Said Nursi ve Cifr-Ebced ve Hurufîlik

Cifr ve Ebced;

Cefr/cifr; kelime anlamı itibariyle oğlak derisi demektir. Cefr ilmi bir oğlak derisinin üzerine yazılmış bulunan yazılardan veya sayı ve harfleri deri üzerinde yayıp gruplandırmak suretiyle gelecekte vuku bulacak olayları bilmeye çalışmaktır.

Güya bu ilmin temellerini Hz. Ali atmıştır. Bu ilim Kuran’ın tevilinin yanı sıra Ali’nin torunlarına aktardığı gaybi ve bâtıni ilimleri de içermektedir. Ali bu ilimleri peygamberden öğrenmiş ve insanların muhtaç olduğu tüm bilgileri cefr adı verilen bir oğlak derisi üzerine yazarak iki eser telif etmiştir. Bu oğlak derisi üzerinde Ehl-i Beyt’in gelecekte ihtiyaç duyacağı tüm bilgiler mevcutmuş (!) Geçmiş ve tüm geleceğin bilgilerini içeren,  problemlere çözüm yolu gösteren bu kitaplar yalnızca Ehl-i Beyt imamlarının çözebileceği şifrelerle doludur. Çok tabii ki bunların küllisi yalandır. Bunlar evrenin sırlarının sayılarda gizli olduğunu iddia eden Pisagorculuğun, Hurufiliğe dönüşmüş şeklidir.

el-Câmi’a, Sahifetū’l Feraiz, Mushaf-ı Fatıma” gibi isimler verilen cefr (cifr) ilimleri, bilhassa Ali’ye ve torunlarından Câfer Sadık’a nispet edilmiştir. Güya Câfer-i Sâdık da, Câbir b. Hayyân’a Cefr ilminin yazılması görevini vermiş ve İsmailiyye Şiası’ndan dilediği kimselere öğretmesini emretmiştir. Dâvûd’un Zebûr’u, Musa’nın Tevrat’ı, İsa’nın İncil’i, İbrahim’in sayfaları, nebîlerin, vasîlerin ve İsrailoğulları âlimlerinin bilgilerinin saklı olduğu bu ilim, geçmişin ve kıyamete kadar bütün geleceğin ilmini kapsadığı kıyamete kadar gerçekleşecek bütün olayların, olmuş ve olacağın, “kaza ve kader”e dair bir ilim olduğu ve insanların ihtiyaç duydukları ve karşılaşılması muhtemel her şeyin bilgisinin mevcut olduğu harflerin ilmidir. Bu ilim, Hermes (Hz. İdris)ten tevârüs etmiş! [1]

Şia geleneğinde gaybî haberler, sihir ve simya alanında pek çok eser Câfer Sâdık’a atfedilmiştir. Câfer Sadık’ın, gelecek olayları gizli bir şekilde önceden söylemiş olduğu iddiası sebebiyle, pek çok Şiî, diğer batınî marifetlerle, özellikle simya biçiminde tezahür eden kimya gibi, sihirbazlık, gözbağcılık, ilm-i nücum gibi gizli ilimlerle ilgilenmiş, müstakil kehanet kitapları Ehl-i Beyt imamları namına yayılmıştır. [2]

İbn-i Haldun; Mukaddime’sinin 54. Faslında cefr ilmi hakkında bilgiler verir. İnsanların geleceklerini bilmek için, bu mesleği geçim vasıtası yapmış kimselere gittiğini, bu cefircilerin dükkanlar açtıklarını, ya da yol kenarlarına oturarak kendilerine akıbetlerini öğrenmek için başvuran bu aklı kıt kimselerin gelecekleri hakkında kehanette bulunduklarını anlatır.

İbn Teymiyye ve Şâtıbî’nin de belirttiği gibi cifr hesabını kullanarak bir takım çıkarımlar yapmak, İslam’ın ilk nesillerinin hiç bilmediği, Yahudi Kabala kültüründen sızmış bir anlayıştır. Dolayısıyla bu hesapla yapılan yorumların hiçbirisi, Kuran tefsirinde kullanılmamalıdır, bu yorumların hiçbir tefsir değeri yoktur.

Daha sonraları cefr ilmi ile ilm-i huruf birleştirilmiş, ona da ilm-i nücûm/astroloji ilave edilerek tam bir cadı kazanı gibi içinde her türlü pisliğin olduğu gizli, gizemli ilimler ve üfürükçülük ortaya çıkacaktır. Artık bu kazanın içinde ne ararsanız vardır. ‘İlm-i Esrâr, İlm-i Havass’il- huruf’ gibi şeytanat ilimleri/demonoloji gibi İslam dışı ne kadar şey varsa bu kazanda pişirilecektir. Kimi zaman gayb âlemine ait bilgileri elde etmeye çalışan şeytan gibi, “racmen lil-gaybi”, gaybı taşlayacaklardır. Kimi zaman da, geleceği bilme işine girişip, ilahlığa soyunacaklardır. Kehaneti ve kâhinliği geri getireceklerdir.

 

Ebced’e gelince; Arap harflerine Nabatice’deki sıralanışına göre sayısal değerler vermeye denir. Ki ebced sayı sistemine göre harflerin sıralanışı; İbranice ve Âramice’nin etkisiyle oluşmuştur. Ebced harflerinin; “hevvez, huttî, kelemen, se’fes, karaşet, sehaz ve dazağ” şeklindeki sıralanmaları bu dillerdeki sıralamaya göredir. Harflerde ve sayılarda doğayı ve olayları etkileme gücü olduğu şeklindeki batıl inanç tamamıyla eski kültürlerden bizimkilere geçmiştir.

Sözkonusu Arap harflerine verilen sayısal değerler tamamen keyfi olarak seçilmiş olup, bunun herhangi bir mantıklı açıklaması yoktur. Niçin; Kef’in değeri 20’dir de, Kaf’ın 100’dür? Hatta ebced hesabındaki harflerin sayı değerleri, hesaplanışındaki farklılıklara göre, bildiğimiz ebcedin “el cümel’ül-kebir, ekber, sagir ve asgar” gibi dört değişik biçimi vardır! Örneğin bilinen ebced hesaplamasından farklı bir diğer hesaplama yöntemine göre; “elif” harfindeki her bir harfin değeri tek tek hesaplanır ve (1+30+80) 111 sayısı bulunur. Bir diğer hesaplama tekniğinde ise; “elif” harfinin sayısal değeri 1’dir. Bir ise; “Vâhıd” demektir. Onun da sayısal değeri; (6+1+8+4) 19’dur. Vs. Yani kişinin istediği değeri bulabilmesi için yapılan seçimler tamamen keyfidir. Zaten sihir ve büyücülükte kullanılması da şarlatanlığa çok müsait olduğundandır. [3]

Ebced hesabı; evrenin sırlarının harf ve sayıların gizemlerinde yattığına inanan batıni ve kadim kültürlerden tevarüs etmiştir. Harf sembolizmi ve sayı fetişizmidir! Ebced; İbrani/Süryani, Grek/Latin harf-sayı sistemlerinden bizim Hurufilere geçmiş batıni/ezoterik bir ilimdir.

Romalı bir vatandaş Neron ile “öz annesini öldürdü” kelimelerinin sayısal değerinin eşit olmasından, Neron’un annesini öldürmüş olabileceği kehanetinde bulunmuştur.  Bir başkası Roma’nın sayısal değerinin 948 olmasından hareketle, Roma’nın bu tarihte yıkılacağını söylemiştir.

İncil’deki, “canavarın sayısı 666’dır” ifadesinden dolayı, Hristiyanlar bu sayının Deccal’i simgelediğini düşünürler. Neron, Diocletianus gibi zalim imparatorlarının ebced değerleri 666’ya denk getiren hesaplar yapmışlardır. Ya da; Bir Katolik gizemci Martin Luther’in Deccal olduğunu ispat etmek için onun adını 666’ya denk getirdiler. Buna karşılık olarak da, Papa’yı Deccal’e denk getiren hesaplar geliştirdiler. Bunlara daha pek çok tuhaf örnek verilebilir.[4] Biz de de, Allah= hilal (66), amel=ilim (140), tevbe=peşiman (413) gibi şaşırtıcı eşitlikler olduğu bu sayı canbazları tarafından gösterilmeye çalışılmıştır.

İspanyol Yahudi mistikleri Kabalacılardan büyük ölçüde etkilendiği bilinen İbnü’l-Arabî’yi yine bütün şeytanî işlerde baş aktivist olarak yer aldığını görmekteyiz. Hurufiliğin Kuzey Afrika’daki en önemli temsilcisi İbn-i Tumert’dir. Onun etkisiyle cifr ilmi Kuzey Afrika’daki sûfîlerce benimsenmiş ve yayılmıştır. Onun parlattığı “ilm-i esrari’l-ulum, ya da ilmü havassi’l-huruf” İbnü’l-Arabî’nin dikkatini çekmiştir.  İbnü’l-Arabî,  harflerle varlıklar arasında sıkı bir ilişki bulunduğunu iddia etmiş, harflerin sırlarına vakıf olan birinin gelecekte meydana gelecek olayları bilebileceğini savunmuş ve buna Fütûhat’ında genişçe bir şekilde yer vermiştir.[5] Ona göre harfler ilmi evliya ilmidir.

Bu ekolü daha sonraları, şeyhlerin türbelerinden feyiz almak için şehir şehir dolaşan, tam bir mezarcı ve hurafeci olan Nablûsî devam ettirecek, onun bıraktığı yerden de Said Nursî devralacaktır.

Tasavvufî /İşârî tefsirde, cifr hesabına dayanarak bazı kelimelerin bazı şahıslara ya da olaylara işaret ettiğine dair yorumlar yapılır. Harflerin gizemli varlıklar olduğu inancı ve Cifr hesabıyla Kuran’dan işaret çıkarma, İbn Arabî ile yaygınlık kazanmıştır. İhvân-ı Safâ ve Bâtınîler tarafından yoğun bir şekilde kullanılan bu yönteme, İbn Arabî’den önceki sûfîler pek itibar etmemişlerdir.

Yine bir başka sufi İsmail Hakkı Bursevî, “Esrar’ul Huruf” adlı bir ebced harfleri ile ilgili eser yazmıştır.

Bu şeytanat ilminin bir diğer meraklısı da Niyazi Mısrî (ö.1694) dir. Tefsirinde yöntem olarak bu ilmi kullanarak, Hz. Hasan ve Hüseyin’in de peygamber olduğunu keşfetme başarısını göstermiştir.[6]

Mısrî, bu falcılık işinde bazen Kuran’ı da alet eder. Kuran ile tefâülde bulunur. Karşısına çıkan ayetten, ebced hesabına göre bir takım hesaplar yaparak falcılık yapar. Mesela; “1083 senesi Rebîulevvel ayının 29. (Pazartesi) günü İslâm askeri,  gaza için küffar memleketine çıktı.  Onların galip gelip gelmeyeceklerini anlamak niyetiyle Kuran-ı Azîm’den tefe’ül ettim /fala baktım. Şu ayet geldi: “Andolsun ki Tevrat’tan sonra Zebur’da da yeryüzüne sâlih kullarımın vâris olacağını yazmıştık.” [Enbiyâ/105] Bil ki 1083 sayısında inşallah küffar memleketinin fethine işaret vardır. Ulvî harflerin süflî harflere; nûrânî harflerin zulmânî harflere galebesi de kezâ Müslüman askerlerinin kâfirlere galebesine delâlet eder. Zulmânî harflerin birbiri üzerine düşmesi de küffarın uzak yerlere sürüleceğine işarettir.” [7]

Mısrî’nin hemen her eseri, cifr hesaplarıyla doludur. O, ayetlerden cifrle işaretler çıkarmayı o kadar ileri götürür ki karşılaştığı basit olaylar ve şahıslar için bile ayetleri kullanmaktan çekinmez. Mesela o bazı ayetlerden; Yunus, Hasan adındaki iki arkadaşının ve balıkçı Hüseyin’in karısının vefat tarihini ve bunların ölümüne Karabaş adında hoşlanmadığı bir şeyhin sebep olduğunu; ayrıca padişahın validesinin kendisini zehirlemeye teşebbüs edeceğini, ancak buna muvaffak olamayacağını çıkarır.[8] Tam bir şarlatan olan Mısrî’nin ebced hesapları birbirini tutmaz. Bazen ebced hesapları tutsun diye harflerin değerleriyle oynar, bazen kelime ekler, bazen çıkarır.

Niyazî, kendisini hatmü’l-evliyâ kabul eder ve her türlü tasarrufa kudretinin bulunduğunu, hatta kendisininbir peygamber olduğunu, kendi başına gelecek ve ileride olacaklar hakkında vahiy aldığını, Kâbe’nin ayağına gelerek kendisini tavaf ettiğini ileri sürer. Ve şöyle der; “Allah, düşmanlara rağmen beni kendi beytine sâhib-i hâne kıldı. Ben evvel hac niyetine çıkmış idim. Hac edeyim deyü, ol zalimler mani oldular. Şimdi Kâbe her sabah ve akşam benim topuklarımı tavaf eder, ayağıma yüz sürer.”

Kendisinin İbnü’l-Arabî’nin eserlerinde anıldığını ve de İsa ve Mehdî olduğunu savunur. “İsa benim” der. “Adam öldürmek, çiçek çıkartmak, sıtma, tâun ve türlü hastalıklarla öldürmek benim elimden gelir” gibi iddialarda bulunur.

Kendisine melek geldiğini ve “Allah sana selam eder ya Resûlallah” dediğini anlatır. “Ey müslümanlar, nice ideyüm? Her ne kadar ketm ile tekayyüt ettim ise, vahy-i ilâhî beni halime komayup ifşâ ettiriyor.”

“Ey Mısrî, sen peygamberim dersin, peygamberlerin hangisi senin gibi şetm etti /sövdü, küfretti? Tüm rezillikler sende toplanmış” itirazına şöyle cevap verir: “Sâir enbiyâ benim evladımdır… Onlara câiz değildir, bana câizdir.”

Niyâzî’nin bir diğer iddiası ise, kendisinin zehirlendiği ve karnında yılanların dolaştığıdır. Bu sebeple, karnında bulunan yılanların herkesçe bilinmesi, kaç tane olduğunun sayılması için ölümünden sonra karnının yarılmasını vasiyet etmiştir.[9]

Niyâzî-i Mısrî gibi tıbbî tedâviye muhtaç birinin söz ve düşüncelerinin ülkemizdeki dinî ve tasavvufî düşünceye bu kadar etkisinin olması şaşılacak bir durumdur! Onu; ileride gelecek büyük ebcedçi Said Nursi’nin öncülü, habercisi olarak görebiliriz.

Yine Kadıyaniliğin kurucusu Gulam Ahmed Kadıyânî, mehdiliğini ilan ederken, isminin ebced hesabına göre 1300 olduğunu ve bu yüzyılın müceddidi olduğunu savunmuştur.

İşte özetle; cefr ve ebced adı verilen rakam değerli harf sistemiyle, olayların zamanını, yerini, durumunu, sırrını keşfetmek için yapılan bu işe hurafecilik denmektedir. Bu İslam’ın yasakladığı kehanet göstermenin, kâhinliğin bir diğer şeklidir. Mesela; İbnü’l-Arabî ebced hesabıyla Mehdi’nin H.683 yılında geleceğini söylemiş, lakin bu kehanet tutmamıştır. Kimisi Deccal’in H. 743 yılında zuhur edeceğini, kimisi İsa’nın 698 yılında ineceğini söylemiş olmasına rağmen hiçbiri tutmamıştır.

İbn-i Abbas (r.a), bu ilmi (!) bir şekilde sihir saymış ve bu hesabın şeriatta yeri yoktur demiştir. Kuran’a göre gaybı Allah’tan başka kimse bilemez. Gaybın bilgisine ulaşmaya çalışanları Allah; ‘şeytan, şeytanlığa soyunmuş kişiler’ olarak nitelemiştir. [Mülk/5]

Said Nursi ve Cifr-Ebced ve Hurufîlik

İslam’ın kesinlikle onaylamadığı bir hurafe olan Ebced ve Cifr ilmine çok fazla müracat etmiştir. Cefr’i müstakil bir tefsir yöntemi olarak benimseyen Said Nursî de, “cefr-i tevafuk” metodunun Kuranî icazın bir iktizası olduğunu ileri sürer. Said Nursî, cefr ve ebced hesabının her zaman ve zeminde makbul ve geçerli bir ilmi prensip, edebî bir kanun, hatta gaybın anahtarı olduğunu ileri sürer.[10] Ancak Gazali’nin de belirttiği gibi; harflerin belli anlamlar ve sayısal değerler ifade ettiği konusunda hiçbir tutarlı ve ilmi bir delil yoktur.

 

Said Nursî cefr-i tevafuk tekniğini ayetlere tatbik etmiş ve geleceğe dair pek çok kehanette bulunmuştur. Said Nursî, tıpkı Şiiler gibi, gaybtan haber veren emsalsiz bir şahsiyet olarak gördüğü Hz. Ali’nin manevi tebşir ve takdirine mazhar olduğunu, onunla kurduğu özel bağ sayesinde bu lütuflara nail olduğunu iddia eder. Sikke-i Tasdik-i Gaybî adlı eserinde cefr-i tevafuk yöntemiyle yorumladığı pek çok ayette sadece kehanette bulunmamış, hem kendisine, hem de yazdığı risalelere pek çok işaretler bulmuştur.

Allâh, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru, içinde lamba bulunan bir kandile benzer. Lamba cam içerisindedir. Cam, sanki inciden bir yıldız. Ne doğuya ve ne batıya ait olmayan mübârek bir zeytin ağacı(nın yağı)ndan yakılır. (Öyle mübârek bir ağaç) Ki, neredeyse ateş değmese de yağı ışık verir. Işığı parıl, parıldır. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah insanlara misaller verir. Allah her şeyi bilir.”[Nur/35] ayetinden Said Nursi bakın neler bulur;

* مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ ayetinin cifr hesabıyla 998 etmektedir ve “Risaletü’n-Nur” -şeddeli nun, iki nun sayıldığından- tam tamına tevafukla ona işaret eder.

*كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ  Hz. Ali Kaside-i Celcelûtiye’sinde Risalei’n-Nur’a bakarak ve ona işaret ederek demiş: “Ekıd kevkebî bi’l-ismi nûran” Ben tahmin ediyorum ki, Hz. Ali’nin bu işareti, bu nur cümlesinin remzinden mülhemdir. Bu ayet, 546 edip, Risale-i Nur’un adedi olan 548’e gayet az ve sırlı iki farkla işaret etmektedir.

Said Nursî’ye göre “Eğer مِن شَجَرَةٍ  deki  ة duraklardaki gibi هـ sayılsa 598 ederek tamı tamına Resail-in Nur ve Risale-in Nur’un rakam değeri olan 598’e denk düşmekle beraber “من فرقان حكيم” rakam değerine sırlı bir tek farkla işaretli bir uyum sağlayarak hem Resail-in Nur’u kendi içine katar, hem de Risale-in Nur’un “Furkan-ı Hakîm’in bereketli bir ağacı” olduğunu gösterir. Eğer مِن شَجَرَةٍ  deki ة, ة  olarak kalsa, o vakit makam-ı cifrîsi 993 eder, uyuma zarar vermeyen pek az ve sırlı beş farkla Risalet-ün Nur’un rakam değeri olan 998’e uyum gösterir. Anlamı da uyumlu olduğu için ayet bu isme işaret eder.”

Açıkça anlaşılıyor ki, Said Nursî’nin kitaplarına Risale-i Nur, Resail’in-Nur, Risaletü’n-Nur ve Risalei’n-Nur diye farklı adlar vermesi, istediği rakamları denkleştirme amacına yöneliktir. Said Nursî, rakamları denkleştirmek için cümlenin yapısını bozabilmekte, harfleri düşürüp, ilaveler yapabilmektedir. Mesela; رسالة النور  kelimesindeki ل  harfini ن  ‘a çevirmiştir. Bu “nun”u iki nun saymaktadır. Oysa Arapça aslında da görüldüğü üzere bu ikinci “nun” kelimenin aslından olmayıp, harf-i tariften dolayı, okumada ortaya çıkar.

Burada Said Nursî, rakam değeri 400 olan ة  harfini, değeri 5 olan هـ  ile değiştirmiştir. Yukarıda rakam değerinin 548 olduğunu söylediği Risale-in Nur’u bu defa 598’e çıkarmıştır. Her şeye rağmen rakamlar tutmayınca yine “sırlı fark” perdesine sığınmıştır. Son olarak Kuran’da bulunmayan ““من فرقان حكيم  “ şeklinde bir ekleme yaparak “Risalei’n-Nur’un Furkan-ı Hakîm’in bereketli bir ağacı” olduğu sonucuna varmıştır. Bunu ayetteki yerine yerleştirirsek şöyle bir durum ortaya çıkar; “O’nun nuru doğuda da batıda da olmayan bereketli Risale-i Nur’dan tutuşturulmuştur.”

* لِنُورِهٖ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِى اللّٰهُ  de 999 ederek sırlı bir tek farkla Risaletü’n-Nur adedi olan 998’e tevafukla manasının kuvvetli münasebetine binaen işaret derecesinde remzeder. Said Nursî burada da sayıyı tutturabilmek için iki cümleyi bir araya getirmiş ama ikinci cümlenin mefulünü yok etmiştir. Rakam yine de tutmayınca o “sırlı farka” sığınmış.

*”Men yeşâü” cümlesi az bir farkla Risaletü’n-Nur yazarının ismiyle meşhur bir lâkabına tevafukla bakıyor.

*Eğer “men yeşâühü” şeklinde okunup da mukadder zamir ortaya çıkarılırsa tam tamına tevafuk eder.

* Bu ayet nasıl ki Risalei’n-Nur’a ismiyle bakıyor; öyle de yazılış tarihine tam tamına tevafukla remzen bakıyor.

*”Ke mişketin” deki “nun” sayılırsa ve “fî zücâcetin” deki “te” de “he” olacağından 1349 ederek, Resâili’n-Nur’un en nuranî bölümlerinin yazılma anı ve olgunlaşma zamanı olan 1349 tarihine tam tamına tevafukla işaret eder.

* يُوقَدُ اَلْمِصْبَاحُ فٖى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ cümlesi de 1345 ederek Resâili’n-Nur’un intişarı ve iştiharı ve parlaması tarihine tam tamına tevafuk eder.

Kimilerinin şeddesini sayar kimisinin saymaz, bazı “te” leri “he” yapar. O zaman da tarih 1322 eder ki, yine Risalei’n-Nur Müellifi’nin Nurların öncüllerini yazmaya başladığı tarihe tam tamına tevafuk eder.

* مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ deki birinci “te”, ikinci de “he” sayılırsa, “min şeceratin” deki tenvin “nun” sayılırsa 1311 eder ki, Resâili’n-Nur Müellifinin Arapçaya başladığı tarihe tevafuk eder.

İşte bu kadar anlamlı Kuranî tevafukun bir araya gelmesi yalnız bir işaret değil, belki kuvvetli bir delildir. Belki elektrikle beraber Resâili’n-Nur’a mânevi münasebetiyle bir göndermedir. Bu ayetin manevi münasebetinin güzelliklerinden biride şudur ki: geleceği haber verme türünden mucizevî bir şekilde hem elektriğe, hem Risalelere işaret ettiği gibi, ikisinin ortaya çıkışına ve çıkışından sonraki gelişme zamanlarını ve sıradışı vaziyetlerini çok güzel gösteriyor.

Meselâ, زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ cümlesi der: “Nasıl ki elektriğin kıymettar metâı, ne şarktan, ne de garptan celb edilmiş bir mal değildir. Belki yukarıda, cevv-i havada rahmet hazinesinden, semavat tarafından iniyor. Her yerin malıdır. Başka yerden aramaya lüzum yoktur” der. Öyle de, manevi bir elektrik olan Resâili’n-Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve bilimlerinden gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki, semavi olan Kuran’ın şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir. [11]

Hem meselâ, يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖیءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ  cümlesi, mânâ-yı remziyle diyor ki: “On üçüncü ve on dördüncü asırda semavi lâmbalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır.” Yani, 1280 tarihine yakındır. İşte, bu cümle ile nasıl ki elektriğin hilâf-ı âdet keyfiyetini ve geleceğini remzen beyan eder. Aynen öyle de, mânevî bir elektrik olan Resâili’n-Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, tahsil zahmetine ve derse çalışmaya ve başka üstatlardan öğrenilmeye ve öğretmenin ağzından almaya muhtaç olmadan, herkes derecesine göre o yüksek ilimleri, zorlanmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, derin bir âlim olabilir. Hem işaret eder ki, Resâili’n-Nur yazarı (olan Said Nursi) bile ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.

Evet, bu cümlenin bu mucizevâri üç işareti elektrik ve Resâili’n-Nur hakkında hak olduğu gibi, yazarı Said Nursi hakkında dahi gerçeğin ta kendisidir. Onun hayatını okuyanlar ve hemşerileri bilirler ki, İzhar kitabından sonraki medrese usulünce on beş sene ders almakla okunan kitapları bu Said yalnız üç ayda tahsil etmiş.

Hem, nasıl ki bu cümlenin manevi münasebet cihetinde kuvvetli ve letafetli işareti var; öyle de, cifrî ve ebcedî tevafukuyla hem elektriğin ortaya çıkmasının yakın olduğunu, hem Resâili’n-Nur’un meydana çıkması, hem de benim doğumumu remzen haber veriyor; bir mucize parıltısı daha gösterir. Şöyle ki: يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖیءُ ’nun makamı 1279 olup وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ  kısmı ise, iki tenvin, iki nun sayılmak cihetiyle 1284 ederek, hem elektriğin yaygınlaşmasının yakın olduğunu, hem Resâili’n-Nur’un yakınlığını, hem on dört sene sonra müellifinin velâdetini ”yekâdü” kudsi kelimesiyle manen işaret ettiği gibi, cifirle de tam tamına aynı tarihe tevafukla işaret eder. Malumdur ki, zayıf ve ince ipler içtima ettikçe kuvvetleşir, kopmaz bir halat olur. Bu sırra binaen, bu ayetin bu işaretleri birbirine kuvvet verir, teyit eder. Tevafuk tam olmazsa da tam hükmünde olur ve işareti, kesin delil derecesine çıkar.

Elhasıl: Bu ayet açık manasıyla nur-u İlâhî ve nur-u Kuranî ve nur-u Muhammedîyi ders verdiği gibi, işârî manasıyla da her asra baktığı gibi, on üçüncü asrın sonuna ve on dördüncü asrın başına dahi bakar ve dikkatle baktırır. Ve bu iki asrın sonu ve başında en çok dikkat çeken ve en çok münasebeti bulunan elektrikle, Nur Risaleleri olduğundan, doğrudan doğruya remzi manasıyla bakar diye bana kesin kanaat verdiğinden, çekinmeyerek kanaatimi yazdım. Risalelerin bu ayetin iltifatına liyakatini anlamak isteyen kimse hangi risaleye baksa bu gerçeği tasdik eder.

 

Biraz sadeleştirip, alıntıladığımız bu kadar kısa bir pasajda bile, ebced hesabı tutsun diye; bazen “Resâili’n-Nur”, “Risaletü’n-Nur”, “Risalei’n-Nur”, “Risale-i Nur” vs. gibi kitaplarının adını değiştirmektedir. Birçok zorlama ile sayıları denk getirmeye çalışır, yine de tutmayınca bazen ayetlere harf eklemekte, bazen çıkarmakta, yine de tutmazsa bu sefer az bir farkla deyip batıl iddiasına Kuran’dan delil getirmeye çalışmaktadır. [12]

Şimdilerde “Allah’ın sadık kulu” diye filmi yapılıp, insanlara takdim edilmeye çalışılan Said Nursi, görüldüğü gibi epey sayısal sahtekârlıklar yapmıştır.

Said Nursî’nin yaptığı o kadar büyük edepsizliktir ki, Allah’ın kendisini tanıttığı [Nur/35] ayetini kendi zatına ve eserlerine işaret ettiğini söyleyebilmiştir.

Said Nursî’nin bu yorumları ile, Allah’ın tüm insanlara rehber olarak gönderdiği son kitabını adeta Ehl-i Beyt ile ilgili bir mahkeme dosyasına dönüştüren İmamiyye arasında hiçbir fark yoktur. Onlarda bu ayette geçen mişkat, misbah ve zücac kelimelerini “Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin” şeklinde yorumluyorlardı.[13]

Hatta Said Nursi, ilgili ayetleri kendisi, doğumu, Arapçaya başlama tarihi, kitaplarının yazılmaya başladığı tarihlere işaret ettiğini iddia ederek, Gulat-ı Şia’nın kurucularından Beyan b. Seman’ın yaptığının bir benzerini yapmaktadır. Bu Beyan [Al-i İmran/138] ayetinde geçen “beyan” kelimesiyle kendisine işaret edildiğini söylemiş ve peygamber olduğunu iddia etmiştir. Said Nursî’nin bu yorumları ile “Kuran’nın üçte biri Ehl-i Beyt, üçte biri de onların düşmanları hakkında indi” diyen Bâtınîlerin yorumları arasında hiçbir fark yoktur. Bütün ümmet tarafından tekfir edilen Bâtıîyye’nin yaptığı da tam olarak budur. Oysa, kendi subjektif fikirlerini Allah’ın kitabına söyletmeye çalışmak, kendini Kitabı tenzil eden Allah’ın mertebesinde görmektir. Vardığı sonuçlar asla ilmî, aklî ve İslami değildir.

Said Nursi; “Kitaptan bir ilmi olan kimse” [Neml/40] diye bahsedilen kimsenin kendisi olduğunu söyleyen Fadlullah-ı Hurufî’nin yaptığının bir benzerini yapmıştır. Fadlullah, yukarıdaki ayete dayanarak, Kuran’ın gerçek anlamının yalnızca kendisi tarafından anlaşıldığını söyler. Fadlullah, “Bu, Allah’ın fadlıdır.” (Maide /54), “Bu, Rabbimin fadlındandır.” (Neml /40) mealindeki ayetlerde olduğu gibi Kuran’da geçen bütün “fadl” kelimelerinden kendisinin kastedildiğini, ileri sürmüştür.

Aslında kendisi de işlediği cürümün vahametini fark ederek şöyle demiştir. “İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, gerçek görevden alıkoyup meşgul ediyor. Hatta kaç defadır Kuran’ın sırlarına karşı o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu; bu işi zevk alarak ve çok arzu ile yaptığımda ise kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum: Birisi, yasağına karşı edep dışı davranma ihtimali var. İkincisi, açık Kuranî esaslarla ümmete ders vermek hizmeti, cifr ilmi gibi gizli ilimlerden yüz derece daha üstün bir meziyeti ve kıymeti sahiptir. O kutsal görevde kesin deliller ve muhkem kanıtlar suistimale imkân vermezler. Fakat cifir gibi, belli kurallara bağlı olmayan gizli ilimlerde suistimal girip şarlatanların istifade etmeleri mümkündür. (Dokuzuncu Lem’a)

Yani ne diyelim, “intâk-ı Hak” olmuş, Allah söyletmiş! Yaptığı tam olarak; şarlatanlıktır.



[1] Yusuf Benli, Gnostizmin Şia’nın İlk Oluşumuna Etkileri Meselesi, İnönü Ün., Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, 25-27 Mayıs 2012- Malatya

[2] Yusuf Benli, Gnostizmin Şia’nın İlk Oluşumuna Etkileri Meselesi, İnönü Ün., Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu, 25-27 Mayıs 2012- Malatya

[3] Mustafa Uzun, Ebced Md., DİA, C.10, s.68-70,

[4] İbrahim Okur, Matematik ve İlahiyat, s.222-30

[5]Metin Yurdagür, Cefr md, DİA, C.7, s.216

[6] Mustafa Öztürk, Tefsirde Bâtınîlik ve Bâtınî Te’vil Geleneği, s.287

[7] Niyazi Mısrî, İrfan Sofraları, Çev; Süleyman Ateş, s. 126-7 nak; Mahmut Ay, İşarî Tefsiri Yeniden Düşünmek,  İÜİF. Der, 2011/ 24, 103-48

[8] Mahmut Ay, İşarî Tefsiri Yeniden Düşünmek,  İÜİF. Der, 2011/ 24, 103-48

[9] Ferhat Koca, Osmanlı Dönemi Fıkıh-Tasavvuf İlişkisi, Gazi Ün. Çorum İlahiyat Fak. Der., 2002/I, s. 73-131

[10] Said Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s.80

[11] Fadlullah Hurufî’nin kitabının da adı “Arşname-i ilahî”dir. O da Kitabını Said Nursi gibi arştan almış!

[12] Abdulaziz Bayındır, Aracılık ve Şirk, s.136-72

[13] Mustafa Öztürk, A.g.e, s.291

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir