Rasulullah’ın Şefaati Var mı?

Şefaat; kelime olarak ‘şef’un’dan türemiş olup, ‘tek olanın zıddı, çift olmak’ anlamına gelir. Fiil olarak ‘şe-fe-a’; aracı olma, araya girme, müdahale etme anlamına gelir. Şefaat; birini kurtarmak ya da birine yarar sağlamak maksadıyla bir büyüğün nezdinde ‘aracı’ olmak, suçlunun suçunu affettirmek için talepte bulunmak demektir.

Dini literatürde ise; Peygamberlerin, meleklerin ya da iyi insanların kıyamet günü Müslüman suçluları kurtarmak için Allah’ın müsaade etmesiyle şefaat etmesi, bu hatırlı insanlar hürmetine de Allah’ın suçluları affetmesi anlamında kullanılır.[1]

İslam’a göre; iyi insanlar cennete gider, günahkâr /kötü insanlar da cehenneme gider. Şefaatçinin mantığına göre ise; bu ana prensip şefaat ile saf dışı edilir!  Suçlu olmasına rağmen Allah katında naz-ı niyazı olan birisinin tavassutu, aracılığı ile cezadan kurtulur, hak etmeden torpil ile mükâfata konar!

Mekkeli müşrikler Allah’a inanmakla birlikte Allah’tan rütbe ve yetkice daha aşağıda ilahlar da edinmişlerdi. Dünyada bu ilahlar ile Allah’a yakınlaşmayı umuyorlar (şirk-i takrîb), ahirette de bu ilahların Allah’ın cezalandırmasından kurtaracaklarına (şefaat edeceklerine) inanıyorlardı. Şirke örnek; Allah’ın dışında edindikleri veliler için; “Biz bunlara, sırf bizi Allah’a yakınlaştırsın diye ibadet ediyoruz.” [Zümer, 39/3] Şefaate örnek; “İşte bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir” [Yunus, 10/18] diyorlardı.

Onların Allah inancı şirk ile nasıl yozlaşmış ise ahiret inançları da şefaat anlayışı ile öyle yozlaşmıştı. Kuran her ikisine de şirk demektedir. Hatta iyi düşünülürse görüleceği gibi, şirkin temelinde şefaat anlayışı vardır. Biz günahkârız, Allah bizim yüzümüze bakmaz. Allah’a yaklaşmak için yapılması gereken en uygun davranış (!) Allah’ın sevdiği, ermiş kulları vasıtasıyla, tavassutu ile kurtulmanın yolunu bulmak. Bu da kaçınılmaz olarak, kula kulluğu beraberinde getirmiştir.

Allah Mekkeli müşriklerin,  şefaatten kaynaklanan şirk inançlarını ortadan kaldırmak için tevhid dinini gönderdi. Yani şefaat kavramı çok açık net bir şekilde Mekkeliler tarafından biliniyordu. İslam şefaat fikrini / kavramını oluşturmadı, tam aksine var olan bu anlayışı ortadan kaldırmaya çalıştı. Şefaatten bahseden 26 ayetten, 22’si Mekke’de inmiştir. Bu realite bile tek başına, Mekkelilerin şefaat inancının tamamıyla yok edilerek, yerine tevhidin ikamesi hedef alındığını göstermeye kâfidir.[2]

“Allah’tır gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde / devirde yaratan, sonrada Arş’a istiva eden, O’nun dışında sizin ne bir dost, ne de bir şefaatçiniz vardır.” [Secde, 32/4]

“Yoksa onlar Allah’la birlikte, O’nun dûnunda başka (hayali) şefaatçiler mi edindiler? De ki; ‘Onlar hiçbir şeye malik olmayan, düşünmeyen şeyler olsalar da mı (onları şefaatçi edineceksiniz)? De ki; şefaat bütünüyle ve yalnızca Allah’a aittir. Yerlerin ve göklerin mutlak hâkimiyeti de O’nundur. Sonra ona döndürüleceksiniz.” [Zümer, 39/43-4]

Cehennem o gün azgınlara gösterilir. Onlara ‘Nerede o tapınıp durduklarınız?’ denilir. ‘Size yardım edebildiler mi? Hadi onu geçtik. Kendilerine yardım edebilecekler mi?’ Ardından ilahları ve onlara umut bağlayanlar cehenneme tıkılırlar. İblis’in avanesi de. Onlar orada birbirlerini suçlayarak derler ki; ‘Allah şahit ki, biz apaçık sapıklık içindeydik. Çünkü siz(in gibi yaratılmış varlıklar)ı, âlemlerin Rabbiyle bir tutuyorduk. Yine de yoldan çıkmamıza sebep olan şu günahkârlardır. Gel gör ki, şimdi bize ne arka çıkan bir şefaatçimiz, ne de candan bir dostumuz var.” [Şuara, 26/90-101]

Özetle, Kuran ayetleri; Ebedi kalmak üzere girilen bir yer olan cehennemde fidye ile, şefaatle, iltimasla, akrabalık bağı ile kurtuluş olmadığı konusunda muhkemdir. [Nahl/ 38-9; Secde/ 14; Hadid/ 15; Yunus / 9; Furkan / 70-1; Şura /25-6; Muhammed / 7; Bakara /160-254; Müminun /102]

Mekkeliler, Allah’ı çok uzakta, müteâl / aşkın bir varlık olarak tasavvur ediyorlardı. O’na yaklaşmak için aracılar /şefaatçiler icad etmişlerdi. Hâlbuki İslam’ın Allah’ı kişiye şah damarından daha yakın ve dua ettiği zaman duasına icabet eden, insana çok yakın olan bir İlahtır. O devirdeki insanlar kabileler halinde yaşadıkları için kabile reislerine /şeyhlere /efendilere körü körüne itaat ederler, doğruyu- yanlışı bu tağutlaştırdıkları liderleri /seyyitleri tayin ederdi. Allah’ı da bir kral gibi tahayyül ediyorlardı. Hal böyle olunca O’na yaklaşmak için aracı kurumlara, kişilere ihtiyaç duyarlardı. Onların putları bazen Allah’ın kızları olan melekler ya da daha önce yaşayıp ölmüş salih /mübarek kimselerin sembolleriydi. Putlar, bu kimselerin ruhlarının, ruhaniyetlerinin içine yerleştiği veya civarını makarr edinmiş olduğu nesnelerdi. Bazen bu makarr bir taş, bazen de üç akasya ağacı olabiliyordu. İşte biz bunların ruhaniyeti ile temas kurarak, en büyük ilah olan Allah katında onların tavassutuyla /şefaatiyle O’ndan yardım görürüz diyorlardı. Kuran’ın ‘esnâm /putlar, evsân, erbâb /rabler, efendiler, tâğut, endâd, âlihe /ilahlar ve şufe’â /şefaatçiler’ olarak isimlendirdiği bu aracıların tümünü İslam terketmeye davet etti.

Mekke müşriklerinin inançları tam olarak bilinmeden, şirkin zıddı olan tevhid, dolayısıyla İslam anlaşılamaz. Şirkin çeşitleri, özellikle şirk-i takrib ve taklit bilinmelidir. Ayrıca tevhidin kısımları, hassaten tevhid-i ulûhiyet iyice anlaşılmalıdır. Yoksa günümüzde olduğu gibi, günde bin defa “Lâ ilâhe…” diye kelime-i tevhid çeken nice Müslümanın kafasında hala onlarca ilah vardır. Zira, ilahın ne olduğunu kavramsal olarak bilmediğinden, gerçek anlamda ilahları red ve inkâr etmiş değildir. Hala Mekkeli müşriklerin taşa, ağaca taptığını zannedenler vardır! Bunlara bir şey anlatma imkânı da yoktur. “Allah’ın dûnunda / Allah’la birlikte dua edip, yalvardığınız kimseler tıpkı sizin gibi kullardır” [Araf, 7 / 194] ayetindeki “ibâdün emsâlüküm” ifadesi, müşriklerin ilahlaştırdığı kimselerin tıpkı kendileri gibi Allah’a kulluk eden insanlar olduğu çok açıktır. Onlar bu ilahların / kimselerin Allah’ın ulûhiyetinden az-çok hisse sahibi kimseler olduğunu düşünüyorlardı. Bu yarı ilahların Allah ile münasebeti olduğunu, O’nun katında yüksek bir mevkii olduğunu, dolayısıyla onların dualarının red olunmayacağını, şefaatlerinin, tavassutlarının /aracılıkların kabul edileceğini düşünüyorlardı. Kuran’da onlarca yerde putlar için “men, ellezîne, hüm” gibi akıllı varlıklar / insanlar için kullanılan zamirler, ism-i mevsullerin kullanılması, onların taş, ağaç parçası olmadığının, ölü veya diri putlaştırılan insanlar, ya da onların ruhları / ruhaniyetleri olduğunun en büyük kanıtıdır. Onlar bu kimselerin yaratıcı, rızık verici olduğunu iddia etmiyorlardı. Onların az veya çok gerek gayb, gerekse şehadet âleminde tasarrufta bulunduğuna, Allah’a yaklaştırdığına, onlara hayır celbettiğine, şerri defettiğine, ya da gökteki en büyük ilah / Allah katında şefaatçi olduğuna, O’nun katında nazı, niyazı geri çevrilmediğine inanıyorlardı.

Mekkeliler, meleklere Allah’ın haremi anlamında ‘Allah’ın kızları’ diyorlardı. Bu yüzden hepsinin isimleri dişi / müennestir. Hatta onların batıl itikadına göre; Allah yazı birisiyle, kışı diğeri ile geçiriyordu. Dolayısıyla bu yarı tanrılaştırdıkları melekleri /ilahları /putları razı edince Allah’ın da onların hatırını kırmayacağı gibi batıl bir inanca sahiptiler. [3]

Garânik hadisesinin esas merkezi şefaattir. Şöyle ki; Mekkeli müşrikler tavaf esnasında “Lat, Uzza ve diğer üçüncüsü Menat hurmetine! Çünkü bu üçü ulu garânik’tir. (Allah’ın genç, güzel, kuğu gibi kızlarıdır) Bunların şefaatleri umulur” diyorlardı. Güya Peygamberimiz Necm suresini Kâbe’de okurken, 19-20. ayetlere gelince “Lât, Menat ve Uzza’nın şefaatleri umulur” diye bir söz ağzından kaçmış. Bunun üzerine de Mekkeliler de surenin bitiminde secde ayeti ile birlikte secdeye gitmişler.  Bundan çok memnun olmuşlar ve şöyle demişler; “Allah’ın dirilten ve öldüren, yaratan ve rızık veren olduğunu biliyoruz. Fakat biz ilahlarımızın/meleklerin O’nun katında şefaat edeceğine de inanıyoruz. Sen de bunu kabul ettiğine göre, artık aramızda bir anlaşmazlık kalmadı”. Bu olayın olup-olmadığını bilmiyoruz. Büyük ihtimalle uydurma olan bu olayın ana ekseni meleklerin (beyaz kuğular gibi olan Allah’ın kızlarının) şefaat edeceğini Peygamberin söylemiş olması, müşriklerle Müslümanlar arasında savaşın bitmesini, kısmi bir barış ortamının doğmasını sağlamıştır. [4]

İşte İslam, kul ile Allah arasındaki bu aracıları kaldırmak için gönderildi. İslam Allah’ın dışındaki bu yarı ilahları ‘veli’ edinerek, onların şefaatini umanlara, bunların terk edilmesini emretti.

“Allah müminlerin velisidir.” [Bakara 2/257]

“Ne yani, siz şimdi Allah’ı bırakıp da / Allah’la birlikte, kendilerine bile bir yarar ve zarar veremeyecek kimseleri veliler mi edindiniz?” [Rad, 13/16]

Allah kendisinden başkasını veli edinmeyi yasakladı. “ Allah’tan başka ne bir veli, ne de bir yardımcı vardır.” [Bakara 2/107]

Onlara Kuran ile öğüt ver ve de ki; ‘Her nefis yaptıklarına bedel ipotek altına / rehin alınacak. Onların Allah’ın dûnunda ne bir velileri, ne de şefaatçileri olacak.” [En’am, 6/70]

 “Kâfirler benimle birlikte benim salih kullarımdan birini (melekleri, peygamberleri, şeyhleri vs.) veliler edinebileceklerini mi sandılar… Biz cehennemi (Allah’la birlikte, başkalarını da veli edinen) nankörler için hazırladık.” [Kehf, 18/102]

(Hem sizin veli edindikleriniz) Diri değil, ölüdürler. Ne zaman yeniden diriltileceklerini de bilmezler.” [Nahl, 16/20-2]

Bakınız Allah, kendisinden başka veli, şefaatçi edinen, onların kendilerine fayda ya da zarar verebileceğine inanan kâfirlere nasıl seslenmektedir.

“Kendi uydurduğu yalanları Allah’a isnad eden ya da O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Böyle (büyük günaha gömülmüş) mücrimler asla iflah olmaz. Birde kendilerine ne fayda, ne de zarar vermeye kadir olmayan varlıklara ibadet edip, ‘bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir’ diyen kimseler (iflah olmaz). De ki; göklerde ve yerde Allah’ın bilmediği bir şeyi O’na haber verebileceğinizi mi sanıyorsunuz?” [Yunus, 10/17-8]

Onları o yakın gün ile uyar. (O günün dehşetinden) yürekler yutkunurken gırtlağa dayanmıştır. O gün zalimler için ne samimi bir dost, ne de sözü geçen bir şefaatçi vardır…Allah hak ile hükmeder. Onu bırakıp da yalvarıp yakardıkları (şefaatçileri) ise hiçbir şey hakkında hüküm veremezler.” [Mümin, 40/18-20] Zaten bir önceki ayet; “O gün herkesin hakkını tam olarak alacağı gündür, hiçbir haksızlığın olmadığı gündür…” şeklinde şefaate, adam kayırmaya gerek olmadığını vurgular.

Onlar (görelim bakalım) diyerek Kuran’ın bildirdiği sonucu bekliyorlar. Onu vaktiyle göz ardı edenler, onun bildirdiği sonuç gelip çattığında şöyle diyecekler; ‘Gerçekten Rabbimizin elçileri bize hakkı söylemiş, Şimdi bizim için şefaatçiler var mı ki, bize şefaat etsin…Onlar cidden kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları o (düzmece ilahlar, şefaatçiler) de onları yüzüstü bırakıp gitti” [Araf, 7/53] Uydurduğunuz şefaatçilerin kendilerine hayrı yok ki, size olsun.

Allah, Mekkeli müşriklere şöyle dedi; İlahları bire indirin, en büyüğüne, gökte olduğuna inandığınız ilahı, tek ilah kabul ediniz. ‘La ilahe illallah’ deyiniz. Gayb ve şehadet âleminde O’ndan başka hiçbir ilahın tasarrufta bulunmadığını, O’nun yardımcısı, veziri, dostu, aracısı olmadığını kabul edin. Bir tek O’ndan korkun ve O’nu sevin. Hiç kimseyi O’nu sever gibi sevmeyin. O’ndan başka veli edinmeyin. O’ndan başkasına dua etmeyin, ibadet etmeyin. Sizi yaratan, yaşatan, öldüren, rızık veren Allah’tır diyorsanız-ki diyorlardı- şu ilahlarınızı / şefaatçilerinizi reddedin. Aramıza başkalarını sokmayın.

Lakin; ‘Peygamberimizin günahkâr müminlere ve azabı hak eden büyük günah sahiplerine şefaati haktır’[5] şeklinde şefaat anlayışı çok erken dönemlerde Müslümanlara geri dönmüştür. Delil olarak getirilen ayetler, konuyla doğrudan alakası olmayan şu ayetlerdir.

“…Umulurki Rabbin seni makamı-ı mahmuda /övülen bir yere gönderir”. [İsra, 17/79], “Şüphesiz ki Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın” [Duha, 93/5] Güya, “makam-ı mahmud”, Peygamberin şefaat etme yetkisi imiş. Makam-ı mahmud’un ne olduğunu aşağıda ele alacağız.

İmam Gazali de şöyle der; ‘Müminlerden bir kısmı Cehenneme girmeği hak ettiğinde, Allah onlar için peygamberlerin, sıddıkların, âlimlerin ve salihlerin şefaatini kabul eder. Kendi katında manevi değeri olan her zatın ailesine, akrabasına ve dostlarına şefaatini kabul eder. O halde sende onlardan birinin şefaatine ulaşma derecesini kazanmaya çalış’[6]

Biz Maturîdîlerin mezhep imamı olan, İmam Maturûdî ise şefaati, bizim gibi, günümüzün Maturîdileri gibi anlamaz. İmamımız, büyük günahlarına tövbe etmeden ölen kebîre/ büyük günah sahiplerinin ebediyyen cehennemde kalacağını iddia eden Mutezile’ye cevap sadedinde şöyle der; “Buna göre, Kuran ile hadislerin ilahi lütuf çerçevesinde beyan ettiği birçok bağışlama müjdesi ortadan kalkmakta, ilim ehlinin Allah’a ve rahmetine yönelik fıtrî ümitleri suya düşmekte, ayrıca Peygamberin şefaatine ümit bağlamış müminlerin duası geçersiz hale gelmektedir.”[7]

Matürîdî devamla derki; şefaat iki şekilde olur. Birincisi; birinin iyiliklerini bir başkasının yanında anarak, onu yüceltmek için tasvir etmek, ikincisi de; dua etmektir. Bu birinci maddedeki şefaat şeklinin ahirette hiçbir mantığı yoktur. Zira, Allah her şeyin iç yüzünü hakkıyla bilmektedir. Peygamberler ümmetlerinin neler yaptıklarından haberleri yoktur. [Maide /109, 116-7] Ayrıca kulların neler yaptığı amel defterlerinde küçüğünden, büyüğüne hepsi yazılıdır. Allah kulların her şeyini, gizlisini-saklısını bildiği için katında birinin bir başkası hakkında tanıklık yapmasına, iyiliklerini saymasına ihtiyaç hissetmez.[8]

Şefaatin ikincisine, dua şekline gelirsek; ayette geçen meleklerin iyi insanlar hakkında dua etmeleri, onlar için şefaat dilemek değildir. “Arşı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunan melekler rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler, ‘Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tövbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru! Rabbimiz! Onları da, onların atalarından, eşlerinden ve nesillerinden iyi olanları da kendilerine vaad ettiğin adn cennetlerine koy. Şüphesiz aziz ve hakîm olan sensin!” [Mü’min / 7-8] Matürîdî devamında özetle der ki, zaten Allah iyi kullarına azap etmez. Bu O’nun hikmetiyle bağdaşmaz. Böyle iyi kimselerin zaten şefaate ihtiyaçları da olmaz. Meleklerin ayette geçen bu iyi kimseler için şefaat dilemesi, Hâşâ! Allah iyi kullarına zulmediyormuş veya hikmetsiz iş işliyormuş da, bunu yapmamasını talep etmek gibi olur ki, bu mümkün değildir. Dua ve şefaat ancak cennetliklerin cennete bir an önce girmesi için olabilir.[9]  Matürîdî, Mâturîdilerin ana kitabı olan “Kitab’ut-Tevhid”inde,[10] Rasulullah’ın şefaatinden tek bir cümle olsun söz etmez.

Şefaat var mı? Yok mu? Buraya geçmeden önce mahşer meydanındaki durumu ayetlerle bir kez daha hatırlayalım.

“(O gün) hiçbir insanın bir başka insana fayda veremeyeceği gündür. Talimat vermek / Tasarrufta bulunmak tamamen Allah’a mahsustur.” [İnfitar /19]

O gün her insan tek başına, yapayalnız kalmıştır.

“Allah şöyle seslenir; işte şimdi bize yapayalnız geldiniz, tıpkı sizi ilk yarattığımız gibi ve size verdiğimiz her şeyi arkanızda bıraktınız. Sizin lehinize Allah’a ortak koştuğunuz o şefaatçileriniz nerede? Şimdi yanınızda göremiyoruz… Artık aranızdaki bütün bağlar kopmuştur ve bütün eski dostlarınız sizi terk etmiştir.” [En’am /94]

“O gün hiçbir dost dostunu sormaz… Birbirlerinin gözü önünde olacakları gün. Mücrim / suçlu o gün azaptan kurtulmak için öz evladını feda etmek isteyecek, eşini, kardeşini, kendisini himaye etmiş bütün yakınlarını ve yeryüzünde yaşamış herkesi feda etmek isteyecek, ta ki kendini kurtarabilsin.” [Mearic /10-4]

“Kâfir olarak ölenler ellerinden gelse yeryüzünün tüm hazinelerini kurtuluş fidyesi olarak vermek isterler.” [Al-i İmran /91]

“Ey insanlar! Rabbinizden korkun ve ne anne-babanın evladına, ne de evladın anne-babasına hiçbir fayda veremeyeceği günden korkun.” [Lokman /33]

“Hiç kimsenin, hiç kimseye, hiçbir şey ödeyemeyeceği, kimseden şefaatin kabul edilmeyeceği, kimseden kurtuluş akçesi alınmayacağı ve hiç kimsenin yardım görmeyeceği günün dehşetinden korkun”. [Bakara /48], “Öyle bir günden korkun ki” ifadesi tüm insanları içine almaktadır.

“O gün herkes kazandığının karşılığını bulur. O gün hiç haksızlık yapılmaz. Şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir. Ve onları o güne karşı uyar ki -yürekler boğulurmuşçasına- gırtlağa dayanır. O gün zalimler ne bir dost, ne de bir sözü geçen şefaatçi bulacaklar.” [Mümin /17-8]

“Allah tam bir hakkaniyetle hükmeder. O’nunla birlikte, O’nun berisinde yalvardıkları ise hiçbir şey hakkında hüküm veremezler. Çünkü sadece Allah’tır, her şeyi işiten ve gören”. [Mümin /20]

Hala şefaat var mı diye soruyorsunuz? Kimsenin kimseye zerre kadar faydasının olmayacağını bu kadar sarahatle ifade eden ayetler size hiçbir şey ifade etmedi, öyle mi? Hayret!

Kuran’ın yok etmeye çalıştığı şirkin en belirgin ifade tarzı olan şefaati? Allah ile kul arasına aracı sokmak ha? Allah’tan başkasının azaptan kurtaracağına inanmak isim değiştirmiş şirktir. ‘Mâliki yevmiddîn’ i katletmektir. Hüküm /ceza gününün tek mâliki ve hâkimi olan Allah’ın hükümranlığını elinden almak demektir. Çünkü kime sorarsanız sorun, tüm insanların en büyük hedefi ebedi saadeti garantilemektir. Bu kadar büyük bir gayeye ulaşmak da, Peygamberin, evliyanın vs. şefaatine bağlı ise, insanların bu kimseleri ilahlaştırmaları kaçınılmaz bir sondur. Allah bu yüzden şirkin bu ana damarını baştan kesmektedir. Şefaat tamamıyla bir müşrik akidesidir. İslam onu yok etme savaşı vermiştir. Tıpkı faiz, kölelik gibi kaldırmaya çalıştığı, o cahiliye toplumunun bir hastalığıdır.

Şefaat inancının doğrudan Allah’ın ulûhiyeti ile alakası vardır. Şefaat inancı Allah’ın ulûhiyetine, hükümranlığına ve otoritesine müdahaledir. O yegâne ilah, otorite olduğu gibi, yegâne Rab’tır. İlah kimse, şefaat da O’nundur. Mülk kimin ise, şefaat hakkı da O’nundur. Şefaat bütünüyle Allah’ındır. [Zümer /44] Şefaat ayetlerinin hemen hemen tamamında mülk ile şefaat arasında doğrudan bir bağ kurulmuştur. Herhangi bir peygamberin, meleğin veya evliyanın şefaat edebilmesi ancak ilah olması, mülkün sahibi olmasıyla mümkündür. Bu ise muhaldir/ imkânsızdır.[11]

O’nu bırakıp başka ilahlar edineyim. Öyle mi? Eğer Rahman olan Allah bir zarar vermeyi dileyecek olsa -ki dilemez- o ilahlarınız bana zerre kadar şefaat edemez…” [Yasin /23-4] ayetinde de olduğu gibi, ilah edinmenin nedeni onların şefaat edeceği beklentisidir. Peygamberimizin şefaat edeceğine iman da er-geç onu ilahlaştırmaya, ona ibadet etmeye insanları sevkeder! Bazı cahillerin sünnet namazları, peygamberin şefaatine nail olmak için kılmaları gibi. Ya da –ibadet formatında- milyarlarca salavatı şefaat beklentisiyle getirmeleri gibi!

Yine şefaat ile mülk kavramın alakası vardır. Mâlik’ül-Mülk kim ise, Malik-i yevm’id-din kim ise, şefaat de onundur. O yegâne hâkim ve mülkün sahibidir. Mülküne, melekûtuna kimseyi ortak etmediği gibi, hükümranlığına, insanları yargılamasına da kimseyi ortak etmez. “Yargı Günü’nün ne olduğunu sen bildin mi? Evet, bildin mi nedir o Yargı Günü? O gün kimse kimse için bir şey’e mâlik olamaz, (kimse kimseye hiçbir şekilde yardım edemez) emir o gün Allah’ındır” [İnfitâr /19]

O gün bırakın şefaat etmeyi, insanlar O’nun huzurunda konuşmaya bile cesaret edemezler.

“Hiç kimse O’na karşı söz söyleme cesaretini kendinde bulamayacak. Ruh / Cebrail ve meleklerin saf saf dizildiği gün kimse ağzını açamayacak, ancak Rahman’ın izin verdikleri müstesna. Onlar da sadece doğruyu söyleyecek.” [Nebe /37-8]

“… O gün Rahmanın huzurunda sesler kısılır, fısıltıdan başka bir şey işitemezsin.” [Taha /108]

O Allah’ın dünyada ortağı yok iken, orada var mı yoksa? Tamam, ubudiyet burada bitti, Allah’ın ulûhiyeti de orada bitecek mi? Orada artık başka mabud, ilah, rab, hâkim, şefaatçi vs. edinsek, Allah bundan hoşlanır mı? Artık burada serbest, istediğiniz gibi tevhidi bırakabilirsiniz denir mi? Biz orada tekrar yaratılıp, biyolojik yapımız değişti diyelim, tamam da, hâşâ Allah da değişecek mi?

Kâfirlere şefaat yok, Müslümanlara var denir mi? Kâfirler; aracı / vesile / şefaatçi edindikleri için kâfir olmamışlar mıydı? Onlar da Allah’a inanıyorlardı. O’nu en büyük ilah kabul ediyorlar, Rab olarak birliyorlardı. Hac farizalarını[12] yerine getirirken söyledikleri telbiye bile bizimkine epey benziyordu. ‘Lebbeyk, lebbeyk, lâ şerîke lek, illê şerîken hüve lek, temlikuhu ve mâ melek /Buyur Allah’ım buyur! Senin hiçbir otağın yoktur. Ancak bir tane vardır. Onun sahibi de sensin. Ona ve sahip olduğu her şeye Sen mâliksin’.[13] Ne kadar utangaç bir ifade; ‘ortağın var ama o da senin, onun neyi varsa onlarda senin’. [14] Mekkeli müşrikler Allah’ı rab olarak, en büyük ilah kabul etmelerine karşın, ondan mevki bakımından daha aşağıda bir takım kimselerin ilahlığını da kabul ederek, O’nun ulûhiyette biricik olmasını iptal ediyorlardı. Ve birde O’nunla birlikte bu alt ilahlara ibadet, dua, kurban, yemin vs. gibi ibadet türlerini yaparak, ubudiyetteki tevhidi bozuyorlardı. İşte bu kadarcık fark (!) onları müşrik yapıyor, iman ve küfür savaşı bunun için veriliyordu.

Dünya mahkemelerinde bile hâkim birine torpil yapsa, adam kayırsa ya da hâkimin dostu, bir yakını ‘şunları şunları cezalandırmadan, hapse koymadan salıver’ dese insanlar kıyameti koparmaz mı? Böyle mahkeme olmaz olsun demezler mi? O büyük, ilahi mahkeme iltimasın, adam kayırmanın olacağı bir yer olabilir mi? Herkesin verilen karardan dolayı ‘hakikaten hak yerini buldu, kimseye zerre kadar haksızlık yapılmadı’ demeleri gerekmez mi?

“De ki; ben peygamberlerin ilki değilim, kendime de size de ne yapılacağını asla bilmiyorum. Ben sadece bana vahyolunana tabi olurum. Ben sadece (vahyi olduğu gibi size açıklayan) bir uyarıcıyım.” [Ahkaf /9]

Bu ayetin sebeb-i nüzulü hakkında şöyle bir rivayet vardır. Sahabeden Osman ibn Maz’ûn misafir olduğu evde vefat etmiştir. Ev sahibesi kadın (bir rivayette kendi eşi) ‘Ben şahidim ki Allah sana kesinlikle ikram edecek / sen cennetliklerdensin’ der. Rasulullah şöyle tepki gösterir; ‘Ben Allah’ın elçisi olduğum halde vallahi ben bile o gün bana nasıl davranılacağını bilmiyorum’ der. [Buhari, Cenaiz, 3] (Rivayetin bir başka versiyonunda ise; ‘Ne bana, ne de ona ne yapılacağını bilmem!’ buyurmuştur)

‘Ben bile kendime ne yapılacağını bilmiyorum’ diyen, daha doğrusu böyle demesi emredilen Peygamber, nasıl olur da ‘Ümmetimin tamamına, büyük günah işleyenler de dâhil olmak üzere şefaat edeceğim’ der? Yaşayan Kuran olan o, nasıl olur da, emr-i ilâhi’nin tam aksini söyler?

Allah, meleklerin şefaatine bel bağlayan müşrikleri, peygamberlerinin ve din büyüklerinin şefaatlerine bel bağlayan Ehl-i kitabı kınamışken, nasıl olur da Muhammed (s.a.v), kebire/büyük günah sahiplerine şefaat edeceğini söyler? [15]

Cehennemde olanı sen mi kurtaracaksın?”  اَفَاَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِى النَّارِ[Zümer /19]

“Benim şefaatim, ümmetimden kebire sahiplerinedir / büyük günah işleyen kimseleredir”. [Tirmizi, Kıyame, 11] Mesela; bu hadisi ele alalım. Baştan sona Kuran’a aykırı olan bu sözü Peygamberimiz söylemiş olabilir mi?

Allah’a şirk koşmanın dışında, diğer bütün büyük günahlar kul hakkına girer. ‘Adam öldürmek, ana-babaya isyan etmek, yetim malı yemek, faiz yemek, namuslu kadınları iffetsizlikle suçlamak, büyü yapmak, savaştan kaçmak, yalancı şahitlikte bulunmak…’ gibi büyük günahlar ‘mûbikât /helak edici davranışlar’ olarak nitelenmişken, nasıl olurda Allah’ın affetmeyeceğini bildirdiği günahları, Peygamber çıkıp da ‘Ben şefaatimle affettireceğim’ der? Bu hiç mümkün mü? Bir insan sadece iman etmiş, imanı da âmentü duasını sesli okumaktan ibaret kalmış, ama sırf Muhammed ümmetinden olduğu için sorgusuz, sualsiz, hesapsız Cennete gidecek öyle mi? Onun ümmetinden olması ona yeterli, öyle mi? Sadece, isminin Müslüman olması, Muhammed ümmetine dâhil olması kâfi, öyle mi?

Halk arasında yaygın bir kabul olangünahkâr müminlerin günahlarının affedilmesi için Peygamberimizin Allah nezdinde torpil yapması anlamına gelen bu şefaat anlayışı, “Cehennemde olanı, Sen mi kurtaracaksın?” [Zümer /19] ayetine apaçık aykırıdır. Bu anlayış sahipleri yanlış itikatlarını değiştirmedikleri takdirde Peygamberimizin şefaat ettiği değil, şikâyetçi olduğu kimselere dâhil olacaklardır.

“Şefaat edecek (zannettiklerinizin) hiçbirinin şefaati onlara fayda vermez”. [Müddesir /48]

“Şefaat bütünüyle Allah’ındır.” [Zümer /44]

“O gün şöyle derler; ‘Bizim ne şefaatçilerimiz, ne de candan bir dostumuz var.” [Şuara /100-1]

“(O gün) onların Allah’a ortak koştukları varlıklardan hiçbirinin şefaatini göremeyecekler. (Oysa) onlar ortak koştukları (bu şefaatçiler) yüzünden kâfir olmuşlardı”. [Rum /13]

18 ayet şefaat yok diyor. 8 ayette ise şefaat var olsa bile, bunun ancak Allah’ın iznine tabi olduğunu haber veriyor. Allah’ın razı olmadığına kimse şefaat edemez. Pekâlâ; Allah’ın razı olduğu kimsenin şefaate ihtiyacı var mıdır? Allah’ın hoşnut olduğu kimsenin şefaate ihtiyacı yoktur. O zaten cennetlik mümindir. Allah’ın izin vermediği, hoşnut olmadığı kimselere peygamberlerin, meleklerin şefaati söz konusu değil ise, onlar kime şefaat edecekler?

Allah dünya işlerinde bile, “Kim kötü bir işe aracılık /şefaat ederse, onun da o günahtan bir payı vardır.” [Nisa, 4/85] derken, Peygamber nasıl olur da zulme, kul hakkına rıza gösterir de, kebâir /büyük günah sahiplerinin affı için aracılık eder? Hani bir söz vardır ya “Allah’ın def ettiğini, peygamber değnekle kovalar” diye. Hiç mümkün mü? Zalimler için peygamber tavassutta bulunsun? Allah’ın cezalandıracağım dediği eylemler için aracılık etsin? Eli kanlı bir katil, masum bir çocuğa tecavüz eden sapık cezasız kalsın? Bu söz konusu büyük günahları işleyen fasık bu günahları yüzünden dinden de çıkmadı. ‘Eşhedü en lâ ilahe illallah’ ı söylediği sürece de Müslüman.

Kebire sahibi Müslüman, şefaatle kurtulsun! Allah dilediğini affeder (!) Mal O’nun, mülk O’nun değil mi? Canının çektiğini yapar (!) Öyle mi? Peygamber de, Allah’ın verdiği cezaları fazla bulup tenkisat /damping rica etsin? Mazlumlar dünyada kendilerine yapılan zulümle baş başa kalsınlar! Zalimlerden hakkını alamasın? Zalimler torpil ile işlerini dünyada çevirdikleri gibi orada da çevirsinler? Hiç mümkün mü? Hâşâ! Bin defa Hâşâ! Allah dilediğini yapan, kural tanımaz bir hâkim (!) Peygamber de, zalimlerin, katillerin, sapıkların avukatı (!)

Sevgili Peygamberimiz dünyada bile hırsız bir kadın lehine şefaatçilik / aracılık yapan, çok sevdiği Üsame’ye kızar ve onu azarlar! “Allah’ın cezalarından birinin uygulanmaması için mi şefaat /aracılık ediyorsun? Allah’a yemin ederim ki, kızım Fatıma da olsaydı elini keserdim.”  Peygamber şefaatçileri böyle kınamışken, nasıl olur da kendisi suçlular lehine şefaatçilik yapar!

Kuran peygamberlerin suçlular lehine şefaat edeceğinden değil, tam aksine suçlular aleyhine tanıklık edeceğinden bahseder.

“Her toplumdan bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlar aleyhine şahit gösterdiğimiz zaman ne olacak halleri?” [Nisa /41]

“Bir gün gelecek Biz, her ümmetten bir şahit çıkaracağız. Sonra inkârda ısrar edenlere ne mazeret beyan etme izni verilecek, ne de suçlarını itiraf ile af dileme imkânı”. [Nahl /84]

Mesela; Tufanda boğulan oğluna dua eden Nuh (a.s)’ın bu davranışını Allah hoş karşılamaz ve Nuh’u kınar!

Allah her şeyi bildiğine göre niye şefaatçiye ihtiyacı olsun ki? Hiçbir peygamber, ya da melek insanların neler yapıp ettiklerini tam olarak bilemez. En azından kişinin gerçek niyetini bilemez. Bilmediği, tanımadığı birine şahitlik yapmak ‘yalancı şahitliği’ değildir de, nedir?

Şefaati kabul edenler, ‘şefaatin kebire / büyük günah sahiplerine olacağına’ dair bir hadise dayanarak, katil, câni, tecavüzcü gibi büyük günah işleyen, tövbe etmeden ölen Müslümanların ceza çekmeden kurtulacaklarını, cennete doğrudan gidebileceklerini kabul etmiş olmaktadırlar. Bu kabul hiç Kuran’a muvafık mıdır? Hatta öyle hadisler var ki, bırakın büyük günah sahibi müminin şefaatle affedilmesini, imanı olmaksızın kalbinde zerre kadar hayır olan kimsenin bile, müminlerin şefaatiyle cehennemden çıkacağını ifade etmektedir.

“…Nihayet müminler ateşten kurtulduktan sonra, ‘Canım O’nun kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, hiçbiriniz kıyamet gününde ateşteki kardeşlerinin haklarının verilmesini talep eden müminler kadar Allah’tan şiddetle bir şey talep edemez. Diyecekler ki; ‘Rabbimiz onlar da bizimle beraber namaz kılarlardı, oruç tutarlardı, hacca giderlerdi’.Bunun üzerine onlara şöyle denilecek; ‘Haydi onlardan tanıdıklarınızı çıkartın!’…’Ya Rabbi! Çıkartmasını emrettiklerinden kimse kalmadı, hepsini çıkarttık’ diyecekler. Sonra Allah onlara şöyle buyuracak; ‘Haydi dönün bakın, kalbinde bir dinar kadar hayır bulunan insanları da çıkartın’…Diyecekler ki; ‘Ya Rabbi! Çıkartmasını emrettiklerinden kimse kalmadı, hepsini çıkarttık’…sonra Allah ‘kalbinde yarım dinar hayır olanları çıkartın’ diyecek, onları da çıkartacaklar… daha sonra Allah ‘kalbinde zerre kadar hayır olanları da çıkartın diyecek’, onları da çıkartacaklar… Sonra Allah şöyle buyuracak; Melekler, Peygamberler ve müminler şefaat ettiler, geride şefaat edenlerin en çok merhamet edeni kaldı /Ben kaldım’… Bunları Allah hayat nehrinde yıkayacak, beyaz inciler gibi çıkacaklar…. ‘İşte bunlar Allah’ın azatlılarıdır, hiçbir amel işlemeden, hiçbir hayır yapıp önceden göndermeden Allah onları cennete koymuştur. Sonra buyuracak; ‘Haydi cennete girin, gördükleriniz hep sizin olacaktır’…(özetleyerek aldık) [Buhari, Ezan, 109, Rikak, 52] bu hadisi Allah’ın kitabı ile telfik edebilecek var mıdır? Dünyanın ve insanın yaratılış hikmeti olan ‘iyi insanlara mükâfat, kötü insanlara ceza verilmesi’ düsturu bile yok edilmiş, Kuran’daki bütün ceza, ikâb, cehennem ile ilgili ayetler adeta ilga ve iptal edilmiştir.

Şefaat’in olmadığını da gösteren Kuran ile uyumlu onlarca sahih hadis de mevcuttur. Zaten Kuran’ın baştan sona yok etmek istediği bir cahiliye inancının hadislerle tekrar İslam’a sokulması, Kuran’ı katletmek demek olacağından eşyanın tabiatına aykırıdır. Peygamber-i zî-Şân’ın Kuran’a aykırı bir şey söyleme ihtimali söz konusu bile olamaz. Ama maalesef tarihi süreç içinde hadislere “vahy-i gayr-i metlüvv / namazda okunmayan vahiy” muamelesi yapılmış bu arada uydurulan birçok mevzu hadise de maalesef vahiy muamelesi görerek, Kitaba aykırı bir dini telakki gelişme imkânı bulmuştur. Hadisleri Kuran’ın önüne geçirerek, Kuran’ın apaçık hükümlerini ortadan kaldırmaya cür’et edenlere karşı, bırakın ayetleri, aşağıda vereceğimiz hadisler bile delil olarak yeter de artar.

Peygamberimiz Kureyş kabilesini Safa tepesine toplamış, her bir kabilenin adını tek tek zikrederek, onlara şöyle seslenmiştir. “Ey falanca, filanca oğulları! Kendinizi cehennemden koruyun! Ey Fatıma! Kendini ateşten koru! Zira ben sizinle akraba olmamın ötesinde, Allah(tan gelecek bir şey)e karşı sizlere hiçbir şey yapamam!” [Müslim, İman, 89]

Allah, ‘En yakın akrabanı uyar’ ayetini inzal buyurunca, Rasulullah kalktı, şöyle buyurdu, “Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi kurtarın! Ben Allah’a karşı size hiçbir şey yapamam. Ey Abdulmuttalip oğlu Abbas! Ben Allah’a karşı sana hiçbir şey yapamam! Ey babamın kız kardeşi Safiye! Ben Allah’a karşı sana hiçbir şey yapamam! Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Malımdan dilediğin kadar iste vereyim. Lakin Allah’a karşı sana bir şey yapamam!” [Buhari, Tefsir, 26]

Yine meseleye şöyle bir bakalım; Suçlular zincirlerle birbirlerine bağlanmış getiriliyorlar, Mahkemeye çıkıp yargılanmak için çok uzun süre bekliyorlar. Mahkeme bitiyor. Mahkeme ilamı yayınlanıyor. Sonra kadr-i kıymeti çok büyük, Baş hâkimin katında hatırı olan birisi çıkıyor, ricada bulunuyor, kâfirler, münafıklar, müşrikler hariç tüm suçluları affettiriyor. Bir nevi genel af ilanı. O zaman niye suçlar inceden inceye tespit edildi? Mahşer meydanı çilesi çekildi? Madem genel af ilan edilecekti, yargılanmalarına ne gerek vardı? Bu durumda Mahkeme-i Kübra, göstermelik bir tiyatro olmaz mı? Bu büyük mahkeme sadece kâfirler /müşrikler için kurulacak diyen hiç kimse de yok. Onlar zaten cehenneme gidecek. Mahkemenin, hesaba çekilmenin nedeni; müminlerin kendilerini savunmaları ve suçlarının ne olduğunu bilmeleri için değil midir? Tüm müminler peygamberin şefaati ile cennete gidecekse mahkemeye gerek var mı? Yok, günahkâr müminler cezasını çektikten sonra cennete gidecek deniliyorsa, o zaman şefaat nerde kaldı?

Aslında meselenin bam teli şudur; İnsanlar Allah’ı hâşâ bir Padişah, bir başbakan gibi düşünüyorlar. Nasıl onun yanına gitmek için aracılar bulmak gerekir, yaverine, özel kalem müdürüne ulaşmak gerekirse, Allah’ın yanına varabilmek için O’nun en sevdiği kimseleri araya koymak gerekir şeklinde ‘bilinmeyeni bilinene kıyas etme’ yöntemini kullanmışlardır.[16] Ne var ki; Allah sekreter, özel kalem müdürü kullanmamaktadır.

Şirkin ve putperestliğin ana damarı doğrudan doğruya Allah’la karşılaşmayı /likâullahı ümit edememesi, O’nu erişilmez, ulaşılmaz olarak düşünmesidir. Hâlbuki Allah “Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız” [Kâf /16] buyurmaktadır.  Zaten kişi günahını affedilmez, Allah’ı da ulaşılmaz olarak tasavvur ettiğinde şirke düşmesi, şefaatçi araması kaçınılmazdır.

 “Yoksa onlar, Allah’ı bırakıp da (bir takım hayali) şefaatçiler mi buldular? Onlara şunu sor; ‘Ne yani! Hiçbir şeye güçleri yetmese, akılları ermese de mi? De ki; şefaat bütünüyle Allah’a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur…” [Zümer /43-4]

Kuran’da, içinde şefaat kelimesinin geçtiği ayet toplamı 26 olup, bunlardan 24 tanesinin cümle yapısı ‘nefy / olumsuz’ dur. Diğer iki tanesinden biri; müşriklerin ağzından “Bunlar bizim şefaatçilerimizdir” [Yunus /18] şeklinde nakil, diğeri de şefaati bütünüyle Allah’a hasreden bir önceki ayettir. Bunlar da delaleten menfilere /olumsuz cümlelere dâhil olurlar. Bunda garip bir şey de yoktur. Zira Kuran şefaatten, şefaati ispat etmek için söz etmez, aksine ilk muhatabı müşriklerin şefaat inancını tamamen ortadan kaldırmak için bahseder. [17]

Bu söz konusu 26 ayetin 8 ‘inde istisna vardır. Bu ayetleri de ‘şefaati bütünüyle Allah’a has kılan 18 muhkem ayet doğrultusunda anlamamız gerekir. Şefaat ayetlerinde birkaç istisna olması da, aracılar tarafından yapılacak şefaatin olacağını değil, olmayacağını gösterir. Asıl / esas olan şefaatin yokluğudur. Çünkü Kuran şefaat anlayışını şirk olarak kabul etmektedir. Eğer farz-ı muhal olsaydı, kimlerin şefaat edeceğini de söylerdi.

Bu kadar açık ve net ayetlere rağmen bazıları kolay kolay pes etmezler. Şefaatin olmadığını söyleyen bu kadar ayetin kâfirler hakkında nazil olduğunu söylemektedirler. Mesela; şu ayet Peygamber baba ve dedelerinin şefaati ile kurtulacaklarını ya da sayılı birkaç günün dışında azap görmeyeceklerini iddia eden Yahudiler hakkında inmiştir. “Hiç kimsenin, hiç kimseye, hiçbir şey ödeyemeyeceği, kimseden şefaatin kabul edilmeyeceği, kimseden kurtuluş akçesi alınmayacağı ve hiç kimsenin yardım görmeyeceği günün dehşetinden korkun”. [Bakara /48] [18] Bu mantıkla hareket edersek şirk ile ilgili tüm ayetler de müşrikler için inmiştir. O zaman bizim müşrik olma ihtimalimiz söz konusu olamaz(!) Şirk onlara haram, bize serbest öyle mi? “Hiç kimsenin, hiç kimseye, hiçbir şey ödeyemeyeceği, kimseden şefaatin kabul edilmeyeceği, kimseden kurtuluş akçesi alınmayacağı ve hiç kimsenin yardım görmeyeceği gün…” ifadesi, ‘hiç kimse’ umum ifadesi bize bir şey ifade etmiyor. Öyle mi? Allah tüm bunları niye bize anlatıyor ki? Yahudilere neden bu kadar yer ayırıyor ki! Bakara suresi Fatiha’da ki ‘gayri’l-mağdûbi’nin tefsiri olabilir mi? Kızım sana diyorum, gelinim sen anla demiş olmasın? Sakın ‘Siz de Yahudileşmeyin’ demiş olabilir mi mesela?

O gün zalimlerin ne bir dostu, ne de sözü dinlenir bir şefaatçisi vardır”. [Mü’min /18] Bu ayet de zalimler için inmiştir.[19] Oh ne güzel! Sakın şefaatçi edindikleri için zalimlerden olmasınlar? Çünkü Allah müşriklere de zalim demektedir. Lakin şu ayetleri ne yapacağız?

“Ey iman edenler! Hiçbir alış-verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda infak ediniz…” [Bakara /254]

“İman eden kullarıma söyle, ne bir pazarlığın, ne de bir dostluğun fayda vermediği gün gelip çatmazdan önce…” [İbrahim /31] Ayetler çok açık biçimde Müslümanlara seslenmekte, ‘hiçbir dostluğun, şefaatin olmadığı gün’ için hazırlık yapmaları emredilmektedir.

Kendilerini O’na karşı savunacak bir veli / dost, ya da O’nun katında şefaat edecek birileri olmadan Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkanları vahiyle uyar ki, O’na karşı saygıda kusur etmesinler.” [En’am /51] Yani mümin iseniz şunu iyi belleyin, Allah’ın huzuruna tek başına çıkacaksınız. Kimsenin dostluğu veya tavassutu, kayırması olmayacak. Bunu bilin ve ona göre Allah’tan hakkıyla korkun.

Yine de pes etmek yok! Hele şu getirdikleri argümanı da gördükten sonra ben pes diyor, kispete vuruyorum. ‘Allah o gün şefaat fayda vermez diyor, (o günün akşamı veya) daha sonra vermez demiyor’. Mahşer meydanında ya da hesap günü şefaat yoksa da daha sonra olabilir. Mesela, Mizan da olabilir (!)[20] Mümin kullar cehenneme girdikten sonra olabilir (!) Olmalı, muhakkak olmalı, Kuran yok desin dursun. Yani ‘o gün’ ile neyin kastedildiğini, tüm kıyamet için, ebediyet için, ‘Ahiret günü’ denildiğini bilmeyen olabiliyormuş demek. Bu sefer de, ‘İlla’ edatını ne yapacaksın?’ diyecekler. Anlaşılan bu kadar ayet, görmeyen gözlerini açmayı başaramadı.

Şu Kuran’da geçen ‘izin /istisna’ meselesini ele alalım. ‘El-istisnâü ke’l-Âdem/İstisna yok hükmündedir’. Kuran ‘şefaat yoktur, şefaat bütünüyle Allah’ındır’ diyorsa -ki böyledir- bunu esas almak zorundayız. Maalesef şefaati İslam’a dâhil etmeye çalışanlar, aşağıda göreceğiniz gibi ayetleri Kuran’ın bütünlüğünden, bağlamından koparmışlar, ayetlerin anlamını makaslamışlardır. Aşağıda göreceğimiz tüm ayetler, müşriklerin şefaat beklentilerini reddetme sadedinde gelmişlerdir.

1-      “Her ne kadar göklerde pek çok melek varsa da, onların şefaati (hiç kimseye) en ufak bir fayda sağlamayacaktır.  Onların şefaati, ancak Allah’ın izin vermesi halinde, O’nun dilediği ve razı olduğu kimseler hakkında söz konusu olur” [Necm /26]

Burada geçen ‘melekler’ Mekkeli müşriklerin, hâşâ Allah’ın kızları ya da, Allah’ın haremi olarak kabul ettikleri, onların gönlünü yaparsak O’da kocasının/babasının gönlünü yapar dedikleri, şefaatlerini umdukları aracılar/şefaatçilerdir. Ayetin bağlamı zaten Mekkelilerin batıl inançlarını, dişi melek inancını ve şefaat anlayışlarını reddetmektedir. Bir önceki ayet ise; ‘Yoksa insan (hakikatin) kendi arzu ve isteğine bağlı olduğunu mu zannediyor? Ya da her dilediğini elde etme hakkına sahip olduğunu mu sanıyor?’ şeklinde olup, hakikat sizin isteğinize göre değil, Allah’ın bildirdiği üzeredir. Sizin canınız, keyfiniz şefaat istiyor diye, Allah böyle bir şey takdir edecek ya da etmiş değildir. 28. ayet ise; ‘Onların bu konuda hiçbir bilgileri olmadığını, yalnızca zanlarına uyduklarını ve zannın asla gerçeğin yerini tutmadığını’ bildirir. Yani, illa istisna edatı ile şefaat arayanlara ayetin bağlamı, başka kapıyı göstermektedir.

Yukarıdaki ayet; melekleri kutsayan, onları şefaatçi edinerek tanrılaştıran müşriklerin batıl inançlarına açık bir reddiyedir.

2-      “Kimse şefaate kavuşamayacak, ancak / illa Rahman (olan Allah ile yaptığı iman) sözleşmesine sadık kalanlar hariç.” [Meryem /87]

Kişinin imanı ve ameli Allah ile yaptığı ahdi/sözleşmesidir. “O Rahman ile ahitlerine / verdikleri söze sadık kalanlar dışında hiç kimse şefaate nail olamayacak” demektir. Yani birilerinin şefaatçi (!) olacağına dair bir işaret var mı? Ayetin ana teması; Ey Kâfirler! Sizin şefaatini umduğunuz ilahlarınız O’nun huzurunda şefaate mâlik olamazlar. Sizi kayırmaya güç yetiremezler.

Ayet; şefaatçiler tarafından çarpıtılarak “Allah’ın nezdinde, Allah’tan ahd / söz almış olanların dışında kimse şefaat edemez” şeklinde çevrilmektedir. Oysa kim Allah ile şefaat edebilme konusunda sözleşme yapmıştır? Ayetin bağlamına bakarsak; 77-8. ayetteki sorunun cevabı 87. ayette verilmiştir. Bu on bir ayetlik pasaj özetle şu şekildedir; ‘Ayetlerimizi inkâr eden, üstelik servet ve evlat bana verilecektir, diyen kimseyi görmedin mi? O kendisine gaybın sırlarının açıldığını mı düşünüyor, yoksa Rahman olan Allah ile bir ahd / sözleşme mi yapmıştır? …Onun malı ve evladı bize kalacak, o bize tek başına gelecek. Muttakiler ise öyle mi? Onlar Allah’ın huzuruna elçiler/değerli konuklar gibi alınacaklar. Mücrimler, belki kendilerine şefaat ederler diye birilerini ilah edindiler. Ahirette bu ilahlar/şefaatçi zannettikleri kimseler onları terk eder…Şirk gibi affedilmez cürüm işleyen mücrimleri sürüler halinde cehenneme süreriz. İşte o gün kimse şefaatle kurtulamaz…Ancak ahdine / iman sözleşmesine sadık kalan, salih amel işleyenler hariç.’ Devamındaki ayetlerde de müşriklerin ‘melekleri Allah’ın kızları, Hristiyanların İsa’yı O’nun oğlu’ demek suretiyle O’na evlat nispet etmeleri, bu çocukların onlara şefaat edeceği beklentileri kınanmakta, melekler de, İsa’da O’nun huzurunda O’nun kulları olarak toplanacakları, Bu müşriklerin her biri de, yanında şefaatçisi filan olmaksızın kıyamet günü tek başına gelecekleri haber verilmektedir.

3-      “O gün Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu (iman ahdine sadık kalan) kişilerin dışında şefaat kimseye yarar sağlamaz!” [Taha /109]

Allah bir kimseden razı değilse veya ona şefaat edilmesine izin vermez ise, o kimse kesin bir şekilde şefaatten mahrum kalacaksa, bazılarına farz-ı muhal şefaat etme yetkisinin verilmiş olması ne anlam ifade eder? Şefaat yetkisi var (!), amma Allah onlarınkini kabul etmiyor! Ayetin “O Allah onların geçmişlerini (yaptıklarını) da, geleceklerini (yapacaklarını) da biliyor.” [Taha /110] şeklinde devam etmesi çok anlamlıdır. O şefaatçi zannettiğiniz kimseler ne biliyorlar ki! Bilmedikleri kimselerin, hiç bilmedikleri günahları için nasıl aracılık etsinler? Bu olacak şey değildir. Çünkü; Ancak Allah’ın bilmediklerini bilen kimseler olmalı ki, o konuda işin iç yüzünü açıklayıp, Allah’ı ikna etmiş olsun. Cezadan vazgeçirsin.

Ayet, “şefaatçiden” değil, “şefaat edilecek kimselerden” bahsetmektedir. Ayetteki “men”; bazılarınca şefaat edecek kimseler olarak anlaşılmıştır. Hâlbuki bu ayetin siyak ve sibakına (bağlamına) ve Kuran’ın bütünlüğüne tamamen aykırıdır. Ayet zaten, “O gün şefaat fayda vermez” şeklinde başlamakta. Buraya nasıl olur da şefaatçilerin şefaati fayda verir” cümlesi ilave edilebilir? Şefaat olmadığına göre şefaatçi de olmaz. Yani şefaatçi yok ise, şefaat de yok demektir. Şefaat olsa bile bu ancak Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimselere, kendisinin şefaat edilmesine müsaade ettiği kimselere olur.

Ayetin bağlamı yine kıyamet gününün o dehşetengiz halini tasvir etmektedir. ‘Sura üflenecek, mücrimler morarmış olarak toplanacaklar, İsrafil’in davetinden kaçamazlar, O’nun azameti karşısında seslerin kısıldığı, insanların fısıltı ile konuşabildiği bir andır. Yüzler Hayy’ul-Kayyum olan Allah’ın huzurunda yere bakmaktadır. Zulüm (şirk) ile gelen kesin kaybetmiştir’. [Taha /102-11] Nerde ortaya çıkıp konuşabilecek şefaatçiler? Şu manzara karşısında kimin haddine, ‘Binlerce müridime şefaat edeceğim’ diyebilmek!

4-      “Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, ‘Şüphesiz, benden başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse yalnızca bana ibadet edin’ diye vahyettik. Yine de (onların takipçileri arasından) ‘Rahman çocuk edindi’ diyenler çıktı. O böyle şeylerden münezzehtir. Aksine (kız evlat diye niteledikleri) o melekler ilahi ikrama mazhar olan kullardır. Onlar, kendi sözlerini O’nun sözünün önüne geçirmezler. Sadece O’nun talimatıyla hareket ederler. O, onların bildiklerini de bilir, bilmediklerini de. Ki zaten onlar, O’nun hoşnut ve razı olmadığı hiç kimseye şefaat edemezler. Çünkü herkesten önce onların kendileri Allah’ın karşısında tir tir titrerler. Onlardan kim ‘Ben de Allah’ın dûnunda bir tanrıyım’ derse onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri (hem şefaat hakkını kendinde gören küçük ilahları, hem de bunları şefaatçi edinen müşrikleri) işte biz böyle cezalandırırız.” [Enbiya /25-9]

Bu ayetten sonra da kişi hala Allah’tan gayri şefaatçi ararsa ona ne demeli? Çünkü; ayet çok açık, çok net bir şekilde, şefaat etmeye kalkışanları ‘Ben ilahım’ demekle, onları şefaatçi edinenleri de, onları ilah edinen kimseler olarak niteledi.

5-      …O’nun yanında şefaat edecek kimmiş bakalım?, O izin vermedikçe…”[Bakara /255]

Bu ayetteki ‘men’ edatı; istifhami inkârî’dir. Bu soru tarzı, bir şeyin yokluğunu pekiştirmek için kullanılır. Yabancı birine, ‘Ben senin baban mıyım, Kardeşim!’ şeklinde sorulan bir sorudur. ‘O’nun yanında şefaat edecek kimdir?’ sorusu da bu tür bir sorudur. Bu bir meydan okumadır. ‘Kimmiş o, ya da kim buna cüret edebilir’ anlamındadır. [21] Buradaki istisna; şefaate izin verileceğini ispat için değil, tam aksine şefaatin olmadığını bildirmek için, nefy içindir. Şefaatçi olacağı zannedilen kimselerin böyle bir izninin bulunmadığını, Allah tarafından böyle bir yetkiyle donatılmadıklarını ifade etmek için getirilmiştir.   Özetle; hiç kimse O’nun yanında şefaat edemez demektir. Şefaat var diyenler, bu ilahî kelamdaki azardan, tehditten sonra buyursunlar, O’nun katında kimlerin şefaatçi olduğunu Allah’a bir zahmet söylesinler. Allah cevap bekliyor. Yalnız getirdikler delil Kuran’a eşdeğer olmalı. Ki bu meydan okuma, “ayet-i kürsi” olarak bilinen, Allah Tebârake ve Teâlâ’nın kendisini en güzel şekilde tarif ettiği ayetin içindedir.

‘Herkes yaptığının tam karşılığını alacaksa -ki; Kuran baştan sona bu hakikati haykırır- şefaate, adam kayırmaya ne gerek var? Yani şefaat yalnızca merhameti gazabını geçmiş olan Erhamü’r-Rahimin olan Allah’ın. O’nun izin vermediğine, sözüne sadık kalmayıp razı olmadıklarına şefaat yok. Öyleyse ondan başka bir şefaatçiye ihtiyaç da yok. Zaten bu ayetin devamında “O, onların (şefaatçi kabul ettikleri kimselerin veya şefaat umanların) yaptıkları ve yapacakları her şeyi biliyor…” Şefaatçiler (!) insanların her şeyini, gizlisini, saklısını, niyetini vs. bilemezler ki! Yanlış, eksik bildikleri şeylerle başkasının günahını affettirmeye çalışsın, Allah’ım işin aslı senin bildiğin gibi değil desin! Ayetin öncesi de; “Yerlerde ve göklerde olan her bir şey O’nundur” şeklinde olup, Allah’ın azametine vurgu vardır. Şimdi hangi vicdan sahibi, bu iki cümle arasına, “falanca, filanca şefaat edecek” diye bir hüküm sıkıştırabilir? Her şeyin sahibi ve her şeyi bilen Allah’ın yanında “kimmiş şefaat edecek bakalım?

Zaten bir önceki ayet “hiçbir şefaatin olmadığı gün” için müminleri uyarmaktadır. Allah bir önceki ayette söylediğini, bir sonraki ayette tam tersini söylemez. “Ey iman edenler! Hiçbir alış-verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü…” [Bakara /254]

 

6-      “Allah katında, O’nun izin verdiği kimselerden başkasına şefaat fayda vermez. Kalplerindeki (Allah kime şefaat edecek, kime etmeyecek şeklindeki) korkuyu giderince, (şefaat bekleyenler) ‘Rabbimiz sizin hakkınızda ne buyurdu?’ diyecekler. Onlar da; ‘hakikat neyse onu / herkes neyi hak ettiyse onu…’ diyecekler…” [Sebe, 34/23]

Ayet açık bir şekilde, şefaatçiden değil, şefaat bekleyen kimselerden bahsetmektedir. Bu şefaat bekleyenler ise müminler değil, cezayı hak eden ve cehennemlik olan kimselerdir.

“Allah’ın yanında, O’nun izin verdiklerinden başkasına şefaat fayda vermez.” Dördüncü madde de gelen,  (O melekler), O’nun hoşnut ve razı olmadığı hiç kimseye şefaat edemez. [Enbiya /28] ayeti de; şefaat edilecek kimselerin ancak Allah’ın kendilerinden hoşnut ve razı olduğu kimseler olduğunu ilan eder. Böyle kimselerin de zaten şefaate, kayırmaya ihtiyacı yoktur.

Bu ayette geçen ‘limen’in hem şefaat edeni, hem de şefaat edileni kastetme ihtimaline binaen, Allah’tan gayri şefaatçi olsa bile onlar da haktan başka bir şeyle hükmetmezler. Onlar yaşamları boyunca ‘zulme rızanın zulüm olduğunu’ benimsedikleri, zulmün her çeşidinden nefret ettikleri için adaletle hükmedeceklerdir. Ayetin yine önü, ardı müşriklerin ilah anlayışlarına reddiye şeklindedir. 22. ayette; ‘Allah’ın dışında ilahlık verdiğiniz o zavallıların ne yerde, ne de gökte zerre kadar bir gücü vardır. Onların Allah’ın mülkünün idaresine katılmaları söz konusu olmadığı gibi, Allah kendisine bir yardımcı da atamamıştır’. Nasıl olur da bu ilahlar, şefaatçiler insanın ebedi hayatının belirlendiği, en hayati meselede karar mekanizmasına müdahale eder ve sonucu değiştirebilir?

7-      “O’nun dışında yalvarıp yakardıkları (Hz. İsa ve diğer peygamberler gibi) kimseler (hiç kimseye) şefaat etmeye mâlik değildir. Ancak hakka şahit olanlar (var ya, işte sadece bunlar) bunu bilir.” [Zuhruf /86]

Şefaat; hakka şahitlik edenlerin bildikleri gibi Allah’a aittir. Onlar kimin şefaate malik olduğunu bilirler. O da yalnızca Allah’tır.

Şefaatin var olmasını arzulayanlar, ayeti ‘Hakka şahitlik edenler şefaate malik olurlar’ şeklinde arzularına göre çevirmişlerdir. Oysa ayetin bağlamı müşrik ve Hristiyanların ilah anlayışlarını düzeltmek ile alakalıdır. Şöyle ki; Yerlerin, göklerin hâkimi Allah’tır. Her şeyin melekûtu /hâkimiyeti O’nundur, dönüş O’nadır ve sizin yaratıcınız da O’dur. Allah’ın otoritesi hiçbir şekilde bölünme kabul etmez. Ahirette Allah’ın elçisi bunların inanmayan bir toplum olduğuna şahitlik edecektir. Onlar bu gerçeği yakında öğrenecek. [Zuhruf /79-80] Pasaj zaten şöyle başlar; “Hakikatin ne olması gerektiğine inkâr edenler mi karar verecek?”

Hiçbir ayet Kuran’ın genel bütünlüğünden koparılamaz, sonra da önündeki, sonundaki ayetlerden koparılmaz. Allah’ın kelamında asla çelişki yoktur. Ayetler birbiriyle vuruşturulamaz. 18 ayet şefaat yok deyip, 8 tanesi var demez. Kuran’da çelişki olduğunu söylemek, ancak Kuran’ın Allah kelamı olmadığını iddia edenlerin yapabileceği bir iftiradır.

8-      …O’nun izni olmaksızın hiç kimse şefaatçi olamaz…” [Yunus /3]

Ayetin siyak ve sibakı; kâfirlerin şefaat beklentisini reddetmekte, bırakın O’nun emir ve tasarrufuna müdahale edecek bir ilah olmasını, O’nun katında ricası, şefaati kabul edilen bir şefaatçi bile yoktur şeklindedir.

Ebu Müslim, Maverdi ve Râzî gibi müfessirler bu ayeti; “yaratma işinde O’nun bir ortağı, destekçisi yoktur.” şeklinde anlamışlardır.[22]

Bu ayetteki “şefi’ “ kelimesi; ikinci bir varlık anlamındadır. Buradan hareketle İsfehani gibi âlimler ayette Allah’ın gökleri ve yeri altı günde yaratırken, ikinci bir varlığın yardımına ihtiyaç duymadığından, bilakis tüm varlıkların O’nun izni/emri/dilemesiyle varlık bulduğu anlatılmaktadır.[23]

 

Kuran da “izin” kelimesi; bildiğimiz, izin, dileme, müsaade etme anlamından başka bir diğer anlamı daha vardır. O da ‘emir’dir. “Biz her peygamberi Allah’ın izni / emri ile yalnızca itaat olunsunlar diye gönderdik” [Nisa/64], “Allah’ın izni / emri olmaksızın hiçbir peygamber mucize getiremez” [Ra’d/38], [24]

‘İzin’ kelimesinin Kuran’da nasıl kullanıldığına dair başka örnekler;

“İman edip, salih amellerde bulunanlar içlerinde akarsuların çağıldadığı cennetlere Rablerinin izniyle / emriyle sokulacaklardır.” [İbrahim, 14/23] Ayette görüldüğü üzere müminler cennetlere alınacaklar ama Allah’ın izniyle. Yani; Allah müminlerin cennete nasıl gireceklerine dair kuralları / hükümleri koymuştur. Ama Allah bu kanunların mahkûmu değil, hâkimidir. Sebep-sonuç ilişkisini O koymuştur. Ama O, bu kanunların pasif / âtıl hale getirdiği birisi değildir. Yine sizi cennete O alacaktır demektir.

“Güzel söz (kelimeten tayyibeten) Rabbinizin izniyle / emriyle her mevsim meyve veren ağaç gibidir.” [İbrahim /24-5] Bu ayette de görüldüğü üzere her mevsim meyve veren ağacın meyve vermesi O’nun iznine bağlanmıştır. Tropikal bölgelerde her mevsim meyve veren ağaçların cari olduğu kanunları /gerekli şartları otomasyona O bağlamıştır. Yani; meyveyi ağaçtan, kendisinin koyduğu kanunların zorunlu neticesi olarak görmeyin. Meyveyi Allah’tan bilin demektir ve bu Kuran da çok sık karşılaştığımız bir anlatım şeklidir. O’nun izni olmadan bir yaprak düşmez, vs. gibi.

“Sizden bin kişi Allah’ın izniyle iki bin kişiyi tepeleyebilir.” [Enfal /66]

Zaferler canınızı dişinize takarak, erkekler gibi dövüşerek kazanılır. Siz yine de zaferi kendinizden bilmeyin demektir.

Allah Harut ile Marut’tan bir şeyler öğrenip sihir / büyü / efsun vs. yapmaya kalkanlara “Onlar hiç kimseye zarar veremezler, ancak Allah’ın izniyle.” [Bakara /102] Kesinlikle veremezler. Allah da zaten bunu dilemez. Kendi hükümranlığına bir başkasının müdahale etmesini hiç kabul eder mi? Etmez. Öyleyse siz Allah’ı merkeze /ana eksene alın. Fayda ve zararın sadece O’ndan olduğunu bilin demektir.

“…Ey nebi! Biz seni O’nun izniyle Allah’a çağıran bir davetçi… olarak gönderdik” [Ahzab /46] Yani senin davet etmen benim namıma / adımadır. Sen kendi başına davet işine girişmiş değilsin demektir.

Her şey O’nun belirlediği kanunlar çerçevesinde cereyan ederken, O’nun kimsenin kuşatması altına girmediğini, bilakis faal, müdâhil / katılımcı biri olduğunu göz önünde bulundurmamızı istemektedir.[25]

Özetle; Benden başkasının şefaati diye bir şey yok! Yalnız ben şefaat ederim. Bunun kurallarını ben belirlerim. Ama zannetmeyin ben kendi koyduğum kuralların esiriyim. Benim irademi görmezden gelmeyin, kabilindendir.

Bu izin ayetleri İbn Teymiyye’ye göre; bildiğimiz izin / müsaade anlamında değil, bilakis huzurunda herkesin çaresiz ve aciz kaldığı Allah’ın haşmet ve azametini tasvir etmek içindir.

Kuran, hiçbir yerde, müstakil olarak şefaati ispat için bir bahis açmamış, şefaat istemeyi teşvik etmemiş ve şefaat talebinde bulunacaklar için tek bir örnek form göstermemiştir. Ayrıca yukarıda verdiğimiz 8 ayette gelen bu şartlı ifadeler, meleklere dişi isimler takan, onların Allah’ın kızları olduğuna inanan, peygamberleri Allah’ın oğlu sayan Hristiyanları, onların şefaatlerini dileyen, dinlerini zan ve temenni üzerine kuran müşrikleri kınayan pasajlarda gelmiştir. Şefaat için Allah’ın kiminle ahitleştiğini, kime izin vereceğini ve kimin sözünden razı olacağını belirtmemiş, üstelik şefaati Allah’ta başlatıp, yine onda bitirmiştir.

Ne var ki insanoğlunun, ucuz kurtulma formüllerine karşı hep zaafı olagelmiş, kendisine göre bir yol icat etmiştir. Kuran’ın şefaati konu edinmesinin sebebi de, işte bu beşeri zaafı kaldırmaktır. Şefaat için ahit, izin ve rıza şartını ileri süren ayetleri, bağlamından kopararak ve bu konuda muhkem olan 18 ayeti de göz ardı ederek okumak, kayırma ve fidye gibi şeylerle kurtulmaya ve ucuza kapatmaya şartlanmış toplumların zaafıdır. Kuran ise, her meselede olduğu gibi, şefaatte de ilk ve son sözü Mabud’a tahsis eder. Şu ayette buyurduğu gibi; “Allah’ı bırakarak, kendilerine fayda da zarar da veremeyenlere tapıyorlar: Bunlar, Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir” diyorlar, de ki: siz göklerde ve yerde, Allah’a bilmediği bir şeyi mi haber vereceksiniz?” [Yunus /18]

Allah’ın ilminde bulunmayan şey yok hükmündedir. O hâlde bir şefaatçi edinmenin gerekçesi de yoktur. Hiçbir şefaatçinin olmayacağını söylemenin en güzel yolu da herhâlde budur. Bu ayetin metninde bulunan iki kelimeden birisi, kendisine tapılan şey anlamında kullanılan “mâ”, diğeri ise bunlar anlamındaki “hâulâi” dir. Bu kelimeler; hem eşya için, hem de akıllı varlıklar için kullanılır. Bu durumda Allah katında şefaatçi kılınanlar; hem melekler ve salih kimseler, hem de onlara ait; soy, hırka, sakal, mezar ve benzeri şeylerdir. [26]

Yine ‘şefaat teorisi’ ile cehenneme hiç girmemek ya da girip çok çabuk kurtuluvermek Yahudilerdeki “Sayılı birkaç gün dışında kesinlikle bizi ateş yakmayacak” [Bakara, 2/80] ve yine “Ne yaparsak yapalım bizim günahımız affolunacak” [Araf /169] anlayışı arasındaki benzerlik oldukça manidardır. Nasıl onları Yahudi olmak ayrıcalıklı yapıyorsa, bizim de Müslüman olmamız ayrıcalık görmemiz için yeterlidir (!) Amellerimiz ne olursa olsun, ismimiz yeter (!) Bu Yahudi mantığına sahipsek, o zaman Yahudi’den ne farkımız kaldı ki? Çünkü bu mantık yüzünden onlar Yahudi oldu ve Allah’ın lanet ettiği kimselerden oldu. İnancımız aynı, ama ismimiz farklı. Bu isim farkı bizi kurtaracak, öyle mi?

Bu şefaatçilik anlayışı; Hz İsa’nın çarmıhta can vererek Âdem ve Havva’nın işlediği suç (Asli Suç)’tan dolayı, güya suçlu olan tüm insanları kurtarması şeklindeki batıl inanca benzemektedir. Hristiyanlara göre; Hz. İsa ‘Allah’ın elçisi’ değildir. O’nun risaleti / elçiliği insanları kurtarmayacak, ‘kurtuluş’ bizatihi İsa’nın kendisidir. Yani; bizim de şefaati Peygamberimize vermemiz, Hristiyanların yaptığının bir benzerini yapmaktır. [27]

Hristiyanlığa göre kıyamet günü hükmetme / yargılama erki, bağışlama ya da cezalandırma yetkisi İsa’nındır. “Ve hükmetmek salahiyetini / yetkisini ona, İsa’ya verdi. Çünkü insanoğludur. Buna şaşırmayın. Çünkü saat geliyor. O saatte kabirlerde olanların hepsi onun sesini işitecekler…” [Yuhanna İncili, 5/29 ve devamı]

İşte burası işin can alıcı noktasıdır. Hristiyanlar hüküm verme / yargılamayı İsa’ya vermişler, bizimkiler o kadar ileri gidip tevhidi büsbütün ortadan kaldırmaya cesaret edememişler. Müşriklerin şefaat inancını tekrar tedavüle sokarak Allah’ın yargılamasını ‘peygamberin şefaati’ ile sabote etmişlerdir.

Hz İsa’nın heykeli put sayarak kırdırması üzerine, heykeltıraşlar işsiz kalmışlar, bunun üzerine İsa’nın ve Meryem’in heykelini yapmaya başladılar. Hristiyanlar baştan bunun bir hile olduğunu fark ettiler ve bu putları kırdılar. Fakat heykeltıraşlar öyle tatlı, öyle güzel Meryem’i, İsa’yı tasvir etmişlerdi ki, bir müddet sonra kırmaya kıyamadılar. Ve en sonunda kiliseler putlardan / heykellerden geçilmeyen puthanelere döndü.

Rasulullah, insanlığın genel teâmüllerini, şeytanın onların ayağını nasıl kaydırdığını çok iyi bildiği için “Sizde, sizden önceki ümmetlerin yoluna karış karış, adım adım mutlaka tabi olacaksınız. Hatta onlar bir keler /kertenkele deliğine girseler, sizde gireceksiniz”. [Buhari, Ehadisu’l-Enbiya, 50] buyurmuştur. Maalesef geçmiş milletleri mahveden bu hastalıklı anlayış bizlere de sirayet etmiştir.

Şefaat edecek putlar olursa tu kaka, ama putun adı değişirse, ambalajı ve etiketi değişirse, mesela Muhammed olursa, o zaman durum değişir, öyle mi? Peygamberimize Allah’ın birçok sıfatı nispet edilebilmiş, onun ruhaniyetinin her yerde hazır ve nazır olduğu söylenebilmiştir. Peygamber putlaştırıldıysa, bunda onun ne suçu olabilir? Putlar masum şeylerdir, ama putperestler asla! Yani siz putperestliği yerin ta yedi kat dibine gömmek için gönderilen peygamberi putlaştırdıysanız, putunuzun adı ‘Muhammed’ olduğu için putperest sayılmayacaksınız, öyle mi?

Aslında şefaat anlayışının temelinde Kuran’ın belirlediği peygamber tasavvurunun dışına çıkmak vardır. Daha başta gözler şaşılaşmış, akıl yamulmuş, mantık savrulmuştur. Bütün kâinat onun yüzü suyu hürmetine yaratılınca, Allah kâinatı Nur-u Muhammed’inin hakikatinden yaratınca, her şey ondan ve onun için yaratılınca- ki bunlar Yunan felsefesinden ve Hristiyanlıktan aynen iktibastır- sırf nur olan, gölgesi yere düşmeyen, üstünde bir bulut ile gölgelendirilen, taşa bassa izi çıkan, kuma bassa çıkmayan, önünü gördüğü gibi arkasını gören, binlerce mucize halesi içinde hâşâ yarı tanrı gibi dolaşan, Ayı bir eliyle şak diye ikiye bölen, elinden sular fışkırtan vs. bir peygambere öbür dünyada şefaat yetkisinin verilmemesi düşünülemez (!) Hristiyanlıktaki gibi tüm yargılama hakkının ona da verilmesi çok görülmemeli (!) Peygamberimizin Hz. İsa’dan aşağı kalması hiç olacak şey mi? (!)

Hâlbuki Kuran, Peygamberimizi bize “arkadaşınız/ sâhibüküm” [Necm, 53/2], olarak takdim eder ve ona da, şöyle ilan etmesini emreder; “De ki, Ben de sizin gibi, yalnızca bir beşerim / insanım” [Fussilet, 41/6] Ayette geçen “mislüküm” tıpkı sizin gibi, sizin benzeriniz bir insanım demektir. Vahiy alan, içimizden biri gibi yaşayan bir peygamber! Günahına tevbe etmesi, istiğfarda bulunması emredilen bir peygamber! Kendisinin aşırı yüceltilmesine şiddetle tepki gösteren ve bana yalnızca Allah’ın kulu ve resulü deyin diye ısrar eden bir peygamber!

Hakkında, ‘Levlâke, levlâke ve-mâ halaktü’l-eflâk / şayet sen olmasaydın bu kâinatı yaratmazdım ‘ diye hadis düzülen, Evrenin varlık nedeni, Allah’ın sevgilisi /habibullah, Mahbûb-u Kibriya için açılmayacak kapı olur mu? (!) Âdem’in tövbesi onun vesilesiyle kabul olunmuştu, İsa’nın göğe çıkması (!) onun ümmetinden olmak içindi, İbrahim(a.s) bu sevgili torunu hürmetine ateşten kurtulmuştu. Sizin sevgiliniz olsa, ona istediği her şeyi verebilecek imkânınız olsa sevgilinizden esirger misiniz? Yeter ki sevgilim sen iste, dükkân senin, verdim gitti. Kurulan paradigma maalesef, bu âşık-ma’şuk, habip-mahbup ilişkisi üzerinedir.

Hatta mahşerde nebiler bile ondan medet dilemekte -peygamberler bile kendilerini kurtaramamakta- tüm insanları kurtaran, Şefaat-ı Uzmâ makamının sahibi, tüm peygamberleri, Müslümanları, hatta kebire sahibi, büyük günah işlemiş tüm müminleri de cehennemden kurtarıvermektedir. Secdeye kapanıp, ümmetimi isterim, diye naz etmekte, istediğim verilmedikçe başımı kaldırmam diyerek Allah ile pazarlık yapmaktadır. Hatta bu Kuran’ı arkalarına atmış kimseler buralarda da durmazlar. Peygamberi Allah’ın Arş’ına ve Kürsi’sine Allah ile birlikte oturturlar.

Başlangıç şartlarında ufak bir açı sapması ya da değişken nasıl geometrik bir artışla katlanarak artıyorsa, bu İslam dışı peygamber anlayışının da böyle çizgi dışı sonuçlar vermesi kaçınılmazdır. Zira haddini aşan her şey, zıddına inkılap eder. Zehiri ilaç yapan içindeki kimyasalların hassas oranıdır. Bu oran değişirse ilacınız zehir-zakkum olur.

Şefaat sadece peygambere verilmekle kalmadı, şefaat kapısı bir kere açılınca şehitlere, âlimlere, hafızlara, müezzinlere, herkese dağıtıldı. Kardeşim bizim şeyhleri unuttun diyenleri görüyor gibiyim. Olmaz mı? Şeyhler en başta. Onlar ‘mürşid-i kâmil’, tanrının tüm sıfatlarıyla kendilerinde tecelli ettiği, ‘Nur-u Muhammedî’nin alınlarında pırıl pırıl parladığı evliyahullah onlar. Hele peygamberin soyundan geliyorsa onlara şefaat üstüne şefaat var. Toplayın artık dünyalıkları. Sizde böyle birinin eteğine tutunduysanız cennet duble garanti (!)

‘Onun şefaatine inanmıyorsan inşallah mahrum kalırsın’ diyenler de vardır. Ben böyle duygu sömürüsü içeren beddualar etmeyeyim. Ama ‘şefaat bütünüyle Allah’ındır’ ayetinin muktezasınca ‘Ya O’nun şefaatinden mahrum kalırsak, halimiz nice olur?’ dememe müsaade ediniz. Ya da şefaatçi edindikleri için müşrik olan Mekkeliler gibi şefaatçi edindiğimiz için –Allah muhafaza- müşriklere dâhil edilirsek? Her ne kadar isimlerimiz farklıysa da, sıfatlarımız bir.

Kuran da ceza; sorgulamadan /hesaptan sonra olacaktır. Lakin kültürel İslam’da bu azap daha mahşer meydanında başlatılmaktadır. Bu süre uzatıldıkça uzatılır. Uzadıkça sıkıntılar büyür. Haliyle insanlar susarlar. Havuz bu problemi çözmek için birebirdir. Güneşte çok yaklaştırılmış, sıcaktan insanlar kavrulmaktadır. Çözüm yine bu sıkıntıları icad edenlerden. Peygamberin ‘Livaü’l-hamd’ sancağı o kadar büyük bir sancaktır ki tüm Müslümanları gölgesinde gölgelendirebilir. O kadar sıkıntılara maruz kalırlar ki, bu uzun zaman diliminde peygamberleri dolaşırlar. Her peygamber münasip bir şekilde gelenleri başından aşırır. En son peygamberimize gelirler. O da şefaat eder. Bu konuda hiçbir Kuran ayeti yoktur. Ama kültürel İslam’da öbür tarafta bol bol duraklar / mevâkıf vardır. Yani, yol kontrolü gibi insanlar durdurulur, sorguya çekilir, sonra salıverilir. Tüm insanlara acı çektirtmek ve birer suçlu gibi muamele etmek vardır. İşte bu bol duraklı, uzun süreli sıkıntıları atlatmak için mizansenler geliştirilmiştir. Hâlbuki insanları hesaba çekilmeden, yargılanmadan, savunmalarını yapmadan mahkûm olmaları ve cezalandırılmaları düşünülemez ve ilahi adalet ile de bağdaşmaz.[28] Ayrıca Allah ‘Serîu’l-hisâb’ olduğunu defalarca kitabında ilan etmişken, hesabın ve öncesinin uzatılması, Allah’ın hızlı hesap görücü olmasına apaçık aykırıdır. Batıl / yanlış ancak batılın üzerine bina edilebilir. Yalanın ancak diğer yalanlar ile varlığını sürdürebilmesi gibi.

Makam-ı Mahmûd; Mahmud’un makamı mı, yoksa övülmüş yer mi?

Ayrıca, ‘Şefaat-ı Uzma’ teorisini geliştirenler, Allah’ın arşının sağ tarafında bulunan ‘Makam-ı Mahmûd’u icad etmişlerdir. Devamında ümmet, peygamberin ‘Makam-ı Mahmûd’u büyüsün, genişlesin diye salâvat getirme yarışına sokulmuştur. Zikirmatikler tık tık atarken ‘Makam-ı Mahmûd’ da genişlemeye devam etmektedir. Bu genişleyen, büyüyen makama bağlı olarak cennet de genişlemekte, buna bağlı olarak oraya şefaat ile gireceklerin sayısı artmaktadır (!) Böylece cennete gitmek hem kestirme, hem de oldukça ucuzlamış görünmektedir.

Hâlbuki İsra suresinde geçen bu “Makam-ı Mahmûd”; ‘Övgüye layık yer’ demektir. Bu sure Peygamberimizin Taif yolculuğundan sonra inmiştir. Ayetin bağlamına baktığımızda buradan şefaat makamı çıkarmak, tekeden süt çıkarmak kadar zordur. Taif’te çok çirkin muamelelere maruz kalan peygamber İsra ile teselli ve motive edilmiştir. [İsra /76-7] Ayetlerinde Mekkelilerin onu taciz ettiği ve yurdundan çıkarmak istedikleri anlatılmaktadır. Farz-ı muhal Mekkeliler onu yurdundan çıkarsalar bile, kendileri bu dünyada cezasız kalmayacak, Allah da kulunu yardımsız bırakmayacaktır. Daha önceki milletlere Allah’ın uyguladığı sünneti /âdeti budur ve bu sünnetullahta bir değişme olmaz. 78. ayette beş vakit namazı vakitlerinde hakkını vererek kılması emredilmekte, 79. ayette de özellikle ona özgü bir armağan olan teheccüd kılması emredilerek “Rabbin seni övgüye değer bir yere gönderecektir” buyrulmaktadır. Devamındaki ayet; yolculuk, veda adabı ve duaları ile ilgili bölümlerden oluşmaktadır. “Rabbim! Beni dâhil edeceğin yere (Medine’ye) hoşnutluk ve esenlik ile dâhil et!… katından beni (bu hususta başarılı) kılacak etkin bir güçle destekle!” [İsra /80] Özetle; “Övülmüş bir yere (Medine’ye) Rabbin seni gönderecektir” buyrulmaktadır.

Yani makam-ı mahmud; ‘övülmüş bir mevki, konum’dur, dünyevi, siyasi bir yerdir. Kuracağı devlettir, yakında nasip olacak büyük fetihlerdir. “Makam-ı Mahmûd /övülen yer”; Fatiha’daki ‘kendilerine nimet verilenlerin’ Allah katındaki şerefli yeri /makamı olarak da yorumlanabilir.[29]

Ya da bu “övülmüş yer” fiziki bir yer değildir de, Peygamberin, -herkesin gıpta edeceği, orada kim olursa olsun herkesin orada Allah’a hamdedeceği- bir manevi konuma yükseltilmesidir.

Hâsıl-ı kelam; Ey Nebi! Sanki adi bir suçluymuşsun gibi, doğup-büyüdüğün bu kente, Taif dönüşü rahatça giremiyorsun. Ama Allah seninledir. Seni Allah hem bu dünyada övülmüş bir yere / Medine’ye gönderecek, hem de ahirette yüce bir mevkiye yükseltecektir. Sana zulmeden bu müşriklerin eziyetlerinden kurtaracaktır. Sen hak bildiğin yolda yürümeye devam et! “Ve şöyle niyaz et; Rabbim! Gireceğim yere sıdk ile (doğruluk ve dürüstlükle) girmemi sağla, çıkacağım yerden sıdk ile çıkmamı sağla. Senin katından, beni (bu hususta zafere erdirecek) etkin bir güçle destekle. De ki hak geldi, batıl zail oldu. Batıl yok olmaya mahkûmdur.” [İsra / 80-1] Özetle; yılmak yok, mücadeleye devam!

Ayet görüldüğü gibi Peygamberin başkalarını şefaatiyle kurtarmaktan bahsetmemekte, tam aksine, onun Allah’tan yardım istemesi tavsiye edilmektedir. Yani “kendisi muhtaç himmede / yardıma, gayriye nasıl himmet ede!” vecizesinde olduğu gibi, Cenab-ı Peygamberin kendisi çok zor durumdadır.

Ümmetine de peygamberlerini örnek alarak, beş vakit namazlarını kılmaları, “kıyam’ul-leyl/ gece kalkışı yapmaları, Kuran’ı ağır, ağır sindirerek okumaları, onu mütalâ etmeleri ve gece namazı kılmalarını istemekte, siz de böyle yaparak “övülmüş bir yere/makam-ı mahmuda”, cennetin en yüksek mertebelerine yükselebilir, peygambere komşu olabilirsiniz denmektedir.

Ama hadis kültürü ile[30] bu yer ‘Makam-ı Mahmûd’ / ‘Mahmud’un makamı’ olarak yorumlanmış, Resulullah’ın Arş’ta Allah’ın sağ yanında oturacağı makam, mevki olarak anlaşılmıştır.[31] Böylece bu makam/ yer ulûhiyet ve rububiyet makamı/mertebesi yapılmış, Son dinin peygamberi de Hristiyanlarda olduğu gibi tanrılaştırılmıştır. Bu rezillikleri hadisçiler ve tefsirciler dine ithal etmişlerdir.

İlk defa makam-ı mahmud’u cismani olarak yorumlayan müfessir Mukatil b. Süleyman (v. 150)’dır. Mukatil; tefsirine senetsiz birçok isrâilî-gnostik bilgiler almıştır. Böylece Haşviyecilerin değirmenine su taşımıştır. Kendisinden sonra gelen Semerkandî, Salebî, Vahidî, Ferra, Kurtubî onu takip etmişlerdir.

Mukatil’in Yahudi ve Hıristiyanlar yanında Mazdeizm gibi yaşadığı bölgedeki komşu kültürlerin hemen her birinden kendi görüşüne uygun bilgi topladığı ve bu amaçla hadis uydurduğu kabul edilmektedir. Mesela onun uydurduğu isrâiliyyâttan biri de makamı mahmudla ilgilidir: “Kıyamet günüde bir münadi Allah’ın sevgili kulu nerededir diye çağırır. Bu sırada O’nun omzuna değecek şekilde arşta beraber oturan Peygamber meleklerin safları arasından çıkar.” Başka bir rivayette de Hz. Peygamber’in makamı mahmudda ayakta duracağı bildirilir. Makamı mahmudun ne olduğu sorulduğunda da Allah, o gün semadan genişliği yer ve sema kadar olan kürsisine ineceği ve kürsinin yeni bir semerin sıkışmasına benzer “gacır-gucur” ses çıkardığı haber verilir.

Mukatil’in bu anlatımları onun Seneviyye gibi gnostik kültürlerden etkilendiğini göstermektedir. Nitekim Mazdeizmde Allah’ın başka bir âlemde kürsisinde aşağı âlemdeki melik Husrev’in oturuşu gibi oturduğu inancı vardır. Ehl-i hadis bir yandan arş ve kürsinin ve özellikle haberî sıfatların teviline şiddetle karşı çıkarken diğer taraftan bu konuda başka kültürlerden buldukları tüm rivayetleri almaktan hiç çekinmemişlerdir. Sonuç itibariyle bu rivayetler sayesinde arş ve kürsi maddî olarak yorumlanmıştır. Hz. Peygamber’in makam-ı mahmud’da Allah’ın kürsisinin yanında oturacağı ifade edilmiştir.[32]

Gnostik mezheplerden Mithraizm’de de Mithra; “Nurani Baba’nın sağında oturan oğuldur.”

Söz konusu rivayetleri esas alan Ehli Sünnet uleması makam-ı mahmudu Peygamber’e şefaat yetkisi verilmesi olarak yorumlamışlardır.[33] Maalesef önce teori oluşturulur, sonra da ona Kuran’dan delil aranır. Bu da bunun tipik bir örneğidir. Salâvat getirme kültürü de hadislerle oluşmuş, daha sonra da buna Kuran’dan delil aranmıştır. Delil olarak da [Ahzab, 33/56] ayeti bulunmuştur. Onun şefaatine nail olmak ve böylece cennetteki binlerce huriye sahip olmak istiyorsanız Peygambere bol, bol salâvat getirmelisiniz (!)

“Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?” [En’am /21] “Haktan / hakikatten sonra geriye ne kalır ki? Sapıklıktan başka?” [Yunus /32] Aslan sahradan çekilince ortalığın topal tilkilere kalması gibi, hak ve hakikat ortalıktan çekilince geriye yalnızca bu sapıklıklar kalmaktadır.

Şefaat teorisini kurup, geliştirenler yeteri kadar delil bulamamaktan kaynaklanan eksikliklerini ‘Peygambere şefaat yetkisi /’makam-ı mahmud’ verilsin diye ‘vesile duasını’ okumamızı önermektedirler. Yani şefaat yok, ama çok dua edersek Allah bunu Peygamberine nasip edebilir demektedirler. “Kim ezanı işittiğinde ‘Ey bu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allah’ım, Muhammed’e vesileyi ve fazileti ver. Onu kendisine vaat ettiğin ‘Makam-ı Mahmud’a gönder’ diye dua ederse, kıyamet gününde o kimseye şefaatim vacib olur.” [Buhari, Ezan, 8] Bu rivayete göre bu duayı okumayanlara şefaat edilmeyecektir.

“Allah’tan benim için vesileyi isteyin. Zira vesile cennette bir makamdır ki, Allah’ın kullarından yalnız bir tanesine layıktır. Umarım ki o kişi ben olayım. İmdi, kim benim için vesileyi isterse ona şefaatim vacib olur.” [Müslim, Salat, 11]

Peygamber de olsa, bir insanı vesile edinmeyi, onunla tevessülde bulunmayı İslam şirk olarak kabul ederken,

‘vesile /aracılık fikrini’ bizzat İslam peygamberinin geri getirmesi düşünülemez!

Daha peygambere şefaat yetkisi /Makam-ı Mahmûd verilmemiş, Vesile Makamı verilmemiş, verilmesini istiyorsanız çok salâvat getirmelisiniz, çok dua etmelisiniz (!) Ama bir de verilirse o zaman da yaptınız bayramı, Peygamberin size şefaat etmesi garanti, hatta vacip (!) Ya tutarsa![34]

Nasıl Allah size birtakım nimetlerini güneş gibi ay gibi vesilelerle veriyorsa, ebedi kurtuluşunuzu da bir takım aracılar, şefaatçiler vesilesiyle verebilir(!)[35] Allah’ın kudretine, iradesine sınır mı var? Verir mi, verir! Yani müşriklerin yaptığını yapmak, ümmete “sebeplerine sarılmak” olarak sunulabilmektedir.

 

“Ey kavmim, Allah’ın Elçilerine uyun!

Sizden hiçbir ücret istemeyen Elçilere!

Zira bunlar doğru yoldadırlar.

Hem ben, beni yaradana neden kulluk etmeyecekmişim?

Ki, hepiniz O’nun huzurunda toplanacaksınız.

O’nu bırakıp başka ilahlar / veliler / şefaatçiler edineyim. Öyle mi?

Eğer Rahman olan Allah bir zarar vermeyi dileyecek olsa -ki dilemez- o ilahlarınız bana zerre kadar şefaat edemez ve beni kurtaramazlar da.

Ben (böyle şefaatçiler edinirsem) o zaman apaçık sapıklığa düşmüş olurum.” [Yasin /22-4]

Yasin ölülere mi okunmalı ya da kalbi henüz ölmemiş, hala tevhide dönme umudu olanlara mı okunmalı? Evet, ne dersiniz?

Allah; Kuran’dan yüz çevirenlere, Allah’tan başkasından şefaat umanlara ‘Yaban Eşekleri’ demektedir. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. Böyle iken onlara ne oluyor da, aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi hala bu öğütten / Kuran’dan yüz çeviriyorlar?”. [Müddessir /48-51] Biz ne söylesek kulaklarını sallayacaklar. Bunlar ehlî merkep bile değil. Laf anlasınlar! “Allah onlarda bir hayır olduğunu bilseydi, elbette onlara işittirirdi. Onlara işittirseydi dahi, mutlaka yüz çevirerek dönüp giderlerdi”. [Enfal /23] Allah kimin için hayır murat ederse onu kavrayış, seziş sahibi yapar.

İnsanlık tarihi boyunca insanoğlu hep kula kulluk yüzünden insanlığından, sırat-ı müstakîmden çıkmıştır. Ya salihleri, peygamberleri ilahlaştırmış, ya da Nemrut, firavun gibi idarecilerini, krallarını ilahlaştırmıştır. Ama sonuç her iki kesim içinde aynıdır. ‘Kula kulluk’. Bu aslında insanoğlunun ‘Ahsen-i Takvim’den, Esfel-i Safilin’e yuvarlanışının hikâyesidir. Ne olur insanlar kendileri gibi bir beşer olan başka bir insana kulluk etmeseler. Allah’ın ulûhiyetinden hisse verdiği o kişinin de onun gibi, evet aynen onun gibi bir insan olduğunu bir kerecik olsa hatırlasalar.

Özetle; Allah yegâne ilahtır, O’nun ulûhiyeti burada da, orada da devam etmektedir. O din gününün /ceza-mükâfat gününün de yegâne mâlikidir. Hükmünde ortağı yoktur. İnsanları yargılayacak yegâne Hâkim O’dur. O’nun huzurunda hiç kimse konuşamaz. O gün hiç kimsenin, hiç kimseye fayda veremeyeceği bir gündür. Bu hiç kimseye Cenab-ı peygamber de dâhildir. Hiç kimsenin şefaatinin /aracılığının, tavassutunun kabul edilmeyeceği bir gündür. Hiç kimseye zerre kadar haksızlığın yapılmayacağı bir gündür. Allah tam bir hakkaniyetle hükmeder. Bir suça şefaatçi olmak, o suça ortak olmak demektir. Kuran’ın bize öğrettiği şudur; sorumluluk da kişiseldir, ceza-mükâfat da. Kimse kimsenin sorumluluğuna veya suçuna ortak değildir. Kimse başkasının günahını da yüklenmez, mükâfatına da ortak olmaz. İslam’da Hristiyanlıktaki gibi ne Âdem Babanın günahını tüm insanlar çeker, ne de İsa Mesih hürmetine bütün insanlar bağışlanır. Şefaat bütünüyle Allah’ındır. Allah’tan başka şefaatçi yoktur. İslam; Allah ile kul arasındaki bütün aracıları kaldırmıştır. İslam; şefaat anlayışının kabul edilmesini istemez. Tam aksine reddetmeye davet eder. Eğer şefaat olsaydı, niye Kuran ısrarla yoktur desin? Olsaydı kimlerin şefaatçi olacağını da söylerdi. Peygamber geçmişi ve geleceği bilemez. Bildiği yalnızca kendisine vahiyle, yani Kuran’la bildirilenlerden ibarettir. Yani o Kuran’dan başka vahiy almamıştır. Kendisine bildirilmeyen konular da-mesela onun şefaati olsaydı bunu Kuran /vahiy ona bildirecekti- nasıl olur da başkalarına bilgi verir? Yani bu konuda hadisler asla hüccet olamazlar. İbn Kesir gibi bir hadisçinin şefaatle ilgili topladığı hadislerin büyük bir çoğunluğu Kütüb-ü Sitte dışındaki ikinci sınıf kaynaklardandır.[36] Şefaat anlayışı, Yahudilerdeki sayılı birkaç gün dışında azap görmeyecekleri, ne yaparlarsa yapsınlar, Yahudi olmanın onları kurtaracağı anlayışının, İslam’a adapte edilmesinden ibarettir. Şefaat kâfirlere yok, Müslümanlara var da denilemez. Bir şey onlara haram, bize helal olamaz. Onlar şefaatçi edindikleri için, Allah’tan başka veli edindikleri için kâfir olmamışlar mıydı? Şefaat Teorisi Peygamberi Allah’ın hükmüne ortak kılmak demektir. Peygamberin her duasının kabul olduğu, duasının geri çevrilmediği de doğru değildir. Her istediği gerçekleşen Yalnızca Allah’tır. Ayrıca unutulmamalıdır ki dua etmek ayrı, şefaat etmek ise apayrıdır. Dua şefaat değildir. Peygambere şefaat yetkisinin verilmesi, ona ibadeti beraberinde getirmiştir. Çünkü kurtuluşumuz onun şefaatine kalmıştır. Bu ikinci, yedek bir ilah edinme demektir. Salâvat kültürünün ve makam-ı mahmud telakkisinin ardında bu vardır. Allah’a yalvaran değil, ona salâvat getirenler, onun şefaatiyle kurtulacaktır (!) Onu aşırı överek, yücelterek ilahlaştırmak, Hristiyanlaşmak demektir. ‘Gayri’l- mağdûbi aleyhim ve’laddâllîn’e dâhil olmak demektir. Niye ki; Allah Yahudileri ve Hristiyanları ‘kendilerine gadap ettiği kimseler ve sapıklar’ olarak nitelemiştir? Siz de onlar gibi olmayasınız diye yeni bir din göndermiştir. Muhammed (s.a.v)’in de İsa gibi ‘Kurtarıcı Mesih’ olduğunu kabul ediyorsanız niye Müslüman oldunuz ki? Onlara göre; İsa Mesih insanların tüm günahlarını Baba’ya affettirmek için bu dünyaya gönderilmiş. Onun ‘Kurtarıcı’ olduğunu kabul et, istediğin haltı işle, kurtuluş garanti (!) Hristiyanlık tam sizin için biçilmiş kaftan! Allah son hak dinini boşuna göndermiş (!)

Allah tövbe eden kimselerin bütün günahlarını bağışlar. Yeter ki günahkâr kimse ölmeden önce gerçekten pişman olsun ve istiğfarda bulunmuş olsun! İnsanlar cehaletleri yüzünden Allah’ın kendilerini bağışlamayacağı zanıyla şefaatçi aramaktadırlar. Nitekim Allah Zümer suresinde müşriklerin şefaat anlayışlarını reddederek, şefaat etmenin bütünüyle kendisine ait bir hak olduğunu belirttikten birkaç ayet sonra şöyle buyurur; “Ey Günah işleyerek kendilerine kötülük etmede aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar.” [Zümer/ 53] Yeter ki, Ey müminler! Allah’tan başka şefaatçi edinerek imanınıza şirk bulaştırmayın!

Ulûhiyetinde, hükmünde ortağı olmayan, din /ceza /hüküm gününün yegâne maliki olan, Rahman ve Rahim olan, Rahmeti kendine vacip kılan / prensip edinen Erhamü’r-rahimin’in merhameti kullarıyla mukayese edilmeyecek kadar büyüktür. Allah’tan başka şefaatçi aramak, Allah’tan istemeye yüzü olmamak demektir.



[1] Süleyman Uludağ Tasavvuf kültüründeki şefaat anlayışını şöyle özetler; Sufiler ve tarikat ehli ölülerin, yatırların, ermişlerin, türbelerde gömülü olan velilerin ruhlarının, sağ insanlara şefaatçı olacaklarına ve bunların Allâh’a nazlarının geçtiğine inanırlar. Bu anlamdaki şefaat onlara özgüdür ve genellikle şefaat deyince de bu anlaşılır. Bunun için türbelere ve yatırlara gidilir, oralara adaklar adanır, kurbanlar kesilir, paralar atılır, çaputlar bağlanır, dua edilir, namaz kılınır. Böylece buralarda gömülü olup Allâh’ın sevgili kulları ve yakın dostları olduklarına inanılan ölülerin ruhlarının Allâh katında şefaatçı (aracı) olmaları istenir. Özellikle tarikat şeyhlerinden, gavslardan, kutuplardan şefaat istenir ve bu şefaatın pek çok müşkil meseleyi çözdüğü kabul edilir.” [Mehmet Durmuş, Kuran'a Göre Şefaat, s. 15]

[2] Mehmet Durmuş, Kuran’a Göre Şefaat, s.27

[3] Mustafa İslamoğlu, Meal, s.1056

[4] İsmail Cerrahoğlu, Garanik md. DİA, 13.C., s.361,2

[5] İmam-ı Azam, Fıkh-ı Ekber, s.58

[6] Gazali, İhya, C.4, s.945

[7] Ebu Mansur el-Mâtürîdî, Kitab’ut-Tevhid, s.475

[8] Ebu Mansur el-Mâtürîdî, Kitab’ut-Tevhid, s.476

[9] Ebu Mansur el-Mâtürîdî, Kitab’ut-Tevhid, s.477

[10] Bu kitabın dünyada tek bir nüshası kalmıştır. Bu Maturîdilerin imamlarına ne kadar sahip çıktığını, Maturîdî mezhebini ne kadar anladıklarını göstermesi açısından tam bir ibret tablosudur. Bu kitap ancak Bekir Topaloğlu tarafından 2009 yılında Türkçemize kazandırılabilmiştir.

[11] Mehmet Durmuş, Kuran’a Göre Şefaat, s.339

[12] Mekkeli müşrikler haccı tüm şeâiriyle biliyorlar ve ifa ediyorlardı. Namaz, oruç, zekat nedir biliyorlardı. Cünüp gezmezlerdi, boy abdesti nedir bilirlerdi. Ölüleri defnederlerdi. Hür kimse zina eder mi? derlerdi. Hılfu’l-Fudul cemiyetini kuracak kadar mazlumun ahından rahatsız olan bir vicdanları da vardı. Cahiliyye döneminde Kâbe’yi tamir için yardım kampanyası başlatmışlardı. Ama yardım paralarının faiz ve fuhuş parasından verilmemesini şart koşmuşlardı. [Mehmet Erdoğan, Kuran Vahyinin Nuzul Dönemi Olgusallığıyla İlişkisinin Fıkhi Yorumu, İslamiyat Der. C.7, Sayı;1, s.66-7] Putlara da -ki onlar da Ya Allah’ın kızları dedikleri melekler, ya da Allah katında naz-ı niyazı geçtiğine inandıkları mübarek kimselerin ruhaniyetini temsil eden timsaller idi- Allah’a yaklaşmak için ibadet ediyorlardı.

[13] Şah Veliyyullah Dehlevî, Huccetullahi’l-Bâliğa, C.1, s.227

[14]  Günümüzdekiler de; “Allah’ım senin hiçbir ortağın yok ama gavs-ı azamın, kutb-u aktab’ın, sahib-ü zaman’ın, kâinata müdahale eden, tasarrufta bulunan, gaybı bilen evliyan var” diyorlar.

[15] Süleyman Ateş, Kuran Ans, Şefaat md.

 

[16] Yaşar Düzenli, Üslub ve Semantik Açıdan Kuran ve Şefaat, s.120

[17] M.İslamoğlu, Meal, s.920

[18] Yener Öztürk, Kuran ve Hadisler Işığında Şefaat İnancımız, Rihle Der, Sayı:9, s.31-3

[19] Y.Öztürk, a.g.der. s.35

[20] Y.Öztürk, a.g.der. s.36

 

 

 

[21] Mehmet Durmuş, Kuran’a Göre Şefaat, s.87

[22] Abdülkadir Şener (Komisyon), Yüce Kuran, Meal, s.207

[23] Mustafa Öztürk, İslamiyat, 2005/4, s.120-1

[24] Mukatil b. Süleyman, el-Vücuh ve’n-Nezair, s.123

[25] Y.Düzenli, a.g.e, s.282

[26] Ahmet Baydar, http://www.bilgihikmet.com

[27] Bizde ise peygamberin risaleti ön plandadır. Yani Muhammed (s.a.v)’in risaleti / mesajı insanlığı kurtaracaktır. Maalesef geleneksel halk İslam’ı onu ‘Vesiletü’n-Necât / kurtuluş aracı’ olarak görmüştür. Şefaat teorisi bunun en bariz görünümüdür. Yani Hıristiyanlaşma temayülü.

 

[28] Erkan Yar, Kuran’ın Ahiret ile ilgili Anlatımlarında Simgesellik, İslamiyat, C.10, Sayı:1, s.211-2

[29] M.İslamoğlu, Meal, s.546

[30] Güya peygamberimize melek nebi ile kul nebi olmak üzere seçim hakkı verilmiş, o da, “Kul / insan Peygamber” olmayı tercih etmiştir. Bu mütevaziliğinden dolayı, ona şefaat makamı, “makam-ı mahmud” makamı verilmiştir. Sanki melekler insanlara peygamber olabiliyormuş gibi! Sanki peygamberimize dünyaya gelmeden önce “Ne tür peygamber olmak istiyorsun, melek mi, insan mı?” şeklinde sorulmuş gibi! Oysa Peygamberimiz risaletten önce Peygamber olacağını dahi bilmiyordu. [Kasas /86]

[31] İlyas Üzüm, Makam-Mahmud md. DİA, C.27, s.413-4

[32] Hatice K. Arpaguş, Kaynak Değeri Açısından İslâm Halk Öğretisindeki Mit ve Efsaneler, İnönü Ün., Gnostik Akımlar ve Okültizm Sempozyumu  Mayıs /2012

[33] Hâlbuki peygamber kendisinin aşırı yüceltilmesine karşı çıkmıştır. Bunun önceki milletlerin helak nedeni olduğunu belirtmiştir. ‘Bana sadece Allah’ın kulu ve Resulü deyin’ buyurmuştur. Kendisine ‘Efendimiz’ diye hitab edildiğinde; “Hâşâ, Efendi Allah’tır” demişlerdir. [Buhari, Fedailü Ashabi’n-Nebiyy, 5] Şimdikilerin ‘Seyyidü’l-Kâinat’ / kâinatın efendisi demelerini varın siz takdir edin. O ‘Peygamberlerin birini diğerine üstün tutmayın’[Müslim. Fedail, 42] buyurmuştur. ‘Beni Hıristiyanların Meryem oğluna yaptıkları gibi aşırı yüceltmeyin. Ben sadece Allah’ın kuluyum. Benim için Allah’ın kulu ve elçisi deyin’[Buhari, Enbiya, 48] ‘Kime eziyet ettiysem, lanet okumuşsam ya da sopa vurmuşsam’ [Müslim, Birr, 25] gelsin helalleşelim demiş, Allah’tan bağışlanma istemiştir. Birisi o’na ‘Allah’ın ve Resulünün dediği olur’ dediğinde, “Beni Allah’a denk mi tutuyorsun? Benim değil, Allah’ın dediği olur.” demiştir. “Bende beşerim, sizler nasıl unutuyorsanız, bende unuturum” demiştir. Bunlara daha birçok örnek verilebilir. Peygamberin övülmeye ihtiyacı yok, örnek alınmaya ihtiyacı var. Bu efdaliyet / en üstünlük meselesi, Peygamberlerin en üstünü kimdir tartışmaları çok sonraları çıkmıştır. Peygamberleri birbirleriyle yarıştırmak, vuruşturmak asla doğru değildir. Çünkü bütün peygamberler İslam peygamberidir. Bunlar ‘benim babam seninkini döver’ kabilinden çocukça şeylerdir. “Rabbimi tenzih ederim ben Resul bir elçiden başkası mıyım ki?” [İsra /93] “De; ben ancak sizin gibi bir insanım. Sizin ilahınızın bir olduğu bana vahyediliyor. O’na yönelin” [Fussilet /6]

[34] Yalnız burada şu yanlış anlamaya meydan vermeyelim. Peygamberimize Makam-ı mahmud verilmiş ya da verilecektir. Yalnız bu Makam-ı mahmud şefaat makamı değil, övülmüş bir yerdir.  Ama dünya da, ama cennet de.

[35] Yener Öztürk, a.g.der, s.40

[36] Bekir Topaloğlu, Kıyamet md. DİA, C.25, s.521

 

  1 Comment

  1. Fatih Sağlam   •  

    Selamunaleykum hocam. yazınızı baştan sona okudum. çok beğendim.

    dediğiniz gibi, eğer şefaat konusu bir çözülse ak koyun kara koyun ortaya çıkacak. temel kilit şefaat olayı. burada kafama takılan olay şu:
    yazının en başında şefaati:
    “Şefaat; birini kurtarmak ya da birine yarar sağlamak maksadıyla bir büyüğün nezdinde ‘aracı’ olmak, suçlunun suçunu affettirmek için talepte bulunmak demektir.”
    olarak tanımlamışsınız. (ki bizde, halk da, tarikatçılarda bu tanımı kullanmaktadır.) bu tanıma göre ayette geçen: “Şefaat bütünüyle Allahındır” ayeti birşey ifade etmiyor kanaatimce, yani bu tanıma göre haşa allah bir büyüğün yanında aracıyım demek istiyor gibi oluyor.

    yani Şefaat bütünüyle allaha aittir” ifadesine göre şefaatin tanımı başka bir şey olmalı, kurana göre. öyle değil mi?

    hayırlı günler. allaha emanet olunuz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


9 − = sekiz

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>