıflar özellikle yer alır. Sürgün dönüşü yazılan Daniel kitabında ilk defa olmak üzere büyük meleklerden ve onların isimlerinden söz edilmeye başlanır. Yani Yahudilik’teki melek inancında Zerdüştî melekiyât inancının etkisini görmek mümkündür. Yine epey silik olan ahiret inançları belirginleşir. Yine kurtarıcı bir Mesih fikri bu esaret yıllarında gelişir.
Babil yıllarında yaşanan dönüşümden anlaşıldığı kadarıyla melek inancı Keldanilerden ithaldir. Babil’e inen Hârut ve Mârût melekleri de o coğrafyanın bildiği efsanelerden biri olabilir. İbn Âşur, Hârut’un ay anlamına gelen “haruka”dan geldiğini, Mârût’un ise Müşteri (Jüpiter) yıldızının Arapçalaşmış şekli olduğunu söyler. Gök cisimlerine tapan Keldanîler’e göre gök cisimlerinden dünya üzerinde en etkilisi olan Ay dişiliğin, gezegenlerin en yücesi olan Jüpiter ise erkekliğin sembolüdür.
Vahyin amacı sihrin meşruiyetini temin için Medine Yahudilerinin iki melek üzerine bina ettikleri efsaneyi düzeltmek değildir. Kur’an kronolojik bir tarih kitabı da değildir. Onun değindiği kıssalar muhataplarının bildiği kıssalardır. O bu kıssalar üzerinden mesajını vermektedir. Derdi kıssa anlatmak değil, hisse vermektir. O muhataplarının bilgisini esas almaktadır. Aksi halde muhatapla sözel iletişim kurmak mümkün olmaz. Bu sebeple vahiy muhatabın bilgisini ve dilsel tecrübesinin referans alarak Hârût ve Mârût adlı iki meleğin adını zikretmiştir. Burada asıl amaç iki melek efsanesi üzerine kurulan yanlış algıyı düzeltmektir. Efsaneyi değil! Bundan dolayı da vahiy muhatabın kullandığı dil ve üslubu tercih etmiştir. Örneğin; vahiy muhatabın algı dünyasındaki kıssanın kurucu kavramı olan iki melek yerine iki peygamber kelimesini kullansaydı bu durumda muhatabın algı düzeyine inemez ve onunla sağlıklı bir iletişim kuramazdı.
Ayetin geleneksel anlam yapısının doğurduğu meleklerin sihir öğretmesi sorununu çözmek için yapılan önemli yorumlardan biri de “melekeyn/ iki melek” kelimesini “melikeyn /iki kral” şeklinde okuma girişimleridir. Sözel iletişimin en önemli özelliklerinden biri; muhatapla dilsel bir uzlaşım üzerinden iletişim kurmaktır. Bu sebeple ayette Hârut ve Mârut adlı iki meleğin zikredilmesi muhatabın algı dünyası ve dilsel tecrübesinin referans alındığını göstermekte olup bu iki şahsın melek olduğunu ifade etmemektedir. Burada muhatabın dikkatini çekmek ve iki melek efsanesi üzerinden oluşturduğu yanlış algıyı düzeltmek için hitabın muhatabın kullandığı dil ve üsluba uygun olarak gelmesi söz konusudur. Şayet muhatabın algı dünyasında kıssanın kurucu kavramı olan iki melek yerine iki peygamber veya başka bir kelime kullanılsaydı bu durumda bir konsensüs sağlanamaz ve sağlıklı bir iletişim gerçekleştirilemezdi. Kur’an’da muhataplar ile aynı dili kullanarak onlara mesaj vermek için onların algılarına uygun bir üslup kullanıldığını görmek mümkündür. Bunların en çarpıcı olanlarından biri Zu’l-Karneyn kıssasında “Güneşin battığı yere onun balçık içinde kaybolduğu yere kadar ulaştı” [18/86] ayetinde görülmektedir. Burada güneşin hakikatte balçığa battığı ifade edilmemekte olup muhatabın dil ve algı dünyası referans alınarak iletilmek istenen mesaj verilmektedir. Dolayısıyla hitap dilinin özellikleri açısından değerlendirildiğinde ayette geçen “iki meleği” “iki melik” şeklinde değiştirmek yapay bir zorlamadır.
Ayrıca Kur’an; Hârut ve Mârut’u İslam’ın masum melek inancına göre değil de, Yahudilerin kabullerine göre açıklamış olabilir. Konumuz olan [2/102] de bahsedilen Hârut ve Mârut Eski Ahid’teki melek kavramına gayet uygundur. Çünkü Eski Ahid’e göre melekler de cinler gibi Allah’ın emri dışına çıkabilir. Eski Ahid’e göre melekler de cinler gibi hayrı ve şerri seçme özelliğine sahip olan varlıklardır. Hayrı seçenlerin meleklikleri devam eder, şerri seçenler ise şeytanlaşırlar. Tıpkı bizdeki İblis gibi. Ya da baştan sona melek anlayışımızı değiştirmemiz gerekmektedir. Meleklerin aklı, şuuru ve iradesi olduğuna dair şu yazıya bakılabilir.
Hârût ve Mârût’un tarihi gerçekliğinin olup-olmadığı tartışmaları;
Gerçekten Hârût ve Mârût adlı iki melek ya da melik var mıdır? Rivayet edebiyatına bakıldığında maalesef Hârût ve Mârût hakkında sahih bir hadis bulamamaktayız. Örneğin; Hârût ve Mârût kelimeleri ne İbranîce’dir, ne de İslâmî literatürde Hârût ve Mârût hakkında nakledilen rivayetler Tevrat’ta geçer. Bazı araştırmacılar Hârût ve Mârût’u Zerdüştîliğin dinî metinlerinde geçen Haurvatât ve Ameretât ile olduklarını söylerler. Ne var ki bunların hikâyeleri bambaşka olup, Hârût ve Mârût’a isim benzerliğinden öteye geçmezler. Zerdüştî melekiyatında bu iki dişi melek Haurvatât suların, Ameretât ise bitkilerin koruyucusu olup, sihirle, büyü ile herhangi bir ilişkisi yoktur. Kur’an’daki anlatıma yakın bir anlatımla bu iki meleği ancak geç bir Yahudi tefsir kitabı olan Midraş Avkir’de bulabiliriz. Bu apokrif Yahudi metinlerinde Tanrı’nın yeryüzüne denemek için gönderdiği melek Asmodeus’un ismi Zerdüştîlik’teki kötü cinlerden biri olan Aeşmo daeva’dan alınmıştır. Zerdüştîlik’te insanlara kötülüğü telkin eden bu cin, yine apokrif metinlerden olan “Süleyman’ın Ahdi”nde Kur’ânî ifadeyi çağrıştıracak şekilde karı ve kocanın arasını açmak için insanlara büyü öğreten kötü bir varlık pozisyonundadır. Öte yandan Yahudi tefsir kitaplarında Asmodeus, sihir öğreten bir cin olarak olumsuz üne sahipse de, zaman zaman Hz. Süleyman’a da sihirleriyle yardım eder. Eğer tarihte yaşanmış bir hadise ise Hârût ve Mârût hikâyesi neden Tevrat’ta yer almaz? Hatta Apokrif Yahudi metinlerinde bile Hârût ve Mârût ismiyle geçmeyen bu melekler/melikler nasıl olur da Kur’an’da Yahudilere isnat edilmekte? Yoksa Hârût ve Mârût hikâyesini yalnızca Medine Yahudileri mi bilmektedir? Ya da vahyin muhatapları bu efsaneden Tevrat’ın derlenmesinden sonra mı haberdar oldu? Bunun cevabı muhtemelen şöyledir; ilk Diaspora’da İran’a giden Yahudiler kendi melek telakkilerini kurarken Zerdüştîlik’ten etkilenmişlerdi. Her ne kadar Yahudi rivayetlerinde günahkâr meleklerin adı Şemhazai ve Azael olarak geçiyorsa da İslâm coğrafyasındaki Yahudiler sürgün yıllarında, İran’dan getirdikleri hatıraları canlı tutarak Asmodeus yerine bilinmeyen bir sebepten dolayı Haurvatât ve Maurvatât’ın Araplaşmış şekli olduğu kabul edilen Hârût ve Mârût adını kullanıyor olmalılardı. Kur’an’ın söz konusu ayetle hitap etmiş olduğu Yahudiler de muhtemelen İran’ı görmüş olan bu Yahudilerin torunlarıydı. Zerdüştîlerin Haurvatât ve Maurvatât adlı melekleri o tarihlerde İran geleneğini koruyan Medine Yahudileri tarafından Hârût ve Mârût ismiyle kullanıyor olabilirler. Pek tabii Zerdüştîlerin melekleri tam olarak gayri islami olup, kabulü de gayri mümkündür. Zerdüştîlerin devaları/devleri ne kadar sahih ise, Haurvatât ve Maurvatât’ları da o kadar sahihdir.
Taberî’de ayetin [2/102] nüzul sebebi bağlamında zikredilen Hârût ve Mârût adlı melek efsanesi şöyledir: Allah insanoğlunun yeryüzünde işlediği kötü ameller hakkında meleklerin bilgi sahibi olmasına müsaade etmiş; bunun üzerine melekler “Allah’ım yeryüzünde ellerinle yarattığın, meleklere secde ettirdiğin ve isimleri öğrettiğin insanoğlu bu mudur?” diyerek serzenişte bulunmuştu. Allah meleklerin bu itirazlarına “onların yerinde olsaydınız aynısını yapardınız” şeklinde karşılık vermiştir. Buna karşılık melekler “biz asla böyle bir şey yapmazdık” deyince Allah, yeryüzüne gönderilmek üzere aralarından iki melek seçmelerini emretmiştir. Bunun üzerine melekler kendi aralarından yeryüzüne gönderilmek üzere en muttaki olan Hârût ve Mârût adlı iki meleği seçmiştir. Bütün dinlerin ortak paydası olan din, mal, can ve nesil emniyetini sağlayan evrensel mesajlarını muhtevi Allah’a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, içki içmemek, adam öldürmemek gibi yasaklardan bu iki melek de sorumlu idi ve uzun yıllar bu ilkeler ışığında yeryüzünde yaşamaya devam ettiler. Günlerden bir gün ismi Bîzuht olan güzel bir kadınla karşılaştılar. (Diğer bir rivayete göre yanlarında Fars kadınlarından bir kadın suretinde Zühre’yi (Venüs’ü) de indirdi.) Bu kadını gören melekler onunla zina etmek istedi. Kadın onların bu teklifini Allah’a şirk koşmaları, içki içmeleri veya bir insan öldürmeleri karşılığında kabul edebileceğini söyledi. Melekler Allah’a asla şirk koşamayacaklarını ancak içki içmeyi kabul ettiklerini kadına bildirdi. Bu melekler içki içip sarhoş olunca, soru sormak üzere yanlarına gelen bir adamı haksız yere öldürdüler. Tüm bu hadiselerden sonra Allah, semadaki melekleri bu iki meleğin yeryüzünde işlediklerine muttali kıldı ve melekler insanlar hakkındaki yanlış düşüncelerinden dolayı tövbe etti. Daha sonra Allah, Hz. Süleyman’a bu iki meleğin yaptıkları çirkinliklerin cezasını dünyada veya ahirette çekmeleri konusunda muhayyer kıldığını bildirdi, melekler de cezalarını dünyada çekmeyi kabul ettiler. Bu sebeple melekler Babil’de bir kuyuda ayaklarından aşağı asılmışlardır. Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’inde [6178] buna benzer bir hadis vardır. Yine Hz. Ali’ye isnat edilen bir rivayette, iki meleğin imtihanına vesile olan kadına Araplar’ın Zühre, Acemler’in Enahîd dedikleri, kadının onlara semaya çıkıp yeryüzüne inmelerinin sırrını sorduğu, böylece ism-i a’zam duasını öğrenip semaya çıktığı ve yıldıza dönüştüğü nakledilir. İbn Abbas’tan gelen benzer bir rivayette de denenmek üzere yeryüzüne gönderilen iki melekten bahsedilir. Bu iki melek Enahîd adlı çok güzel bir kadın tarafından baştan çıkarılır ve melekler bu denemede başarısız olurlar. Kadın Zühre yıldızına dönüştürülür. Daha sonra Hz. Süleyman iki meleği dünya veya âhiret azabını seçmekte serbest bırakır, onlar da dünya azabını seçerler.
İslâmî literatürde Hârût ve Mârût hakkında nakledilen bu rivayetlerin muhtemel kaynağı olan İbranî apokrif kitaplarından Midraş Avkir’de olay kısaca şöyle rivayet edilir: Tûfandan sonra putperestliğin hâlâ sürmesi Elohim’i kızdırır. Şemhazai ve Azael adında iki melek Tanrı’ya insanı yaratmasının kötü olduğunu söylerler; çünkü insanlar yeryüzünde bozgunculuk yapmışlardır. Bu iki melek, yeryüzüne indiklerinde insanlar arasında Tanrı’nın hükmünü yayacaklarını vaad edince Tanrı onları yeryüzüne gönderir. Dünyaya indikten sonra Şemhazai, Ester (İştar) adında güzel bir kıza rastlar ve ona âşık olur. Ester, kendisini semaya çıkaracak olan Tanrı’nın adını zikretmeyi öğretinceye kadar Şemhazai’a teslim olmayacağını söyler. Bunun üzerine Şemhazai, Tanrı’nın adının nasıl zikredileceğini ona gösterir ve Ester bu ismi zikrederek semaya yükselmeyi başarır. Tanrı, kendisine ulaşmak için çaba sarfeden Ester’i mübarek kılar ve onu yıldız haline getirir. Şemhazai ve Azael ise “insan kızları” ile evlenirler. Enoch’ta anlatıldığı şekliyle hikâyenin geri kalan kısmına bakılırsa bu melekler insanlara sihir öğretirler.
Bu iki meleğin sema ile yeryüzü arasında, Babil’de, asılmış olarak azap gördüklerini ve insanlara sihri öğrettiklerine dair rivayetleri aktaran Fahreddin er-Razi devamında müfessirlerin Zühre (Venüs Gezegeni) hakkında görüşlerini ise fasittir, merduttur diye eleştirir. Müfessirlerin Zühre hakkında iki görüşü vardır: Birincisi; Allah iki meleği insanların şehveti ile imtihan edince, Zühre denilen yıldıza ve feleğine, yeryüzüne inmelerini emretti. Sonra o zina hâdisesi vuku buldu. İşte o zaman Zühre ve feleği, o iki melekte gördükleri hali kınayarak, tekrar yükselerek gökteki yerine çıktılar. Diğer görüş ise; Bu fahişe kadın kendisiyle zina yapan meleklerden göğe çıkmak için okudukları ismi (azamı) öğrendi ve o ismi söyleyip göğe yükseldi. Daha önce ismi “Bîduht” idi. Allah onun şeklini değiştirip Zühre yıldızı haline soktu. Zühre, Venüs yıldızının Arapça adıdır. Yine Sümer tanrıçası İnanna (İştar)’nın simgesi Venüs yıldızıdır.
Görüldüğü üzere bu konuda tefsir ve hadis külliyatı tamamıyla İsrailiyat’ın tesiri altındadır. İsrailiyat da, Zerdüştî, Keldanî hikemiyatın veya mitolojik efsanelerin uzantısıdır. Dinler de birbirlerinin devamıdır. Kadim Ortadoğu halklarının hikâyeleri, masalları, efsaneleri aynıdır. Onlar aynı yıldızların altında yaşamaktaydılar. Bundan daha önemlisi aynı kozmolojiye inanmaktadırlar. Haliyle Kur’an’ın bu konudan bahsetmesi, bilinen tarihi efsaneyi düzeltmek değil, belki de muhataplarının ajandalarındaki gizli planları ifşa etmektir. Vahyin görevi binlerce mitolojiyi tek tek düzeltmek olmasa gerek! Hârut ve Mârut kıssasının Kur’an’da zikredilmesi onun tarihte birebir yaşanmış bir hadise olduğunu göstermez. Sadece sihri meşrulaştırmak için Yahudilerin istismar ettiği “Babil’e inen iki melek efsanesi” üzerinden, yani; onların kabulleri üzerinden “ortak bir dil üzerinden” bir mesaj iletmeye matuftur. Tıpkı Zü’l-Karneyn kıssasındaki “Zü’l-Karneyn güneşin battığı yere kadar gitti” [18/86] ayetinde olduğu gibi burada da hadisenin muhatapların düşünce dünyasına uygunluğu esas alınmıştır. Sözlü iletişimde iletişimin sağlanması ve muhataba verilmek istenen mesajın doğru bir şekilde iletilebilmesi için dilsel mutabakatın hesaba katılması gerekir. Yoksa güneşin battığı bir yer haritada yoktur!
Örneğin Kur’an’da onlarca yerde ismi geçen Firavun’un veziri Hâmân, Mısırlıların baş tanrısı “Ha Amon, Haman, Hammon” un adıdır. Eski Mısırlılar tanrılarının adının Başrahib ve başvezire de aynı şekilde veriyorlardı. Nasıl “firavun” bir şahıs ismi olmayıp Mısır kralının unvanı ise, “hâmân” da bir şahıs ismi olmaktan çok Amon kültü rahiplerine verilen bir unvan idi. İşte bu başrahip Tanrı’nın müşahhas şekli olarak görülüyordu. Yani demek istediğimiz, Kur’an bu ismi gönül rahatlığı ile kullanmıştır. Sanırım hiç kimse, Kur’an’ın bu ismi kullanmasından, Tanrı Amon veya bununla ilgili saçma sapan diğer kültleri onayladığı anlamını çıkaramaz. Kur’an’ın amacı efsaneleri ayıklamak, düzeltmek değildir. Ayrıyeten Tevrat’taki Hâmân ile Kur’an’ın bahsettiği Hâmân aynı tarihi şahsiyetler değildir.
Bizim bu ayette aradığımız şuydu; bu ayette zikredilen şeytanlar cin şeytanları mı? Yoksa ins şeytanları mıydı? Cevap çok nettir. “وَلٰكِنَّ الشَّيَاطٖينَ كَفَرُوا / Lakin şeytanlar kâfir oldu.” Bildiğimiz cin şeytanları zaten kâfirdir. Kâfirin kâfir olması söz konusu olamayacağına göre bu şeytanlar aynı surenin “Müslümanları görünce biz de inandık, şeytanlarıyla baş başa kalınca, biz sizinleyiz, onlarla alay ediyoruz” diyen [Bakara, 2/14, 76] ayetlerinde de zikredilen iki ayaklı ins şeytanlarıdır.

***
Yahudiler Allah’a verdikleri sözü çiğnemekte, Allah’ın kitabını arkalarına atmakta, kendi ellerindeki kitabı tasdik etmek üzere gönderilen peygamberi inkar etmekle yetinmediler. Bir de üstüne üstlük şeytan tabiatlı kimselerin Süleyman hakkında uydurdukları şeylere tabi oldular. Sihir ve büyü yaptılar, bunu da Süleyman’dan geldiğini iddia ettiler. Böylece Süleyman’a küfür nisbet etmiş oldular. Aynı şekilde Babil’deki insanlara sihir öğreten iki meleğin (Harut ve Marut) sözlerine uydular. Oysa bu iki melek bizim öğrettiklerimiz ancak bir sınama aracıdır, demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Yahudiler bu melekten öğrendikleri sihirle, karı koca arasını açan muskalar/büyüler yaptılar. Yani kısaca Yahudiler; Süleyman hakkında (iki ayaklı) şeytanların anlattıklarına ve Harut ve Marut’un sözlerine uydular. Yahudiler yaptıkları sihir ve büyü türü işleri Süleyman ve bu iki meleğe nisbet ediyorlardı.

  2Yorumlar

  1. Murat Öztürk   •  

    Hocam bunun Kur’an da ne işi var şeklinde en çok kafama takılan ayetti. 2. açıklama bana çok matıklı geldi. Allah sizden razı olsun

  2. berkay meriçöz   •  

    Şu ayetlere bu kadar detaylı bakmak ne mümkün! Eski Tevrat alıntılarını ve efsaneleri yazıp güya tefsir diye millete yutturuyorlar. Çok detaylı ve güzel bir çalışma olmuş, size teşekkür ederim. Gelenekseli devam ettiren tavır siz ve sizin gibilerden ilham almalı. Kur’an-ı Kerim bir mitler topluluğu değildir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir