İtikadî Sapma; Kadere İman’ın İman Esaslarına Dâhil Edilmesi

İtikadî Sapma; Kadere İman’ın İman Esaslarına Dâhil Edilmesi;

Kadere iman, İslam’ın iman esasları arasında yoktur.

Emeviler döneminde, Kuran’ın ‘fırkalara ayrılmayın /itikadi partiler oluşturmayın’ diye şiddetle yasakladığı bölünmeler yaşanır. Birbirini tekfir eden Şia, Havaric, Mürcie, Cebriyye, Mutezile gibi mezhepler ortaya çıkacaktır. Cebriyye /Fatalizm bunlardan biridir. Bir kısmı saray beslemesi de olan bu kimselere göre; İnsanların başına ne geliyorsa, Allah’ın dilemesi ve takdiriyledir. Meğer Müslümanlar sarhoş, katil, ahlaksız Emevi krallarından ne çekiyorlarsa, bu Allah’ın zavallı Müslümanlara yazdığı alın yazısından dolayı idi! Bu Yezidlerin yaptığı tüm fena şeyler de, kendilerinden kaynaklanmıyordu! Medine’nin sahabe kızlarına, hanımlarına tecavüz ediyorlarsa, ya da bunu askerlerine yaptırıyorlarsa bunda Emevi zalimlerinin zerre kadar suçu yoktu(!) Kaderlerinde bu tecavüzlerin olacağı yazılıydı(!) Kader hükmünü icra ediyordu, o kadar! Bu nedenle Emevilerin zalim krallarına isyan etmek, Allah’ın kaderine, dilemesine isyandı. Allah’a karşı gelmekti (!) Kaderi kabul etmemek de, Emevi zalimlerine isyan etmek demekti (!)Allah dilemeseydi bu zalim idarecileri başınıza getirmezdi. Mademki; her bir şey O’nun dilemesi ve takdiri iledir, rızası iledir. Öyleyse krallara boyun eğin. Kaderinize teslim olun(!)

İktidarı ele geçirmek için her türlü yola başvuran Muaviye b. Ebi Süfyan, sonunda emeline kavuştu. Fakat liyakat ve ehliyet ile değil, baskı ve cebir ile elde tutulmaya çalışılan bu iktida­rın tabiatına uygun bir ideoloji gerekliydi.  Emevî despot rejimi yolsuzlukları, haksızlıkları, sefaleti ve zulmü ‘kader’in bir sonucu olarak gösterip halkı ‘Allah’ın takdiri /yazgısı’ ile kandırma yoluna gitti. Özgür iradeyi savunan Ma’bed el-Cühenî (Ö.83), Abdulmelik b. Mervan yönetiminin isteğiyle idam edilmiştir. Gaylân ed-Dımaşkî ise (Ö.120) Hişam b. Abdulmelik yönetiminin isteğiyle önce dili, sonra başı kesilerek işkenceyle öldürülmüştür. Hakkı savunmanın bedelini hayatlarıyla ödemişlerdir. Kader, Emeviler tarafından halka dayatılmış, karşı çıkanlar ise en şiddetli biçimde cezalandırılmıştır. Gaylân’ın suçu bu kadar da değildir. O, imamet(halife olmak) için Kureyş’e mensup olmayı da gerekli görmez. Üstelik bir de halifenin şura ile seçilmesini ister. Görüldüğü gibi suçu çok büyük(!) Kraliyet resmi âlimi Evzâî’ye göre Gaylân isyancıdır.[1]

Muaviye’nin akıl hocası, en ünlü kilise azizlerinden Yuhanna ed-Dımeşkî’nin oğlu Mansur’dur. Bu Yuhanna; İsa’nın ezeli olduğunu, onun Allah’ın kelimesi/kelamı olduğunu bir Kuran ayetinden çıkarıyordu. Allah’ın kelamı nasıl ezeli ise, İsa’da ezelidir, başlangıcı yoktur diyordu. Bu Yuhanna’dan etkilenen bizimkiler de ‘Allah’ın kelamı olan Kuran ezeli midir? Yoksa mahlûk mudur? Yani, bildiğiniz “halk-ı Kuran” meselesini tartışmaya açtılar. Kelam ilmi adını bu ‘kelamullah’tan tartışmalarından almıştır.  Eşarîlerin ve Ehl-i Hadisin “Kuran’ın ezeli olduğu” konusundaki ısrarları Hristiyanların “İsa/ Ezeli Kelam” nazariyesine oldukça benzer.

 Bu “Kuran’ın mahlûk olmadığı” tezi, zalim ve gasıp yöneticilerin pek bir hoşuna gitmişti. Zira bu tez sadece kendi zulüm­lerini değil, Hz. Peygamberle bir ömür savaşan müşrik atalarının da şirk ve küfürlerini mazur göstermekteydi. Mesela; “Ebu Leheb’in eli kurusun, kurudu da..”  diyen ayet kadimse, Ebu Leheb’in bunda suçu ne? Ebu Leheb istese de iman edemezdi. Zira onun için yazılmış olan kadim bir kelam vardı. Onun yaptığı sadece ezelde yazılmış olan bu kelama uygun rolü oynamaktı.

 

Cahiliye Müşrikleri Kaderciydiler.

Tarihte “Özgür iradeye karşı kaderciliği ilk savunan “Rabbim, madem Sen beni yoldan çıkardın, ben de onları (sap­tırmak) amacıyla senin dosdoğru yoluna oturacağım.” [A’raf/16] diyen şeytandır. Cahiliye müşrikleri; “Eğer Allah dileseydi, ne biz ne de atalarımız şirk koşmazdık.” [Enam/148] diyerek şeytan gibi suçlarını kadere yüklüyorlardı.

Fakat Kuran’ın üstünü çizdiği ve mahkûm ettiği cahiliye kaderciliği, Emeviler eliyle yeniden tedavüle sokuldu. Muaviye oğlu Yezid’e biat alırken şöyle diyordu; “Yezid işi kaza ve kaderdir. Kulların bu konuda başka bir seçeneği yoktur.”

 Cahiliye de kader; “kısmet, uğur, baht, nasip, şans (tıyera /tayr ve dehr)” vurgularıyla kullanılmaktaydı. Kader’in günümüzde halk tasavvurundaki karşılığı da budur.

 Kuran ise; insanların bu anlamda kaderlerini yanlarında taşıdıklarını söyler; “Talihiniz yanınızdadır (kaderiniz tercihinize bağlıdır)” [Yasin /19]

İslam öncesi Arap edebiyatı, “insan hayatının dehr ile kontrolü veya tayin ve tespiti” ile ilgili şiirlerle doludur. Dehr kelimesini alıp, yerine kader ve talih kelimesini koymak kâfidir. Cahiliye müşrikleri şöyle diyorlardı; “…birilerimiz ölür, birilerimiz doğar. (Bu böyle devam eder gider) Bizi yok eden ancak dehr’dir.” [Casiye/24] Yine müşriklere göre şeref çalışmakla değil, bir kabileye mensup olmakla elde edilebilirdi. İnsan kabilesini seçemeyeceğine göre, şeref bir kader işiydi. Zaten çöl şartları onları doğuştan kaderci yapmaktaydı. Yine ilahları Lât’ın bir anlamı talih-kader anlamında bir kelime ile de bağlantılıydı. [2]

O zamanki Arabistan’da “kehanet/ ırafe ve yıldız falcılığı” oldukça yaygındı. Kehanet ve yıldız falcılığının kader düşüncesine dayanıyordu. Zira kâhinlerin, arrafların ve falcıların bir insanın geleceğini okuyabil­mesi için, o insanın geleceğinin daha önceden okuyabile­ceği bir yerlerde yazılı olması gerekiyordu. Bu kâhin ve arraflar, tıpkı günümüzdeki “falcılar” gibi, birer kader okuyucusuydular.

Halife Ali’ye karşı, kendine has metotlarla; yürüttüğü mücadeleyi kazanan Muaviye, Hicretin 41. yılında Emevî Devleti’ni kurdu. Emevî yönetimi, kuruluşundaki gayri meşruluğun sıkıntısını, kader kavramının arkasına sığınarak gidermeğe çalışmış ve kaderci düşüncenin gelişmesi için elinden geleni yapmıştır. Çünkü onlar, kaderciliği siyasi geleceklerinin garantisi olarak görüyorlardı. Emevî Devleti’nin yöneticilerine karşı gelmek, kadere dolayısıyla Allah’a karşı gelmek olduğundan, karşı gelenin öldürülmesi helal olmaktadır. Muaviye’nin oğlu Yezid, Emevî iktidarına karşı çıkanlara şöyle diyordu: “Boşu­na uğraşmayın! Allah bizi istiyor. Allah bir şeyi beğenmediği zaman onu değiştirir.” [3] Allah bizi değiştirmediğine göre, Allah’ın istediğine karşı çıkmaya sizin hakkınız olamaz. Size düşen itaat etmek, Allah’ın iradesine rıza göstermektir.

Emevi halifeleri zaten Allah’ın halifeleri/vekilleri olduklarından yaptıkları her şeyin Allah tarafından irade edilmesi demekti!

Emevî valisi olan Ubeydullah b. Ziyad ‘a göre Hz. Hüseyin’i, Yezid değil Allah öldürtmüş­tür.

Cahiliye kaderciliğini hortlatan Emeviler gibi kaderi yanlış anlamayan, Kuran’ın ruhunu anlamış sahabeler de vardır. Örneğin; Şam tarafını ziyarete giden Halife Ömer, Şam’da veba salgını olduğunu haber alınca şehre girmekten vazgeçerek, buradan uzaklaşılması gerektiğini bildirir. Bunun üzerine Şam tarafında bulunan ordunun komutanı Ebu Ubeyde, kaderi gerekçe göstererek, Hz. Ömer’in uzaklaşma önerisini eleştirir. Öyle ki, Hz. Ömer’e, “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun? diye sorar. Onun bu itirazına Halife: “Evet Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyorum” karşılığını verir. Nitekim Ebu Ubeyde ve bazı sahabe veba hastalığından öldü. [4]

Kuran’daki Beş iman esasına ilave edilen Altıncı İman Esası;

Kuran; tam üç yerde [Bakara/177, Bakara/284-5 ve Nisa/136] imanın şartlarını beş olarak zikreder. Allah’a, peygamberlere, meleklere, kitaplara, ahiret gününe iman! Kuran, kadere imandan ima ile olsun değinmez! Buhari’deki rivayetlerin hiç birinde kader ve imanı bir araya getiren, “kadere iman” lafzı geçmez. Onun meşhur Cibril hadisinde de kadere iman yoktur. Buhari’nin talebesi olan Müslim’in Cibril hadislerinin sadece birinde “kadere iman” vardır. Bu çok açık bir şekilde hadise eklemlenmiştir.[5]

Durum böyle olduğu halde, Kuran’ın üç yerde peşi pe­şine sıraladığı bu beş iman esasına altıncı bir madde ilavesinin sebebi ya da sebepleri nelerdir?

Peygamberin vefatından daha bir asır geçmeden ümmetin itikadı dejenere olmaya yüz tutacaktır. Arap toplumları zaten millet olarak kaderciydiler. Çöldeki doğal yaşam onları kaderci bir toplum yapıyordu. Onların kâhinleri insanların bahtını, kısmetini önceden tahmin etmeye çalışıyordu. Çünkü onlara göre insanın kaderi önceden belirlenmişti. Oysa İslam kâhinlere ve kehanete savaş açmıştı. Cahiliye Arabı kuş uçuruyor, “tıyera” ile insanın güya önceden belirlenmiş kaderini öğrenmeye çalışıyorlardı. Ayrıca cahiliye müşrikleri kaderciliği inançlarının bir mütemmim cüzü yapmışlardı. Şirk koşma­larını “Allah’ın dileği” olarak görüyorlardı. İslam’ın savaş açtığı kadercilik anlayışı kıssacı vaizler, Kuran’ın ruhunu okumaktan aciz, sadece duyduğunu nakleden, söylenene değil, söyleyene bakan nakilcilerin ürettikleri rivayet kültürü aracılığıyla geri döndü.

Hasan el-Basri, Müslümanların kanlarını döken, mallarını gasbeden, ondan sonra da: ‘Bizim yaptıklarımız Allah’ın kaderine göre oluyor’ diyen Emevi Kralları için tarihe geçen şu sözü söyler; “Allah’ın düşmanları, yalan söylüyorlar.” Ve o meşhur Kader Risalesini cahiliye kaderciliğine reddiye olarak yazacaktır. Hasan el-Basri’nin talebesi Vâsıl b. Ata ve Amr b.Ubeyd Emevilerin kader inancına tepki olarak Mutezile’yi kuracak, hür iradeyi savunacaklardır. Üstelik bu kaderi inkâr edenlere, kaderciler/cebriyeciler tarafından “Kaderiyye/Kaderciler” ismi verilecektir. Anlaşılan kendi suçlarını muhaliflerine yüklemişler.

Hep birlikte Allah’ın ipine/ Kuran’a sarılın, fırkalara bölünüp ayrılmayın[Al-i İmran / 103] ayetine rağmen Müslümanlar onlarca itikadi fırkaya ayrılmışlardır. İtikatta ayrılık-gayrılık olabilir mi? Hiç yapılmaması lazım gelen, itikadi konularda içtihada girişilmiştir. Pek çok İslam dışı düşünce, felsefe, efsane itikada taşınmış, hiç oynatılmaması gereken itikadın temel taşlarıyla oynanmıştır.

 “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra çekişmeye girip fırkalar /mezhepler halinde parçalananlar gibi olmayın. Onlara büyük bir azap vardır.” [Al-i İmran/105] Maalesef Ehl-i Kitab’ın başına gelen Muhammed ümmetinin de başına gelmiştir.

Esas cebir ve kader anlayışı, yani insanın iradesini yok sayan anlayış vahdet-i vücud’un varlık felsefesinde, daha sonraları gelecektir. En katmerli cebir anlayışı bu Felsefi Tasavvuf’ta bulunur.

Bugünkü şekliyle bir kader anlayışı, sahabe tarafından bilinmiyordu. Kadere İman, Kuran’ın emri değil, bazı kaderci mezheplerin dayatmasıdır. Maalesef ümmetin neye, nasıl inanacağına Kitab belirlememiş, mezhepler belirlemiştir. Cebirci/kaderci düşüncenin Müslümanların itikadına dâhil edilmesinde, önce Mutezili iken sonradan karşı safa geçen Eş’ari’nin (v. 324) rolü çok büyük olmuştur. Eşarî kırk yaşına kadar Mutezile mezhebinin önde gelen imamlarındandır. Güya bir gece rüyasında peygamberimizi görür, Peygamberimiz “benim mezhebime geç” buyurmuşlar! Peygamberimizin mezhebi varmış gibi! Başka bir rivayete göre, Hocası Cübbaî’ye “ihve-i selase/ üç kardeş meselesini” sormuş, o da bu sorulara mutezile mezhebinin teorik kabullerine göre cevap verememiş. Bunun üzerine, “Hocamın eşeği çamura saplandı” deyip, Mutezileden ayrılmış. Tahmin edeceğiniz gibi bunlar düzmece şeylerdir. İşin aslı, hocası, Mutezilenin postuna oğlunu oturtur. Eşari de buna gücenir. Ayrıca her yüzyılda bir müceddit gelmesi gerekmektedir. Kendisi kırk yaşındadır ve tarih tam hicri 300 yılını göstermektedir. Böylece H.4. asrın müceddidi olabilecektir.[6] Artık Eşari’miz, Mutezile neye ak diyorsa kara diyecektir. Dünya dönüyor mu diyor, o da şöyle diyecektir; “Kim dünya dönüyor derse icmaen kâfirdir.” Mutezile hür iradeyi mi savunuyor, o da tam aksini savunacaktır. O “Kul­lar fiillerinde hür, seçimlerinde mecburdur” diyordu. Seçi­minde mecbur olan, fiilinde hür olabilir miydi? Esasen bu tez, cebirci /kaderciliğin örtülü bir ifadesidir. Bu yüzden Endülüslü âlim İbn Hazm ve Saçaklızade, Gelenbevi, Hasan Çelebi gibi Osmanlı kelamcıları Eş’ari’nin “katıksız cebirci” olduğu söylerler.

İşte Eşari, Emevilerin kader anlayışının birazcık yumuşatılmış şekli olan ‘Cebr-i Mutavassıt’ı ehl-i sünnetin kader anlayışı yapacak ve İslam’ın reddettiği cahiliye kaderciliği Müslümanların itikadına dâhil olacaktır. İmam Maturidî’nin kader anlayışı Mutezile’ye daha yakındır, ama Maturîdî unutulmuş gitmiş, Osmanlı medreselerinde bile Eşarî kelamı okutulmuştur.

Ehl-i sünnet fanatiklerinin ehl-i bid’at diye dışladıkları Mutezile Kuran’ı ve mütevatir sünneti inkâr etmez. Ayrıca bir mutezilî olan Zemahşerî’yi kabul etmeyen sünnî yoktur. Ehl-i Bidat olarak nitelenen Haricilerin imamet görüşü Ehl-i sünnet’inkinden çok daha ileridir. Bugünkü Eş’arîlerin kader görüşü ehl-i bidat dedikleri Cebriyye’nin görüşüdür. Maturidilerin büyük günah teorisi, ehl-i bid’at saydıkları Mürcie’den alınmıştır. Mutezile’nin bid’at ehli sayılmasının nedeni, tamamen haklı olarak Kuran’a aykırı olan subut-u zanni ahad hadisleri itikat konusunda hüccet kabul etmemeleridir.

Abbasilerin en parlak dönemi olan mutezile düşüncesinin devlete hâkim olduğu yıllarda yaşanacaktır. Halife Mütevekkil Alellah döneminden itibaren Ahmed b. Hanbel’in, nakilci ekolün mezhebi devlete hâkim olacaktır. Mesela; tevhid akidesine baştan sona aykırı olan, evrenin yönetimine katılan ‘abdâl /ricalullah’ ile ilgili hadisleri bir tek Ahmed b. Hanbel’in naklettiğini görüyoruz.[7] Daha sonra Eşari gibi mutezile yöntemlerini iyi bilen bir âlim saf değiştirerek Hanbelîlere katılır. Cebriye mezhebinin koyu kaderci düşüncelerini-bir iki ufak tadilat yaparak- aynen ehl-i sünnetin itikadı yapar. Artık kâinatın nizamı, fikrini her an değiştirebilen, kahhar bir Allah’ın elindeydi. İnsanlar da sadece kendilerine biçilen rolü oynayan birer kukla (!) Eşari’ye göre; ‘insanlar fiillerinde hür, iradelerinde mecburdur. Gazali ise bunu bir adım daha ileri götürerek; ‘Allah’ın fiillerinin bir hikmeti, illeti ve gayesi yoktur’ diyecektir. Allah’ın yaptığı işlerde bir hikmet, fayda ve gaye vardır diyen Maturidi kelamı Eşari-Gazali teolojisinde haliyle yaşama imkânı bulamayacak ve unutulup gidecektir.

Eşari kelamı /Gazali tasavvufu İslam dünyasına uzun asırlar egemen oldu. Osmanlılar maturidi olmalarına rağmen, medreselerde okutulan tüm ders kitapları Eşari âlimlerin kitaplarıydı. Bugün bile hala en çok okunan kitaplar, her ikisi de Eşarî olan Gazali ve Said Nursi’nin kitaplarıdır. Osmanlıların mezhep imamı İmam-ı Azam; ‘Kuran’ın lafzı mahlûktur’ derken,  Gavs-ı A’zam’ları olan Abdulkadir Geylani ise; ‘Kuran lafzı mahlûktur diyen kâfir olur’ diyordu.

Eşari kelamı cevher-i fert/atom ve imkân nazariyesi ile sebep ile sonuç arasında illiyet/nedensellik bağını inkâr etmiştir. Böyle olunca her bir şey, hiçbir sebep yok iken zırt-pırt ortaya çıkabilir. Artık evliyanın ruhaniyetleri istedikleri yerde dolaşmaya başlar, değişik suretlerde görünebilir. Alâeddin’in lambasından cin çıkabilir, Bağdat’ın meşhur uçan halılarıyla gökyüzünde dolaşır, her şeyin mümkün olduğu bu Mümkünlü Kasabası’nda her türlü cadıca işleri yapabilirsiniz(!) Bu tam sûfîlerin arayıp da bulamadıkları hazineydi. Artık sûfîler her türlü kerameti gösterebileceklerdir. Nasıl olsa Allah’ın sonsuz kudreti her şeyi yapmaya kadirdi. Gerçi bu felsefi küre, Allah’a dilediği her şeyi yapmaya imkân veriyordu amma, böyle bir ortamda tabiat felsefesi, bilim nasıl oluşabilir ve nasıl gelişebilirdi? Artık her şey mümkündü! Hiçbir tabiat yasası yoktu! Gelişmedi de zaten.

Kuran’a göre Kaza ve Kader;

Kuran’da kader kelimesi; “ölçme, kudret, güc yetirmek, ölçü ile yapmak, takdir, rızkı daraltma, kıymet /değer, hüküm, miktar, süre, yasa, planlamak, bir şeyin şeklini ve niteliğini belirlemek, hikmete göre yapmak” manasında kullanılır.  Kader kelimesi ve türevlerinin mihverini “bir ölçü dâhilinde tayin etmek, her şeyi bir ölçü ve nizama göre tanzim” etmek teşkil eder. [8] Kader kelimesi Kuran’ın hiçbir yerinde insanın iradeli eylemlerine nispet edilmemiştir.  Hepsi de insanın iradesi dışında kalan olaylar, olgular ve durumlar için kullanılır. Kuran’da kader kavramı, iradeli bir varlık olan insanı mec­bur ve mahkûm eden “hüküm” ve “yaratma” anlamında hiç kul­lanılmamıştır. [9] Cahili tasavvur bu kelimeyi, Kuranî anlamından koparıp tekrar, baht, alınyazısı, şans gibi anlamlar yükleyerek, cahiliyedeki kullanım şekline döndürmüştür.

Allah her şey için bir ölçü (kader) koymuştur.” [Talak/3], “Biz her şeyi bir ölçüye (bi-kaderin) göre yarattık.” [Kamer/49] Kuran’da kader ile kastedilen, Allah’ın hiçbir şeyi gelişigüzel, ölçüsüz ve hesapsız olarak yaratmadığı, her şeyi bir plan ve yasaya bağlı olarak, yani “sünnetullah” dairesinde yaptığıdır. Kader ve türevlerinin geçtiği tüm ayetler Allah’ın kâinat, insan ve olaylar için bir ölçü ve yasa koyduğuna delalet eder.

Kelime olarak kaza; yerine getirme, hükmetmek, bir işi bitirmek, yaratmak, ölmek, ameli sağlam yapmak,  infaz etmek, takdir etmek, gerektirmek, ihtiyacı gidermek, borcu ödemek, tamamlamak anlamlarına gelir. Kuran’da Kazâ kelimesi; Allah’ın hükmetmesi, emretmesi [İsra/23], icra etmek, yerine getirmek [Bakara/200], takdir etmek [Enam/2] gibi anlamlarda kullanılmıştır. [10]

Oysa kelam ıstılahında bu kelimelere sonradan bambaşka kavramsal anlamlar yüklenmiştir. Örneğin kaza; Allah’ın ezelde bütün eşyanın gelecekte ne şekilde olacağını bilmesi, kader ise, bu eşyanın Allah’ın ezeldeki eşya ile ilgili ilmine uygun olarak icat edilmesidir” şeklinde tanımlanmıştır.

 “Allah’ın emri takdir edilmiş bir kaderdir” [Ahzab/38] O’nun emri, kaderidir, kaderi de emridir. Zira o hayâsızlığı ve kötülüğü emretmez. Alın yazısı olarak yazmaz! Bu durumda; Allah’ın kaza ve kaderi, O’nun emir ve yasakları olmuş olur.

Allah’ın yasakladığı şey, Allah’ın takdiri değildir. Allah, masum bir cana kıymayı yasaklamıştır. Allah bir şeyi ayetiyle yasaklayıp, levh-i mahfuzda o şeyi kul­larına kader kılmaz.

 

Allah’ın takdiri/kaderi; Sünnetullahtır.

 Kader; insanın eylemlerinin ezelde tayin ve tespit edildiği şeklinde değil de, Allah’ın kâinatı belli bir düzen dâhilinde yaratması şeklinde anlaşılsaydı hiç bu kadar lüzumsuz tartışma olmayacaktı. Kuran’da kader, insanın iradesinin söz konusu olduğu hiçbir yerde kullanılmamış olup, Allah’ın kâinatı ve içindeki muhteşem düzeni gelişigüzel, ölçüsüz yaratmadığını, aksine belirli bir plan ve hassas ölçülerle yaratıp, sevk ve idare ettiğini anlatmak için kullanır. Kuran’ın bildirdiği şekilde Müslümanlar kaderi; “kâinattaki ilahi kanunlar” şeklinde anlasalardı tarihin bugünkü seyri çok farklı olurdu. Onlar evrende Allah’ın koyduğu yasaları Avrupalılardan çok daha önce keşfederler ve insanlığın istifadesine sunarlardı.

Kader; evrende cari olan muazzam sistemdir. Kader, kudret demektir. Allah’ın sonsuz ilmi ve kudretiyle evreni yaratmasıdır. Kader; ölçüdür, plandır. İnsanın ana rahminde belli bir süreye “ilâ kaderin” kadar kalışıdır. Biyoloji, anatomi yasalarıdır. Yağmurun semadan belli bir ölçüde “bi kaderihâ” indirilmesidir.  Bir “miktar” tuz deriz, “bu kadar yeter” deriz. Her iki kelimede kader’den türetilmiştir. Kadere iman; kâinat kitabını okuyup, doğayı keşfetmek ve orada geçerli olan fizik, kimya, biyoloji yasalarına tabi olmak ve onlardan yararlanmaktır!

Varlık âleminde her şey, O’nun takdiri ile olup biter. O’nun takdiri dışında, hiçbir şey olmaz. O’nun bir şeyi takdir etmesi, o şeyi bir “ölçü” ile yaratıp, ona bir “yasa, konum, durum, zaman, mekân, süre” tayin etmesidir. ‘O’nun takdirinin dışında hiçbir şey yoktur’ demek, ‘O; hiçbir şeyi başıboş ve gelişigüzel yaratmamıştır’ demektir. Yarattığı her şeyi bir “kader/ ölçü” ile yaratmak da, O’nun takdiridir. Allah görünen ve görünmeyen iradesiz varlıkların kaderini, koyduğu yasalara tabi kılmıştır. Vahiy o yasalara “Allah’ın sünneti” (sünnetullah) adını verir. Allah’ın sünnetinde asla bir değişme ve bo­zulma olmaz. Kader; sünnetullahtır, Allah’ın evrende vaz ettiği tabiat yasalarıdır. Meseleye bu zaviyeden bakılırsa, Japonlar, Almanlar kaderi bizden daha sahih anlamışlar, bizim Müslümanlar da aksine Allah’ın kaderine (Allah’ın kevni yasalarını keşfedip, bu yasalara göre yaşamaya) iman etmemişlerdir.

Tabiat yasaları gibi, toplum yasaları da böyledir. “Bir toplum kendi nefsinde olanı değiştirmedikçe, Allah’ın o topluma bahşettiği nimeti değiştirmez” [Enfal/53] Bu ya­saya göre Allah, bir topluma verdiği nimeti, o toplum kendisini değiştirmedikçe değiştirmez. Allah’ın takdiri, toplumun tercihine göredir. Allah toplumun bozulmasını takdir etmez, irade etmez, razı olmaz. Toplum tercihini bozulmaktan yana kullanırsa, Allah da onlara olan nimetini değiştirir.

 

İnsanın Kaderi ona İrade verilmiş olmasıdır.

Âlemdeki her şey Allah’ın takdiriyledir. İnsana irade vermesi de Allah’ın takdiridir. İnsan iradesi­ni kullandığı zaman, Allah’ın takdirine göre hareket etmiş olur. İşte bu yüzden, iradesinin alanına giren her hususta insanın kade­ri seçmektir. Allah’ın insana seçme yeteneği anlamına gelen irade verdiğini kabul edip de, sonra insanın iradesini işlevsiz bırakıp, onun yerine Allah’ın seçtiğini söylemek abestir. Allah’ın takdirini asıl inkâr budur. Allah’ın mutlak, insanın iradesi kayıtlı ve şartlıdır. İnsanın kayıtlı ve şartlı iradesi, Allah’ın mutlak iradesi dışında, ona paralel, ondan bağımsız bir irade değildir. İnsan iradeli fiille­rinden sorumludur, insanı fiillerinin öznesi olmaktan çıkarıp, ken­disinden önce başka bir iradenin kendisi için dilediğini mecburen oynayan bir otomat olarak kabul eden bir düşüncenin adı “kadere iman” değil, olsa olsa “ilahi takdiri inkâr” olur. Böyle bir düşünce, in­sanın ahlaki sorumluluğunu yok eder. Ahlaki davranışın temeli sorumluluktur. O temel yıkılırsa, insandan sonuçlarını düşü­nerek davranmasını kimse bekleyemez. Dolayısıyla ödül ve ceza­nın, cennet ve cehennemin anlamı kalmaz. Bunların anlamı yoksa “ahirete imanın” zemini de yok olmuş olur.[11]

Cahili kader anlayışını Kuran şöyle verir: “Eğer Allah dileseydi biz şirk koşmazdık. [En’âm /148] Kuran, bu tür bir kader anlayışını Allah’a iftira saymakta ve aynı ayette sormaktadır; “Elinizde buna dair bize karşı sunabile­ceğiniz sahih bir delil var mı?” Ve ardından ekler: “Siz yal­nızca zannın peşinden gidiyorsunuz ve sürü psikolojisiyle hareket ediyorsunuz.” [Enam/148]

Kuran’ın müşriklere nispet ettiği bu çarpık kader anlayışının bariz vasfı, insanın kendi eylemlerinin ahlaki sorumluluğunu üstlenmemesidir. Bunun da temelinde, irade emanetine ihanet yatmakta­dır. Oysaki Allah, insanın iradeli olarak yaptığı eylemlerde, kaderini kendi seçimine tabi kılmıştır. Şu ayette beyan buyrulduğu gibi: “Biz her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık.” [İsrâ /13]

 İradeyi insana kader kılan Allah’tır. Allah insanın dileme­sini dilemese, insan dileyemezdi. Fakat Allah insanın dilemesini dilemiş, bunu dilediğini de irade vererek göstermiştir.

Hürriyet, hem iyiliğin hem de kötülüğün kaynağıdır. Kötülük yapma imkânı olmayanın iyilik yapmasından bahsetmek abes olur. Çünkü bu durumda iyilik mecburi istikamettir. Seçeneği yoktur.

İnsan sorumlu bir varlıktır. O dağların, yerin yüklenmekten kaçındığı emaneti yüklenmiştir. Haliyle insanın, sorumluluğu oranında hürriyetinin olması, sınırları Allah tarafından çizilmiş sınırlar dâhilinde, kendi kaderini kendisinin belirlemesi gerekir. İnsanın özgür iradesi olduğu için, Allah kuluna teklifte bulunmaktadır. İradenin mecburiyeti demek, irade yoktur demektir. Çünkü mecburiyetin olduğu yerde iradeden söz edilemez. Buna göre, insanın kaderi, iyiliği veya kötülüğü yapabilecek şekilde yaratılmış olmasıdır. Allah’ın “dilediğinizi yapın” demesi, insanın iradesinin olduğunu gösterir.

Hayır ve Şerr Allah’tan değil, Hayır Allah’tan, Şer ise kuldandır.

Biz; “hayır ve şer Allah’tandır” diyoruz, hatta bunu âmentü duasına dâhil etmişiz. Ne var ki, Kuranda yüzlerce yerde geçen “zulüm, şer ve sû’/kötülük” insana nispet edilir, Allah’a değil. Kendine “zalim” dedirtmeyen insan, nasıl olur da Allah’a zu­lüm isnat eder?

İnsanlar yaptıkları güzel şeyleri kendilerinden/ nefislerinden, kötülükleri ise kaderden bilirler. Oysa Allah kötülüğü nefsinizden, iyiliği Allah’tan bilin der. “Uğradığınız her iyilik Allah’tandır; başınıza gelen her kötü­lük de kendinizdendir.” [Nisa /79]  İnsan, Allah’ın istediği gibi, kötülükleri kendinden bilmeli ki, sorumluluktan kaçmasın.  İyilikleri Allah’tan bilmeli ki, mağrur olmasın.

Hayr; Allah’ın Kuran’da geçen isimlerindendir. [Taha/73]. Hayrı, zatına isim olarak seçen Allah’a, şer izafe edilemez. Kuran’da “bi yedike’l-hayr /hayır sendendir” diyen ayet var­dır da, [Al-i İmran/26]  “şer Sendendir” diyen bir tek ayet yoktur.  İsmi “Hayr” olan Allah’tan şer değil, hayır sadır olur. Kuran’da hayr 20’ye ya­kın ayette Allah’a isnat ve izafe edilir. Fakat şer kelimesi 30 yerde kulla­nıldığı halde, hiçbir yerde Allah’a isnat ve izafe edilmez.[12]

Hayır ve Şerrin Allah’tan olduğuna dair inanç maalesef Müslümanlara gayr-i müslimlerden geçmiştir.

Bir toplum bir başka dine girmekle, tüm toplumsal hafızasını kaybetmez. İnançlarını bugünden yarına değiştirmez. Ayrıca bu yeni milletler eski dinlerine ait pek çok şeyi şuur altlarında yaşatmaya devam eder. Başta Zerdüştlük ve diğer gnostik akımların tümü “hayır” ve “şerrin” iki ayrı cevher olduğuna, dahası “hayır ilahı” ve “şer ilahı” olduğuna inanmaktaydılar. Zaten Seneviyye “dualizm / iki tanrıcılık” demektir. Bu akımlar hicri birinci yüzyılın ba­şından itibaren İslam coğrafyasında çok etkili olmuştur. Bu kimselerin İyilik Tanrısı Hürmüz “hayrı”, Kötülük tanrısı Ehrimen de “şerr’i” yaratıyordu. Zaten, Zedüştlük ve Maniheizm’de olan düalist şirk inancı, bu iyilik ve kötülük tanrısı fikrinden kaynaklanır. İşte bu ikili yaratıcı mefhumunu yok etmek için kelamcılar, “hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine” dair bir başlık açma ihtiyacı duymuş olmalılar.

O dönemin konjektürel şartlarında “iyiliği de kötülüğü de Allah yaratır, hayır ve şer O’ndandır, iki yaratıcı yoktur” denildi. Sonra da bu sözün hangi şartlarda söylendiği dikkate alınmaksızın, itikada dâhil oluverdi.  Oysa kötülü­ğün tanrısal olduğunu söylemek, o kötülüğü meşrulaştırmaktır. Şerre, varoluşsal bir hakikat ve cevheri bir kimlik vermektir. Bu bakış onunla savaşmayı zorlaştırır ve ondan yana olmanın kapı­sını aralar. Böyle düşünüldüğünde, kötülükle savaşmak Tanrıy­la ve hakikatle savaşmak anlamına gelir.

İyinin Allah’tan kötünün ise nefisten olması esası; iyiliği Allah’ın, kötülüğü ise nefsin telkin ettiğini ortaya koymaktadır. İyilik ve kötülük, insanın hür iradesi ile işlediği fiiller neticesinde ortaya çıkmaktadır. Kuran baştan sona bu hakikati ifade eden ayetlerle doludur.

Kuran’da “zulüm, sû’ ve seyyie/ kötülük, fesat, hatâ, musibet” gibi kelimeler ve bunlardan türemiş diğer isimler yüzlerce yerde gelmesine rağmen hiçbirinde Allah’a nispet, isnat ve izafe edilmemiştir.

Kâinat nötrdür. Canlılar ve cansızlar âleminde hayır ve şer yoktur. Yaratılış, yaratan kadar muhteşemdir. Ateşi veya demiri insanlar şer işlerinde kullanıyorlar diye, ateş ve demirin yaratılması şerdir diyemeyiz. Şer eşyanın özünden değil, yaratılış amacına aykırı kullanımından hâsıl olur. Yaratılış amacı uğruna kullanılan her şeyin varlığı hayırdır.

 

Allah sapmak isteyen kimseyi saptırır.

Kuran’da defaatle gelen yehdî men yeşâ’ iba­reli ayetlerde yeşâ’ fiili iki özneyi de birlikte görecek bir yere yer­leştirilmiştir.[13] Yeşâ’ (diler) fiilinin gördüğü iki özneden biri “di­leyen insan” (men), diğeri “dileyen Allah’tır” (gizli huve/O).  “ مَنْ يشاء يهدي dilediği/dileyen kimseye hidayet eder” “ يضِلّ مَنْ يشاء  dilediği/dileyen kimseyi saptırır”  “Allah dilediğine hidayet eder” değildir. Doğrusu; “O dileyen kimseye, hidayet etmeyi diler.” Dalâlet de böyledir.

Hidayet Allah’tan, dalâlet insanın kendisindendir. Allah kimsenin sapmasını dilemez. Allah sapmayı dileyenin sapmasına izin verir. “Allah yoldan sapmışlardan başkasını saptırmaz.” [Bakara/26], Yine Allah zalimleri, yalancıları, haddi aşanları saptırdığını kitabında bildirir, canının çektiğini değil! “Allah dileyen kimsenin sapmasını diler, kendisine yönelen kimseyi ise doğru yola yöneltir.” [Ra’d/27]

 Hidayet, Allah’ın rehberliğidir. Allah kullarına verdi­ği fıtrat ve akılla ve indirdiği vahiyle rehberlik yapmıştır. Allah bütün bunlarla kuluna doğru yol rehber­liği yapmışken, nasıl olur da doğru yoldan saptırma (dalâlet) Allah’a nispet edi­lebilir? Bu, bir ismi de “el-Hâdî” (hidayet edici) olan Allah’a iftira olur. Dalalet, zulümdür. Allah’ın insanı saptırdığını söylemek, Allah’ın insana zulmettiğini söylemektir. Bu Allah’a büyük iftiradır. “Onlara zulmeden Biz değiliz, fakat asıl onlar kendi kendilerine zulmediyorlar.” [Zuhruf /76]

 

Kul Fiilinin Hâlikı mıdır?

Kader problemi ile yakından ilgili olan bir diğer konu da kulun fiilinin yaratıcısı olup-olmaması meselesidir. Bu tartışmanın temelinde “yaratma” kelimesine yüklenen değişik anlamlar yatmaktadır. İnsanın yaptıklarından sorumlu olduğu gerçeğinden hareketle Mu’tezile; “kul fiilinin yaratıcısıdır” görüşünü benimsemişti. Maturidi’ye göre de kula, fiilinin yaratıcısı denemez. Maturidiler, fiilde kulun sorumluluğunu ortaya koymak için, irade-i cüz’iyyeye ağırlık verdiklerini ve cüz’i iradenin mahlûk olmadığını ileri sürmüşlerdir. Onlara göre; irade-i cüziye itibarî/sanal bir şeydir. Hakiki vücudu yoktur. Bu yüzden irade-i cüziye yaratılmamış derler. “Her şeyi Allah yaratır, cüzî irade de bir şeydir. Öyleyse onu da Allah yaratır” diyen Eşarilerden bu ufacık farkla ayrılmış olurlar.

 Eşarilere göre; kulların iradelerini bile Allah yaratmıştır. Kişi Allah dilemedikçe dileyemez! İslam dünyasında en çok taraftarı olan koca Eş’ari: “Kullar fiillerinde hür, ihtiyarlarında (seçimlerinde) mecburdur”diyebilmiştir.

Kuran, “yaratma” kelimesini Allah’tan başka varlıklar için de kullanmaktadır; [Maide/110] de; Hz. İsa’ya hitaben, “…sen iznimle, çamurdan kuş gibi bir şey yaratmış, ona üflemiştin de iznimle kuş olmuştu…” [Ankebut /17]de, “…aslı olmayan sözler yaratıyorsunuz…” [Mü’minun/14] de; “Yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur.” [Saffat /125] de ise, “Yaratanların en güzeli olan Allah’ı bırakıp da Baal putuna mı tapıyorsunuz” buyrulmuştur. Görülüyor ki, Kuran Allah’ın dışında yaratmayı kabul etmektedir. Bu durumda, kul fiilinin yaratıcısıdır, demekte bir sakınca olmasa gerektir.[14]

Yaratma kelimesi; hem yoktan var etme ve hem de vardan var etme anlamlarına gelmektedir. Yoktan var etme, ibdâ şeklinde yaratma yalnız Allah’a mahsustur. Undan, şekerden, yağdan helva yapma şeklindeki “vardan var etmenin, inşa şeklindeki oluşturma” ise insana ait bir yaratmadır.

İnsanın kendisinin Allah tarafından yaratıldığını söylemek başka, aynı insanın fiillerinin de Allah tarafından yaratıldığını söylemek bambaşka şeylerdir.

Özetle; Mutlak yaratıcı Allah’tır. Hem yoktan halk eder, hem de vardan icad eder. İnsan ise mahlûktur. Sadece var olan şeylerden bir şeyler yapabilir. Tabiatın, sünnetullahın, zamanın Yaratıcısı O’dur. Gelgelelim, İnsanların fiillerini Allah yaratmamaktadır. İnsan Allah’ın verdiği istitâat/güç, imkân ve organlar ile eylemlerde bulunur. Buna yaratma /yoktan var etme denemez. Belki, “yapma, oluşturma, meydana getirme, etme” denir. Hataen “yarattı” denirse de, bununla “icat etti, yaptı” manası kastedilir. Bugüne kadar hiçbir kimsenin, “Ben Hâlıkım, yaratıcıyım” dediği görülmemiştir. Haliyle “İnsan kendi fiilinin hâlıkıdır” demek, küfür ve şirk değil, sadece dilin yetersizliklerinden kaynaklanan bir “dil sürçmesi” sorunudur. İnsanın fiillerini, eylemlerini hatta iradesini dahi Allah’ın yaratması diye bir şey yoktur. Kâinatın kendisi için yaratıldığı, en mükemmel ve mükerrem varlık olan insan, müsaade edin de kendi fiillerini /eylemlerini kendisi yapabilsin, oluşturabilsin. Allah’ın kendisine verdiği sayısız nimetler ile ve sınırsız yeteneklerle “Kendi fiilinin hâlikı olabilsin”. Hem böylece insan işlediği cürüm ve cinayetlerin de sahibi olsun. Sorumluluk halkası tam olarak boynuna geçsin, cezasını hak etsin!

Allah mecbur ettiğini Me’sul tutmaz, Mes’ul tuttuğunu da mecbur etmez!

Eğer kullarının davranışlarında özgür bırakmak yerine önce­den belirlediği davranışlara mecbur ve mahkûm etseydi, kulların­dan teklif’ yani “sorumluluk” kalkardı. Kulluk yükümlülüğü düşer­di. İman ile inkâr, hak ile batıl, sevap ile günah, iyilik ile kötülük, maruf ile münker arasında fark kalmazdı. Allah’ın emir ve nehiylerine uymak ile uymamak eşit olurdu. Bu takdirde, imtihanın lüzu­mu kalmazdı. İrade ve aklın veriliş hikmeti yok olurdu.[15] Allah kullarını bir şeye mecbur etmişse o şeyden onları mesul tutmaz. Yok, eğer mesul tutmuşsa, onları o şeye mecbur kılmaz.

İşin sırrı olan “sorumluluk/mesuliyet kavramı, bu bağ­lamda “zorunluluk/mecburiyet” kavramının mukabilidir. Yani: Sorumlu olan zorunlu değil, zorunlu olan da sorumlu değildir. Onun için “dinde ikrah/zorlama yoktur” der Kuran. Dinde tek­lif vardır. İnsan Allah’ın emir ve nehiyleri karşısında mahkûm ve mecbur değil, mükellef ve mesuldür.

Mesuliyetin yerine mecburiyeti koymak, kötülükle iyiliği bir tutmaktır![16]

Allah insana iyilik ve kötülüğü yaptıran değil, aksine O, insana yaptığı iyilik ve kötülükle hesaba çekendir.

Allah’ın dilemesine, cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Onların kabul edilmeyen gerekçelerinin, bazı Müslüman kelamcılarca benimsenmesi, din adına çok acıdır. Allah dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Allah, insanları zorlamamıştır. “Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin” demiştir. İnsana irade veren ve onu hür kılan Allah’tır. “İnsan hem mecbur, hem de mesuldür” denilemez. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır” tarzındaki bir düşünceyi, Kuran esaslarıyla uzlaştırmak mümkün değildir. Aklın ilkelerine aykırı bir şey, Kuran’a da aykırıdır. Hürriyet verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, neticesinden sorumlu olduğu amellerinin onun alınyazısı olduğu söylenemez.

Allah “size yazdığım karşılık” demedi; “yaptıklarınıza karşılık” dedi

Her tür ahlaki yozlaşmanın kökeninde, sorumsuzluk yatar. Kadercilik ise, mesuliye­tin yerine mecburiyeti, iradenin yerine ‘kaderi’ koyan anlayıştır. Eğer insan, kudret kaleminin yazdığı kader kitabına göre dünyada bir şeyler yapıp-ediyorsa, Yazıcı Meleklerin yaptıklarımızı kaydetmesine gerek kalmazdı. Oysa Kiramen Kâtibîn yaptıklarımızı yazmakta, yapacaklarımızı değil!

Allah; “Dilediğim iman eder, dilediğim küfreder” de­medi; “Dileyen iman etsin, dileyen küfretsin” dedi. [Kehf/29]

Allah; “Hidayetiniz ve dalaletiniz yazgınıza bağlıdır” demedi; “Kim hidayete ererse kendi lehine ermiş olur; kim de dala­lete saparsa kendi aleyhine sapmış olur” dedi. [İsrâ/15]

Allah; “Sizler Benim yazdığım istikamette gitmek zo­rundasınız” demedi; “Dileyen istikamet üzere bir yol tutsun” dedi. [Tekvîr /28]

Allah; “Benim kendisine imanı ve salih ameli yazdıkla­rım kurtulmuştur” demedi; “iman edenler ve salih amel işleyenler kurtulmuştur” dedi. [Asr/3][17]

            Allah’ın ilmi ve Kudretine mi, Yoksa Hikmeti ve Adaletine mi Öncelik Vermeliyiz?

Kader konusu; Allah’ın isim ve sıfatlarına nereden bakacağınıza bağlıdır. Eğer Allah’ın “ilim ve kudret” isimlerine vurgu yaparsanız, Allah her şeye kâdirdir, her şeyi ezelde bilmiş ve takdir etmiştir derseniz Cebriyeci/Kaderci olursunuz. Eğer Allah âdildir, hakîmdir, her yaptığı iş hikmetlidir, asla kimseye zulmetmez derseniz Hür İradeci /Mutezile olursunuz.

Mutezile ile çok sert tartışmalara giren Fahreddîn Râzî, [En’âm/133] ayetinin tefsirinde bu hakikati itiraf etmek zorunda kalır ve der ki: “Ey kardeşim bil ki aslında herkesin asıl gayesi, Allah’ı takdis ve tazim etmektir. Ehl-i Sünnet, Allah’ın ancak kudret sıfatına vurgu yapılarak tazim edileceğini düşünmekte; Mutezile ise ancak adalet sıfatına vurgu yapılarak tazim edileceğini düşünmektedir.[18]

 Kadere iman’ın İman esaslarına ilave edilmesinin iki nedeni vardır. Mademki; “her şeyin yaratıcısı Allah’tır. Bizim eylemlerimiz, hatta irademiz de bir şeydir. Öyleyse onları da Allah yaratmıştır” şeklinde genellemeci tavır. Güya; “İnsan kendi fiillerinin yaratıcısı olursa” bu tanrılık iddiasına kalkışmak olurmuş! Diğeri ise; dinde gulûvv’e/aşırılığa gitmektir. “O’nun isimlerinde ilhada giden/ haktan sapan, aşırılığa giden kimseleri terk edin”. [Araf/180] ayetinin kapsam alanına girmektir. O’nun ilmini, batıl teorileri için istismar ettiler. Allah’ın kudreti ve iradesi yüceltirken, insanın iradesi ve kudreti yok sayılmıştır.

Yani Allah’ın ezeli ilmine, sonsuz kudretine yapılan aşırı vurgu, insicamdan, dengeden, insaftan uzaklaştı ve haktan büsbütün koptu. Yapılması gereken bu isimlerin Allah’ın adalet ve hikmet sahibi olmasını dikkate alarak okumaktı. Allah her şeye kadirdir, ‘Amenna! Lakin O hâkimdir de, her şeyi bir hikmete, bir gayeye mebni olarak yapar, abes iş yapmaz! Allah’ın ilmi her şeyi kuşatmıştır, Âmenna! Lakin O, kimsenin geleceğini önceden tespit ve takdir edip, onu kaderin mahkûmu yapmaz. Çünkü o zalim değildir, merhameti kendine prensip edinmiştir. O son derece adildir, kimseye zulmetmez! İnsan her şeyi Allah’ın dilemesi ve takdir etmesi ile yapmış olursa, niye sonsuza kadar cennet ya da cehennemde kalsın?

Kader problemine çözüm bulmak için, Allah’ın ilminden değil, insan sorumluluğundan ve dolayısıyla insan hürriyetinden hareket etmek zorundayız. Maalesef dinde guluvv’a gidenler, “İnsanın akıllı olmasını, hür olmasını, kadir/güçlü olmasını, mürid/isteyen vs. olmasını Allah’tan rol çalmak, O’na meydan okumak” olarak gördüler. Oysa Allah kulunun iradesini sonuna kadar kullanmasını istemektedir.

Allah’ın kudretiyle insanın kudretini yarıştırmak, Kuran’ın inşa ettiği saha­be ve tabiin neslinden sonra ortaya çıkmış kelami bir bid’attır. Bazı önde gelen kelamcılar, insan fiilini ortaya çıkaran kud­reti insana nispet etmemek için, bin bir dereden su getirmişlerdir. İnsana Allah’ın emanet ettiği kudreti inkâr eden bu akım, “Fiili üzerinde insanın kudreti yoktur” görüşündedir. Bu sakat tav­rın arkasında şu korku yatar; “Allah’ın kudreti elden gidiyor.” Allah’ın kudreti elden gitmesin (!) diye de, onu tüm diğer sıfatların üstüne çıkardılar. Netice de; Allah’ın kudretinin elden gittiği korkusuyla ortalığı velveleye verenler, sadece kendi dengelerini bozmakla kalmadılar, başkalarının akaidini de bozdular.[19]

 Sanki, Müslümanlar arasında Allah’ın kudretini inkâr eden veya Allah’ın kudretinden şüpheye düşen biri­leri varmış gibi!

 Bu yaklaşım, Allah’ın sonsuz kudretini in­sanın özgür iradesinin karşısına dikti. Oysa bu iki kudret, asla birbirinin zıddı ve rakibi olamaz. Zira Allah’ın kudreti sonsuz, insanın kudreti sonludur. Allah’ın kudreti kendi zatından, insanın kudreti Allah’tandır. İnsana dileme ve yapma kudretini, yine Allah vermiş­tir. İnsan Allah’ın emanet ettiği bu kudreti kullanıp kullanmadı­ğından ve nasıl kullandığından hesap verecektir. İnsana verilen bu kudret itiraf edilmeden, insan eylemlerinden sorumlu tutulamaz.

Allah’ın sonsuz kudreti ve insanın özgür iradesi karşı karşıya konuşlandırılınca, insanın özgür ira­desine yapılacak her atıf kadercilerin hışmına uğradı. Hiç alakası olmadığı halde, “ilahi fiil” ile “insani fiil” karşı karşıya yerleştirildi. Tek bir “fiilin/eylemin” Allah ve insan olmak üzere iki faili/öznesi var kabul edilmiştir. Birini mi öldürdünüz, birinci katil Hâşâ Allah, ikincisi sizsiniz!

Allah’ın ilmine iman, O’na zulüm isnat etme hakkını bizlere vermez!

Allah kullarını mecbur değil, mesul tutmuştur

İradeyi boşa çıkaran her tür kader anlayışının varıp duracağı yer ‘sorumsuzluk’tur.

İslam’a göre; iradesi ve aklı olan kimse mükelleftir. Tüm mükellefler de sorumludur. Dinin tüm emir ve yasaklarına teklif adı verilir. Bu emir ve yasaklara şer’an muhatap olan her âkil ve baliğ insana ise “mükellef /yükümlü” adı verilir.

Eğer kullarının davranışlarında özgür bırakmak yerine önce­den belirlediği davranışlara mecbur ve mahkûm etseydi, kulların­dan “teklif /sorumluluk” kalkardı. Kulluk yükümlülüğü düşer­di. İman ile inkâr, hak ile batıl, sevap ile günah, iyilik ile kötülük, maruf ile münker arasında fark kalmazdı. Allah’ın emir ve nehiylerine uymak ile uymamak eşit olurdu. Bu takdirde, imtihanın lüzu­mu kalmazdı. İrade ve aklın veriliş hikmeti yok olurdu. Zaten bu koyu Fatalistler en sonunda ya cehennemin ebedi olmasını inkâr etmişler, ya da, cehennem azabını zevk-ü sefaya çevirmişlerdir.

            Kaderi Nasıl Anlamalıyız?

Biz kaderi Allah’ın kudreti olarak anlamalıyız. Zira O, her şeye Kadir’dir. Biz kaderi Allah’ın takdiri olarak anlamalıyız. Zira, varlık âleminde her şey, O’nun takdiri ile olup biter. O’nun bir şeyi takdir etmesi, o şeyi bir “ölçü” ile yaratıp, ona bir “yasa, konum, durum, zaman, mekân, süre” tayin etmesidir.

Yüce Allah, en güzel kıvamda yarattığı insanın dilemesini dile­miştir. Böy­lece insana değer vermiş, insanı, zamanın nesnesi olmaktan çıkarıp öznesi yapmıştır.

Kader meselesine Allah’ın ilmi açısından değil, insanın sorumluluğu cihetinden bakmalıyız. Allah’ın çizdiği sınırlar dâhilinde insan serbestçe hareket etmektedir. Bu açıdan baktığımızda “kader, bir şeyin kendi içinde var olan güç, onun yaratılışının derinliklerinde saklı bulunan ve gerçekleştirilebilecek olan imkânlardır.” Allah’ın insana kitap ve peygamber göndermesi; emretmesi, nehyetmesi insanın hürriyetinin olduğunun en açık delilidir.

Biz, kaderi, “Allah’ın sırlarından bir sır” olarak görmüyoruz.

İnsan; şahsiyeti, aklı, iradesi bulunan ve sorumlu olan bir varlıktır. İnsanı bu şekilde yaratan da Allah’tır. Kâinatta yaratılan her varlığın, kendisine has bir kaderi bulunmaktadır. İnsanın kaderi de iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır. İnsanın gayesi Allah tarafından tespit edilmiş olmasına rağmen, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah, insana bırakmıştır. İnsan, aklı, iradesi ve tecrübesi ile bu gayeyi gerçekleştirebilecek imkâna sahiptir.

 Âlemde olan ve olacak olanlar Allah tarafından önceden tespit edilmiş ise, bu aynı zamanda Allah’ı da atıl/işlevsiz bırakmaktır. Her şeyin ezeli program dâhilinde cereyan etmesi durumunda, ilahi faaliyet için de hareket alanı kalmamaktadır. Hâlbuki Kuran; “Her an O, hayata ve varlığa dair her işe müdâhildir” [Rahman/29]buyurmaktadır. [20]

Ezelde her şey belirlendi ise; iradenin, hürriyetin ve sorumluluğun anlamı olamaz. Sorumlu olmadığında da, onun cezalandırılması söz konusu olamaz!

Mutlak Hayr olan Allah şerri murad etmez. Sevabı emreden Allah günahı kader yapmaz.

Kadere iman öyle bir limandır ki, ona zalim de, mazlum da sığınmıştır. Çünkü insanoğlunun, kendi kusuru neticesinde ortaya çıkan en basit şeyleri dahi kadere yüklemesi, onun kolayına gelmiştir. Gerçekten de kader kavramı, aklını kullanmayanların kendilerini hipnotize etmesine yarayan bir enstrümandır.

Cafer es-Sadık’ın dediği gibi; “Kulu yaptığından dolayı kınayabildiğin fiil, kulun kendi fiilidir. Kulu kınayamadığın fiil ise, Allah’ın fiilidir.”

Özetle, “Kader”; bir insanın iyi iş, kötü iş yapabilme imkân, kabiliyet ve kudretine sahip olması demektir.

 

Tasavvuf’ta Fatalizm/Kadercilik İnancı

Bir Emevi fitnesi olan bu kadercilik/fatalizm/cebriye belası en bariz, en müfrit şekliyle tasavvufta bulunur.

İslam öncesi Cahiliyye Araplarında, ayrıca Yahudi ve Hristiyanlarda da bulunan bu doktrin maalesef bugün Ehl-i sünnetin itikadına dâhil edilmiştir.

Mekkeli müşrikler, Allah’a ortak koşmalarını Allah’ın dilemesine, dolayısıyla rızasına bağlamaktaydılar. Yani, şirk kötü bir şey olsaydı, Allah onu bize takdir etmezdi, şirk koşmamız bizim kaderimiz olmazdı diyorlardı. Yine bizi yaşatan ve öldüren ancak ‘dehr/zamandır’ diyen bir Dehriyyûn taifesi de vardı.

Özellikle vahdet-i vücud anlayışında bütün olup-bitenler -tüm insanların eylemleri ve düşünceleri buna dâhildir- Allah’ın tecellisinden ibaret görüldüğü için, kişinin iradesi tamamıyla yok sayılmaktadır. Bu tam olarak fatalizmdir.

En halis, en koyu cebir anlayışı sûfîlerde görünür. Mesela; Cüneyd tevhidi şöyle tanımlar. ‘Tevhid, bütün yaratılmışların her türlü davranışlarını Allah’tan bilmektir’. Zünnun-u Mısrî, Allah’tan başka fail, sebebler göstermeyi şirk olarak niteler. Zaten kâinatı Allah’ın değişik mertebelerdeki zuhuru/tecellisi olarak gören bir anlayışta ‘hür irade, ihtiyarî davranışlar, insanın sorumluluğu’ gibi kavramlara yer yoktur. Zaten onlar da tam olarak bunu söylerler. Derler ki; Firavun Allah’ın kaderini icra ediyordu. Bu nedenle o, halis-muhlis mümindi(!) Bu inanç doğal olarak onları cehennem azabının mahiyetini değiştirmeye götürdü. Dediler ki, ‘Cehennem fanidir’.

Onlara göre tevekkül; sebepleri tamamıyla reddetmektir. Derler ki; “kim rızık için yola çıkarsa, o kimse aslında mütevekkil değildir.”

Mesela; Hallaç, Hz. Musa ve Firavun’un ikisinin de sözünün hak olduğunu savunuyor, bunu da kaderle izah ediyor­du. Onlar bu sözleri, ezeli takdir ve alın yazısının bir sonucu olarak söylemişlerdi. Hallaç’tan sonra bu görüş cebirciliğe mesnet kılınan a’yan-ı sabite nazariyesiyle savunulmaya devam etti. “Katıksız cebirci” olan İbnü’l-Arabî, hiç alakası yokken [Neml / 62, Furkan/ 70] ve benzeri ayetleri canının çektiği gibi yorumlayarak Firavun’u temize çıkarır. Onu halis-muhlis bir muvahhid yapar.

Ayan-ı sabite; evrende var olan eşyanın Allah’ın ilmindeki hakikatleri, ilahi isimlerin suretleri olup, hariçte mevcut değillerdir. Onlar Platon’un ideaları gibi soyut varlıkların modelleri ve kalıplarıdır. Bunlar ezelidir, asla değişmez ve değiştirilemezler. Ayan-ı sabitenin değişmesi imkânsız olduğundan bunları değiştirmeye Allah’ın iradesi de taalluk etmez. İbnü’l-Arabî’ye göre; Allah’ın ilmi maluma tabidir. O, bir şeyi, o şey nasılsa öyle bilir ve aynen bildiği gibi var eder. Bir şeyin nasıl olacağı ise, o şeyin âyan-ı sabitesine bağlıdır.  Ayn-ı sabiti, henüz dünyaya gelmeden önce mümin olanlar, dünyaya geldikleri zaman da, harici vücut bulduklarında da mümin olurlar. Allah onların mümin ve kâfir olacağını ayan-ı sabitelerinden bilir.  Allah, ilmini kendi zatından değil, ayan-ı sabiteden almaktadır. Allah ilmini oradan aldığı için başka bir şekilde hareket etmesi de mümkün değildir. Bu düşünce sahiplerine göre; sübut âleminde ne isen varlık âleminde de öyle oldun!

İşte bu ayan-ı sabitenin ezeli olup, değişmediği önkabulü, irade hürriyetini tamamıyla yok etmiş, dolayısıyla Cebirciliğe/ Fatalizm’e yol açmıştır. Bu âyan-ı sabite nazariyesini -ki tamamıyla Yunan felsefesinden alınmadır – kabul eden sûfîler kaçınılmaz olarak kaderci olmuştur.[21]

Vahdet-i vücud’a göre; hakiki tevhid’in gerçekleşmesi için, insanın ilahi irade karşısında, benliğini yok farzederek, fenafillâh olması, her şeyin O’ndan geldiğine inanması gerekir. Kişi kaderine teslim olmalı, O’na tevekkül etmelidir. Nasıl olsa her şeyi Allah yaratmakta! İnsanın fiillerini/eylemlerini bile. Kişilerin kâfir, mümin olmasını dileyen O! Hidayet de O’ndan, dalalet de! Mülk O’nun, istediğini yapar.

Kaderciliği hayatımıza en çok bu en koyu kaderci/Cebriyyeci olan sufîler sokmuştur. Bugün ümmet, yaşadığı sefaleti, bugünkü rezil halini kadere yükleyip, ‘Mevlam neyler, neylerse güzel eyler, ârif de onu seyreyler’ diyerek pasif, âtıl, elleri kolları bağlı beklemektedir. ‘Sûfî; ibn’ül-vakt’tir’ derler. Yani, elleri bağlı, kaderin cilvesini bekler, zamanın çocuğu olur. Hâlbuki başlarına gelenlerin hepsi kendi elleriyle yaptıkları yüzündendir. Çürük evler yüzünden depremde insanlar ölür. Ne yapalım takdir-i ilahi(!) İslam ülkeleri işgal edilir, ümmet yerde sürünür. Yapılacak bir şey yok. Kader hükmünü icra ediyor(!) Müslümanlar zalim despot yöneticilerin zulmü altında inim inim inler. Ne yapalım, memleketin Sahibi olan Allah böyle dilemiş(!) Elin kabuklu gâvuru bizden yüz sene ilerdedir. Allah onların ilerlemesini dilemiştir. Kendisini çok seven bu mutî kullarını ise geri kalmışlığa mahkûm etmiştir, öyle mi?

İslam âleminin bugünkü bu feci hale düşmesinin en temel etkenlerinden biri, bu yanlış kader anlayışıdır. Tasavvufçular ne müridin aklını kullanmasına, ne de iradesini kullanmasına izin verirler. Şeyhlerine köpek gibi itaat edilmesini şart koşarlar. Asla bu şeyhler kendi davranışlarının sorgulanmasından hoşlanmazlar. Çünkü onlar Allah’ta fani olmuşlar, Allah’la her daim beraberlerdir. İradeleri O’nun iradesi olmuştur. Onlar Allah’ın daimi murakabesi altındadırlar. Yaptıkları her şeyi onlara Allah yaptırmaktadır(!) Hâlbuki Allah’ın en uzak olduğu kimseler bunlardır.

 Bu akılsız ve iradesiz sûfîlerle âlem-i İslam’ın ayağa kalkması mümkün değildir.



[1] Montgomery Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, Çev; E.Ruhi Fığlalı, s.105-106

[2] Montgomery Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, Çev; E.Ruhi Fığlalı, s.108

[3] Ahmet Akbulut, Allah’ın Takdiri, Kulun Tedbiri, Din Öğretiminde Yeni Yaklaşımlar, MEB, s.128

[4] Ahmet Akbulut, Allah’ın Takdiri, Kulun Tedbiri, Din Öğretiminde Yeni Yaklaşımlar, MEB, s.127

[5] Mustafa İslamoğlu, Kader Risalesi, s.107

[6] Montgomery Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, Çev; E.R.Fığlalı, s.379-81

[7] Süleyman Uludağ, DİA, Abdal md, C.1, s.60

[8] Ahmet Akbulut, Allah’ın Takdiri, Kulun Tedbiri, Din Öğretiminde Yeni Yaklaşımlar, MEB, s.131

[9] Mustafa İslamoğlu, Kader Risalesi, s.100

[10] İsfehani, Müfredat, Kadâ md,

[11] Musatafa İslamoğlu, Kader Risalesi, s.112

[12] Mustafa İslamoğlu, Kader Risalesi, s.169

[13] Mustafa İslamoğlu, Kader Risalesi, s.116

[14] Ahmet Akbulut, Allah’ın Takdiri, Kulun Tedbiri, Din Öğretiminde Yeni Yaklaşımlar, MEB, s.138

[15] Mustafa İslamoğlu, Kader Risalesi, s.183

[16] Mustafa İslamoğlu, Kader Risalesi, s.131

[17] Mustafa İslamoğlu, Kader Risalesi, s.190

[18]  Râzî, Mefâtîh, V, 155, Nak; Mahmut Ay, İşarî Tefsiri Yeniden Düşünmek,  İÜİF.Der, 2011/ 24, 103-48

[19] Mustafa İslamoğlu, Kader risalesi, s.119

[20] Ahmet Akbulut, Allah’ın Takdiri, Kulun Tedbiri, Din Öğretiminde Yeni Yaklaşımlar, MEB, s.124

[21] Süleyman Uludağ, Ayan-ı sabite md, DİA, C.4, s. 199

  2Yorumlar

  1. htc çetin   •  

    Yazınız Kader Risalesi adlı eserin özeti niteliğinde olmuş.ALLAH razı olsun bu çalışmaya çok ihtiyacım vardı.

  2. Ayzın Deniz Sertöz   •  

    Ben kaderin bu kadar güzel yorumlandığını hiçbir yerde okumamıştım. Kafamdaki birçok soru cevabını buldu. Taşlar yerine oturdu. Sizi Çay TV’de de izledim. Konuşmalarınız açıklayıcı,yol gösterici nitelikte. Allah bizi doğru yola iletsin. Allah sizden razı olsun.

Ayzın Deniz Sertöz için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir