İslam Dünyasında İtikadi ve Siyasi Sapmadan Sonra Yaşanan Tasavvufi Sapma;

İslam Dünyasında Tasavvufa Ortam Hazırlayan Sebepler;

Ümeyye oğulları, Abbas oğulları ve Ehl-i beyt taraftarları arasında yüzyılı aşkın süren, bitmek bilmeyen taht kavgaları, siyasi hırslar, dökülen yüz binlerce masum Müslümanın kanı bazı Müslümanları ümitsizliğe sevketmiş, bu dünyanın çivisi çıkmış dedirtmiş, onları dünyadan soğutmuştu. İnsanların mal, saltanat, kavmiyet mücadelesi içinde olduklarını gören, toplumda adalet ve eşitlikten bir ölçüde de olsa ümidini kesen bu kimseler kabuklarına çekilmişlerdir.

Emevi ve Abbasiler dönemindeki siyasi çalkantılar ve ekonomik adaletsizlik yanında toplumun ahlaki ve sosyal yapısı da çözülmeye başlamıştı. Abbasi saraylarında debdebe, safahat Sasanî saraylarını aratmaz olmuştu. Şarkıcılar, müzisyenler, cariyeler sarayları doldurmuş, israf başını alıp gitmişti. Her iki hanedan devrinde başta müzik ve eğlence oldukça yayılmıştır. Konserlerde ve eğlence meclislerinde içkiler içilmeye başlandı. Bu eğlence ve içki meclislerinde ahlaksızlıklar aldı başını gitti. Cariyeler muhtelif yerlerden seçilip getirildi. Sonuç itibariyle, ahlaksızlık ve çıplaklık çoğaldı. Emeviler devrinde daha mazbut olan Irak bölgesi, Abbasiler devrinde ahlaksızlık ve fücur merkezi haline geldi. Bunun başlıca sebebi; paranın oluk oluk akması ve Irak bölgesinin kozmopolit yapısıydı.

Müzik, oyun ve eğlence, lüks ve israfın yanında, top­lumda henüz bilinmeyen hadımlaştırma gibi ahlaksızlıklar da yaygınlaşmıştı. Harun Reşid’in oğlu Emin, halife olduğunda hür kadınlara ve cariyelere iltifat etmemiş, hadımlaştırılmış er­keklere ilgi duymuştu. Halk da Emiru’l-Mü’minin denen bu kimselere uydu. Bu hadımlaştırılan zavallılara bazen hizmetçi, bazen mual­lim, bazen şeyh veya üstat adı veriliyordu.

Bu ahlaki bozukluk yanında zındıklık da toplumda almış başını gitmişti. Ebu’l-Ala el-Maarri; Emevi halifesi Yezidin oğlu Velid, şair Dı’bıl, Beşşar, Ebu Nuvas, Salih İbn Abdilkuddus, Ebu Müslim el-Horasani, Babek, Afşin, Hallac-ı Mansur gibi tanıdık isimleri zındıklar arasında sayar.

Bu zındıkların kimisi, Mecusiliğin adet ve alışkanlıklarını seleflerinden miras almışlar­dı. Bunlar devrin İslami kimliği ve otoritesi karşısında göstermelik olarak İslam’a girmişlerdi. Fırsat buldukça da İslam’ı, elbiselerini çıkarıp attıkları gibi atmış, İslam’a ve Müslümanlara her türlü zararı planlamış, kendi din ve felsefelerinin propagandasını yapmışlardır.

İslam öncesi Yunan ve Roma Medeniyeti Helenizm suretinde Mezopotamyayı etkisi altına almıştı. Helenizm, etkinliğini fütuhat dönemi sonrasında Hristiyan-Yahudi ve Zerdüştî gibi azınlıklar arasında belli ölçülerde sürdürdü. Yeni Eflatunculuk ile Hermesçilik, Maniheizm, Stoacılık ve Gnostizm gibi ekoller İslam kültürüne değişik yollarla girmiştir. Özellikle Fars Helenizmi ve Farslılaştırılmış Hint düşüncesi İslam kültürünü etkilemiştir.

İslam öncesi dönemde Mısır’dan İran’a kadar uzanan bölgelerde yaygın olan yüzlerce medresede genellikle Grek ilim, edebiyat, felsefe ve ilâhiyâtı tedris ediliyordu. İran’dan, Hintten veya Pisagor düşüncesinden, Hermescilikten hatta Yeni Eflâtunculuk’tan gelen unsurlar bu medreselerde yayılmaktaydı.

Diğer taraftan Beytü’l-Hikme gibi kurumlarda yabancı kültür ve ilimleri tercüme yoluyla Arapçaya kazandırma faaliyetleri, yabancı kültürlerin İslâm toplumu içerisinde yayılmasında etkili olmuştur. Sokrates, Solon, Hermes, Pisagor, Lokman gibi gerçek yahut hayalî şahsiyetlere izafe edilen hikemî mecmualar ve Yunan, İbrani, Süryâni, İran, Hind ve Keldânilere ait çeşitli bilim, felsefe ve öğretiler tercüme edilmiştir.

Müslüman fatihler, Atlas Okyanusu ile Hind Okyanusu arasındaki coğrafi bölgelere egemen olduğunda başkent Bağdat, dünyanın başkenti konumundadır. Arapça ortak dil olmasına rağmen Bağdat’ta onlarca dil konuşuluyordu. Müslümanların hâkim oldukları toprakların çok renkli bir demografik yapısı vardı.  Bu yıllarda farklı fikri ve felsefi akımlara büyük tolerans gösteriliyordu. Bağdat; bu yıllarda her türlü fikrin özgürce tartışıldığı, yepyeni düşüncelerin serpilip geliştiği tüm dinlerin, felsefelerin ve milletlerin yan yana yaşadığı yıllardır. O yıllarda dünyanın kültür merkezi olan Bağdat’a gelenler kendi inanç ve kültürlerini de taşıyorlardı. Bağdat’ın bu özgürlük ortamı, burasını tüm insanlar için bir cazibe merkezi yapmıştı. İskenderiye Okulu dağıldığında Yeni Eflatuncu filozoflar buraya yerleşmişti. Bizanslılardan aforoz yiyen Süryaniler buraya göçmüştü. Antik Yunan felsefesi Bağdat’ta yeniden canlanıyordu. Harran Sabiîleri burayı yurt edinmişlerdi.  Abbasi halifeleri, antik medeniyet birikiminin vârisi olmaya girişmişlerdi. Maniheistler, Zerdüştler, İhvan-ı Safa, Yunanlı filozoflar, Agnostikler, Sofistler, Seneviyye/ Düalistler, Yahudi ve Hıristiyanlar inanç merkezlerini buraya taşımışlar ve özgürce münazara ve tartışmalara katılıyorlardı. Şehre ulaşan bütün kitaplar, fikirler Arapçaya çevriliyor ve tartışmaya açılıyordu. Tercümelere büyük harcamalar yapılıyor, özellikle Hıristiyan entelektüeller çok büyük itibar görüyordu.

**

İlk başlarda zühd, İslâmî bir kavramdan ziyade, bu kavram etrafında toplanan sosyal bir hareketi ifade etmekteydi. Bu zühd hareketi, Ebuzer el-Gıfarî, Abdullah İbn-i Ömer gibi sahabenin, daha sonra Tabiûn döneminde, Hasan el-Basrî gibilerin temsil ettiği pasif direniş hareketidir. Müslümanlar hızla zenginleşmişler, Hz. Osman’ın halifeliğinin son altı yılında bu zenginleşmeye bağlı olarak, toplumda bir takım yozlaşmalar görülmeye başlandı. Bu zahidler, içinde yaşadıkları toplumum siyasal, sosyal yapısındaki bozulmayı, özelliklede dünyevileşmeyi kabulle­nemediler. Bu zâhidler hareketi hiçbir nazari mistik temele dayanmadığı gibi, organize bir hareket de değildi. Dolayısıyla, sonraki sûfilerin kendilerinden göstermeye çalıştığı bu zahidlerin sonraki dönemlerin mistik/felsefi teoriler üreten muta­savvıflarıyla hiçbir alakası yoktur.

Saf bir ahlak hareketi olan bu zühd hareketi, daha sonraları Kuran’daki “tevekkül” kavramının yanlış yorumlanması ile, rızk için sebeplere sarılmaya gerek görmeyen bir felsefeye doğru evrildi. Ülkede yaşanan iç savaş ve siyasi kaostan, bu tevekkül /işleri Allah’a bırakma anlayışı ile kolayca kurtulmak mümkün oluyordu!

Buna ilave olarak bir de, İslam fıkıhçılarının “itaat” kavramına ve şeriatın emrini yerine getirme görüşüne alternatif olarak “Allah aşkı” ortaya atıldı. Bu ideal Allah aşkı uğruna gerektiğinde bütün dünya nimetleri feda edilebilirdi! Üstelik bu aşk tek taraflı da değildi! Sen Allah’ı seversen, O seni sevmez mi? O, seni severse sevdiğine zulmeder mi? Örneğin; cehenneme atar mı? Rabia ile başlayan “İlahi aşk” sonraki aşamalarda felsefi bir temele de sahip oldu. Bu aşk sayesinde sufiler Allah’a naz yapmaya başlarlar. “Keşf” adı verilen aracısız bilgilerini Allah’tan almaya başlarlar. Devamında marifete erişen bu sufilerden ibadet sorumluluğu da düşmeye başlar. Ya da yeni ibadetler icat edilir.

Bu hareket mensuplarına ilk başlarda Zühhad (zahitler), Kurrâ (Kuran’ı çok okuyanlar) deniliyordu. Bunlar Kuran okunduğunda, ya da Kussas (kıssalar anlatan kıssacı vaizler)’ın dinlediklerinde ağlaşan samimi Müslümanlardır. Daha sonraları bu halk vaizleri olan kıssacılar, halkı etkileyebilmek için, Hristiyan, Yahudi, Gnostik ve hatta Budist ve Zerdüşt kaynaklardan ne buldularsa, alıp getirdiler. Ve gerçekten de halkı büyük ölçüde de etkilediler. Artık bu zahidlere “Zuhhad” değil de “sûfî” denilmeye başlanacaktır.[1] Ki hadisçiler de bu Ubbad ve kussaslar arasından çıkmıştır.

Bu arada terceme faaliyetleri ile Yunan, Fars, Hint kültürü özellikle sûfilere aradıkları felsefî argümanları temin eder. Bu arada özellikle pagan toplumlardan öğrenilen sihir, tılsım, cifr, harflerin esrarı, simya, astroliji gibi majik, okült ilimlerden sufiler büyük ölçüde yararlandılar.  Bayezid, Hallaç, Zünnûn, Ebu’l Hasan eş-Şazeli gibi sufiler aynı zamanda iyi birer simyacıydılar.

Tasavvuf, Abbasiler döneminde bir takım mistik gayr-i islamî kültürlerle temas sonucu ortaya çıkmıştır. Kuran’dan pek çok kelime alındı, İslami kavramların içi boşaltıldı, bu kavramlar gayr-i islami kültürlerden ödünç alınan muhtevayla dolduruldu. İşte tasavvuf; temelden farklı bu iki kültürün sentezinden ibarettir. Kelimeler Kuran’dan, kavramlar Hermetizm’den, Sabilikten, Zerdüştlükten, Gnostizm’den ve Yeni Eflatunculuktan!

Bu felsefi temelli zühd hareketinin Irak’ta başlaması ve Irak’ın İran ile yakın teması dikkate alındığında, eski İran dinlerinin oynadığı rol çok açıktır. Daha Emeviler devrinde başlayan eski Yunan, Hint ve Sasani kültürünü tercüme hareketinin özellikle aydın kesimde meydana getirdiği kültürel ve itikadi çalkan­tıları hesa­ba katmak lazımdır. Özellikle İran yolu ile geçen mistik Hind kültürünün yanında, Yunan felsefesi de aydınlara oldukça cazip gelmiştir. Bütün bunlar muhtelif fikri, itikadi, felsefi eğilimlerin yanında tasavvufun da doğup gelişmesi, yayılıp güçlenmesi için uygun bir ortam hazırladı.

Yukarıda değindiğimiz bu zahitler daha sonraları kitleler halinde İslam’a giren ve değişik kültürleri beraberinde getiren insanlarla yüzyüze gelmiş, tercüme hareketiyle İslam toplumuna giren Hint, Yu­nan, Sasani gibi kültürlerle muhatap olmuşlardır. Münzevi hayat yaşayan bu kimselere Hint ve İran kültürü, özellikle de İsrailiyyat ve Mesihiyyat kaynaklı, dünyayı yeren uydurma rivayetler oldukça etkili olmuştur. Ayrıca, bu milletler­den ihtida eden kimi insanlar eski anlayış ve geleneklerine göre yaşamaktaydılar. Nitekim toplumda gizli olarak başlayıp, daha sonra ta­savvuf olarak adlandırılacak olan bu akımın başını Acemlerin/İranlıların çektiği görülmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, zahidane bir hayat yaşayanlar, dışa­rıdan gelen İslam dışı kültürlerin felsefelerini din haline getirmişlerdir. Toplumda İslami yaşayışta meydana gelen sapma Hint ve Sasani kültüründeki mistik hayat ve felsefe ile bütünleşince, bildiğiniz tasavvuf akımı doğmuştur. Böylece, yabancı din ve felsefelerin dominant olduğu, İslamî unsurların ise makyaj mesabesinde kaldığı bir melez kültür, yeni bir sentez ortaya çıkmıştır. Bunu taraflı, tarafsız tüm araştırmacılar kabul ve itiraf etmektedir.

Oryantalist Dozy, tasavvufun İs­lam’a İran’dan girdiğini söylemektedir. Goldziher ise, İbn Haldun’un görüşünden etkilenerek tasavvufta iki de­ğişik akımın bulunduğunu söyler. Birinci akımın, İslam’ın ruhuna ve Ehl-i sünnet mezhebine yakın zühd olup büyük ölçüde Hristiyanlığın ra­hiplik sisteminden etkilendiğini, diğerinin de felsefi akım olduğunu, bununda Yeni Ef­latunculuk ve Hind Budizminden etkilendiğini belirtir. [2]

Nicholson’a göre; Tasavvuf, Yunan düşüncesinin ve Doğu dinlerinin, daha açık bir ifadeyle, Yeni-Eflatunculuğun, Hıristiyanlığın ve Gnostisizmin birleşiminin bir ürünüdür.

İslam toplumunun Kuran ve sünnete dayalı takva anlayışı yerine İslam’ın onaylamadığı zühd yaşamını seçmelerinden sonra, İslam dışı bu kültür ve felsefeler, onları itikatlarına varana kadar etkilemiştir.

Müslüman Araplar bir yüz yıl içinde Atlas okyanusundan Hind okyanusuna kadar olan coğrafyayı fethetmişlerdi. Öyle kadim ve büyük medeniyetlerle, kültürlerle karşılaştılar ki, kendilerini adeta çıplak hissettiler. Ellerinde bir tek Kuran ve o Kuran sayesinde elde ettikleri siyasi birlikleri vardı. Son derece sade ve basit olan İslami inançlara sahip Müslümanlar, karşılarında İran, Mısır, Mezopotamya’nın dinleriyle, kültürleriyle karşılaştıklarında haliyle etkilendiler. Ayrıca İslam’ın hoşgörüsü sayesinde tüm bu fethedilen toprakların halkları dinlerini bugünden yarına değiştirmediler. Her toplum ve millet topraklarını işgal etmiş yabancılara karşı kendi dinini, kültürünü koruma çabasına girer. Bu milliyetçi kimselerin bazısı açıktan, bazısı Müslüman görünerek İslam ile mücadeleye devam etmiştir.

Özellikle İranlılar milli dinleri Zerdüştlüğü her fırsatta Müslümanlara yaymaya çalışıyorlardı. Hatta Zerdüşt sûfîler Müslümanların hayranlığını ve takdirini kazanmış, büyük arifler olarak el üstünde tutuluyorlardı. Hz. Ömer devrinde fethedilen İran, Müslümanlardan intikamını almak için fırsat kolluyordu. Nasıl Moğollar tüm dünyayı askeri olarak zaptetmelerine rağmen, kısa bir zaman sonra ele geçirdikleri toprakların kültürlerini, dinlerini benimseyip, onlar içinde eriyip gittilerse -onlar kadar olmasa da- Müslüman fatihler de, ele geçirdikleri bu toprakların eski sahiplerinden oldukça etkilendikleri tarihi bir vakıadır.

Sûfîlerin büyük bir kısmı İslam’a yeni giren milletlere mensuptur, özellikle de İranlıdırlar. İbrahim b. Ethem, Şakik el-Belhî, Beyazıd-ı Bistamî, Ebu’l-Hasan el-Harakanî, Haris el-Muhasibi, Sehl et-Tusteri, Hâkim et-Tirmizi, Hallac Horasan/İranlıydı. Mesela; ilk sûfîlerden Şakîk Belhî ve İbrahim Ethem Belh’lidir. Belh, Mecusiliğin kurucusu Zerdüşt’ün ikinci vatanıdır. Burası Mecusiliğin kitabı “Avesta”nın fikirlerinin neşv-ü nema bulduğu, İran gnostizminin üssüdür. Mevlana’nın babası da buradan göçüp, Anadolu’ya gelecektir. Bistami, Attar, Mevlana kitaplarını farsça yazmışlardır. Kuşeyri, Câmi, Attar, Kalebâzi, Suhreverdî, Gazali, Tebrîzi, Celaleddin Rumi gibi pek çok tasavvuf ileri geleni hep İranlı/acemdir. Farsça tasavvuf dili haline gelecektir.

Ünlü şarkiyatçı Dozy’e göre; tasavvuf İran menşeilidir. Çünkü tasavvuf İslam öncesi İran‘da mevcuttu ve bu bölgelere de Hindistan’dan gelmiştir. Her şeyin Allah‘tan geldiği ve yine O‘na döneceği düşüncesi, âlemin bizatihi varlığının olmadığı ve gerçek varlığın Allah olduğu düşüncesi İran‘da çok yaygındı.

Maruf el-Kerhî, Cüneyd-i Bağdadî, Harraz Iraklı idi. Ebu Süleyman ed-Daranî, Ahmed b. Asım el-Antakî Suriyeliydi. Zünnun el-Mısrî adından da anlaşıldığı üzere Mısırlıdır.

Tasavvufun İslam dışı ithal kültürlerin eseri olduğunun en büyük kanıtlarından biri, Zünnun el-Mısrî denen bu kişidir. Eski ve yeni araştırmacıların çoğuna göre bu zat,  teozofik tasavvufun kurucusu olarak görülür. Zünnun el-Mısrî’de Yeni-Eflatuncu felsefe ve Hermetik kültürlerin etkisi çok barizdir. Zünnun, sihir, tılsım ve simya gibi gizli ilimlerle uğraşmış, bunlarla tasavvufu mezcetmiştir. Tasavvufi ‘Haller ve Makamlar’dan ilk söz eden kişidir. Tasavvufî düşünceyi, ilk defa sistemleştirme girişiminde bulunan kişidir.  Sisteminin en büyük iddiasını marifetullah’ın ancak vecd yoluyla, tasavvufa intisap ile elde edilebileceği inancı oluşturur. Ma‘ruf‘un ilk defa söz ettiği, Allah’a ulaştıran bu sırlı bilgiyi /Ma’rifet’i elde etmenin safhalarını ve şartlarını belirlemiştir. Onun İsm-i Azam‘ı bildiği söylenmiştir. Ebdal, Nukaba, Nuceba ve Kaimûn gibi adlarla anılan Ricalül gayb kavramından ilk söz eden de odur.[3]  Onun bütün bu çalışmaları zındıklıkla suçlanacak kadar tepki çeker. Birkaç defa ipten döner. Zamanla ortalık yatışır. Öyle ki,  onu zındıklıkla itham eden kesimler, zamanla onu büyük evliya kabul edecek kadar tasavvufun büyüsüne kapılırlar.

Bugün tasavvuf denen felsefe ve yaşam tarzı Hz. Peygamber ve ashabı zamanında bilinmiyordu. Asr-ı saadette bugünkü felsefi- işraki tasavvufun yahut şeyh-mürid sisteminin ve­ya tasavvuftaki sayısız bid’at ve hurafenin zerresi bulunmuyordu. Hatta günümüzde kişinin Müslümanlığının mihengi olarak görü­len keramet, velayet, ermişlik gibi şeylerden kimselerin haberi yoktu! Bu bakımdan sözkonusu gayr-i islami birçok anlayış ve yaşayış şekli dışarıdan, ecnebi unsurlardan geldiği âşikardır.

İlk tasavvuf hareketini, bir tür zahitlik olarak değerlendirsek bile, bu zahitliğin, Kuran’da bu­lunmadığını ve bunun ilk Müslümanlar için yabancı olduğunu belirtmeliyiz. Herkesin bildiği gibi, Hristiyan manastır hayatı, Hind dervişlerinin terk-i dünya fikriyatı, insanın meşru ihtiyaçlarından bile uzaklaştığı, evlenmenin, ticaret yapmanın kerih görüldüğü bir zahitlik anlayışı İslam’a taban tabana zıt şeylerdir. Bu manada bir zahitlik İslam’ın ruhuna yabancıdır ve tamamen dışarıdan ithaldir.

Mesela; Şihabeddin Sühreverdi, sûfîlerin geçimlerini dilencilikle temin etmelerini, rahipler gibi bekâr yaşamalarını ve manastırvari yerlerde, hânkâh’larda yaşamalarını tavsiye etmektedir.[4] Hatta Sühreverdi’ye göre; tüm insanlar onun yolunu izlese, hiçbir iş yapmadan seccade de oturup, Allah’ı zikretseler, İstanbul’u bile fethedebilirler!

Tasavvuf tarihçileri tasavvuf‖ kelimesinin hicri ikinci asırda kullanıldığı konusunda ittifak halindedirler. Sufî sıfatı ilk defa, kendine has bir riyazet akidesi bulunan Kûfeli Şii kimyager Cabir bin Hayyam ve tanınmış mutasavvıf Kûfeli Ebu Haşim’e verilmiştir. Elli yıldan az bir zaman sonra, bu kelime Irak sufîlerinin bütününe delalet ve iki asır sonra ise, İslâm sufîlerinin bütününü ifade etmeye başlayacaktır. Hicri ikinci asrın başlarında yabancı bir moda ve Hristiyan menşeli olduğu için ayıplanan “suf /beyaz hırka” giyme âdeti daha sonraları, Sünnî Müslümanların başlıca kisvesi olacaktır.

 

Tasavvuf Akımının Geçirdiği Başlıca Safhalar

1.Dönem: Zühd Devri; Hicri ilk iki asırlık dönem. Bu devirdeki sûfîlere; abid, zahid, kurra gibi isimler verilmekteydi. Hasan el-Basri, Veysel Karani, Râbia, Malik b. Dinar gibi zahidlerin temsil ettiği bu akımın en belirgin özelliği; marifetten çok amele, ilhamdan fazla ibadete, keşiften çok ahlaka, kerametten çok istikamete önem verdikleri dönemdir.

2.Dönem: Tasavvuf Devri; Hicri üçüncü asırdaki tasavvuf hareketidir. Bu devirde amel, taat ve zühd arka planda kalmış, ilim, marifet ve vecd halleri öne çıkmıştır. Bunların bir kısmı kitaba ve akla -olabildikleri kadar- bağlı olanlardır. Muhasibi, Serrac, Ebu Talib Mekkî, Kuşeyri, Hücvirî, Gazali gibileri. Bunlar gulat-ı sûfîye/aşırı sûfîler ile de mücadele halindeydiler. [5]

Bir diğer ana damar ise akla ve istidlale pek önem vermeyenler. Bayezid-i Bistamî, Hallac, Hâkim Tirmizî, Attar ve Mevlana gibiler.

Sûfîlerin ruhani gelişmelerini sağlamak için, Zü’n-Nûn el-Mısrî (v.245) tarafından tasavvufî tevbe, rıza, şükür gibi, isimleri Kuran’dan ödünç alınan kelimelerle ifade edilen “makamlar” icad edildi. Ki, bu zat kadim Mısır Hermetizminin temsilcisidir. Nitekim İslam uleması tarafından zındıklıkla itham edilmiştir.

H. 4. asırda değişik yer ve medeniyetlerden tasavvufa birçok yabancı kültür girmiştir. Bu dönemde Kuran ve sünnetten epey uzaklaşılmıştır. Hristiyanlık, Hint ve İran din ve mezheplerine dayanan hurafeler İslam toplumuna girmiş ve yayılmıştır. Tasavvufçu zümrenin oluşmasında Hristiyan rahiplerin, Suriye ve Mısır’daki kilise ve manastır kültürünün, Yahudi zühdünün dirilişi vardır. Yeni Eflatuncu düşüncelerin de bunda açık etkisi olduğu kesindir. Nitekim o yüzyıllarda Hint yoga sisteminin büyük revaç bulduğu anlaşılmaktadır. Feyiz/sudur ve Vahdeti vücud anlayışı Yeni Eflatunculuktan, ittihad ve hulul Hristiyanlıktan, sarhoşluk edebiyatı ve müzik Budizm’den geldiği bir gerçektir.

3.Dönem: Vahdet-i Vücud Felsefesinin tasavvufa bütünüyle hâkim olduğu felsefi tasavvuf dönemidir. Tarikatların kurulduğu dönemdir. Artık mutasavvıflar çeşitli riyazet temrinleriyle nefsi yok ederek(!) gaybın sırlarına vakıf olmaya çalıştıkları, kâinat üzerinde bir takım esrarengiz kuvvetlerle tasarrufta bulunmaya çalıştıkları dönemdir. Bu dönem, akıl ve şeriatın büsbütün devre dışı kaldığı, ilham ve keşfin ön planda olduğu dönemdir. [6] Bu dönem artık tasavvuf felsefesinin, ya da “Felsefî Din’in” İslam’ın karşısına dikildiği, onun yerini almaya başladığı dönemdir.

Bu aşamada Yeni Eflatuncu teozofi Muhyiddin İbn-i Arabî tarafından metafizik bir sistem olarak geliştirildi. Böylece Pagan felsefesi olan panteizm isim değiştirerek Vahdet-i Vücud teorisi olarak tüm tasavvufu egemenliği altına aldı.

Bu dönemde öncekilere oranla Felsefe, Kelâm, Tasavvuf ayrılığının büyük oranda kaybolduğu görülür. Ara sınırlar kalkar, hepsi birbiri içine geçer. Bir zamanların zahîdleri bu dönemde ünlü birer filozof ve kelamcı olup çıkarlar. Artık büsbütün birbirinden farklı ilim dalları iç içe geçmiş ve garip bir mozaik bir yapı oluşmuştur. Buna tasavvuf felsefesi mi, akaidi mi, kelamı mı denileceği artık kişinin tercihine kalmıştır.

İslam dünyasını içi­ne alan geniş topraklarda tasavvuf, yavaş yavaş belli bir teş­kilat dâhilinde düzenlenmiş, başlarında mutlak itaat edilen ve şeyh olarak isimlendirilen, birtakım takım tarikatlar orta­ya çıkmaya başladı.  Şeyhin mutlak otoritesi altında sistematize edilen bu teşek­küllerin ilk örnekleri, hiç şüphe yok ki, daha önceki Yahu­di, Hristiyan yahut Budist tarikatlardır.

Bu Müslüman tarikatların hiçbirinin İslam’ın doğup, büyüdüğü Hicaz bölgesinde çıkmamış olması, üzerinde durup, düşünül­mesi gereken bir husustur. Ki, bu bölge günümüze kadar hala tasavvufa olan mesafeli tavrını devam ettirmektedir. [7]

 ***

Tasavvuf İslam’dan Sapmadır

Felsefi tasavvuf; İslâm’ın içinden doğan ve gelişen bir mistik hareket değildir. Tasavvuf; yukarıda bahsedilen zühd hareketinin, İslâm coğrafyasında, Budizm, Maniheizm gibi dinlere dayalı Hind-İran mistik kültürleriyle, Hellenistik dönemin Gnostik ve Yeni Eflatuncu fel­sefi etkileriyle ve nihayet köklü bir Yahudi ve Hıristiyan mis­tik geleneğinin kalıntılarını taşıyan Mısır ve Suriye bölgelerindeki mistik kültürlerle birleşerek oluşan sentezin adıdır. İşte bu sente­zin, İslâm’ın beşiği olan Hicaz’da değil de, Mısır, Suriye, Irak ve İran gibi, yüzlerce yıllık eski mistik dinlerin ve kültürlerinin izlerini hâlâ canlı bir biçim­de koruyan ülkelerde ortaya çıkmış olması bunun en kuvvetli delilidir. Yine ilk sûfîlerin büyük bir kısmı mevalidir. Bunlar bir iki nesil önce ya Hıristiyan, ya Zerdüşt, ya da Maniheist olan kimselerdi.

İslam fatihlerinin İslam coğrafyasına kattıkları toprakların eski sahipleri, bu gözü pek Bedevileri, medeniyetçe daha aşağı seviyede görüyorlar, İslâm’ın tevhid inancını da fazla yalın ve açık bu­luyorlardı. İşte bu köklü ve yerleşik kültürün mensupları, -kendilerince üstün- kültürlerini galiplerin inanç kalıpları içerisinde tekrar diriltme, yaşatabilme ve koruyabilme çabasına giriştiler. İşte tasavvuf bu çabanın ürünüdür. [13]

Tasavvufun gayr-i İslami kaynaklardan beslendiğinin en bariz kanıtı İslam’ın Yaradan ve yaratılan ayırımını ve Allah’ın biricikliğini yok eden teolojisi ve ontolojisidir. Tasavvuf, İslâm’ın tevhid akidesine mukabil, yaratan ve yaratılanın vahdetini esas almış, yaratılan mevcudatı, Yaradan’ın tecellisi, zuhuru olarak görmüştür.

Tasavvuf, buna ilave olarak bu Hâlık-mahlûk ikiliğini ortadan kaldıracak bir “aracı” kavramı da geliştirdi. İnsan-ı kâmil dediği bu aracı kavramını, -tanrısal niteliklerle donatarak İslâm’ın peygamberlik kurumuna ra­kip olarak geliştirdiği- velayet teorisi içine yerleştirmiştir. Velilik kavramı, Hristiyan mistisizminden, gnostizmden ve Yeni Eflatunculuktan alınan muhteva ile bambaşka bir kimliğe bürünmüştür. Peygamberlerle veliler yarıştırılmış, “hatem’ül-evliya” teorisi ile Velilik, peygamberlikten üstün sayılmış, Kralın hazinedarından kredi alması gibi, Peygamberimiz de ilmini şah-ı velayet sahibinden almıştır!

Velayet nazariyesi ile birlikte kâinatı idare eden “koruyucu veliler” ortalığı kapladı. Abdal, evtâd gibi isimler verilen ve başlarında bütün kâinatın onun etrafında döndüğü, -nasıl değirmen kayası, kutub denen milin etrafında dönüyorsa- kutub ya da kutbu’l-aktab (kutupların kutbu) bulunurdu.  Kutub yahut Gavs tâbir edilen en üst noktada kâinatı Allah adına idare eden en büyük veliden, aşağıya doğru hiyerarşik bir şekilde sıralanan birçok alt ilah üretilmiştir. Velâyet teorisi dikkatlice incelenirse, İslâm’ın tevhid inan­cıyla bağdaşması mümkün olmayan, adetâ Allah’ın sıfatlarını ve kudretini onun adına kullanan insanüstü fevkalâde vasıflar­la donanmış bir ‘yarı tanrılar’ panteonu ile karşı karşıya geliriz.

Yine bu tasavvufi veliler düzeninde her yerde bulunan, ölümsüz bir “Hızır” bulunur. Hızır bazen yolunu şaşırmışlara yol gösterir, bazen de sûfîlere hırka, hil’at giydirir, onları ilahi misyonla görevlendirir.

Felsefi tasavvuf “makamlar ve gnostik ahval/ haller” teorisinden sonra “fenâ ve bekâ” teorileri geliştirmiştir. Allah’a giden “seyr-i sülûk” nazariyesinin ortaya çıkması ile birlikte beşeri sıfatların, ilahi sıfatlarda yok olması, kişinin Allah’ta fani olması demek olan “fenâ” nazariyesini Beyazıd-i Bistamî ortaya atmıştır. Harrâz da, fena teorisini daha ileri götürerek, insanın Tanrı’da, Tanrı’yla birlikte varolması demek olan “bekâ” teorisini ortaya attı.

Sûfîler “ilm-i tevhid”in karşısına “marifet /gnosis” nazariyesini çıkardılar. Onlar bu sezgiye dayalı, irfan/ gnosis/ marifet sayesinde yanılmaz bir batınî bilgiye sahiptirler. Onlar bu marifet ile şeriatın ötesine geçmişler ve artık şeriata ihtiyaçları kalmamıştı.

Tevhid iki anlama gelir; Birincisi; Allah’ı birlemek, O’nun sıfatlarını kimseye vermeyerek, O’nu tenzih etmek! Diğeri ise; iki şeyi bir araya getirmek, birleştirmek. Sûfîler tevhidi, bu ikinci şekliyle kabul ederek, onu vahdete çevirdiler, Halık ile mahlûk’u birleştirdiler ve buna Âriflerin tevhidi, vahdet-i vücud dediler. Böylece İslam’ın en mümeyyiz vasfı olan tevhid inancı kaybolmuş, son din dinlerden bir din konumuna düşürülmüş, hatta ilkel Paganizme rucû’ ettirilmiştir.

H.3. yüzyılda tasavvufun felsefileşmesine bağlı olarak ruh, nefs, kalb, keşf, marifet, fenâ, bekâ gibi kavramlar tasavvuf düşüncesinin şekillendirmeye başlar! Zâhir-Bâtın ayrımı iyice belirginleşir. Bâtîni konuları kendilerine ihtisas alanı kabul eden sûfiler inançlarının doğruluğunu ispatlamak için zâhir dedikleri şeriatın Kitap ve Sünnet’te anlamını bulan sınırlarını değiştirirler! Kişisel zühd hareketinden felsefî, itikadî bir sistem haline dönüşen hareket, çok geçmeden karizmatik şeyhler ve onların muti köleleri olan müritler ile toplumsal bir harekete dönüşür. Bu gönüllü kölelik sistemini garantiye almak için şeyh-mürid ilişkileri kesin kurallara bağlanmıştır. “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” sözü bunu temin için söylenmiştir.

Bu gnostik, maniheist fikirlerin tasavvufa hâkim olmasıyla, bir nur metafiziği geliştirildi. Mutlak nur olan Allah’tan, tüm nurların /mevcudatın sudur ettiğini, Hz. Muhammed’in “Aslî Nur” olduğu, “Nur-u Muhammedî” nazariyesi ile Sünni Müslümanlara kabul ettirdiler. Muhammed Allah’ın nurundan yaratılan ilk nur olup, bütün kâinat da bu ilk nurdan yaratılmıştır! Bunlar tam olarak Pagan filozof Plotinus’un meşhur sudur teorisidir.

Bu yapısıyla tasavvufun gerek siyasî çevrelere, gerekse halka kendini kabul ettirmesi ve birçok muhalif çev­reye rağmen, varlığını sürdürerek bugünlere gelmesi pek de kolay olmamıştır. Bugün büyük birer veli olarak takdis edilen Bâyezid-i Bistâmi, Cüneyd-i Bağdadi, Hallâc-ı Mansûr gibi mutasavvıflar ve bunların tev­hid inancına aykırı tasavvufi teorileri, o zamandan, bu zamana ulemâ tarafından şiddetle tenkit edilmiştir. Bu sûfîlerin bir kısmı zındık ve mülhid ilan edilmiş, bir kısmı da idam edilmiştir.

Tasavvufun kendini kabul ettirme mücadelesi H.5. yüzyıla kadar sürdü. Bu arada mutasavvıflar, ilk teorilerini birtakım te’villerle yumuşatıp ulemanın ve siyâsi çevrelerin tepkisini daha az çekecek biçimlere soktular. Ayrıca silsilelerini Peygamber’in damadı Hz. Ali’ye bağlayarak kendile­rini meşrulaştırmaya çalıştılar. Tabiatıyla bu arada pek çok silsile de uyduruldu. Tasavvuf ancak İmam Gazâli’nin gayretiyle İslâm’la barışık hale getirile­rek bir yu­muşama sağlandı. Bundan sonra, keramet sahibi (!) karizmatik şeyhler sayesinde Müslüman kamuoyu­nun büyük bir çoğunluğu tasavvufu İslam’la özdeşleştirecek, hatta bu sûfîleri en hakiki, saf, ihlâslı Müslümanlar olarak takdis edecektir! Öyle ki; vaktiy­le sûfileri zındık ve mülhid olarak gören halkın çoğunluğu bugün, tasavvufu kabul etmeyenleri neredeyse İslâm dışı sayacak bir noktaya gelmiştir. Bununla beraber, tasavvuf ve sûfîlerin, bilimsel olarak İs­lâm’ı temsil eden ve otoritesini buradan alan ulema ile arasındaki ihtilaflar hiçbir zaman bitmedi. Vahdet-i Vücud teorisinin ve buna bağlı olarak -mutasavvıfların açıktan te­lâffuz etmedikleri, ama zımnen peygamberlerden üstün ol­duğunu imâdan da kaçınmadıkları- insan-ı kâmil teorisinin İslâm’ın tevhid inancında açtığı yaralar sebebiyle, İbn Teymiyye ve Birgivi Mehmed Efendi, Kadızade Mehmet Efendi gibi ulema tasavvufa ve mensuplarına savaş açmışlardır.

**

Sûfîlere göre tasavvuf kısaca; seyr-i sülûk, marifetullah ve kemal/vuslat aşamalarından geçen mistik, ruhî bir yoldur.

Seyr-i Sülûk; Şeyhe biat etme, tevbe alma[14], riyazet, halvet, uzlet, zühd, vera’, zikir, vird, murakabe, şeyh ile rabıta yapma, onun ruhaniyetinden istifade etme, Allah’a yolculuk.

Marifetullah; Allah’ı tanımak, O’na âşık olmak, O’nda fani olmak, eriyip, kaybolmak, kendisi dâhil her bir şeyin Allah olduğunu keşfetmesi, Allah’ın mevcudat’a hulûlü ve ittihadı, vahdet-i vücud felsefesini içselleştirme. Bu mertebe; tarikat sonrası marifet aşamasıdır. Burada vecd, istiğrak, sekr, sahv, mahv, fena/O’nda fani olup, O’nunla baki olmak, vs. vardır.

 Kemal mertebesi; Vuslat’ın gerçekleşmesi ile uzun ve çok tehlikeli seyr-i sülûk sonunda, marifet sonrası ulaşılan hakikat mertebesidir. Artık kişi ‘İnsan-ı Kâmil’ olmuş, Allah’ın tüm isimlerinin kendisinde tam olarak yansıdığı, Allah’ın kendisine âşık olduğu(!) büyük veli olduğu aşamadır. Artık o gayb ilmine muttali, ledünnî ilme sahip biridir. Kalplerde olup biteni bilir, duası asla geri çevrilmez, zaman içinde yolculuk yapar, aynı anda birçok yerde olabilir, vs.

Tabii tüm bunların ne İslam ile alakası vardır, ne de ontolojik olarak, reel âlemde bir gerçekliği vardır. Kelimeler Arapçadır, içleri ise başka kültürlerin kavramlarıyla doldurulmuştur.

Böylece tasavvuf din içinde din oldu.  Hatta, din üzerinde din olmuştur.

**

Ahmed b. Hanbel, Allah’ı cisime ve insana benzeten Mukatil b. Süleyman gibilere hiç ses çıkarmaz. Pek çok israiliyat ve mesihiyat nakleden Vehb b. Münebbih gibilerini Buhari’nin ondan hadis rivayetinde bulunmasından dolayı onu güvenilir bulur. Ama Allah’ın mahlukata benzetilmesine karşı çıkan, rivayetleri akla ve nakle götüren Cehm b. Saffan ve Ca’d b. Dirhem gibi kimseleri zındık ilan etmekte herhangi bir beis görmez.

Ahmed b. Hanbel sadece bir hadisçi değildir. Kitab’uz-Zühd’ü yazacak kadar da zahittir. Ama zahitliği “zühd, ahlâk, meviza, tergib ve terhib” gibi konularda farklı kültür ve düşüncelerden birçok unsurun hadis adı altında nakletmesine mani olmamıştır! Peygamberimizi dünyadan el-etek çekmiş gibi gösteren yığınla hadis imal edilmiş, dünya Müslüman’ın cehennemi olmuştur. Artık takva, zühd olacak, daha sonra da sûfîlerin elinde ruhbanlığa dönüşecektir. Özellikle Eşari mezhebinin çok doğru olmasından değil, lâkin çok güçlü takipçilerinin, âlimlerinin olmasından dolayı rakipsiz kalacak, Gazali ile zirveye çıkacaktır. Gazali, Ahmed b. Hanbel’in zühdünü, tasavvufla taçlandıracaktır. Eşari’deki ‘Allah’tan başka fail yoktur’ anlayışı, Gazali’de ‘tevhid’in üçüncü mertebesi’ olacaktır. Ahmed b. Hanbel’in zühdü en azından İslama uygundu. Ama Gazali sonrası gelişen ‘felsefi tasavvuf’ ise, Yeni Eflatunculuktan, Budizm’den, Maniheizm’den, Helenistik sır dinlerinden, Mısır Hermetizm’inden, Pisagorculuktan alınan gayr-i İslami düşüncelere İslami bir elbise giydirilmesinden ibarettir.

En sonunda Moğol sürüleri İslam dünyasını yakıp-yıktı. Camiler ahır olacak, kütüphanelerdeki eşsiz kitaplar hamamlarda yakılacaktır. Bu, İslam dünyasının bugüne kadar gördüğü en büyük yıkımdır. Ne uçan halı kaldı, ne Alâeddin’in cini. Ne de sayısız keramet sahibi evliya-i kiramın Allah katında red olunmayan duaları!

Ehl-i Sünnetin akaid kitaplarına göre keramet ve şefaat sahibi olmak için ilim sahibi olmaya gerek de yoktur. Koca allame Taftazânî’ye göre veli; ârif billâh olan, dünyevi lezzetlere ve şehvetlere iltifat etmeyen kimsedir.[15] Bu yüzden tarikat ehli ilim tahsil etmeye gerek görmemiştir. Nasıl olsa şeyhler bir takım özel zikir ve ibadetlerle ledünni ilimlere vakıf oluyor, ayna gibi parlatılan kalplerine levh-i mahfuz yansıyor ve buradan da bol bol gaybi, batıni bilgileri alıyorlardı (!) Bundan sonra insanlar bu keramet ve şefaat ehli olduklarına inandıkları şeyhlerin etrafında kümelendiler. Nasıl olsa bu keramet ve şefaat sahibi kimseler insanları kurtaracaklardır. Artık insanlar âlimleri bırakıp, harıl harıl bu şeyhlere koşacaktır.

Koskoca İbn-i Haldun’umuz bile; meczupların, mecnunların velayetini kabul etmeyen ve ‘velilik ibadetle elde edilir, ibadet olmadan velilik olmaz’ diyen fakihleri hatalı bulur ve ‘Veliliğin Allah‘ın bir lütfu olduğunu, dilediği kimseye verdiğini, ibadete bağlı olmadığını’ söyler.[16] Herhalde velileri sihirbazlar, medyumlar, kâhinler gibi acaip halleri olan kimseler kategorisinde görüyordu.

Şeyhülislam İbn-i Kemal “Herhangi bir hususta çaresiz kaldığınızda kabirde bulunanlardan yardım isteyiniz” diye bir uydurma rivayetin arkasına sığınarak, istimdât ve istiâneyi savunur. Koskoca Şeyhülislam bunu yaparsa, cemaat ne yapmaz!

Ünlü kelamcı Fahreddin Razi’nin sihir ve büyü kitabı vardır. İbn-i Sina, “Makamâtü’l-Arifîn” adlı eserinde ariflerin tabiat olaylarını etkilediklerini, bunların yağmurun yağmasına, hastaların şifa bulmasına, rızkın bol olmasına sebep ve depreme vesile olabileceklerini söyler ve der ki; Cenab- Hak uludur, rastgele herkesin varıp muttali olacağı bir zat değildir, belli bir sıraya riayetle O’na varılır.[17]

İslam âleminin düştüğü hazin manzarayı göstermesi açısından son bir örnek verelim. İbnü’l-Arabî İslam’a ve Kuran’a tamamen aykırı olan Fusûs’u, rüyasında Peygamberden alarak harfi harfine yazdığını söyler. Geriden gelen zavallılar da ‘şeyhten yalan sadır olmaz’ diyerek, bu kitabı hadis kitabı gibi telakki etmişler ve kırk küsur şerhini yapmışlardır. Baştan sona sapıklık olan bu kitaplarda hikmet aramışlardır.

Nereye gitsin zavallı Müslüman. Hile-i şeriyelerin cirit attığı, şekilci, hayat realitesinden uzaklaşmış fıkıh ilmine mi? Herkesin birbirini tekfir ettiği, onlarca mezhebin ilm-i kelamına mı? Üstelik kelam ile uğraşan zındık olur(!) denilmiş. Çivisi çıkmış bir dünya! Baştan sona bozulmuş bir siyaset! İnsanlar artık bundan sonra dünyadan uzaklaşıp, belki öbür dünyamızı kurtarırız umuduyla tekkelere koşacaktır. Şeyhler de bin bir toplumsal, ekonomik, siyasi dertle boğuşan insanların aradığı ruh hekimliği vazifesine soyunacaklardır. Medresenin soğuk ve resmi kuralları da insanların tekkelerde toplanmasını kolaylaştıracaktır.

Medrese müziği yasaklarken, tekke raks/dans ve müziği serbest bırakıyordu. Medrese bir tek fırka-i naciye’yi cennete gönderirken, tekke yetmiş iki millete bir gözle bakmaktan bahsediyordu.[18]

Ulema’nın siyasî iktidar ile yakınlaşması ya da bir anlamda medresenin devlet ile özdeşleşmesi onları zâlim yöneticilerin destekçileri konumuna düşürmüştür. Tarîkatlar ise, devlet gücü karşısında kendilerini güçsüz görenlerin sığındığı yerler olmuştur. Ulemâ kanundan başka hiçbir şey tanımayan bir hâkim iken, buna mukabil tarîkat şeyhi ise çocuklarını şefkatle ile kucaklayan baba konumundadır!

Netice itibariyle “Allah ile doğrudan temas kurabilen, gittiği yerlere bereketler götüren” şeyhlerin otoritesi ve nüfusu o kadar revaç buldu ki, Ulema’nın halka yapmayın, etmeyin yalvarışları, davulcunun yellenmesi misali, bu çoşkun sel karşısında kaybolup gitti!



[1] Fazlur Rahman, İslam, s.182-5

[2] İbrahim Sarmış. Tasavvuf ve İslam, s.45-58

[3] Hasan Rıza Özdemir, Yeni Eflatunculuğun Tasavvufa Etkileri, Yüksek Lisans Tezi, Ank/2010

[4]  S.Hüseyin Nasr, Sühreverdi, Çev; M.A.Tuğsuz, İslam Düşüncesi Tarihi, C.1, s.398

[5] Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı, s.168

[6] Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı, s.124-6

[7] Ahmed Yaşar Ocak, İslam, Tasavvuf ve Tarikatlar, Sosyal Tarih Perspektifinden Bir Bakış, http: // www. tevhidnesli

[8] İlhan Kutluer, İbn’ür-Ravendi, DİA, C. 21, s.179-82

[9] Ömer Ferruh, İslam Düşüncesi Tarihi, C.1, s.327-46

[10] İlhan Kutluer, Halidi Hikmet Tasavvuru, İslam’ın Klasik Çağında Felsefe Tasavvuru, İz Yayıncılık. İst/1996

[11] İlhan Kutluer, Halidi Hikmet Tasavvuru, İslam’ın Klasik Çağında Felsefe Tasavvuru, İz Yayıncılık. İst/1996

[12] Fazlur Rahman, İslam, s.166

[13] Ahmed Yaşar Ocak, İslam, Tasavvuf ve Tarikatlar, Sosyal Tarih Perspektifinden Bir Bakış, http: // www.tevhidnesli

[14] Örneğin bu tevbe almak çok tipik kiliselerdeki günah çıkarmanın birebir devamıdır! Hristiyan ruhbanlığı, bu “İslamî Mistisizm” de yaşamaya devam edecektir! Kilisedeki endülüjans karşılığı günahkâr Hristiyanların günahı nasıl aracı kilise babaları tarafından Gökteki Baba’ya affettiriliyorsa, bizde de evliya denen, ruhaniler aracılığıyla günahlar silinmeye başlanacaktır.

[15] Taftazanî, Şerh’ul-Akaid, s.314

[16] İbn-i Haldun, Mukaddime, C.1, s.147

[17] Süleyman Uludağ, İstimdâd, Tasavvuf Der., Ank/2003, s22

[18] Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı, s.170

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir