Gnostisizm;

Biliyorum, bu tür yabancı kelimeler okuyucunun canını sıkar. Nasıl fizik kitaplarındaki her bir formül okurların yarısının kitabı bir kenara atmasına neden oluyorsa, bu tür kelimeler de genel okuyucuyu rahatsız eder. Ama birazcık sabrederlerse bu tür yabancı kelimelerin bizdeki bazı kavramlarla eldiven ile el gibi uyuştuğunu göreceklerdir. Biraz daha dikkat ederlerse tasavvuf ile Gnostisizm arasında benzerlikleri yakalamakta zorlanmaz! Ta ki; tasavvufun İslami değil, “insani” olduğunu, köklerinin ilk çağlara kadar uzandığını ve varlığını günümüzde nerelerde devam ettirdiğini görene kadar!

Gnostisizm, Antik Mısır ve Yunan ezoterizmi, Zerdüştlük, İbranî gelenekler ve bazı doğu dinleriyle Hristiyanlığı eklektik bir tutumla sentezleyen, birçok tarikatın benimsediği mistik felsefeye verilen genel isimdir. Terim, eski Yunanca’daki ‘sezgi veya tefekkür yoluyla edinilebilen bilgi /irfan’ anlamındaki ‘gnostikos’ sözcüğünden türetilmiştir. Gnosis Yunanca da; gizli (ezoterik) bilgi ya da hikmet anlamına gelir.  Gnostisizm; Tanrı, evren ve her türlü bilgi kaynağının duyu ve akılla değil, ilham ve sezgiyle elde edildiğini belirten hem mistik hem de felsefi bir düşünceyi ifade etmek için kullanılan, irfan ile kurtuluş öğretisidir.

Gnosis’in bizdeki karşılığı; ‘marifet, irfan’, Gnostisizm’in ise;  ‘İrfaniyye’dir. Gnostik ise; hakikatin saklı bilgisine ‘ermiş, sırları çözüp aydınlanmış, ehl-i marifet, ârif kişi’ demektir.

Bu bilgi ne felsefî bir bilgi, ne de kutsal kitaplarda bulunan bir bilgidir. O, gnostiklerin özel olarak bir sezgi biçiminde almış oldukları kozmos-üstü bir vahiydir. Bu vahiy her devirdeki bir gnostik tabakadan başka bir tabakaya intikal etmiş, tanrının en eski vahyidir. Gnosis; ruhlar âleminden (mele-i âlâ) sürekli gelen bir feyizdir.[1]

Gnostisizm, bilgi ve sezgi sayesinde bir kurtuluşa varmayı amaçlayan bir mistik öğretidir; Hz. İsa’dan önceki yüzyıllarda eski Mısır’a dayanan ezoterik köken ve etkilerle oluşmuştur. Gnostik öğretilerin kaynağı Helen dünyası, Platon felsefesi olduğu da söylenir. Bununla birlikte Hermetik literatürle fazlasıyla örtüşen ortak unsurlar dikkat çeker.  Örneğin, Eski Mısır’ın tören biçimlerini benimsemiştir. Hatta çeşitli sır dinlerinde de pek çok gnostik unsur mevcuttur! Gnostikler kendi dini terimlerini mevcut dinlerden almışlardır. Helenleşmiş İskenderiye’de Babil ve Yahudilerden aldığı Sami terimlerini terk etti. Yunanca terimlerle doldu ve giderek Yeni Eflatuncu düşünceleri içine alarak yürüyüşüne devam etti.

 

Gnostik öğretiyi yapı itibariyle diğer din ve felsefelerden ayrıştırmak epey güç olmakla birlikte, gnostik akımlar arasında “gnosis başta olmak üzere Tanrı, kozmos ve insan” konularında görüş birlikteliği olduğu söylenebilir.

Tanrı aşkın bir varlık olup, merhamet ve iyilik sahibidir. O, bununla birlikte evrenden ve insanlıktan son derece uzaktır ve ona gerçekten yabancıdır. Tüm gnostiklerin Tanrı tasviri; bilinmeyen, tanımlanamayan, erişilmez, aşkın bir tanrı şeklindedir.

Tanrı ile ilişki kurmanın yolu onun oğlu olan Logos’tur. Kutsal ile insanlık arasında köprü vazifesi görecek, insana asıl yeri olan, mükemmel dünyayı hatırlatacak ikincil bir nedene ihtiyaç vardır. Çünkü bu dünya insanın gerçek anlamda evi değildir ve insanoğlu bu âlemin birer yabancısı ve başka bir varlık âleminden gelmiş ziyaretçilerdir. Her birey bu dünyanın dışındaki yüce âlemle Gnosis’i (bireyin kendi özü ve gerçek Tanrı hakkında Logos vasıtası ile elde ettiği Tanrı’nın kurtarıcı aşkın bilgisini) elde etmek suretiyle doğrudan bağlantıya geçebilir.

Gnostisizmin en temel özelliği, onun teolojisinde ve kozmolojisinde egemen olan radikal bir düalizmdir. Buna göre temelde ışık âlemi ve karanlık âlemi olmak üzere birbirine zıt niteliklere sahip iki farklı âlem ve bu âlemlerle ilgili varlıklar arasında bitmek bilmeyen bir mücadele vardır. Bu birbirine zıt nitelikli âlemlerden ışık âlemi, nur âlemi ya da hakikat âlemi gibi isimlerle isimlendirilen âlem, gnostiklerce tapınılan yüce tanrısal gücün merkezidir. Düalitenin öbür kutbunda ise karanlık ya da kötülük âlemi yer alır. Işık âleminin tam tersine bu âlem, tüm olumsuz nitelikleri bünyesinde taşır. Haliyle bizzat kötü ve aşağılık olan bu maddi âlemi gerçek Tanrı yaratmış olamaz! Bu maddi evreni Demiurge denen bir alt tanrı yaratmıştır!

Bu evrendeki tanrısal güçler de ikiye ayrılır!  Kabaca yukarıdaki nur âlemi için çalışan iyi melekler ve içinde yaşadığımız alt dünya için çalışan kötü Tiranlar! Yani bir tür pantheon (tanrılar konseyi) ve ilahi hiyerarşi vardır.

Maddi âlemin bir parçası olarak kabul edilen beden, kötülük/karanlık dünyasının bir parçasıdır. Onun gerçek benliğini oluşturan ruhu beden içerisinde tutsaktır. Dünya hayatında gerek ahlaki açıdan gerekse fiziksel açıdan acı ve ıstıraplarla karşı karşıya olan insana (ruha) bunlardan kurtuluşun yollarını göstermek, Gnostik öğretinin temelidir. Kötülük İyi Tanrı’dan değil, acının, ıstırabın, kaosun ve her çeşit kötülüğün sebebi olan kötü tanrı tarafından var edilen maddeden kaynaklanır!

İnsan, evreni işgal eden ve başlangıçtan beri var olan bu düalist yapıya karışmış durumdadır. O, nurla zulmet veya iyilikle kötülük arasında süren mücadelenin bir parçasıdır. Dış âlemde nur ve zulmet arasında gerçekleşen çekişme, insanın iç âleminde iyilik ve kötülük savaşı olarak devam etmektedir.

O Nur âleminden şu an içinde yaşadığı madde dünyasına düşmüştür! Demiurge’un pençelerine yakalanmıştır! İnsan kutsal düşüncede tasarlanmış ve Işık Dünyasında ortaya çıkmıştır. Logos tarafından, cennette bizzat Logos’un imajında şekillenmiştir. İnsan, Logos’un meleklere ve baş meleklere gösterdiği gururudur. İnsanoğlunun ilk atası olan (semavî anthrapos) bu göz kamaştırıcı güzellikteki saf varlık, androjen (çift cinsiyetli) bir yapıdadır. Ona tüm cennetin hâkimiyeti verilmiştir ve yenilmez manasında “Adam” denilmiştir. Yahudi Kabala düşüncesinin Adam Kadmon (İnsan-ı Kâmil) veya ilk insan işte bu kimsedir! Mitolojik hikâyenin devamında şeytan Âdem ve Havva’yı yoldan çıkarma ve Işık Dünyası’ndan aşağı düşürme planları yapmaktadır. Hıristiyanlıkla aradaki farka gelince, bu düşüşün sorumluluğu Hıristiyanlıkta Âdem’e verilirken, gnostik öğretide şeytan düşüşten sorumludur. Böylece Âdem ve Havva asli yerleri olan Işık Dünyası’ndan düşerek maddenin kirliliğine yakalanmış ve insanın yeryüzü serüveni başlamıştır.

Bu kötü durumdan kurtuluşun yolu inançlı ve ahlaklı olmak, iyi ve güzel şeyler yapmakla değil, Gnosis’e ulaşmakla mümkündür. Varoluşun temel amacı maddeden kurtulup, Tanrı tarafından gönderilen bir kurtarıcı (Redeemer) sayesinde Yaratıcı ruha geri dönüşten ibarettir.

Eğer kişi gnosisi elde edemez ve Ruhunu tanrısal âleme yükseltemezse, aydınlanıncaya kadar bu lanetli, aşağılık dünyaya gelmeye devam eder! Yani; Gnostikler, reenkarnasyona inanırlar.

Gnostisizmin en bariz özelliği felsefi ve dinsel kötümserliktir. Bu âlemde iyilik-kötülük, nur-zulmet, ruh-beden vs. gibi zıtlar arasında devam eden savaşta bu söz konusu zıtlar birbirine denk, eşit güçtedir. Tüm evreni bir bozulma ve bir yıkım olarak değerlendiren bu katıksız kötümserlik, bedenden kurtulmaya hummalı biçimde can atar.

Gnostisizm’e göre insan üç unsurdan yani; beden, ruh ve can/nefs’den, ya da; maddî yön, ruhsal yön ve psişik yönden oluşan bir varlıktır. Beden ve can ya da psişik yön, maddî âleme ait olduklarından tamamıyla olumsuz nitelikler taşırlar. Ruh ise; ilahi takdir gereği kötülük âlemine ait olan yeryüzüne ve kötülüğün bir parçası olan bedene düşmüş ya da atılmış bir varlık ya da bir cevherdir. Öte yandan, beden ve nefs ise, yapıları gereği kötü tabiatlı ve süflîdirler; zira bunlar kötülük âlemine aittirler. Gnostiklere göre, beden içerisinde ruh, hapishanedeki bir tutsak gibidir. Zira ruhu çepeçevre kuşatan beden, onu elden kaçırmamak amacıyla tutsak etmiştir ve onun iyilik ve ışığının dışa aksetmemesi amacıyla elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Ruh ise, maddi âleme ve bedene atılmış olmaktan hiç memnun değildir. O, kendi asıl vatanı olan ilahi âleme geri dönebilmek ve yükselebilmek için yanıp tutuşmakta ve bunun özlemini çekmektedir. Ruhu tutsak etmiş olan kötülük, ruhun kaçmasını engellemek için bedeni ve her türlü dünyevî istek, arzu ve ihtirası temsil eden nefsi kullanmaktadır.

 

Gnostisizm ve Hidayet/Kurtuluş;

Gnostisizm’de ruhun beden ve nefs hapishanesinden kurtularak kendi aslî âlemine, yani ilahî ışık âlemine dönmesi olarak tanımlanan “kurtuluş öğretisi” merkezi bir yere sahiptir. Hidayet, “kutsal bilgi” ile başlar. Gnosis (hikmet), yalnızca Gnostiklerce bilinebilen, ilâhî âleme yönelik hakikatin, kurtuluşun bilgisidir. Ruh, gerekli şartları yerine getirerek bu bilgiyi almaya hak kazanırsa, Yüce Kurtarıcı tarafından bu bilgi kendisine ilham edilir. Bu bilgiyi Yüce Kurtarıcı seçkin ve özel kimi insanlara bahşeder. Hakikatin bilgisi, ancak gnostiklere /âriflere verilir. Bu da onları “havass”, seçilmiş insanlar yapar. Buna göre ruhun, bu bilgiye doğrudan vakıf olma veya kendi kendine ulaşabilme imkânı yoktur. Bu durumda ruh, yüce tanrının gerçekliği ile ilgili bu kutsal, gizli bilgiyi getirmekle görevli olan bir kurtarıcıya ihtiyaç duyar. Bu kurtarıcı, yüce tanrı tarafından bilgiyi almaya hazır durumda olan ruhlara ilahi bilgiyi iletmekle görevlendirilmiştir. Mürşitsiz hidayet ve kurtuluş olmaz. Gnostisizm’de insanın kurtuluşu için ilâhî bilgi (Gnosis), kurtuluş isteği ve kendisini kurtuluş yoluna iletecek ilâhî bir kurtarıcının, (Redeemer) varlığı şarttır.[2] Bu Kurtarıcı; varlık öncesinden bir varlıktır. Bu Kurtarıcı; yeryüzü ve beden hapishanesindeki tutsak ruhları kurtuluş yoluna iletmek için, ya da onlara kurtuluş bilgisini /gnosisi vermek için ilahi âlemden yeryüzüne inmiş ve insan suretinde görünmüştür. Gnostisizm, ‘Kurtarıcı’düşüncesini Yahudiliğin ‘Mesih’ doktrininden almış olmalıdır. Ne var ki, Gnostiklerin ‘Kurtarıcı’sı, Yahudilerin ‘Mesih’inden çok daha fazla insanüstü/ruhani nitelikler taşır. [3]

Ruhun yapması gereken şey; Karanlık Dünyadan kurtuluşu sağlayıp Işık Dünyasına ulaştıracak olan Kutsal Ruh’un bilgisi Gnosis’i elde etmektir. Gnostik /irfanî bilgiye sahip olan kimse de kozmik sırlar dâhil, her türlü sorunun cevabını bulabilecek yetkinliğe erişir.

Bu sezgisel yöntemde başarılı olmak için, maddî âlem aşağılanmalı ve terk edilmelidir. Gnostik müritler bu aşağılık âlemde her şeyden el-etek çekerek, zaruret miktarıyla yetinmeli, maddi ve bedensel zevklerden uzak durmalıdırlar! Tanrıya ulaşmak için ışığı/nuru ararlar. Işığa ulaştıklarında tanrı (sal) olacaklar ve Tanrısal gücü elde edebileceklerdir. Meditasyon, ağır riyazetler ve bir mürşidin rehberliği olmazsa ruhlarını aşağılık nefsin arzularından kurtaramazlar.

Bu anlayışa göre, hakikate ulaşmada dinler yetersizdir. Yahudilik ve Hristiyanlık ruhun kurtuluşunu, Tanrı’ya akıl ve irade ile boyun eğmekle, yani O’na iman ve ibadetle gerçekleşeceğini öngörürken, Gnostisizm ise; ruhun kurtuluşunun evren gizemlerinin bilgisine “sezgi” ile ulaşmakla ve bu sezgiyi açıklayan büyülü formülleri öğrenmekle sağlanacağını varsayar.

 

Gnostisizm ve Paganizm;

Paganlarla Gnostikler arasında epey ortak payda olduğundan Gnostikleri, yarı pagan kimseler olarak niteleyenler de vardır.

Pagan gizemlerinde ruhsal yola yeni başlayanlar için gözleri kapalı anlamında ‘mystae’, aydınlanmış inisiyeler için görenler anlamında ‘epopteia’ denmekteydi. Uyanış süreci, inisiyasyon (seyr-i suluk) ‘metanoia/nedamet’ ile başlar. Bu, nefs terbiyesinin başlangıcıdır. İnisinasyonun ikinci safhası batınî felsefenin öğretilmesidir. Ruhi inisiyasyonun amacı, ‘hiç doğmayan ve ölmeyecek olan Bilincin /Ruh’un kendimiz olduğunu’ fark etmektir. Pneumatic inisiyeler (ruhani müritler) gnosis’i fark ettikçe tüm ikilikler aşılır. Artık tanrı ve dinine bağlı kişi yoktur, yalnızca kendine âşık olan Tanrı’nın Gizem’i vardır. Hermes’in dediği gibi, ‘Gnosis’in amacı Tanrı haline gelmektir.’

Gnosis/marifet insanın kendisini bilmesidir. “İnsanın kendini bilmesi, Tanrı’yı bilmesidir”. Çünkü kendisinde Tanrıdan bir cüz bulunmaktadır. Pagan bilge Sextus; ‘Sizi meydana getiren O’nu bilseydiniz, kendinizi bilirdiniz’ der. Aziz Clement; ‘Bir insan kendini bildiğinde Tanrı’yı bilir’ der. Gnostiklere göre; bir hakiki gnostik, zaten Tanrı haline gelmiş kimse demektir. İnisiyeler, kendi hakiki kimliklerinin ‘Tanrı’nın Oğlu’ olduklarını fark ettiklerin an, daha önce kendileri zannettikleri ‘eidolon /ego’nun ölme vaktidir. Gnosis, insanlığımızı reddetmeden tanrısallığımızın farkına varmaktır.

Pagan bilgeler her insanın ‘eidolon/ego’ adında bir alt benliğe ve ‘Daemon’ adında ölümsüz bir üst Benliğe sahip olduğunu söylerler. Eidolon; fiziksel bedendir. Daemon; eidolon’un göksel ikizidir. Hakiki gnostik, Daemon’un aslında evrenin tek Ruh’u (içimizde bulunan Bilinç) olduğunu keşfeder. Gnostik Pagan inisiye en sonunda, Tanrı’dan başkası olmadığını farkına varır. Gnostik inisiyasyonun amacı aşağı benliğini bu yüksek benlikle birleştirip, kendi benliği ile tanrısal benliği birbirine bağlamak ve sonsuzluğa ermektir.

Hristiyan gnostiklere göre de tanrı-insan İsa; “Daemon”u, yani ölümsüz Benlik’i sembolize eder. Acı çeken ve ölen eidolon’dur. Daemon ise acı çekmez ve ölmez. Yaşam aslında geçici bir illizyon olup, ölüm; kişinin Daemon olduğunu fark etmesini ve tüm acılardan kurtulması demektir.

Pagan gizemlerindeki inisiyasyon, ruhu yaşama geri döndürmenin bir yoluydu. İnisiye eidolon’un mistik olarak ölümünü yaşayarak, Daemon olarak yeniden doğabilirdi. [4] Böylece ‘yeniden diriliş’; ölüm sonrasında değil, ruhsal olarak burada, şimdi dirilmektir.

Gizem inisiyasyonlarında inisiye, Osiris-Dionysus’un gelini olarak tasvir edilir. İnisiye sevgiyi hep yanlış yerlerde aramış, kaybolmuş, aldatılmış bir ahmak kız olarak tasvir edilir. İnisiyasyonlardaki bu tür mistik izdivaç ritüelleriyle, inisiyenin eidolonu ile tanrısal Daemon birbirine kavuşurlar. Böylece, Tanrıdan ayrılmış parçalar birleşmiş olur. Artık bu insiye Osiris ya da Dionysus (İnsan-tanrı) olmuş olur.

Pagan düşüncesine göre; aydınlanmamış ruh, gnosis’e erişene kadar tekrar tekrar reenkarne olmaya (bedenlenmeye) devam eder. Platon; ruhun bir insan bedeninde enkarne olmasını bir tür hapis hayatına benzetir. Ona göre; Ruh cezasını çekene kadar bedenlenmeye devam eder. Günahlarına göre ruhlar belli tipteki bedenlere yerleştirilirler. Günah işleyen ruhun karşısına çıkabilecek tek ceza, onun kendisini bir beden hapishanesine reenkarne olmak zorunda bırakan ruh göçüdür.

Gnostiklere göre de; ‘Gnosis’ keşfedilinceye ve aydınlanıncaya kadar, kişi dünyada yeniden doğmaya (enkarne olmaya) devam edecektir. Enkarne olduğumuz bu yer altı mağarası (bedenimiz), hem cennetten geçici olarak kovulduğumuz bir hapishane, hem de içinde ruhsal olarak tekâmül edeceğimiz bir rahimdir.

Gnostikler, kendilerini hapishanede kurtarılmayı bekleyen bir mahkûm gibi görürler. İnsanların parçalanmış ve bütünüyle yabancı fiziksel evrene ve bedene hapsedilmiş tanrısal bir parça/ışık kabul ederler. Bu parçalar ayrıldıkları tanrı ya da tanrısal insanla (semavî anthrapos) birleşmek isterler. Yaratılış gibi korkunç bir hata ne Tanrı’nın, ne de bir alt tanrı Demiurge’un işidir. Yüce Tanrı büsbütün yaratılıştan ve dünyevi hayattan uzaktır. Zamanın başlangıcından önce, bütünüyle ışıktan oluşan semavi insan vardı. Karanlığın kötü güçleri (yaratıcı tanrı) bu insanı ele geçirdiler ve onu karanlığın kaosundan kendisiyle dünyanın yaratıldığı milyonlarca küçük ışık parçasına böldüler ve ışık parçalarının bir araya gelmemeleri için de binlerce kötü ruhlar/şeytanlar ile onları denetim altında tutar. Tüm bu kötü ruhlara rağmen, o ışık parçası –ki, o insanın iç benidir-  onu gerçek vatanı olan göğe döndürmeye, beden ve dünya hapishanesinden kurtarmaya çalışır.[5]

Eflatuncu Albinus, Demiurge’un insanların yaratılması görevini kendisinden aşağı tanrılara verdiğini, çünkü eğer insanları kendisi yaratsaydı, onların da ölümsüz olacağını söyler.[6]

Dioynsus; kendine tapanları her yasadan muaf tutan tanrı olarak bilinir. Pagan gizemciliğinin temeli ahlak köleliği değil, ruhsal özgürlüktür. Gnostiklere göre gnosis/marifet’e ulaşmış biri geleneksel ahlak öğretilerini bir kenara iter. Onların artık korkacağı kimse kalmamıştır. Artık istedikleri gibi yaşamakta özgürdürler. Tek kural, hiçbir kuralın olmamasıdır. Kişi ağır bir riyazet yapmak isterse kabul edilir, rastgele serbest bir cinsel hayat yaşamak isterse, bu da kabul edilir. Ama inisiye olmuş bir gnostik doğal olarak ahlaklı davranır.[7]

Gnostiklere göre,  bir insan en derin iç benliğini keşfettiğinde Tanrı olduğunu da keşfeder. Tanrı her yerde ve her zaman mevcut olan bir bilinç/ruh’tur. Bu tek olan bilinç kendini tüm diğer bilinçli varlıklar ile gösterir. Işık, eşya olmadığında nasıl kendini gösteremezse, Tanrı da, insanlar olmadığında kendini gösteremez. Bilinç/ruh da olmaz. Biz ayrı varlıklar olarak görünmemize rağmen, O’nun bilinci ayrı bilinçler olarak görünmesine rağmen, hepimiz aslında Gnostiklerin Tanrı diye isimlendirdiği Evrensel Varlık’ız.[8]

Pisagorcular ve Platon kozmosun büyük bir mağara olduğunu söyler. Beden nefsin/psişenin hapishanesi ya da mezarıdır, kozmos onun mağarasıdır. Pagan gnostikler yaşadığımız bu dünyanın yer altı dünyası olduğunu öğrettiler. Biz bu dünyaya birçok kereler gelerek Gnosis’i gerçekleştirip, ruhsal olarak tekâmül ederiz. Eğer bunu gerçekleştiremezsek bu yer altı mağarasına (cehenneme) ruhsal olgunlaşmayı tamamlayıncaya kadar gelip-gitmeye devam ederiz. Tekrar tekrar enkarne oluruz. Bu mağaradan çıkış inisiyasyon (seyr-i suluk-u urucî) ile olur.

Plotinus ‘Bir kimse şimdi çektiği acıyı, bir zamanlar (başkasına) çektirmiştir’ diyerek, şu an acı çeken birinin daha önsceki yaşamında başkalarına çektirdiği acının karşılığı olduğunu belirtir. Platon ‘Beden, bedel ödenene kadar psişenin/nefsin hapsedildiği hapishanedir’ derken de suçlarımızın cezasını /bedelini çekmek için enkarne olduğumuzu, beden hapishanesinde, bir önceki yaşamımızın cezasını çektiğimizi söyler. [9]

Bu felsefede, Tanrı dünyayı insanların azap çekmesi için yaratmıştır. İnsanın gerçek vatanı burası değildir. İnsan bu âleme düşmüş/atılmış bir tutsaktır. Platon’un sık sık tekrarladığı bir Pagan deyişi olan ‘Soma sema (Beden mezardır)’ sözü bunu ifade eder. Sokrates; ‘yaşamın ölüm, ölümün yaşam olduğunu kim bilir’ diyen Euripides haklıysa şaşırmayalım. Belki bizler ölüyüz, bedenimiz mezardır’ der. Gnostiklere göre, şu anda yaşamakta olduğumuz dünya ölüler diyarı olup, biz burada ruhsal olarak ölü bir şekilde var olmaktayız. İnsanlar uykudadırlar ve gördükleri bir rüyadır. Heraclitus; ‘Yaşarken ruhlarımız ölüdür, ama öldüğümüzde ruhlarımız dirilir ve yaşar’ der.

Gnostisizm ve Hıristiyanlık;

Gnostisizm, yeni doğmuş Hristiyanlık ile karşılaştığında, hızla bu yeni dinin terimlerini kullanmaya başladı. Kendisini Mesih İsa doktrininin batınî bir açıklaması olarak takdim etti! Kilise babaları ise onları Hristiyanlığın heretik bir yorumu olarak değerlendirdi. Zaten Gnostikler, dinlerin mutlak bilgiyi sağlamada yetersiz olduğunu, hakikatlere dinler ile değil, ancak ruhî gelişim ve nefis terbiyesiyle ulaşılabileceğini söylüyorlardı.  Sonunda onlar ‘İncil dışında bir hikmet aradıklarından’ Hristiyanlar tarafından zındıklık ile suçlandılar. Bir heretik olarak görülen ve alay edilen Gnostisizm Hıristiyanlığın ilk üç ve dördüncü yüzyıllarından sonra belli belirsiz bir oluşum haline gerilemişse de öğreti ve uygulamaları batı kültür tarihi boyunca gündemde kalmaya devam etmiştir.

Gnostikler İncil’i sembolik olarak okumuşlar [10] ve hakiki Hristiyan’ın gerçek amacının ‘Tanrı haline gelmek’ olduğunu öğretmişlerdir. Nasıl bir pagan inisiyenin amacı, tanrı haline gelmek ise, bir gnostik Hristiyan da kendisinin Christ (tanrının oğlu/tanrı-insan) olduğunu farketmiş olmalıdır.

Hıristiyanlığın Gnostisizmle ilişkisi öteden beri tartışılmaktadır. Erken dönemlerden itibaren kilise babaları Gnostisizmi temelde Hıristiyanlık içerisinden neşet eden bir heresi olarak görmüşler ve Simon Magus, Marcion, Valentinus ve Basilides gibi gnostiklere karşı reddiyeler yazmışlardır.

Başta Yuhanna İncili olmak üzere çeşitli Hıristiyan metinleriyle Simon Magus ve Pavlus gibi kimselerin düşüncelerinde birçok Gnostik motifler bulunmaktadır. Bazı uzmanlar, Yuhanna’nın bir zamanlar Gnostik olduğunu ve Gnostik düşüncelerini özellikle de varlık öncesi var olan (pre-existent) ilahi Redeemer (Kurtarıcı) motifini İncil’e yansıttığını savunur.

Erken dönem kilise babaları tarafından “zındıklığın kaynağı ve başı” olarak görülen Simon Magus bir Gnostiktir! Onun “Tanrılık” iddiasında bulunduğunu iddia etmişlerdir. Zira o, varlığın yüce Tanrı’dan (kendisinden) sudur yoluyla meydana geldiğini savunmuştur.  O havariler tarafından dışlanınca, Hıristiyan cemaatine düşman olmuş, İsa’nın Mesihliği ve Tanrının oğlu olması fikrine karşı kendi “Kurtarıcı-Mesihliğini” ve “Tanrının Oğlu” olduğunu ileri sürmüştür!

Yine Sinoplu Hıristiyan teolog Marcion da bir Gnostiktir!

Marcion’un Gnostik felsefesinden kaynaklanan düalist tanrı anlayışına göre, birisi adalet, diğeri merhamet sıfatıyla sıfatıyla ön plana çıkan iki tanrı vardır. İlki; Eski Ahit’teki “hukukun tanrısıdır.” İsa Mesih’in “Babası” olan tanrı ise iyilik ve merhamet sıfatları haricinde “bilinmeyen” bir tanrıdır. Hukukun tanrısını, aynı zamanda âlemin de yaratıcısı olan Demiurge’tur! O, hukukun taviz vermez katı bir takipçisi olduğundan acımasızdır, intikam peşindedir. Haliyle mükemmel değildir. Mükemmel olmayışı yarattığı âleme de “kötülük” olarak yansımıştır. Kötü tanrı insanı yaratmış ve onu düşüş-günah-ölüm kısır döngüsüne mahkûm etmiştir. Marcion’un ikinci tanrısı ise; bu âleme “yabancı ve öteki” olan tanrıdır. Bu tanrı, merhametli ve bağışlayıcıdır. Kötülüklerle dolu olan yeryüzünde hukuk, günah ve ölüm çemberinin tutsağı olarak yaşayan insanların kurtarılması için, kendi tanrısal ruhunu İsa Mesih’e göndererek bu dünyada görünmüş, Oğul İsa Mesih’te kendisini ifşa etmiştir. Baba’dan (iyi tanrıdan) yalnızca ismen ayırt edilebilen Oğul, İsa Mesih’teki tanrısal güçtür. Kötü tanrı; Eski Ahit’in tanrısı, İyi Tanrı ise; insanların kurtuluşunu temin eden Yeni Ahit’in tanrısıdır. Marcion’a göre kurtuluşa ulaşabilmek için kişinin elinden geldiğince yeryüzü yaşantısından uzak durması, evlenmemesi, çocuk sahibi olmaması ve et yememesi, elden geldiğince oruçlu olmaları gerekmektedir.[11]

 

Gnostisizm ve Maniheizm;

Maniheizm 3. yüzyılda Hakîm Mani tarafından kurulmuş gnostik bir dindir. Mezhepler tarihçileri, Mecûsîleri “Seneviyye”, Gnostik Mecûsîleri ise “Maneviyye, Maneviler” olarak adlandırmışlardır. Güçlü misyoner yapılanması sayesinde İran, Mezopotamya, Mısır, Anadolu, Avrupa ve Asya’da hızlı bir şekilde yayılma göstererek 4. Yüzyılda Hıristiyanlığın en büyük rakibi konumuna gelmiştir. Mezopotamya ve İran’ın 7. Yüzyılda Müslümanlar tarafından fethi sonucunda bu bölgelerdeki varlığı tamamen ortadan kalkmıştır. Manicilik; Zerdüşt düalizmi ve inancının, Babil folklorunun, Mithra kültünün, Budist ahlâk ilkeleri ve bir takım Hristiyan öğretilerinin sentezinden oluşur. Maniheizm, Mani’nin kendisi ile sona eren peygamberler zinciri oluşturmuş ve İsa’ya da kozmik bir fonksiyon atfetmiştir. Hakîm Mani, farklı dinsel geleneklerin Gnostisizmini /İrfanını sentezleyen büyük bir eklektikti.  Mani, Mecûsîlik ve Hıristiyanlık arasında bir din kurmuş olup, Hz. İsa’nın nübüvvetini benimsemekle birlikte, Hz. Musa’nın peygamberliğini kabul etmemiştir. Mani, kendi öncülleri olarak Hermes’i, Nuh’un oğlu Sam’ı, Buda’yı, Zerdüşt’ü ve İsa’yı saymıştır. ‘Manicilikte gerçek gizem, köktenci ve evrensel düalizmdir. Hakîm Mani, âlemin biri nur, diğeri zulmet olmak üzere iki kadim asıldan bileşik olduğunu söylemiştir. Her ikisi de ezelî olup, daima var olmuşlar ve daima var olacaklardır. Kadim asıldan ortaya çıkanlardan başka her şeyi reddetmiştir. Işık dünyasının hâkimi “Işık Âleminin Kralı, Yüceliğin Babası, Işık Tanrısı veya Tanrı”dır. Işık âlemi; hava, rüzgâr, ışık, su ve ateş gibi beş unsurdan meydana gelmiş olup, akıl, düşünce, idrak, bilgi ve temkinden ibaret bulunan beş ilahi niteliğe sahiptir. Başında Karanlık Tanrısının bulunduğu karanlık âleme gelince, etrafında beş karanlık âlem vardır. Maniheizm’e göre bu gizem, Mani’nin ruhsal ikizi olan ‘Paracletos’ tarafından Mani’ye aktarılmış ve o da bu gizemi öğretmekle görevlendirilmiştir. Maniciler; gizeme ulaşmış olan seçkinler (havass) ile avam olmak üzere ikiye ayrılırlar. Bir tür ruhban sınıfı olan seçkinler, çok zorlu hazırlık dönemlerinden ve çetin inisiyasyon törenlerinden geçirilirlerdi. Sistemleri birçok yönden Essenilere benzer.               

Maniheistlerin ve akidelerinin İslâm gnostiklerinde ve İslam İrfan’ı üzerinde tesiri olduğu belirtilmiştir.

Gnostisizm ve Sâbiîlik;

Sâbiîlik, inanç ve uygulamaları ile yaşayan son gnostik din olarak bilinmektedir. Aydınlanma ve kurtuluşa odaklanmışlardır.  Semitik bir lehçe olan, Doğu Aramicesinde çok geniş bir literatür üretmişlerdir. Sâbiîlerin yazıları tipik Gnostik düşünce yapısını ve mitolojisini yansıtır. Ehli kitap olarak Kuran’da anılan Sâbiîler 2000 yıldır ağırlıklı olarak Irak’ın güneyinde ve İran’da yaşamaktadırlar. Kendilerini Sâbiî, Mandean, (Mandea kelimesi gnosis/ irfan anlamına gelmektedir) Nebati veya Hanifler olarak adlandırmaktadırlar. Hz. Peygamberin bi’setinden önce kendilerini ilk Müslümanlar olarak adlandıran Hanifler işte bu Sâbiîler’dir.

Sâbiî doktrininin temelini Hayat inancı /kültü oluşturmaktadır. Bu yüzden, Sâbiî kutsal metinleri “Hayat’ın ismiyle” ya da “Yüce Hayat’ın ismiyle” başlamaktadır. Hayat bütün varlıklardan, kutsal sudan, ışıktan ve nurdan önce var olan ve diğer bütün varlıkları var eden yüce varlıktır. Hayat, bütün işlerin ötesinde olan, kudretli, yabancı (bilinmez) yüce bir varlıktır. Bundan dolayı, temel inanç esaslarını Gnostik ve ehil olmayanlar anlayamazlar. Her ne kadar Sâbiîler, Hayat’ı her şeyden önce var olan ve her şeyin kendisinden çıktığı üstün varlık diye nitelendirseler de, kötü ve karanlık güçleri bu genellemenin dışında tutarlar. Kutsal metinlerde “kara su” olarak geçen varlık da Hayat’la birlikte ezelîdir. Mezhepler tarihçilerinin Seneviyye, (iki ezelî unsurun var olduğuna inananlar) diye tesmiye ettikleri bu kimselerdir.

Sâbiî öğretilerine hâkim olan düalizme göre bir tarafta ışık ve nur âlemi, öbür tarafta ise karanlık âlemi bulunur. Işık âleminin başında “Yüce Hayat, Kudretli Ruh ve Yüceliğin Efendisi” gibi isimler verilen Işık Kralı bulunur. Her şey Tanrıdan südur etmiştir.  Onlara göre, ışık âlemini oluşturan varlıklar, ezelî ve ebedî olan yüce varlık Hayat’tan, güneş ışınlarının güneşten çıkışı gibi safhalar halinde çıkmış ve ilâhî nur âlemini meydana getirmiştir. Karanlık ve kötü güçler de benzer bir yolla kaos ya da karanlıktan çıkarlar ve zulmet alemini ya da süflî alemi oluştururlar. Süflî âlem (karanlık âlemi), tamamıyla kara sularla kaplı olan yer altı âlemidir. Kötü güçlerin başında Karanlık Kralı bulunmaktadır. Bu Karanlık Kralı; Ur (büyük ifrit, yer altı canavarı) diye isimlendirilmektedir.

Işık âlemi, nur âlemi ya da hakikat âlemi gibi isimlerle adlandırılan âlem, gnostiklerce tapınılan yüce gücün merkezinde yer aldığı âlemdir. Gnostik metinlerde bilinmeyen ve maddî âleme yabancı olan gibi sıfatlarla anılan yüce tanrı’nın âleminden Pleroma (kemâl, mükemmellik) terimiyle de bahsedilmektedir. Işık âlemleri diye adlandırılan mekanlarda sayısız ilahi varlık, ışık varlıkları yaşar. Işık âleminin merkezinde yer alan yüce tanrı’yı çevreleyen bütün bu varlıklar bir bakıma yüce tanrının tezahürlerinden ibarettir.

Peygamber anlayışları bizimle aynı olmasa da, Hz. Yahya’yı peygamberleri olduğunu söylerler. Sâbiîler, peygamberleri de düalizm doktrinine paralel olarak iki guruba ayırmaktadırlar. İbrahim, Musa ve İsa gibi tarihî şahsiyetlerin oluşturduğu ilk grup, “sahte peygamber” olarak adlandırılır. Bu kişiler, kötülüğün ve karanlık güçlerin temsilcileri ve Sâbiîlerin muhalifleri olarak değerlendirilirler. “Gerçek peygamber” olarak adlandırılan ikinci grup ise, Şit ve Yahya’dır.

Sâbiî mitolojisine göre, dünya Işık âleminden bazı ışık varlıklarının karanlık ve kötü âlemi tanıma meraklarıyla başlar. Işık Kralı elçisini özel bir görevle karanlık âlemine gönderir. Işık âleminden bazı ışık varlıklarının karanlık âleme düşmesi safhasında, Ptahil’in bu karanlık âlemde kendisine ait bir dünya oluşturma isteği sonucunda yaratılmıştır. Dünyanın yaratıcısı Ptahil, bunu sadece kara sudan yaratmayı başaramamış, ancak ışık âleminden aldığı hayat nurunu kullanarak, onun bir kısmına hayat vermeye muvaffak olabilmiştir. Yine bu mitolojiye göre, maddî âlemin yaratıcısı Demiurge Ptahil, kötü güçlerin oyununa gelmiş, onlar tarafından kandırılmış ve sonuçta onlarla iş birliği yapmıştır. Yarattığı dünyanın kötü güçlerce ele geçirilip doldurulduğunu gören Demiurge Ptahil, hiç olmazsa dünyada kendisine vekâlet edecek bir varlık meydana getirmek ister ve insanı yaratmayı planlar. Ancak, kötü güçler onu kandırmayı başarır ve onunla bu konuda da işbirliği yapar. Bunun sonucu olarak da yarattığı yeryüzüne karanlık ve kötü unsurlar hâkim olmuştur.

Sâbiîlere göre, insan madde ve ruhtan oluşan iki farklı unsurdan meydana gelmiştir. Ceset maddi varlığı itibariyle kötülük ve karanlığı, ruh ise iyilik ve nuru temsil eder. Ceset varlık itibariyle bu süfli âleme aittir; ruh ise ilahî ışık âleminden bu süflî dünyaya indirilerek cesede konulmuştur.

Sâbiîliğe göre ruhun kurtuluşu, bedenden ve dünyadan ayrılması ile gerçekleşmektedir. Kurtuluş ise; Işık Elçisi’nin sahip olduğu “kutsal bilgi” sayesinde mümkün olabilmektedir.  Sâbiîlere göre, bu aracının cismani değil, ruhani olması gerekir.

Sâbiîler, sadece ruhanilerle yetinmemişlerdir. Onlara yaklaşmak ve onlardan bilgileri doğrudan almak mümkün olmayınca, ruhanilerin bulunduğu farz edilen yedi gezegen veya bazı sabit yıldızlar gibi yerlere yönelmişlerdir. Yani yıldızlara tapmışlardır. Zaman zaman bu ruhanilerin bulundukları yerlerden inerek, bazı nesnelere hulul ettiğine inanmışlardır. Yani; putperestliğe kaymışlardır.

Şehristani’ye göre, Sâbiîlerin dinlerinin esası, ruhani varlıklarla inanmaktır. Onlar şöyle derler; Biz, O’nun yüceliğine ulaşamayız. Ona ancak yakın olan, kutlu ruhaniler yardımıyla erişilir. Onlar bizim rablerimizdir. Bize farz olan nefislerimizi şehvet ve tabiat kirlerinden temizlemektir. Böylece aramızda münasebet kurulur. Vasıta olan ruhaniler kuvvetlerini yüce tanrıdan alırlar ve aşağı varlıklara verirler.[12]

Sabîler; Güney Sâbiîleri (Mandeanlar) ve Harran Sabiileri olmak üzere ikiye ayrılırlar;

 

Güney Sâbiîleri; Yaklaşık olarak M.S. II. yüzyıldan itibaren Mezopotamya’nın güneyinde, Basra civarında yaşayan, Bataklık Sâbiîleri, Mandeanler gibi isimler alan Güney Mezopotamya Sâbiîleri, pagan Keldanîler/ Harrânîler’den tamamıyla farklıdırlar. Bazı eserlerde Kuran’da “kitap ehli” olarak zikredilen Sâbiîler, “yıldızlara, gezegenlere ve bunları sembolize eden putlara tapan” Harran paganlarıyla karıştırılmışlardır.

Dinleri, eski Babil dini, Hristiyan Gnostizmi ve Zerdüştiliğin garip bir karışımıdır. İnançlarını yabancılardan gizlemeye çalışmış, içe dönük gnostik bir toplumdur.  Sâbiîlik; Filistin bölgesinde Yahudi geleneği içerisinde filizlenmiş, daha sonra tarihsel süreç içerisinde yerleştiği bölgede eski İran ve Mezopotamya dinî sistemleri gibi çeşitli civar geleneklerle etkileşim içerisine girmek suretiyle pek çok yabancı unsuru adapte ederek mevcut haline kavuşmuş olan bir dindir. Kuran’da zikredilen bu Sâbiîlerin, bir Yahudi grubu ya da Yahya b. Zekeriyya’ya bağlı bulunan Hristiyanlar olabileceği de kabul edilir.

Şehristâni’ye göre Sâbiîler İlâha yaklaşmak için cevher, fiil ve hal bakımından kutsanmış ve arınmış ruhanîleri kabul ederek nübüvvetin inkârına giderler.

Sâbiîlerin bilginleri; Uranî, Agathadaimon, Hermes, Eflatun’un dedesi Solon’dur. İslam kültüründe Agathadaimon ve Hermes’in Hz. İdris ile Şit ile aynı kişiler olduğu kabul edilir. Nasıl Hermetik kültüre Müslümanların yitik hikmeti nazarıyla bakmışlarsa, Sabiilerin gnostik/irfani bilgi teorilerine de kutsallık verilmiştir. Bu irfani bilgi, Kitabî beyani bilgiyi önemsizleştirmiş, peygamberler âriflerin gerisine düşmüşlerdir. Sâbiîlerin fikirleri İslam öncesi ve sonrasında da, Irak, İran ve Horasan dâhil geniş bir bölgede uzun müddet etkisini devam ettirmiştir.

Mezopotamya’da sihir ve astroloji ile ilgili bazı inanç ve uygulamalar, çeşitli sihir ve büyü formülleri ve astrolojik hesaplamalarla ilgili fikirler üretilmişti. Ayrıca sonraki dönemde bu konuda bazı kitaplar ve sır metinleri oluşturuldu. Bunlar Sâbiîleri de etkilemişti. Sâbiîler arasında gizli bilgi, gayb bilgisi, kehânet ve sırlara sahip olan seçkinlere Nasurai tabiri kullanılır. Bu gizli bilgi ya da hikmetin kaynağı ışık âlemidir. Bu âlemden, yeryüzündeki tutsak ruhlara maddî âlemdeki şer güçlere karşı koyması ve tutsaklıktan kurtulması amacıyla gelen ilâhî bir bilgidir. Sâbiîlikte, kutsal bilgiyi iletmesi ve öğretmesi için ışık âleminden bir kurtarıcı “Manda d Hiia” (Hayatın Bilgisi) vardır.

Sâbiîler’deki kutsal ruh tasavvuru, kutsal bilgi (gnosis) ve kurtarıcı (redeemer) doktrinlerinin Gulat-ı Şia ve Gulât-ı sufiye çevrelerinde etkili olmuştur.

 

 Harran Sabiileri:

Harran, Edesse (Urfa) ve Suriye gibi gnostik öğretilerin bulunduğu merkezlere yakın bir merkezdi. Harran ve civarında yaşayanlar; din ve düşünce hayatlarında, Yunan-İskenderiye ekolünün Yeni Pisagorculuk ve Hermesçilikle, Babil ve Keldanîlerin astronomik ve astrolojik fikirleri ile birleştirilmiş bir inanca sahip Süryanice konuşan bir topluluktur. İnançlarının bir sonucu olarak astroloji, kehanet, tılsım gibi garip bilimler doğmuştu. Harran bölgesindeki paganizm, “Keldânî bilimleri”nin -yani astrolojinin ve gizli ilimlerin (okültizm)- gerçek mirasçısıydı. Harran’da heykeller yapmışlar, yıldızlardan sonra putlara tapmışlardı. Bunlar Azimun ve Hermes adlı iki Mısırlı peygamber tanıyorlardı. Bütün anlayışlarını bu iki büyük peygamberden aldıklarını iddia ediyor, ruhsal varlıklar hakkında çok fazla taassup gösteriyorlardı.

Astroloji/ İlm-i nücûm ile birlikte kehanetin Kaldanîler’den Araplara geldiği kabul edilir.  Bilhassa Müslüman Arapların fethinden sonra Harran’da, kadîm Samî putperestliği tekrar yükselişe geçti. Harran putperestlerine göre, bu dünyayı yıldızlar yönetiyordu. Heykeller ruhsal varlıkların bedenleri hükmün deydi. Tanrı, rabların Rabbı, heykeller rab ve baba idi. Sâbiîler, gök cisimlerine ibadet ederlerdi.

Arap fatihler sadece ehl-i kitap olanlara yaşam hakkı tanıdıklarından, Harran Paganlarının bazıları Müslüman bir kısmı da Hristiyan veya Zerdüştî oldular. Sâbiî adını almış olan paganlar onu kullanmaya devam etmiş, Hristiyan ve Zerdüşti olanlar, eski inançlarına dönmüşler ve onun bu yeni adını (Sâbiilik) da benimsemişlerdir. Müslüman olanlardan bir kısmı -bu dinden dönen kimseye verilen ölüm cezasından kurtulmak için- Müslüman görünmeye devam etseler de, geleneksel inançlarını sürdürdüler. [13]

Müslümanların Hermetik felsefeyle karşılaşmalarında Güney Sabiîlerin (Mandeanlar) ve Harran Sabiîlerinin büyük rolü olmuştur.

**

Özetle; Gnostisizm Mısır mitolojisi, Yahudi apokaliptisizmi, Babil astrolojisi, Zerdüşt düalizmi, Yunan ve Helen felsefesi, Hıristiyanlık, Hindu ve Budist etkileri gibi değişik farklı din, kültür ve felsefi düşünceyi bir araya getiren dini-felsefi bir harekettir.[14] Gnostisizm müstakil bir din ve felsefe olarak devam etmemişse de, başta Yahudilik ve Hıristiyanlık olmak üzere, İslamiyet içinde mebzul miktarda gnostik unsurlarla karşılaşmak mümkündür. Ortaçağdan sonra da varlığını önce Hümanizm daha sonra da Rönesans’la birlikte kendini yenileyerek varlığını devam ettirmiştir. Kabalaizm ve Hermetizm’le birleşen Gnostik düşünce, sadece Kabalacı Hıristiyan düşüncesine ilham vermekle kalmamış, okült oluşumlara, büyük mistiklere, ruhani düşünürlere, simyacılara ilham kaynağı olmaya devam etmiştir.

Mısır, Suriye, Filistin, Irak ve Hindistan gibi bölgelerin fethedilmesinden sonra buralardaki dini, felsefi, mistik ve kültürel miras bize intikal etmiştir. Özellikle tasavvuf, felsefe ve Şiiliğin İsmaili yorumu üzerinde Gnostisizm’in gölgesi oldukça belirgindir. [15] Gnostisizm; İslam dünyasında irfani ekol olarak, ehl-i marifet olarak kendisini gösterecektir. Kadim gnostikler de ârifler ve hekîmler olacaktır. Sufilerin keşf ve keramet ile elde ettikleri bilgi işte bu gnosis’in isim değiştirmiş şeklidir!

Tasavvuf geleneğinde gnosis/irfan; keşif, sezgi ve ilham yoluyla kalpte hâsıl olan bu bilgi türüdür. Mutasavvıflar, irfani bilgiyi akli ve beyani bilgiye tercih etmişlerdir. Bu irfani bilgi; keşf/sezgi yoluyla Allah’ın lütfunun bir eseri olarak Allah’ı müşahede edenlerin ulaşabildiği bir bilgi çeşididir.  Onlar, kesin akli delille elde edilip akıl sahiplerine hitap eden bilgiye ilme’l-yakin, açıklama ve bildirim sonucunda ulaşılıp ilim sahiplerine seslenen bilgiye ayne’l-yakin, keşif ve müşahede ile elde edilen ve yalnızca marifet ehline has olan bilgiye hakka’l-yakin derler! Bu tasnifleri gnostik/irfani düşüncenin birebir yansımasıdır.  Hakka’l yakin derecesinde bilgi sahibi olan kişi, bilginin en üst mertebesine vasıl olmuştur. Haliyle bu kimseye Allah’ın kaza ve kaderi de dâhil olmak üzere gaybın ve tüm sırların kapıları ardına kadar açılmış olur.

İbn Arabî Gnostik/irfani anlayışın en önemli temsilcisidir. İbn Arabî, irfani düşünceyi vahdet-i vücut doktrininde olduğu gibi hem epistemolojik hem de ontolojik bakımdan sistematik bir yapıya kavuşturmuştur. Ona göre, vasıtasız bir şekilde hakikate, herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak tarzda eşyanın gerçekliğine ulaşmayı sağlayan gnostik/irfani bilgidir. Bu bilgi ilahi lütfun bir gereği olarak, ruhani bakımdan kemale erenlerin kalbini kapsayan nur şeklinde kendini göstermektedir. Sufiler keşf ve marifet denen bir bilgi yardımıyla Sufiler yaratılmışlarla ilgili sırları, Kuran’ın batıni anlamlarını görebilmektedirler.[16]

Bir gnostik, daima her kutsal kitabın ve metnin Bâtıni anlamı üzerinde çalışmayı hedefler. Çünkü bu metinler onlara göre daima rumuzlu ve şifrelidir. Dinsel ifadelerin içinde gizli manalar bulunur.

Yine Şii-İsmailiyye ekolü gnostik/irfani bilgi temelli felsefeleriyle dinin peygamberden peygambere değişen (!) zahiri/dış kabuk kısmını atmışlar ve hiçbir zaman değişme söz konusu olmayan batınını bulmuşlardır!

Yine İslam felsefesinde, özellikle İbn Sina’nın Meşşai sisteminde, sezgiye dayalı bilginin akli olandan daha üstün olduğu kabul edilir. Arif riyazet ve arınma ile gayb âlemine dair ilahi sırlara vakıf olabilir. Gnostiszm/İrfaniyye anlayışını temsil eden bir diğer İslam felsefesi ekolü Sühreverdi, Molla Sadra öncülüğünde gelişen İşrakilik’tir.[17]



[1] Fethi Kerim Kazanç, Yeni Eflatuncu Felsefede Gnostik Unsurlar ve Tesirleri, İnönü Ün., Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, Kasım/2012

[2] Fethi Kerim Kazanç, Yeni Eflatuncu Felsefede Gnostik Unsurlar ve Tesirleri, İnönü Ün., Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, Kasım/2012

[3] Melih Ülkü Akat, Ezoterizm ve Batınîlik Tarihi, s.113

[4] T.Freke, P.Gandy, İsa’nın Gizemleri, Çev; Aslı Bengisu, s.160

[5]  Melih Ülkü Akat, a.g.e, s.126-7

[6]  T.Freke, P.Gandy, İsa ve Kayıp Tanrıça, Çev; Aslı Bengisu, s.334

[7]  T.Freke, P.Gandy, İsa’nın Gizemleri, Çev; Aslı Bengisu, s.144-5

[8]  T.Freke, P.Gandy, İsa ve Kayıp Tanrıça, Çev; Aslı Bengisu, s.91

[9]  T.Freke, P.Gandy, İsa ve Kayıp Tanrıça, Çev; Aslı Bengisu, s.148

[10] Gnostikler işe mensup oldukları dinin kutsal metinleri ile işe başlarlar ve bu metinler içinde batınî bir anlam ya da gizemli bir mesaj var mı diye şifre çözer gibi tüm gayretleriyle bu metinleri ele çözmeye çalışırlar. Onlar dini metinlerin derununda bizim göremediğimiz bir takım gizli hakikatlerin bulunduğuna inanırlar. Gnostizm’in bu Hermeneötik /yorum bilimi Hermetizm’den alınmıştır.

[11] Şinasi Gündüz, Erken Dönem Hıristiyan Gnostisizmi, İnönü Ün., Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, Kasım/2012

[12] Fethi Kerim Kazanç, Yeni Eflatuncu Felsefede Gnostik Unsurlar ve Tesirleri, İnönü Ün., Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, Kasım/2012

[13] Yusuf Benli, Gnostizmin Şia’nın İlk Oluşumuna Etkileri Meselesi, İnönü Ün., Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, Kasım/2012

[14] Harun Işık, Gnostisizmin Genel Teolojik Arka Planı ve Tarihsel Gelişimi, İnönü Ün, Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, Kasım/2012

[15] Harun Işık, a.g.makale,

[16] Ezoterizm de; sırrın korunduğu ve sadece onu taşımaya yetkili olanlara öğretildiği bir sır bilgeliği vardır. Bu, sufi literatüre ‘hicâb’lar (keşfu’l-mahcûb) olarak intikal etmiştir.

[17] Harun Işık, a.g.makale,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir