Şamanizm Ölmedi, İçimizde Yaşıyor!

 

Türk halk İslam’ı; Yesevilik, Kalenderilik, Bektaşilik, Nakşîlik, Kadirilik, Mevlevilik vs. gibi Sünni veya gayr-i Sünni bir çok tarikat tarafından oluşturulmuş, pek de kitabî olmayan bir dindir. Bu kültürel folk İslam’da pek medrese mezunu fakihler, kelamcılar bulunmaz. Daha çok uçanlar-kaçanlar, ermişler-pişmişler, efsaneler, mitolojik kahramanlar vardır. Türk halkı âlimlerin peşinden değil, Ahmet Yesevî, Şah-ı Nakşîbendî, Abdulkadir Geylani, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre ve Mevlana gibi dervişlerin peşine takılmıştır.[1]

Türklerin eski dinleri olan Şamanizm’in tasavvufta, özellikle Anadolu Müslümanlığında önemli tesirleri vardır. Her ne kadar bizlere Türklerin toptan Müslüman olduğu ve bütün samimiyetleriyle yeni dinlerini içselleştirdikleri öğretilmişse de, bu çok da gerçekçi değildir. Zira sosyoloji gibi bilimler bir toplumun baştan aşağı kısa bir sürede değişebileceğini kabul etmez. Türklerin şaman merkezli din anlayışı, atalar kültü ve ölülerin ruhaniyetlerinin /ruhlarının diriler üzerinde etkili olduğu, bu ruhların tasarrufta bulunduğu inancı hala bu halk İslam’ında devam etmektedir.

Anadolu’da İslam’ın sosyal yaşantı ve kültür temelinde iki değişik görünümü vardır. Birincisi; İslam’ın kitabi esaslarına sadık, medrese İslam’ıdır. İkincisi ise, kısmen mitolojik inançlarla karışık “Halk İslam’ı” (Folk, Kültürel İslam’dır). Halk İslam’ının da iki alt versiyonu vardır. Birincisi; Sünni yorumu kabul edilen, Sünni tarikatlar, diğeri; heterodoks kabul edilen bugünkü Alevi-Bektaşi kesimlerce temsil edilen şeklidir.

Sünni İslam; Kuran ve Sünnet temeline dayalı gelişmiş, sistematik ve yazıya geçmiş olmasına karşın Heterodoks İslam, sistematik olmayan, mitolojik ve sözlü bir teolojiye sahiptir. Heterodoks İslam’ın Orta Asya,  Orta Doğu’daki kadim dini ve mistik kültürlerle çok sıkı bağları vardır. Heterodoks Türk İslam’ı; Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar geniş bir zaman ve mekân sürecinde Şamanist Türklerin bazı inançları ile diğer dinlerin ve mistik kültür kalıntılarının, yüzeysel bir İslam ile harmanlanmasıyla oluşmuştur. Türk Müslümanlığı, başka din ve inanç mensuplarına karşı takındığı tavırdan kişisel hayata, ibadetlerin icrasından dini bayramlara, toplumsal ahlaktan ferdi ahlaka, hatta temel İslami inançların yorumlarına varıncaya kadar üretilen birtakım kültür unsurları ile Arap ve Fars Müslümanlığından belli ölçüde ayrılır. Evliyalar kültüne dayanan bu halk İslam’ı, çoğu kere İslam’ın temel esaslarının ve hükümlerinin bir hayli dışında mitolojik ve geleneksel unsurlarla, hurafelerle örülmüş olarak Anadolu’ya gelmiş ve bu yapısıyla Anadolu’yu İslamlaştırmıştır.

Mâverâünnehir, Harezm, Horasan gibi muhtelif mıntıkalarda Müslüman olduktan sonra, özellikle Moğol istilaları yüzünden Anadolu’ya göç eden Türkler arasında çok yüzeysel bir şekilde İslamlaşmış, hatta Müslüman olmamış bir kitle de mevcuttu. 12-15. yüzyıllarda bile Orta Asya ve Anadolu’da İslamlaşma tam olarak sağlanamamıştı.

Mâverâünnehir’deki Sünni İslam çevreleriyle temasta bulunan Türkler Sünni-Hanefi inanç esaslarını benimsemiştir. Buna mukabil Horasan, Azerbaycan gibi İran kültürünün yahut Orta Asya bozkırlarından gelen, eski Türk inançlarının hâkim bulunduğu çevrelerde doğan kesimler, göçerler ise İslam öncesi inançlarını büyük ölçüde devam ettirmişlerdir. Onların İslamlaşması, eski kavmi ananelerini devam ettirmelerine mani olmamıştı. Eski Türk kam/ozanları da Halk velileri (Türkmen babaları) olarak büyük ölçüde kimliklerini muhafaza ettiler. Horasan’dan aldığı tasavvufi terbiye ile yetişip gelmiş şeyhlere “bab” yani “ata/ baba” namı veriliyordu. Eski ozanlar “ata/baba” denilen dervişler oldu.

Eski Türklerde “şaman/ kâm”; doğaüstü güçlere sahipti. Cinleri kovar, büyü bozar, tılsımlar yapar, göğe çıkar, aslana biner, ateşe girer ve çeşitli hokkabazlıklar bilirdi. Türklerin yeni dinlerinde Şaman kültü aynen devam etmiş, sadece şamanın adı değişmiş, eren, ermiş, veli, şeyh, alevi dedesi vs. oluvermiştir. Horasan erenleri, Alp Erenler eski ozanların yerini alarak, ‘ata, baba’ (Korkut Ata, Geyikli Baba vs.) gibi dervişler olacaklardır. Bu dervişler zamanla seyyidlik payesi de alıp, peygamber torunu (!) da olacak, karizmalarına karizma katacaklardır.

Anadolu’ya yapılan derviş göçünde iki farklı derviş tipi vardır. Birincisi Mâverâünnehir ve Horasan gibi gelişmiş kültür merkezlerinden gelen yönetici ve üst kesime hitap eden Acem sufi edebiyatının bütün inceliklerine vakıf olarak Farsça şiirler, Arapça kitaplar ve şerhler yazan şehirlere yerleşmiş şeyhler ve dervişler. Bunlar daha çok vahdet-i vücud mektebi gibi tasavvufun felsefi bir sistem halinde ele alındığı İbn-i Arabî; Kübrevi ve Sühreverdi okullarına mensuptu. İkinci gurup; garip kıyafetleri, ağızlarda dolaşan kerametleri, mezcubâne yaşayışlarıyla eski kamların hatırasını İslamî şekil altında yaşatan çoğunlukla göçebe ve yarı göçebe Türkmenlerin yaşadıkları yörelerde yaşayan, Oğuz boylarına anlayacakları bir dille İslamiyeti basit fakat avami-muharref bir şeklini telkin eden Türkmen babalarıdır. Müslüman olmakla beraber eski kam-ozanlara benzeyen, aynı zamanda mensubu bulundukları kabilenin hem şefi hem de dini liderleri olan babalar, medrese menşeli fakihlerden daha farklı, Anadolu’nun şartlarına uygun bir halk tasavvufu geliştirdiler.

Göçebe Türkmenler arasında en fazla taraftar bulan tasavvuf hareketi Hoca Ahmet Yesevi’nin (ö: 1167) kurduğu Yesevilik’tir. Ahmet Yesevi, şeriat ile tasavvufu telif etmiştir. O, Allah’ın azabından korkmaya dayalı zühdü esas alan tasavvufu değil de, ilahi aşka ve cezbeye dayalı, her türlü benlik duygusunu kınayan Horasan Melamîliğinin tasavvuf anlayışını temsil ediyordu. O, misyonunu icra ederken, inancını çevresindeki göçebe köylülere anlayabilecekleri bir dil kullanarak anlattı. Örneğin; geleneksel şiir kalıplarını kullandı ve bunlara sûfîyane, coşkun tavrını ekledi. Bundan dolayıdır ki Yesevilik, Türkler arasında süratle yayılıp yerleşmiş, kendisinden sonra ortaya çıkan birçok tarikata da tesir etmiştir.

Bu süreçte, Ahmed Yesevi’nin görevlendirmesiyle Anadolu’ya gelen Hacı Bektaş-ı Veli’nin sahip olduğu inanç ve öğretiler kitabi İslam değil, heretik /heterodoks İslam’dır. Yeseviliğin devamı olan Bektaşilik; eski Türk inançlarıyla İslam dininin kabullerini mezc eden, resmi din anlayışından farklı bir din anlayışına sahiptir.

Kendini Hacı Bektaş-ı Velî’ye bağlayan Aleviliğe ve Bektaşiliğe 15.Yüzyılda Hurufî etkiler girmeye başladı. Fazlullah Astarâbâdî tarafından kurulan Hurufilik, Arap alfabesinin insanoğlunun yüzünde ve bedeninde tecelli ettiğine dair harflerin ulûhiyeti üzerine temellenen tasavvufi bir öğretidir. 1394’te Fazlullah öldürülünce, takibattan kaçan müritleri, Hurufî inançları ile birlikte Anadolu’ya ve Rumeli’ye göç ettiler ve Bektaşiliğe sızdılar. Alevi-Bektaşi edebiyatı içinde yedi büyük ozandan üçü Nesîmî, Yemînî ve Virânî Hurufî’dir. Bektaşilikteki Panteizm ve Antropomorfizm Hurufilikten geçmiş şeylerdir.

Hurufiliğin, hulul inancı ve buna bağlı olarak mehdilik telakkisi, Alevilik üzerindeki etkisi çok barizdir. Hurufiliğin temel inancı Fazlullah’ın Allah’ın mazharı olduğu, yani Allah’ın bedeninde göründüğü ve kıyamet gününe yakın Müslümanları, Hıristiyanları ve Yahudileri kurtaracak mehdi olduğu şeklinde özetlenebilir. Kızılbaşlıktaki Allah’ın Hz. Ali’nin bedeninde göründüğüne dair temel inanç buradan gelmektedir. Allah’ın insan bedenine hulûl ettiğine dair bu inanç, Hurufiliğin Anadolu ve Rumeli’nde yayılışı sırasında Melamîleri, Kalenderîleri de etkilemiştir. Bugün Alevi teolojisindeki tanrı inancının temelindeki Hurufî etkiler Alevi Bektaşi menakıpnamelerinde ve nefeslerinde açık bir şekilde görülmektedir. Ayrıca, 15. ve 16. yy. başlarında Kızılbaşlar üzerine yürütülen Safevî propagandası ile Bektaşiliğe katılan Kızılbaş akım ve Safevi öğreti onda derin ve silinmez izler bırakmıştır.

Şah İsmail, Osmanlı merkezi yönetiminden fena halde yılmış olan Türkmen boylarını, kendilerini Osmanlı zulmünden kurtaracak mehdi olduğu propagandasıyla yanına çekmeyi başarmıştır. On İki İmam Şiiliği ve buna bağlı olarak Hz. Ali kültünü, “halife” denilen misyonerleri aracılığıyla yaymaya muvaffak olmuştur. Şah İsmail On İki İmam Şiiliğini bilinen klasik muhtevasıyla değil, kavramların Şii muhtevasını boşaltarak yapmıştır. “Zalim Osmanlı Yezîdi”nden intikam almaya mükemmel bir ideolojik araç olarak Kerbela matemi kültü yanında, ilahlaştırılmış ve kendisiyle özdeşleştirilmiş bir Hz. Ali ve on iki imam kültünü yerleştirmeyi başarmış; Türkmen heterodoksisini Alevilik şekline dönüşmüştür.[2]

Özetle; Alevilik ve Bektaşiliği doğuran Türk Heterodoksisi Orta Asya’daki Eski Türk inançlarıyla başlamış, daha sonra Şamanizm ve Budizm ile mistik bir niteliğe bürünmüştür. Bir sonraki evrede ise; Yesevilik ile İslam sûfîliğinin damgasını yiyerek Anadolu’ya gelmiştir. 15. yüzyılda Hurufiliğin ve 16. yüzyıl başında da Safevi Şiiliğinin motifleriyle  bugünkü şeklini almıştır.

Heterodoks/Alevî-Bektaşî İslam anlayışı Mesiyanik (mehdici) bir karakter sergiler. Bu inanç, ilahi yetki sahibi, karizmatik bir şahsiyet inancına sahiptir. Babai isyanlarında bu karakter çok belirgindir. Türkmen Babaları, Türkmenlerce, ilahi kurtarıcı olarak kabul edilmiş, öldürüldüklerinde bile ölümüne inanmamışlardır. Mesela; Baba İlyas’ın ilahi yetkilerle donatılmış bir Mehdi olduğuna ve yaşanan sıkıntıları giderecek birisi olduğu inancı bu isyana katılanlarda görülmektedir. Bu kimseler “Baba Resul, Baba Resulullah, Baba Veliyyullah” gibi unvanlar kullandıklarından, zaman zaman peygamberlik iddiasında bulunmakla suçlanmışlardır. Bu mehdici anlayış, çok kısa bir süre içerisinde Şahkulu (1511), Nur Ali Halife (1512), Bozoklu Celal (1520), Baba Zünnûn (1526) gibi Osmanlı merkezi idaresine karşı ihtilalci mesiyanik hareketlere dönüşmüştür. Babailer, Selçuklu kuvvetlerini on iki defa yenilgiye uğratmışlardır.

Türkmenlere Şiî eğilimli bir İslâmiyet cilası altında, Şamanizm kalıntıları ile İslam’ı harmanlayarak sunan Baba İlyas ile başlayan tasavvufî hareket, Baba İshak, Aynuddevle, Şeyh Edebali, Emircem Sultan ve Hacı Bektaş-ı Velî gibi halifeleri vasıtasıyla, özellikle Orta ve Batı Anadolu’da yayılmış ve hatta Osmanlılar devrinde meydana gelen bir takım ayaklanmalarda önemli rolleri bulunan çeşitli heterodoks ve zenâdıka zümrelerinin teşekkülüne zemin hazırlamıştır.

Özellikle Osmanlı-Safevi ilişkilerinde Aleviler ve Bektaşiler önemli bir rol oynuyordu. Şah İsmail, Alevileri kendisine bağlamayı bilmiş, onları sürekli Osmanlıya karşı koz olarak kullanmıştır. Osmanlı yönetimi bu propagandaları önlemek gayesiyle, 12 İmamı simgelediği için on iki dilimli kırmızı başlıklı serpuş giyen ve bu yüzden Kızılbaş denilen kesimleri sindirmeye yönelik sert tedbirler almıştır.

Osmanlı Selçuklulardan, Ehl-i sünnetten zındıklara kadar, zengin bir tasavvuf kültürü ve geniş bir tarikatlar zümresi devralmıştır. Osmanlının kuruluş dönemlerinde Anadolu’da “Âhîyân-ı Rûm, Gâziyân-ı Rûm, Bâciyân-ı Rûm (Anadolu Bacıları) ve Abdalân-ı Rûm” adıyla dört dini-tasavvufî grup bulunmaktaydı. Bunlardan Abdalân-ı Rûm, kökenleri itibariyle Yeseviyye-Kalenderiyye, Haydariyye ve Vefâîyye’ye ve genellikle Baba İlyas’ın halife ve müritlerinden oluşan bir grup idi. Osman ve Orhan Gazi; Geyikli Baba,  Abdal Musa vs. gibi dervişlerle önceleri işbirliği yapmış, daha sonraları Abdal, Torlak ve Işık’lar (Babâîler) dan zararlı inanç ve görüş taşıyanları memleketten kovmuşlardır.

Osmanlılar döneminde önemli ihtilalci sufilik eylemlerinden biri de, Şeyh Bedreddin isyanıdır.[3] Osmanlı devleti fukahâ ve meşâyihe karşı takip ettiği denge politikasına rağmen, Şeyh Bedreddin isyanında görüldüğü üzere, Şeyhliği kolayından şahlığa çevirme heveslilerine karşı çok sert tedbirler almaktan da sakınmamıştır.

16. ve 17. yüzyıllarda Anadolu’da gelişen çeşitli isyan hareketlerine bakıldığında, bu hareketlerin tasavvuf ve onun kurumlaşmış şekli olan tarikatlarla irtibatları bulunduğu ve İran’daki Safevîlerin destekledikleri birtakım Şiî-Alevî unsurlar ile ilhâdî veya mesihçi fikirler taşıyan bazı kişi veya gruplar tarafından yönlendirildiği söylenebilir. Bu ayaklanma ve hareketlerin arkasında hep bu “ihtilalci mehdîlik” ideolojisi yatmaktadır.[4]

Alevi-Bektaşî menakıpnameleri ve nefeslerinde tespit edilebilen inanç motiflerinin çoğu, Türklerin eski kültürlerini büyük ölçüde koruduklarını göstermektedir. Bu motiflerin kabaca bir tasnifi bile bizi belli ölçüde Şamanizm’e, daha fazla da Budizm, Maniheizm, Mazdeizm gibi vaktiyle İslamiyet’i kabul etmeden önce Türklerin mensup olduğu çeşitli dinlere, hatta Şamanizm öncesi eski Türk inançlarına götürmektedir.

Alevî-Bektaşî İslam anlayışı senkretik (bağdaştırmacı)  bir karakter arzeder. Yani; muhtelif Türk zümrelerinin İslam dışı çok değişik dini ve mistik kültürlerin kalıntıları korumuştur. Eski tabiat ve atalar kültlerinden Şamanizm’e, Şamanizm’den Budizm ve Zerdüştiliğe, Zerdüştilikten Maniheizm’e ve Mazdekizm’e ve hatta Hıristiyanlığa ve Yahudiliğe varıncaya kadar Türkler arasında yayılan dinler ve mistik kültürlerin inançları ve birtakım pratikleri, birinden ötekine geçerken, sürekli eskisinin yenisi içinde devamı suretiyle katlana katlana ve yeni kalıplara girerek İslam’ı kabul dönemine kadar gelmiştir. İslam 10. yüzyılda Türkler arasında yayılmaya başladığı zaman, bütün bu sayılan dinlerin bakiyelerini bünyesinde koruyan şifahi bir kültür geleneğiyle uzlaşmak zorunda kaldı. Eski kam-ozanlar, yeni derviş ve şeyhler oldular. İşte heterodoks Türk İslam’ı denilen bu Türk halk Müslümanlığı, doğarken bu bağdaştırmacı (senkretik) yapı ile doğdu. Bu İslam anlayışı, mistik öğeleri ağır basan, hurafeci bir senkretik Müslümanlık tarzıdır.

Türk heterodoks İslam’ın üçüncü bir özelliği, çok güçlü bir mistik karaktere sahip olmasıdır. Bunun sebebi, İslam öncesinde Türkler arasında hâkim olan Şamanizm gibi majik sistemlerin, Budizm, Maniheizm gibi dinlerin güçlü mistik yapılarıdır. Bu yüzden Türk halk İslam’ı, ister Sünni kesimiyle olsun, ister heterodoks kesimiyle olsun, güçlü bir mistik yapı ve evliya kültü etrafında gelişmiştir.

Bu heteredoks dini anlayış şu üç temel inancı beraberinde bulundurur; Hulul, (Allah’ın insan suretinde görünmesi), Tenasüh, (ruhun öldükten sonra bir başka bedende yeniden doğması) ve Don değiştirme (ruhun sağken bir biçimden başka bir biçime yahut bir kalıptan başka bir kalıba geçmesi).

Eski Türklerin dini Totemizm ve Şamanizm ile başlamış, daha sonraları bu ikisinin terk edildiği ve eski Türk dini olarak atalar kültü, tabiat kültü ve Gök Tanrı inancından ibaret bir dinî sistem üzerinde karar kılmıştır.

Atalar Kültü ki; ruhun bedenden bedene geçmesi telakkisine benzer. Müslümanlığın kabulünden sonra da evliya kültü olarak devam etmiştir. Ata kültü; bilgili, yiğit, iyi savaşçılık veya yöneticilik yapmış şahısların ruhlarının öldükten sonra da yakınlarına yardım edeceği, kötülüklerden koruyacağı inanışına dayanır. İlkel kabileleler üzerinde yapılan antropolojik çalışmalarda, ölen kişinin bedeni çürümesine rağmen, ruhunun hâlâ canlıymış gibi canlılarla birlikte yaşamaya devam ettiğine inanıldığı tespit edilmiştir. Pek çok kabilede, ölen şahsın ruhunun tekrar geri döndüğüne, bazı ruhların ise kendisinden yardım istenen, yakarılan, tanrılaşmış bir ata haline geldiğine inanıldığı görülmüştür. Ata kültü / atalara tapınma kültü, tüm pagan dinlerinin kökeninde ortaktır. Orta Asya’da Moğollar ve Türkler arasında, ölülerin ruhlarının canlılarla birlikte yaşadığı şeklinde inanışlar yaygındır.

Tasavvuf kültüründe de her beldenin bir koruyucu velisi olduğuna inanılır. Güya bu veli o beldenin muhafızı, hâmisi, sahibi ve hâkimidir. Mesela Üsküdar’ın sahibi Aziz Mahmud Hüdaî, Ankara’nın Hacı Bayram Veli, Konya’nın Mevlana’dır. Bir beldenin sahibi olan evliya şu anda o beldeyi her türlü saldırıya, afete ve felakete karşı himaye ve muhafaza etmektedir. Özellikle Cuma günü o beldenin sahibi olan veliye teşekkür babında dua etmek, ruhuna Kuran göndermek gerekir.[5]

Eski Türkler tabiatta mevcut hemen her varlıkta mahiyeti kavranamayan gizli birtakım güçler bulunduğunu düşünüyorlar, bu sebeple dağ, tepe, taş kaya, ağaç veya su gibi nesneleri canlı kabul ediyorlardı. Türkler güneşi, ayı ve bazı yıldızları takdis ediyorlardı. Bunlar için çeşitli törenler düzenliyorlardı. Göğe, yere, güneş ve aya -aslında onlarda var olduklarını sandıkları üstün güçlere- kurban kesiyorlardı.

Gök Tanrı, Musevîlerin Yehovası gibi, milli bir Türk Tanrısıdır. Türk mitolojisine göre; Tanrılar panteonu ruhları ve Kâinatı yarattıktan sonra, yeryüzüne inerler, yeryüzünden gelin alırlar, yeryüzündeki insanlar da zaman zaman gökyüzüne çıkarlar. Tabiat kuvvetleri müşahhas kişiler olarak görünebilir ve yarı insani, yarı ilahi vasıflara sahip olarak karşımıza çıkabilirler. [6]

Günümüz Türkiye’sinde de, Yukarıda bir tanrı vardır, yeryüzü ile gökyüzü arasında tasarrufta bulunan gavslar, kutuplar, evliyalar vs. şeklinde onlarca alt ilah vardır!

Budizm, Türklerin girdiği yabancı dinler arasında onları en çok etkileyen dinlerden biridir. Bilindiği gibi Budizm’in temel inancı olan tenasüh gereğince canlılar, Nirvana’ya (ebedi mutluluk) ulaşıncaya kadar öldükten sonra değişik kalıplarda birçok defalar yeniden dünyaya gelirler. İslamiyet’in kabulüne kadar halk arasında yayılan bu menkıbeler, Türkler Müslüman olduktan sonra da belli ölçüde, Ahmed Yesevî ve benzeri evliyanın şahsiyetlerine uygulanarak evliya menkıbesi şekline dönüştürülmüştür. Anadolu’ya gelip yerleşen Yesevîler vasıtasıyla Şamanist ve Budist kalıntılar buraya da taşınmıştır. Yesevilik; zaten eski Buharalı Budistler tarafından kurulmuş, daha sonra da Nakşibendiliğe dönüşmüştür.

Şamanizm; genel olarak kendisine Şaman veya Kam denilen ve doğuştan gelen hususi birtakım kudretlerle mücehhez olup şiddetli bir psikopat kabiliyete ve güçlü bir kişiliğe sahip bulunan bir şahsın etrafında düğümlenen dinî-sihrî sisteme denmektedir.

Şamanların gösterdiği olağanüstülüklerle ilgili anlatılara baktığımız zaman evliya kerametlerine dair anlatılanların bir benzerleriyle karşılaşırız. Anlatılanlara göre onlar;  Ateşte yanmaz, kuşa, ayıya, kurda dönüşebilir, suyun üstünde yürür, cansız nesneyi canlandırır, öldükten sonra kavmini korur, ölüp- dirilebilir, ölmüş bir insanı, hayvanı diriltebilir. Gökyüzüne çıkar, yeraltı dünyasına iner, hastalık yapan ruhlarla savaşır. İstediği şey verilmezse büyükbaş hayvanlara ölüm getirir, hayvanlara, bitkilere hükmeder, hastalıkları iyileştirir. Hastalığı, temas ederek insandan hayvana geçirebilir. Karşısındaki insanın geçmişini, geleceğini, aklından geçenleri bilebilir. Uçarak gidip-gelir. Ateşin üzerinde çıplak ayakla yürür. Kayıp nesnelerin yerini bilir. Seli durdurur. Aynı anda yedi yerde olabilir. Gökteki ve yeraltındaki tanrılarla, kutsal ruhlarla görüşür. [7]

Dede Korkut, Türkleri İslam’a ısındırabilmek için light bir İslam sunar. Azrail ile Deli Dumrul’a güreş tutturur. Ahmet Yesevî’nin zikir meclislerinde yeni dinin sûfî müritleri ile örtüsüz kadınlar beraber bulunurlar. Hatta Dede Korkut hakkında anlatılan menkıbevi hikâyeler, Türklerin şaman sıfatlarını ona aynen verdiklerini gösterir. ‘Dede Korkut gaybtan, gelecekten haber verirdi. Allah’ın ilhamlarına mazhardı. Söylediği her şey gerçekleşirdi. Kavminin sorunlarını çözerdi. O kendisine danışılmadan iş yapılmayan bir ulu hazret idi.[8]

Evliya menakıpnamelerini incelendiğinde; Şamanlar hakkında anlatılan efsanelerin benzerleri Anadolu dervişleri için de anlatılmaktadır.

Şamanizm’in en karakteristik özelliklerinden biri de, onun bir dinden ziyade, daha çok bir “büyü ve sihir sistemi” olmasıdır. Horasan Erenlerinin yaptıkları işler göz önüne alındığında; “Sihirbazlık yapan, hastaları iyileştiren, gaipten ve gelecekten haber veren, ruhları bedenlerini terk edip tekrar dönen, at üstünde göğe yükselip Tanrı ile konuşan, tabiat kuvvetlerini istediği gibi yönlendiren, ateşin yakıcılığından etkilenmeyen, yenilmiş hayvanları kemiklerinden tekrar dirilten, kadın-erkek müşterek ayinler yapan, tahta kılıçla savaşan kimseler olarak” takdim edilmektedirler. Onlar bu hüviyetleriyle, gelecekten haber veren, havayı değiştiren, ürünleri yeşerten, felaketleri önleyen ya da düşman üzerine yollayan, hastaları iyi eden, ateşe hükmeden, göğe çıkan veya yeraltına inen eski şaman /kamların devamıdırlar. Her ne kadar bunlar; klasik ve çağdaş tasavvuf edebiyatında “Cenab-ı Hakk’ın velî denilen sevgili kullarına ihsan ve inayeti” şeklinde velilerin kerametleri olarak takdim edilse de tüm bu menkıbelerde anlatılanlar Şamanik unsurlardır.

Şamanların temel görevlerinden ve özelliklerinden biri sihirbazlık ve büyücülüktür.  Şamanlar İslamiyet sonrasında da toplumsal saygınlıklarını kaybetmemişlerdir.  Anadolu’ya göçlerle gelip yerleşen Türkmen babaları, eski Türk Şamanları gibi İslami bir kimliğe bürünmüş ve sanatlarını icra etmişlerdir. Menakıbu’l-Kudsiyye’de,  Baba İlyas’ın son derece mahir bir sihirbaz olduğu, sihir ve büyü yapmasını bilen bir Türkmen babası olduğu, onun baş halifesi Baba İshak’tan da yine sihir ve büyü yapan bir şeyh olduğu nakledilmektedir. Sarı Saltık’ın da sihir ve büyüden anlayan birisi olduğu zikredilir.[9]

Ahmed Rufâî hakkında anlatılan ateşe girmek, vahşi hayvanlara binmek, yılanlarla oynamak ve diğer hokkabazlıklar eski Türk şamanları hakkında anlatılanlarla aynıdır. Günümüzde de vücutlarına şiş batıran ve diğer pek çok yamyamvari ayinler düzenleyen Rufaîler [10] bu adamın müritleridir. Baba İshak, Sarı Saltuk, Barak Baba gibi kimseler bir dervişten ziyade bir Şaman büyücü/ Kam veya Şaman’ı andırmaktadır.

Şamanların en önemli görevlerinden biri de ayinler yaparak hastaların vücuduna giren cinleri ve kötü ruhları kovmaktır. Bugün Doğu Türkistan’da hastalık tedavisi için uygulanan Şamanist işlemler İslami bir kılıkta aynı şekilde devam etmektedir.

Günümüzde Anadolu’da da okuyup üflemek, ip bağlamak, muska yazmak vs. usullerle hastalık tedavi etmeye çalışan kimseler vardır. Halk arasında genellikle hoca diye tanınan bu şahıslar, gerçekte Şaman kalıntısı kimselerden başka bir şey değildirler. Tıpkı Doğu Türkistan’daki meslektaşları gibi, onların da Yıldızname ve benzeri, özel olarak düzenlenmiş, içine ayetler, peygamber isimleri, Allah’ın isimleri karıştırılmış birtakım kitapları vardır. Yazdıkları muskalar da aynı mahiyettedir. Bunlardan başka Anadolu’da cinci adıyla bilinen ve hastaların vücuduna girdiğine inanılan cinleri kovarak yahut emrindeki cinlerle geleceği ve gaybı keşfederek birtakım kehanetlerde bulunan kişilerin de, Şamanistler arasında yardımcı ruhları çağırarak hastanın içinden fena ruhları çıkarmaya çalışan veya geleceği öğrenen Şamanlardan farkı olmadığı ortadadır.

Anadolu evliyaları hakkında anlatılan menkıbelerde onların, gelecekte vuku bulacak olayları önceden haber verdiği anlatılır. Güya bu evliyaların ruhu bedenlerinden ayrılır, gizli âlemlerde dolaşmak suretiyle gayb bilgilerini alır, ya da; göğe yükselerek Tanrı’nın yanına gidip gelecekte olup bitecekleri bizzat ondan öğrenir.

Otman Baba, zaman zaman, tekbir getirip namaza başladığı an, cisminden çıkıp gider, bir saat sonra tekrar cismine girerek rükû ve secde yapardı. Kendisine nereye gittiği sorulduğu vakit, evliyanın ruhunun ara sıra bedeninden ayrılarak “Âlem-i ulviyet”i seyre gittiği cevabını verirdi. 13. yüzyılın ünlü Türkmen şeyhlerinden Barak Baba’nın da bu şekilde vecd ve istiğrak haline girdikten sonra geleceğe dair birtakım kehanetlerde bulunduğu hakkında kaynaklarda haberler vardır.

Şamanizm’in en karakteristik bir diğer özelliği; vecd ve istiğrak tekniğine sahip olmasıdır. Şaman bu vecd ve istiğrak halinde iken, ruhu göklere çıkar. Bu esnada ruhları hükmü altına alarak ölülerle, cinlerle ve perilerle bağlantı kurar. Dertli insanların dileklerini Tanrı’ya iletir(!) Günümüz tarikatları da bu vecd/cezbe haline çok önem verirler. Şah-ı Nakşibend; “Allah’tan gelen bir cezbe ile yapılan amel, ins ve cinin ameline denk olur” der. Mürşide teslimiyet/ şeyh rabıtası ile mürit, cezbe ve fena makamına ulaşır, cezbesiz bu yol aşılmaz. [11] Cezbe halinde kendinden geçen ‘Mübarek mecnunlardan, meczuplardan ibadet düşer, derler. Bunlar Şamanizm’in isim değiştirmiş tezahürleridir. Türk tarikatlarında sema/dans ve musiki bu cezbeyi arttıran unsurlar olarak görülüp, dine sokulmuştur.

Baba İlyas’ın oğlu Âşık Paşa’yla ilgili menkıbede, bir gece zaviyesindeyken nurani yüzlü biri gelerek kendisini “ilm-i ledünni” ıssının, yani Tanrı’nın çağırdığını söyler. Kalbi göğsünden çıkarılıp temizlenir. Bu kişi, şeyhi öyle yüce bir makama çıkarır ki, orada nurlar içinde pırıl pırıl parlayan “Kaba Türk” suretinde ihtiyar bir zat görür. Fakat şiddetli nur yüzünden fazla bakamaz, yüzünü beri yana çevirmek zorunda kalır. İşte Âşık Paşa ledünni ilmi, bu “Kaba Türk” suretindeki Tanrı’dan öğrenmiştir. Tanrı’nın bir ihtiyar şeklinde göründüğüne dair eski bir Şamanist inanç, bu menkıbede İslami bir çehreye büründürülmüştür. Pek çok Altay efsane ve masalında Tanrı hep böyle “gök sakallı ihtiyar” kılığında görülmektedir. Kızılbaşlar arasında akaid ve ilmihal kitabı görevi gören İmam Cafer Buyruğu’na göre; Hak Teâlâ derviş kullarına bazen kendi suretinde; bazen üstad, pir (ihtiyar), on dört yaşında masum pak suretinde, muhabbeti (karısı?)  ya da; otuz üç yaşında cennet ehli suretinde vs. görünür.”

Alevi-Bektaşi menkıbelerinde en çok görülen inanç motiflerinden birisi de dervişlerin, tabiat kuvvetleri üstünde hâkimiyet kurmak, onları istediği gibi yönlendirmektir. Eski Türkler arasında bu şekilde tabiat kuvvetleri üzerinde hâkimiyet kurabilme telakkisi, İslamiyet’in kabulünden çok eskidir. Hun hükümdarı -semavi menşeli olduğu için- yağmur, kar, dolu yağdırabilme ve fırtına çıkarabilme kudretine sahipti. Aynı inanç Göktürkler de de vardır. İslamiyet’e girmiş ya da girmemiş Türkler arasında Şamanların bu gibi tabiat olayları meydana getirdiğine dair pek çok rivayet vardır. Güya; Şamanlar “Yâda taşı” denilen bir taşla fırtına vs. gibi hadiseler oluştururlarmış.

Şamanist motiflerden bir diğeri de ateşe hükmetmektir. Hacı Bektâş-ı Velî’nin halifesi Can Baba, kaynayan koca bir kazanın içine atılır, üç gün üç gece ateşte kaynatılır. Kapağı açtıklarında onu kazanın dibinde sapasağlam oturmuş bulurlar. Benzer motifler pek çok Türkmen babası için de anlatılır. [12]

Şamanist Türkler’de kurban merasimi kadınlı erkekli bir içki ve ziyafet sahnesiyle sona ererdi. İçkiler içilirken, Şaman eşliğinde ilahiler söylenirdi. Şamanların yönettikleri bu ayinlerde kadın erkek bir yerde toplanarak el ele tutup bir daire meydana getirirlerdi. Sonra “hu” diyerek raks etmeye başlarlardı. Bazen de Şaman yalnız dans eder veya dokuz erkek, dokuz kadın kendisine eşlik ederdi. Şamanist Türklerin uyguladıkları bu kadınlı erkekli dini ayin ve merasimler, Müslümanlığın kabulünden sonra özellikle göçebeler arasında devam etmiştir Şamanizm’den kalma kadın-erkekli toplantılar Yesevilik’te de vardır.

Maniheizmde de kadınlı-erkekli bu tür ayinler yapıldığı bilinmektedir. Türklerin Maniheizm’e girdikleri de dikkate alınırsa, eskiden mevcut olan bu Şamanist geleneğin bu İran dinine geçtikten sonra da devam ettiği ve bu hüviyetiyle Yesevilik, Vefailik gibi Türkmen tarikatlarına girerek yaşadığı düşünülebilir. Bektaşi ve Kızılbaş zümrelerin büyük bir titizlik ve sadakatle yüzyıllardan beri yaptıkları “Cem Ayininin” aslı bu olmalıdır.

Baba İlyas’ın kadın erkek yetmiş iki bin müridi bulunduğu, bunların birbirlerine karşı asla nefis lezzeti duymadıkları, bir arada bulundukları halde, birbirlerinin kadın mı, erkek mi olduklarının farkına varmadıkları ifade edilmektedir.  Aynı şekilde, Abdalan-ı Rum’un, Baciyan-ı Rum denilen kadın velilerle bir arada oturup kalktıklarına dair elimizde belgeler mevcuttur.

Türklerin İslam öncesi Şamanizm’den başka Budizm ve İran dinlerinden Zedüştlük ve Maniheizm’e de girmişler ve bu dinlerden de birçok şeyler almışlardır. Örneğin; Budistlerden geçen, tenasüh ve Nirvana’ya ulaşmak gibi bazı inançlar halk İslam’ında yaşamaya devam etmiştir. Anadolu’daki, heterodox bazı alevi mezheplerinde bu İran dinlerinin etkileri çok belirgindir.[13] İnsan ruhunun insana, hayvana, bitkiye veya cansız bir varlığa göç etmesi gibi çeşitli biçimleri olan bu inancın en hâkim olduğu yer Hindistan’dır. Burada doğan Budizm’in temeli tenasüh inancıdır. Tenasüh inancı Türk İslam’ında çok belirgindir. Örneğin; Hz. Ali, Hacı Bektaş’ın bedeninde yaşar. Hacı Bektaş Velî; “Biz ölmeyiz, suret değiştiririz” der.

Yine Bektaşilerdeki Hulûl (Allah’ın insan bedenine girmesi) İnancı diğer dinlerden geçmiştir. Şekil değiştirme genellikle üstün bir güç (Allah, sihirbaz, cadı, evliya) tarafından, yapılan bir iyiliğe karşılık mükâfat veya kötülüğe ceza olarak gerçekleştirilmektedir.  Şekil değiştirmeyi ifade için donuna girmek deyiminin kullanıldığı görülür. Geyik donuna girmek, güvercin donuna girmek vs. gibi. Menakıpnamelerde ve nefeslerde don değiştirmenin pek çok örneği bulunur.

Maalesef, Bektaşilik[14] gibi sapık kabul edilen bir tarikat/mezhep Yeniçeri Ocağının resmi tarikatı olmuş, Ahilik gibi başka bir tarikat yapılanması da esnaf ve sanatkâr teşkilatını ele geçirmiştir. Yeniçeriler Bektaşi tarikatına mensuptular. 1826 yılında Vaka-i Hayriyye/hayırlı olay denen halk ayaklanmasıyla bu yeniçeri eşkıyasından millet nihayet kurtulabilmişti.[15] Dağa adam kaldırma, haraç toplama gibi her türlü gayr-i meşru işleri yapıp, ‘şeriat isterük, sadrazamı istemezük’ diye sık sık ayaklanan bu eşkıyalar modern yeniçerilerin bir bakıma öncülleri sayılırlar.

Bektaşilerin “Hak, Muhammed, Ali” şeklinde bir ilah mefhumları vardır. Bu üçlü Ali olarak görünmüştür. Allah; Ali’ye hulûl etmiştir. “Eline, diline, beline hâkim olma” şeklindeki temel ilkeleri Maniheizm’deki üç mühürden alınmadır. Bektaşilerin İslam’a ne kadar lakayd kaldıkları, haramları mübah kıldıkları herkesin malumudur.[16] Bu Bektaşiler zamanla Alevîler içinde eriyip, kayboldular.

Bugün kitap nedir, namaz nedir bilmez, hatta kendilerinin ayrı bir dine mensup olduğunu söyleyen bir zümre var ise bu Bektaşiliğin eseridir. Bu gün bizim Kuran’ımız; telli saz, vahyimiz nefesimizdir diyebilen bir zümre varsa –ki vardır- işte bu zümrenin oluşmasında Bektaşiliğin rolü yadsınamaz.

 

Osmanlılar dönemi medrese-tekke gerginliğinin temelinde; “vahdet-i vücut, peygamberlik, Mehdîlik, ehl-i beyt sevgisi, kerâmet, kutup ve sahib-i zaman, hurûfîlik, mesihîlik, bâtınîlik, ibâhîlik…vs. gibi birtakım tasavvufun sonu gelmez sübjektif yorumları yatar.

Yapılan araştırmalara göre 16.yüzyılın ilk yarısında, Anadolu’da 110 medrese mevcut iken, 626 zâviye ve hankâh, birer de Kalenderhâne ve Mevlevîhâne bulunmaktaydı.  Yine 17. yüzyıl Anadolu’sunda 388 tarikat şeyhinden sadece 83 tanesi medrese mezunudur. Yani, tekkelerin medreselere olan sayısal üstünlüğü yanında şeyhlerin cehaletleri de ilk bakışta fark edilmektedir.

Sonuç itibariyle; Osmanlılar döneminde, özellikle vahdet-i vücutçu tasavvuf, her türlü riski beraberinde taşıyan körü körüne şeyhlere bağlılık almış başını gitmişti. Yine şeyhlik, tıpkı hanedanlık gibi, babadan oğula (veya dâmâda) geçen “beşik şeyhliği” denen bir yapıya bürünmüş ve bir tür “mana aristokrasisi” sınıfı doğmuştu. Tekkeler asker kaçaklarının, esrarkeşlerin barınağı olmuştu. Neticede tüm bunlar, toplumsal yozlaşma ve bozulma ile birleşerek, Osmanlı’nın sonunu da getirmiştir. [17]

Anadolu İslam’ı denen bu folk İslam, bâ husus Alevi-Bektâşi heterodoksisi; bir takım gnostik ve Yeni Eflatuncu felsefeler, Şii eğilimli İslamî telakkiler, Şamanizm, Budizm ve eski İran dinleri ve de -az da olsa- Kitab-ı Mukaddes kaynaklı çeşitli inanç motiflerinin bir araya gelmesiyle oluşan heretik /sapkın bir dindir.

Alttan alta akmaya devam eden bu din hala Anadolu’nun “derin dini”dir.

Türklerin eski Gök Tengri’si,  şimdilerde “Yukarda Allah var” olmuştur.

Şamanizm gibi, Türklerin bugünkü dini de daha çok ölüm sonrasıyla alakalıdır.

Eski şamanlar, günümüzün şeyhleri!

Dünün uluları da, günümüzün kutupları olmuştur.

Eski Türkler hacet duydukları şeylerle mezara gömülürdü, Şimdi de mezarlar birer hacet kapısı olmuştur.

Eskiden ruh çağırma vardı, şimdi ruhaniyetinden istifade etmek!

Eskiden kutsal geceler vardı, şimdi de Kandil geceleri, [18]

Hala din denilince Türklerin akıllarına gizemli şeyler, belli görsel ibadetler gelmektedir. Din denilince akla; “yaşam şekli, adalet, sadakat, temel insan hakları, dürüstlük, güzel ahlak, sevgi, dayanışma, zulme direnme, akla ve ilme değer verme” gibi İslam’ın ana umdeleri gelmemektedir. İman etmek; Âmentü duasını ezbere okumaktan ibarettir. İman; evliya kerametlerine, peygamber mucizelerine, cinlere, perilere, yatırlardaki ermişlerin gizemli güçleri olduğuna inanmaktan ibarettir. Tüm bunlar Türklerin din algısının iki bin yıldır pek değişmediğini göstermektedir.

 

 



[1] İbrahim Sarmış, Rivayet Kültürü ve Yanlış Din Anlayışı, s.27

[2] Zübeyir Bulut, Alevi-Bektaşi İnançlarına İslam Öncesi İnançların Etkisi, Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, İnönü Ün. Mayıs/ 2012

[3] Şeyh Bedreddin aleyhinde yazılan çeşitli eserlere göre o; cismani haşri inkâr etmekte, âlemin kadîm olduğuna inanmakta, mesihlik ve nebîlik taslamaktadır. Haramı helâl, helâli de haram kılmak suretiyle Şeriatı değiştirmeye yeltenmektedir. O, Hıristiyan ve Yahudi sempatizanı olup, sonu fuhuşla biten âyinler ve zikirler düzenleyen, ibâhî ve bâtınî düşüncelere sahip, gözünü Osmanlı tahtına dikmiş biridir.

[4] Ferhat Koca, Osmanlı Dönemi Fıkıh-Tasavvuf İlişkisi, Çorum İlahiyat Fak. Der., 2002/I, s. 73-131

[5] Süleyman Uludağ, İstimdât, Tasavvuf Der., Ank/2002, s.26

[6] Kemal Yüce, http://www.genelturktarihi.net

[7] Fuzuli Bayat, Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı, Ötüken Yay., İst/ 2006, s. 161-164.

[8] İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, s.329

[9] Zübeyir Bulut, Alevi-Bektaşi İnançlarına İslam Öncesi İnançların Etkisi, Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, İnönü Ün. Mayıs/ 2012

[10] İslam Dünyasında en yaygın olan tarikatlardan Rufaîler, bazı zikir meclislerinde keramet izhar etmek için, şeyh ve ya halifesi, seçtiği bazı müritlerin yanak, karın, gırtlak gibi yerlerine şiş saplar, ateşte kızdırılmış demiri yalatır ve ya bunu çıplak bedenlerine temas ettirir. Ayrıca zehir içme, vahşi hayvanlarla oynama, ateşte yürüme gibi hokkabazlıklar ve sirk gösterileri yaparlar. Güya Allah ona ‘Senin ismin anılırsa, ateş yakmaz, sakinleşir. Sen yırtıcı hayvanlar üzerinde büyük bir hükme sahipsin’ demiş. [DİA, Rifaiyye md.]

[11] M. Emin Akfidan, Cezbe Risalesi, s.38

[12] Zübeyir Bulut, Alevi-Bektaşi İnançlarına İslam Öncesi İnançların Etkisi, Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, İnönü Ün. Mayıs/ 2012

[13] Hatice Arpaguş, Osmanlı Halkının Geleneksel İslam Anlayışı, s.81-5

[14] Bektaşiliği Hacı Bektaşi Veli bizzat kurmamıştır. Bektaşilik, 16. yüzyılın ilk yarısında Bâlim Sultan tarafından onun adına kurulmuştur. Hacı Bektaşi Veli’yi Osmanlı beyliği olmak üzere Orta ve Batı Anadolu’da tanıtarak tekrar hayata kavuşturan Abdal Musa olmuştur. Elvan Çelebi’ye göre Hacı Bektaş-ı Velî “tacı sultanı istemeyen Allah’ın kendisine edep, ilim ve takva verdiği bir şahsiyet olup Şeriatı bilip onunla amel eden tarikatta arif vasfına sahip bir kişidir.”  Eflâkî’ye göre ise o, kalbi marifetle dolu olan fakat şeriata uymayan, namaz kılmayan bir kimsedir. Nefahâtü’l-Üns’e göre Hünkâr, evliya taifesinden olduğu tevatüre ulaşmıştır. Tevârîhi Âl-i Osmân’a göre ise; şeyhlikten uzak budala bir azizdir. Eş-Şekâyik’e göre ise; keramet ve velayet sahibi bir zat olup, kabri civarında yapılan dualar makbuldür.

[15] Yeniçeri ocağının lağvedilmesinden sonra, sadrazam, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri ile şeyhülislâm ve devrin çeşitli tarikat şeyhlerinin de katıldığı bir toplantı neticesinde; bazı Bektaşîlerin oruç yemek, namazı terk etmek gibi kötülüklerden başka, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e aleni küfrettikleri tevâtür derecesinde vâkî ve malum olduğundan; Üsküdar, Eyüp, Hisar vs. gibi muhitlerde olan Bektaşî tekkelerinin altmış sene evvel yapılmış olanlarının kadîm itibar olunarak dokunulmamasına, diğerlerinin yıktırılmalarına, yıkılmayanlara diğer tarikat erbabından ve Sünnî birer türbedâr tayin edilmesine, tekkelerle birlikte bulunan cami, mescid ve medreselerin aynı maksatlar için kullanılmasına, eski ve yeni Bektâşî tekkelerinde bulunan Babalar ile mürid adındaki kişilerin tashîh-i itikad ettirilmek üzere Hadim, Birgi ve Kayseri gibi ulemâ merkezi olan beldelere sürülmesine karar verilmiştir.

[16] Ahmet Yaşar Ocak, Bektaşilik md. DİA, C.5, s.374-8

[17] Ferhat Koca, Osmanlı Dönemi Fıkıh-Tasavvuf İlişkisi, Çorum İlahiyat Fak. Der., 2002/I, s. 73-131

[18] İhsan Eliaçık, Bana Dinden Bahset, s.10-4

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir