Mevlana Celaleddin Rûmî;

Anadolu İslamı

Bugün halkımız, “Türkiye dindarlığı” ile iftihar eder. Bizim Mevlana’mız ve Yunus Emre’miz var, biz İslamı en iyi anlayan ve yaşayan bir milletiz diye övünürüz. Özellikle TRT yıllarca dini proğramlarda Mevlana ve Yunus’u işlemiştir. Şimdi bu iki zatı farklı bir açıdan ele alalım!

Hicri 7. ve onu takip eden yüzyıllar, bir anlamda Kültür İslâmı’nın oluşumunun büyük oranda tamamlandığı yıllardır. Artık bu yüzyılda Müslümanların siyasi ve askeri gücü epey kırılmıştır. İslam coğrafyasında birçok irili-ufaklı güçsüz devlet vardır. Başta Türkler olmak üzere Asyadaki birçok kavmin kitleler halinde İslâm’a geçmiştir. Her ne kadar bu insanların topluca Müslüman oldukları söyleniyorsa da buna sosyoloji bilimi pek izin vermez. Zira sosyolojik olarak hiçbir millet bir günde dinini, geleneklerini, kültürünü değiştiremez. Haliyle bu durum, toplumda vahiy İslam’ından farklı bir İslâmi anlayış ve yaşamı beraberinde getirdi. Bu, Kültür İslâmı dediğimiz, vahiyle pek örtüşmeyen yeni bir melez din anlayışıdır.

Doğudan Moğol, batıdan Haçlı ordularınca sıkıştırılıp ezilen insanlar tam anlamıyla bir kaos ortamına itildi. Bu, siyasî ve askeri alanda olduğu kadar, inançta da kaotik bir durumun açığa çıkmasına neden olur. Önceki yüzyıllarda etkin olan kelâmın, fıkhın güç kaybetmesi, ulema sınıfının otoritesinin azalması, eski şaman yeni keramet sahibi evliyalar karşısında ikinci plana itilmesi hicri 6. yüzyılda sistemleşmiş, tarikat kurumlarını oluşturmuş tasavvufa büyük imkanlar sundu. Artık tasavvuf cerbezeli konuşan bir kaç dervişin felsefesi olmaktan çıkıp, şeyhlerin toplumun önüne bir mehdi, bir kurtarıcı gibi kabul gördüğü, toplumu yönlendirdiği yeni bir dönemdir. Tekke, zaviye, hankâh ve benzeri mekanlar tarikatların idari ve yönetim üssü olur. Buralarda faaliyet gösteren şeyh, derviş, velî vs. ünvanlı şahsiyetler halkın sadece inançlarını yönetip kontrol etmekle kalmadı, aynı zamanda büyük  bir siyasî bir güç de devşirdiler.

Yeni Müslüman, eski şaman Türkler fakihlerden, müftülerden ve kelamcılardan pek hazzetmez.  Türkler bu geçiş döneminde, kendilerine light bir İslam sunan, eski inanç ve alışkanlıklarını meşrulaştıran sûfîlerin peşine takılırlar. Tasavvuf onlar için bir sığınak olur. Çünkü böylelikle hem fakihlerin sorgusundan kurtulurlar, hem de dine uymayan davranışlarını, bâtınî yorum maskesi altında devam ettirme fırsatı bulurlar. Şeriatın sosyal ve bireysel hayatı düzenleyen sert ve acımasız kuralları yerine her türlü inanca ve mensubuna kucak açan, onlara sınırsız müsamaha gösteren, namazsız-niyazsız ama keramet sahibi(!) şeyh, derviş, abdal ve babalar etraflarında büyük halk kitlelerini toplamayı başarırlar.

Onlar elde etmeye başladıkları siyasi ve ekonomik gücün her türlü inanca ve mensubuna sınırsız hoşgörüden kaynaklandığını farketmeleri uzun sürmez. Onların hoşgörüsü arttıkca, kitleler kendilerine daha çok bağlanır, kitleler kendilerine bağlandıkca onların hoşgörüsü o oranda artar. Onlar “mana âleminin sultanları” olurlar ve madde âleminin sultanlarına kafa tutacak kadar arkalarında toplumsal destek bulurlar. Onların vahiy İslâmı’nı sosyal alanda hâkim kılmak gibi bir amaçları olduğu da söylenemez..

Celaleddin Rûmi kadar büyük amaçları olmasa da aynı dönemde diğer birçok şeyh, derviş , abdal ve baba’nın aynı amaçlar peşinde koştukları malumdur. Kişisel çıkarlarına hizmet ettiği kadar, -sırf insanî nedenlerle de olabilir- “birlik-beraberlik ve hoşgörü bayrağı” dalgalandırırlar. Yunus Emre’nin dediği gibi; “Cümle yaradılmışa bir gözle bakmayan Şer’in evliyasıysa, hakikatte asidir”

Oysa, “Gel ne olursan ol, gel” diyenler, kendi din kardeşlerini katleden işgalcilerle çok samimidirler.. Günümüzde de “diyalog ve hoşgörü” şemsiyesi altında faaliyet gösterenler, kendi kardeşlerine hasmâne, batılılarla ve papazlarla gayet dostâne ilişkiler geliştirebilmektedirler.

7. yüzyılda İslam’a yeni girmiş Türkler arasında Şamanist karakterli, bazı şeyhler tasavvufa bir çok yeni şamanist unsur katarlar. Bu yeni ucubenin içinde İran zerdüştlüğü, Anadolu sır dinleri gibi pek çok gayri İslami felsefenin söylemlerini bulabilirsiniz. Müslümanlar İslamı Araplardan değil, İranlılardan öğrendiler. Onlar kitabi İslamı değil, şifahi İslamı öğrendiler. Dünün şamanları, bugünün abdalları, alperenleri olan Yeseviye tarikatının pirlerinden dini öğrendiler. Bunlar da, en basit ve halkın kolayca kabul edebileceği bir din anlatmışlardır. Bu din asla kitabi ve formel bir din değildir. Dede Korkut mesela; Azrail ile Deli Dumrul’u güreştirebilir. Temsil ettikleri kitlelerden daha fazla İslamı bilmeyen bir çok eren, derviş, veli, Abdal, baba, Yesevi tarikatından aldıkları icazet ile Anadoluya akın ettiler.  Hristiyanların yer aldığı, İslam’a yeni girmiş fakat İslam’ı bilmeyen Türk boylarının bulunduğu bu “Rum diyarı” onlar için kaçırılmaz fırsat olur ve anlattıkları menkıbelerle, gösterdikleri söylenen kerametlerle bu göçebe cahil halkı peşlerine takarlar.

Büyük Türk kitlelerin İslam’a topluca geçmesinde Yesevilik; Bektaşilik, Mevlevilik, Kalenderilik vs. gibi tarikatların büyük payı vardır. Bir takım şamanist inanç ve ayinlerin tasavvufa intikal etmesinde bu tarikatların rolü vardır.

Mevlana Celaleddin Rûmî;

İki Mevlana vardır. İlki büyük bir müfessirdir, şairdir, Kur’ân’ın hadimidir, vs. Bize yüzyıllardır anlatılan gönül adamı, büyük sûfî şeklindeki bu Mevlana’dır. İkinci Mevlana ise; dinlerin birleştirilmesini savunan, Moğol işgaliyle arası iyi olan, en fazla iyi bir şair! Bu Mevlana kadını aşağılar, Kur’ân dışı hakikatleri savunur, hulul akidesine sahiptir, eserlerini hep Farsça vermiştir, hikâyeleri ağırlıklı olarak Tevrat’tan alınmadır, Türk İslâm’ının en büyük mimarlarındandır.

Celaleddin Rumi, Türk/İslam dünyasının, Türkçe konuşmayan, İran asıllı en büyük şairlerinden biridir. O İran’ın Belh kentinde doğmuştur.  Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’te Belh’in hem âlimlerinden, hem de sûfîlerindendir.  Kelamcı Fahreddin Razi’de Belh’lidir. Fahreddin Razi ile anlaşamayan Bahaaddin Veled burasını terk eder. Anadolu’ya gelir. Karaman’da yedi sene kalır. Daha sonra 1225 yılında Konya’ya gelip, yerleşir.

Selçuklu tarihi ve Mevlana konusunda Türkiye’nin et yetkin uzmanlarından Mikail Bayram, bizim Mevlana hakkında bildiğimiz birçok şeyin yanlış olduğunu söylemektedir.[1] Kalenderilerin Moğollarla arasında sıcak bir ilişki vardır. Göçebe Kalenderiler köy köy dolaşarak, dilenerek geçinirler. Köy köy dolaşıp görsel şovlar yaparlar, karınlarına şiş batırırlar, ateş yutarlar. Örneğin Mevlana’nın şeyhi olan Şems’in lakabı da “Şems-i Parende” dir. Yani; uçar gibi takla atan, parendeci Şems! Bu kalenderi dervişler de Moğol şamanları gibi sihirbazlık numaraları yapıyorlardı. Moğollar bu kalender dervişleri orduya alıp, asker olarak çalıştırdılar. Mesela Kösedağ Savaşında Moğolların yanında, Selçuklulara karşı için en önde çarpıştılar. 1243 yılında Moğollar Kösedağ zaferini kazandıktan sonra Anadolu’yu istila ettiler. Hatta Erzurum’da, Erzincan’da, Tokat’ta, Sivas’ta, Kayseri’de büyük katliamlar yaptılar, bu şehirleri yağmaladılar. Özellikle, Moğol Ordu Komutanı Baycu Noyan Kayseri’yi muhasara ettiği zaman, Moğol askerleri arasında Mevlana’nın hocası Şems-i Tebrizî’nin Kalenderî müritleri de vardı.

Kayseri’deki Ahi teşkilatına mensup gençler ve Bacı örgütü mensubu olan genç kızlar şehri savunmaktaydı. Moğollar şehri savaş ile aldıklarından büyük bir katliam yaptılar. Şehri ateşe verdiler. Çok sayıda Ahi ve Bacı üyesi öldürüldü. Devrin tarihçilerinden İbn-i Bibi ve Süryani tarihçi Ebu’l-Ferec on binlerce Ahi ve Bacının katledildiğini ve esir edilerek götürüldüklerini yazar.

Ahiler ve Türkmenler Moğollar tarafından katliama tâbi tutulurlarken, o sırada Kayseri’de bulunan Mevlana’nın hocası Seyyid Burhaneddin’in, eteğine paralar, altınlar saçtıklarını Menakibu’l-Arifin sahibi Ahmed Eflaki bildirmektedir. [2]

O dönemde bir Kalenderi şeyhi olan Şems-i Tebrizi’nin de Kayseri de olduğunu biliyoruz. Bu olaydan iki ay kadar sonra Şems-i Tebrizi’nin Konya’ya gelip Mevlana ile görüşmeler yaptığını da yine Mevlevi kaynaklar belirtiyorlar. Şems’in Konya’ya gelişi 12 Eylül 1244’tür. Bu tarih Moğolların Kayseri’yi zaptedişlerinden iki-üç ay sonradır. Şems’in bu tarihten önce Moğollarla irtibata geçtiğini gösteren belgeler de mevcuttur. Mesela Moğollar Erzurum’dayken Şems’in de o yıllarda Erzurum’da olduğunu görüyoruz. Moğollar Kayseri’ye geldiğinde o yine oradadır. Şems’in müritleri olan Kalenderi dervişlerin de Moğollarla birlikte hem Kösedağ’da hem de Kayseri’de savaşa katıldıklarını İbn-i Bibi nakleder.

Mevlana’nın iki hocası Şems-i Tebrizi ve Seyyid Burhaneddin-i Tirmizi’nin Moğollarla işbirliği halinde oldukları açıkça fark edilmektedir. Nitekim bu olaydan iki sene sonra Seyyid Burhaneddin vefat ettiğinde, Seyyid Burhaneddin’in türbesini de Moğollar inşa edecektir. Mevlana babası Bahaeddin Veled’in ölümünden sonra Seyyid Burhaneddin halife oldu. Mevlana bir müddet bu Cevlakî/kalenderî şeyhin terbiyesinde yetişti.

Kayseri’de on binlerce Ahi ve Türkmen’i öldüren, Baycu Noyan Konya’ya geldiğinde Mevlana ile görüşmüş ve Mevlana bu elleri kanlı katil Baycu Noyan’ın evliyaullahtan olduğunu Konyalılara telkin etmiştir.

Mevlana’nın buna benzer bir iddiayı Cengiz Han için de dile getirdiğini görüyoruz. Dünya tarihinde Firavun ve Nemrut’tan sonra en gaddar ve kan dökücü devlet adamı Cengiz Han’dır. Mevlana Cengiz Han’ın bir mağaraya çekildiğini orada on günlük itikaftan sonra Allah’tan mesaj aldığını ve bu mesajı aldıktan sonra Harezmşahlar ülkesine yürüdüğünü ve başarılarının buradan kaynaklandığını iddia eder.

Mevlana, “Fihi Mâ Fih” adlı eserinde, Moğol zalimlerinin babasının intikamını aldığını sevinerek anlatır; “Bahaeddin Veled Belhlilerden incindi; o zevalsiz saltanat sahibinin gönlü kırıldı. Hemencecik tanrıdan hitap geldi. Dendi ki: bu topluluk seni incitti; senin tertemiz gönlünü kırdı ya. Sen de çık bu düşmanların içinden de onlara azap göndereyim, belalarını vereyim… O daha yoldayken haber geldi; o sırrın eseri belirdi. Tatar, o bölgelere hücum etmiş İslam askeri bozguna uğramıştı. Belh’i almışlar, o topluluktan hadsiz hesapsız birçok kişiyi ağlata inlete öldürmüşlerdi. Büyük şehirleri yakıp yıkmışlardı. Tanrının bin türlü azabı vardır .”

Hülagu Han için de buna benzer bir iddiada bulunmaktadır. Mevlana Moğolların putperest olduklarını fakat oruca büyük bir önem verdiklerini ifade ettikten sonra Hülagu Han’ın Bağdat’ı kuşattığını, ama bir türlü şehre giremediğini, bunun üzerine ordularına emir vererek atlarına ve askerlerine üç gün oruç tutturduğunu söyler. “Hülagu Han Bağdat’ı muhasara ettiği zaman askerlerine emir verdi, üç gün üç gece atlarına ve askerlere yemek yedirmediler. Atların tutmuş olduğu bu oruç hürmetine Cenabı Allah Bağdat’ın fethini Hulagu Hana müyesser kıldı” şeklinde sevincini izhar eder. Oysa, Moğol sürülerinin yaptığı katliam o kadar büyüktür ki, tarihte eşine pek nadir rastlanır. Hümanizmin devasa şairi olarak lanse edilen Mevlana’mız bu azılı katilleri tebrik ve tebşir etmektedir.

Hülagu Han bundan sonra Suriye’yi işgale kalkıştı ancak orada Ayn-i Calut denilen yerde Memlüklü Hükümdarı Sultan Baybars’a ağır bir şekilde yenilip geri çekildi. Bu Sultan Baybars, Hülagu Han’ın öldürttüğü son Abbasi Halifesi’nin oğlu ez-Zahir Billah’ı Mısır’da halife ilan etti ve kendisi de halifenin emiri olarak onun hizmetinde olduğunu bildirdi. Mevlana “Mısır Halifesi ve Onun Hikâyesi” başlığı altında müstehcen bir hikâye anlatarak bu Mısır Halifesini ve Sultan Baybars’ı rezil etmeye çalışmaktadır.

Moğollar Mevlana’yı hizmetlerinden dolayı paraya gark ediyordu. Moğolların bu şekilde birçok defa Mevlana’ya para ve değerli hediyeler gönderdiğini Ahmed Eflaki anlatır. Üstelik bu paralar Moğolların el koyduğu Türkmenlerin paralarıdır. Bir defasında da Moğol hazinedarı Mevlana’yı özel olarak ziyarete gelmiş, ona 1000 dinar para vermiştir. O dönem için bu çok külliyetli bir paradır (1 deve 10 dinardı). Bunun gibi daha pek çok örnekler bulunmaktadır. Bütün bu örnekler, Mevlana ile Moğollar ve Moğol yanlısı yöneticilerin ne kadar sıkı bir ilişki içinde olduğunu göstermektedir.

Mevlana zamanında Anadolu’da bir grup insan, bir grup aydın Moğolları destekliyorlardı. Ahiler ve Türkmenler de Moğol işgaline karşı direniyorlardı. Ahiler, Moğollarla birlikte Kayseri’de katliama katılan Kalenderilerden nefret ediyorlardı.  Mevlana ise o dönemde Moğolların yanında yer alarak Türkmenlerle mücadele etmiştir. Bu yüzden bir Türkmen şeyhi olan Hacı Bektaş’a ağır hakaretlerde bulunur.

Müritleriyle birlikte Kayseri’de katliama katılan Şems, 1244 yılında Konya’ya gelir, 39 yaşında olan Mevlana ile tanışır. Mevlana, 15 yaşında, güzelliği dillere destan Kimya Hatun adlı cariyesini bu sırada 65 yaşında olan Şems-i Tebrîzî’ye nikâhlar. Oysa bu Kimya Hatun Mevlana’nın oğlu Alâeddin Çelebi’yi seviyordu. Alaaddin Çelebi de onu seviyordu. Bu kızcağız Şems’in yanında kalmak istemiyor, sık sık evden kaçıyordu. Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi zaman zaman babasının yanına gelme bahanesiyle, Şems’in kaldığı hücrenin kapısının önünden geçiyor ve kendini Kimya Hatun’a gösteriyordu. Bir defasında Şems-i Tebrizi, Alaaddin’in önünü keserek: “Hey delikanlı! Bir daha buradan geçersen ayaklarını kırarım” diyerek Alaaddin Çelebi’yi tehdit etmişti. Eflaki bu olayı Şems’in öldürülmesiyle ilgili görmekte ve Alaaddin Çelebi’nin bazı çevrelerle işbirliği yaparak Şems’in öldürülmesi olayında aktif bir görev almasının sebebi olarak göstermektedir.

Yine böyle bir evden kaçma olayından sonra Şems, Kimya Hatun’u öyle bir dövdü ki, boynunu incitti ve bu zavallı kızcağız birkaç gün içinde öldü. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, Şam’a kaçar.  Mevlana, oğlu Alâeddin Çelebi ile bu yüzden arası açıktır. Diğer oğlu Sultan Veledi Şam’a gönderdi ve 1245 yılında Şems’i tekrar Konya’ya getirtti.

Tüm bunlardan dolayı, Alaaddin Çelebi Şems’in muhalifleri olan Ahiler arasında yer aldığı anlaşılmaktadır. Ahi Evren, Sultan II. İzzeddin Keykavus’a vezir olduğu günlerde Şems’e suikast düzenletmiştir (1247). Bu başarılı suikast girişiminde Şems öldürülmüş, cesedide bir kuyuya atılmıştı. Bu olayda Alaaddin Çelebi’nin önemli bir rol üstlendiği anlaşılmaktadır. Çünkü Ahiler Şems-i Tebrîzî’yi Kayseri katliamına katılan bir Moğol ajanı olarak gördüklerinden ona karşı kin besliyorlardı. Ayrıca, onun bazı Mecusi söylemlerinden dolayı Ahiler ondan hiç hazzetmiyorlardı. Bu olaydan sonra Moğollar ile Selçuklular, Ahiler arasında şiddetli bir düşmanlık baş gösterdi.

Şems suikastından kısa bir süre sonra, Ahi Evren, Alaaddin Çelebi’yi yanına alıp Kırşehir’e göçtüler. 1261 yılında Anadolu’nun birçok vilayetinde Moğollara karşı ayaklanmalar baş gösterdi. Kırşehir’de de Ahi Evren ve arkadaşları ayaklanma başlattı. Bu ayaklanmayı bastırmak üzere Mevlana’nın müridi ve Moğol asıllı Cacaoğlu Nureddin Kırşehir’e geldi. Nureddin Caca, Kırşehir’e gitmeden önce Mevlana ile bir görüşme yaptı. Bu esnada Mevlana oğlu Alaaddin Çelebi’ye iki mektup yazarak onu aile ocağına dönmeye ikna etmeye çalıştı. Cacaoğlu Nureddin buradaki ayaklanmayı bastırarak isyancıların tamamını kılıçtan geçirdi. Ahi Evren ve Alaaddin Çelebi de öldürülenler arasındadır. Cacaoğlu Nureddin, Alaaddin Çelebi’nin cenazesini Konya’ya getirmiş, Mevlana tüm ısrarlara rağmen oğlunun cenaze namazını kılmamıştır. Bu haberi tüm Mevlevi kaynaklar haber vermektedir.

Mevlana’nın hayatını yazan iki Mevlevi yazar Abdülbaki Gölpınarlı ve Feridun Nafiz Uzluk, Mevlana’nın oğlunun cenaze namazını kılmayışını, Şems’in öldürülmesi olayına katılmasıyla izah etmektedirler.

Alaaddin Çelebi Şems’in öldürülmesi olayına katılmış olmakla katil olmuş olur. Hukuken katilin cenaze namazı kılınır. Mevlana bunu bilmeyecek kadar cahil değildir. O halde oğlunun cenaze namazını kılmamasının nedeni, oğlunun Moğol yanlısı iktidara karşı isyan ettiğinden dolayı öldürülmüş olmasıdır. Yani oğlunu meşru otoriteye başkaldıran bir isyancı olarak görmektedir. İslam hukukunda isyancının cenaze namazı kılınmaz. O halde Mevlana’nın oğlunun cenaze namazını kılmaması Şems’i öldürdüğü için değildir. Görülüyor ki, Mevlana bu iktidara karşı olanları baği /isyancı kabul etmektedir. Bütün bu bilgi ve belgeler Mevlana’nın ve çevresindekilerin Moğol yanlısı olduğunu göstermeye kâfidir.

Şems-i Tebrizi’nin sohbetleri olan “Makalat” adlı eseri incelendiğinde bu zatın Anadolu insanını Moğollara itaat etmeye ve Moğol yönetiminden razı olmaya çağırdığı rahatlıkla görülebilir. Aslında bu fikri Mevlana’nın torunu Ulu Arif Çelebi de dile getirmektedir. Eflaki şöyle bir anektod nakleder. Ulu Arif Çelebi Moğolları destekliyordu. Moğollarla mücadele halinde olan Karamanoğulları Ulu Arif Çelebi’ye niçin kendileriyle olmayıp Moğollardan yana olduğunu sorduklarında o şöyle cevap vermiştir: “Biz dervişleriz. Bizim nazarımız Allah’ın iradesine bağlıdır. O iktidarı kime verirse biz de onun tarafını tutarız” demiştir.[3] Bütün bu belgeler ve bilgiler bize açık olarak göstermektedir ki, Mevlana Celaleddin-i Rumi ve hocası Şems Moğol yanlısı bir politika izlemişlerdir. Ve bunun mücadelesini yürütmüşlerdir. Bu siyasi düşüncelerinin mücadelesini vermişlerdir. Bundan dolayı o dönemde Moğol iktidarına muhalif olan çevrelerle de mücadele etmişlerdir. [4]

***

Şems Mevlana’ya önce şiir sanatını öğretti, sonra da şiir malzemesi olacak kadim İran kültürüne ait bir takım malzemeler verdi. Mesnevî’nin birinci cildini birlikte yazdılar. Mevlana bundan sonra yazdığı şiirlerle düşmanlarıyla mücadele ettiğini söyleyecektir. Düşmanlarının Firavun olduğunu, Mesnevi’nin ise Asa’yı Musa olduğunu, bununla düşmanlarını yendiğini söyler. 1264 te Mesnevi’yi bitirmiştir.

Şems-i Tebrîzî, Mevlana’yı Mevlana yapan kişidir. Şems-i Tebrîzî bir Kalenderi şeyhidir. Bu kişinin tam olarak kim olduğu, hangi mezhebe ve tarikata bağlı olduğu hep tartışıla gelmiştir. Kimilerine göre o bir İsmailî dâî /propagandist’tir. Kimilerine göre Cevlâkî şeyhi, kimilerine göre o devirde Kalenderîliğin Anadolu’daki temsilcisidir. Bu Cevlakiler’in helal ve mübah saymadıkları hiçbir haram yoktur. Namaz kılmaz, oruç tutmaz, şarap içer, hiçbir küfürden de sakınmazlardı. Dilencilikle geçinirlerdi.

Şems’in Kalenderîler gibi çardarb yaptığı (saçı-sakalı, bıyığı, kaşı kestiği) şaraba düşkün olduğu birçok kaynakta zikredilir. Kalenderîler, insan yüzünü Allah’ın mazharı kabul ettiklerinden, o güzelliğin tam olarak görülmesi gayesiyle üzerindeki tüm kılları ustura ile alırlardı. Ki bunu, Budist rahiplerden almışlardır. Bazı sûfîler ‘Allah’ı tüyü bitmemiş toy bir delikanlı’ olarak tasavvur etmişlerdir. Bu Kalenderîler, dünyaya ve dünyevi değerlere umursamazlar. Toplumun inanç ve geleneklerine karşı çıkarlar, kılık-kıyafet ve davranışlarıyla da bunu göstermeye çalışırlardı.

Bazı tarihçilere göre bu Kalenderîler; haramları mübah sayar, namaz kılmaz, açıktan oruç bozar, içki içer ve her türlü küfrü yaparlar. Abdalan-ı Rum olarak isimlendirilen bu Anadolu Dervişleri, Kalenderîler, Haydarîler ve Yesevîler’dir. Yine abdal kelimesi çoğu kere kalenderî için kullanılır. Yine kalenderî şeyhlerine ‘Baba ve Abdal’ da denilir. Şeyh Bedreddin, Torlak Kemal Osmanlıya isyan etmiş ve devleti epey uğraştırmış Kalenderi şeyhleridir. Bunlar daha sonraları Bektaşiler içinde kaybolup gittiler. Bunlar mescit ile kiliseyi, cennet ile cehennemi bir gören, güzellere meftun kimseler olup, Sünnilerden başka Şiilerin bile mülhit kabul ettiği kimselerdir.  [5]

Mevlana Şems ile tanışmadan önce, babasındaki gibi ilim, zühd ve takva yönü ağır basan bir sûfîdir. Daha sonra Mevlana; “tasavvufi manada âşık” olduğu Şems’le altı ay bir hücrede halvette kalmış ve ona ne olmuşsa bu halvetten sonra olmuştur. Şems ile tanıştıktan sonra aşk sarhoşu olarak semaya başlamış. Şems ona bugünkü şekliyle dönerek sema yapmayı öğrenmiştir. Mevlana özellikle Şems Konya’dan kaçıp Şam’a gittiğinde kendisini büsbütün semaya kaptırmıştır. Kitabî İlimlere düşman olan Şems, Mevlana’yı kendisine deliler gibi âşık etmeyi bilmiştir. Celaleddin Rumî 25.700 beyitlik Mesnevisini müridi Hüsameddin Çelebi’nin teşvik etmesiyle yazmıştır.  Celaleddin Rumî söylemiş, o yazmıştır.

Celaleddin Rumî, şeyhi ve maşuku Şems’in telkinleriyle batini ilim dedikleri sapkınlıklara kendini o kadar kaptırmış ki, tamamen kendi zihninin ürünü olan ve Hüsameddin Çelebî’nin kâleme aldığı şiirlerini, Kur’ân-ı Kerim’le boy ölçüştürmüştür. Tasavvuf dini ulularının kendilerini peygamberden üstün görmeleri yadırganacak bir davranış da değildir. Çünkü onlar Tanrı’da fani olup, O’nunla ittihat etmişler, Allah da onlara hulul etmiştir. Artık onlarda Tanrı konuşur(!) Dolayısıyla Mesnevi’nin Kur’ân’la eşdeğer, hatta ondan üstün görmesinde şaşılacak bir şey yoktur.

Mevlana; 9.yüzyıldan itibaren Belh şehri gibi ünlü mutasavvıflar yetiştiren büyük bir kültür ve bilim merkezinde doğmuş olmakla beraber esas tasavvufi şahsiyeti ve fikirleri Anadolu’da gelişmiştir. Muhyiddin Arabî ve Vahdeti Vücut mektebi, Mevlana’nın tasavvuf anlayışını çok etkilemiştir. Sadrettin Konevi sayesinde anlaşılabilir hale gelen vahdeti vücut felsefesi Anadolu’da gerek elit tabaka tasavvufunu, gerekse popüler tasavvufu derinden etkiledi. Mevlana, cenaze namazını Sadrettin Konevi’nin kıldırmasını vasiyet edecek kadar onun hayranlarındandır. Mevlana’yı etkileyen bir diğer akım ise Kübreviliktir. Temsilcilerinin başında bizzat Mevlana’nın babası Bahaedin Veled ve Necmeddin Daye geliyordu. Bu tarikat, züht anlayışı kuvvetli bir tasavvuf telakkisine dayanmaktadır. Mevlana’yı etkileyen başka bir tarikat Melamemîlik ve Kalenderîliktir. Mevlana’yı en çok etkileyen bilinenin aksine, Şems değil, babası olduğu da söylenir. Mevlana’nın ölünceye kadar babasının yazdığı “Maarifi” elinden düşürmediğini Mevlevi kaynakları kaydeder. Mevlana bizzat kendisi “Eğer Bahaeddin Veled birkaç yıl daha yaşasaydı ben Şems’e muhtaç olmayacaktım” dediğini Eflakî belirtir. Bundan dolayı Mevlana’nın hayatını ifade ederken yalnız Şems’i hesaba katmak yanlış olur.

Mevlana’daki Şems’e duyduğu aşkın bir benzerini, Şems’in katledilmesinden sonra bir kuyumcu olan Selahaddin Zerkûb’a gösterir. Onu şeyhi ilan eder. On yıl sonra Zerkûb ölünce yerine, Mesnevi’yi kendisine yazdırdığı bir diğer Cevlâki şeyhi olan Hüsameddin Çelebi’yi posta oturtur.

Moğolların hâkimiyeti altındaki Selçuklu devleti 1262 yılında bir ferman yayınlayarak, Türkmenlerin ve Ahilerin ellerindeki tüm zaviyeleri, tekkeleri, mülkleri, vakıfları müsadere yoluyla el konulur. Bu fermanda “Mevlana’yı şeyh olarak tanıyanlar hariç” ilavesi vardır. Yani Moğollar bu mana sultanının hâkimiyetini iyice perçinleştirdiler. Mevlana’ya intisap etmeyenlerin şeyhliğini kabul etmediler.

Putpereste ve Mecusi’ye kucak açan Mevlana, Türkmen şeyhi Hacı Bektaş Veli’den de pek hoşlanmaz.

“Emir Nureddin bir gün Mevlana Hazretleri’nin hizmetinde Hacı Bektaş’ın kerametlerinden bahsediyordu: Bir gün Hacı Bektaş’ın hizmetine gittim. O dış görünüşe hiç saygı göstermiyor, şeriata uymuyor ve namaz kılmıyordu. Ona namaz kılmanın mutlaka gerekli olduğunu söyledim. O, git su getir de abdest alayım ve taharet edeyim, diye buyurdu. Testiyi kendi elimle çeşmeden doldurup önüne getirdim. Maşrapayı alıp bana verdi ve; Dök dedi. Onun eline su döktüğüm vakit berrak suyun kan olduğunu gördüm ve şaştım kaldım. Bunun üzerine Mevlana; Keşke kanı su yapsaydı çünkü temiz suyu kirletmek o kadar büyük bir hüner değildir. Hemen o anda Nureddin baş koyup Hacı Bektaş’a gösterdiği rağbetten vazgeçti.”

Moğollar Mevlana ve adamlarını paraya gark ediyordu. Mevlana ve çevresi bu dönemde Moğolların resmi memurları konumundadırlar. Moğollarla halk arasında Mevlana aracılık yapmaktadır. Mevlana, Moğollardan bir isteği olan kimselerin ricalarını birazcık dünyalık karşılığı, bu istilacılara iletmektedir.

Mevlana kendisiyle tartışan ve bu yüzden kendisinden hoşlanmadığı zengin bir tüccar olan, Tacettin-i Kâşî’nin evine birkaç rind Mevlevî dervişi/kabadayısı ve Moğol askeri ile baskın düzenletir. Bu çapulcular bu zengin tüccarı katleder ve evini yağmalarlar. Mevlana ölünceye kadar Moğollarla sıkı ve sıcak ilişkileri devam etmiştir.

Bahaeddin Veled ve Seyyid Burhaneddin’den sonra mutlak hâkimiyet Mevlana’dadır. Mevlana bu dönemde Selçuklu yönetimine hâkimdir ve vezir Pervane Muiniddin’le olan diyalogu onu her alanda söz sahibi konumuna yükseltir.  Mevlana veziri öylesine kontrolüne almıştır ki, borçlular borçlarının bağışlanmasını ya da mühlet verilmesi için onu aracı yaparlar. Cinayet işleyen kimselerin affedilmesini temin eder.

Mevlana’daki makam ve hükmetme hırsı erişilmez derecededir. O arkasına aldığı Moğol desteği ile Anadolu’nun mutlak manevi lideri haline gelmiştir. Mevlana’ya göre padişahlık gönül sultanlığıdır, ama kendisine muhalefet edenlere de hiç merhameti yoktur. Yine Eflaki’den bir rivayetle;

Bir gün İslam sultanı İzzeddin Keykavus Mevlana Hazretlerini ziyarete gelmişti. Mevlana ona gereği gibi iltifat etmeyip bilgiler saçmakla ve nasihatlerle meşgul oldu. İslam sultanı kul gibi tezellül gösterip; Mevlana Hazretleri bana bir nasihat versin, dedi. Mevlana; “Sana ne öğüt vereyim. Sana çobanlık vermişler sen kurtluk ediyorsun, sana bekçilik emretmişler sen hırsızlık yapıyorsun, tanrı seni sultan yaptı, sen şeytanın sözünü dinliyorsun buyurdu.”

Mevlana’nın bu sözlerinde ikinci İzzeddin Keykavus’a karşı olan tavrı ortadadır. Şüphesiz bu sözlerin arkasında İzzeddin Keykavus’un veziri olan Kadı İzzeddin’nin Ahilere başvurarak Moğollara karşı cihad hareketi başlatması yatmaktadır. Zaten bu hareket Moğol galibiyeti ile sonuçlanmış, Kadı İzzeddin ve Ahilerden pek çok ileri gelen şahıs, Moğol komutanı Baycu Noyan tarafından idam edilmiştir.[6]

Bu örnekler çoğaltılabilir. Mevlana’nın hayatı zannedildiği gibi yalnızca dergâhta ney, kudüm dinleyerek, sema meclislerinde dans ederek geçmemiştir. Mevlana ve hocalarının başlattığı ve 13. Yüzyılın sonlarındaki “Mevlevilik” diye adlandırılan hareket de aslında 1262 yılından itibaren uzun bir süre iktidar olmuş siyasi-dini (tasavvufi) bir harekettir. Mevlana’nın mektupları ve sohbetleri incelendiği zaman, devrinin siyasileri ile iyi ilişkiler içinde bulunduğu ve belli bir siyasi kadronun fikri tabanını oluşturmaya yönelik faaliyetleri olduğu rahatlıkla fark edilebilmektedir.[7]

Onlar dağdan gelip bağdakini kovan kimselere benzerler. Kendilerine kucak açan vefalı Anadolu halkına ihanet etmekten sakınmamışlardır. Onlar buranın göçmen kuşlarıdır. Buralarda kendilerini yabancı gibi, gurbette gibi hissetmeleri gayet tabiidir.

“Ülkem bu benim, yerim bu, yurdum işte, geldim nicedir kök saldım memlekete. Düşman gibi görseniz de düşman değilim, ben Hintçe konuşsam bile Türküm yine de” diye şiir düzmesi içindeki topluma yabancı olmasındandır.

Eski Yunan, Roma kralları yarı tanrı kabul edilirdi. Fars /İran kralları tanrının oğlu, “zıllullah/ Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olarak görülürdü. Bu tanrı krallar /rahip krallar dönemi sona erdikten sonra kral ve rahipler olarak ayrıştılar. Bu aşamada da “madde ve mana sultanları” halkı kendilerine kul ve bende yapmak için işbirliğine gittiler ve görev taksimi yaptılar. Arada sırada post/pasta kavgası yapsalar da birbirlerine örtülü destekleri hep devam edegelmiştir. Mevlana örneğinde görüldüğü üzere bazen bu mana sultanları, madde sultanlarını parmaklarında oynatmışlardır.

Moğollar, bu maaşlı memuruna “Şeyh’ul-Şuyûh’ul-Rumî” ünvanını verdiler. Ve böylece Anadolu’daki tüm şeyhlerin bu Mevlana’ya biat etmeleri istendi. Biat etmeyen pek çok şeyh öldürüldü.

Bunun üzerine diğer tarikat mensupları Anadolu’dan göç ettiler. Mesela; Tokat tarafında bulunan Rufâî olan Sarı Saltuk ve 3000 kadar müridi Bizans’a sığındı ve Çanakkale’de Ezine tarafına yerleştiler. Yine, Karasiler (Kara İsa) Çanakkale’ye, Malatyalı Germiyanlar’ da batıya göç ettiler. Bunlar arasında Ahlat ve Konya Ereğli’deki Kayılar da bu göç edenler arasındadır.

Mesnevi sadece ilahi aşk kitabı değildir. Eşek ve kadının sapık ilişkisi, hamamda düzülen adamın hikâyesi, kadınlar vaazına çarşaf giyerek giden adamın sarkıntılıkları gibi birçok çirkin hikâyeyi ayrıntılı olarak Mesnevi’de görebilirsiniz. Mevlana’daki müstehcen hikâyelerde amaç pornoğrafi değildir. Amaç bazı insanları hicvederek, aşağılamaktır. Yılancı hikâyesinde anlattığı kişi Ahi Evran’dır. Orada Ahi Evran’a hakaret eder. Zira Ahi Evran’ın mesleği gereği, kışın dağlarda zehirli yılan toplayıp, bunlardan panzehir, serum imal etmektedir.

Bundan daha kötüsü de içinde binlerce gayri İslami unsur bulunan bu kitabını,  Allah katından inmiş gibi sunmasıdır. Bu ağzı küfürle dolu sahte peygamber asırlardır insanlığa aşk peygamberi olarak takdim edilmiştir.

Yine Şems ve Mevlana antifeminist’tir. Kadın düşmanlığı onlarda son derece şiddetlidir. Bu düşüncenin temeli eski İran kültüründen kaynaklanır. Hümanizmin devasa şahsiyeti olarak takdim edilen Mevlana’nın kadına bakışı şu şekildedir; “Eğer yol bilmezsen eşeğin dileğine aykırı hareket et; doğru yol, o aykırı yoldur. Kadınlarla meşverette bulunun, ne derlerse aksini yapın. Şüphe yok ki onlara aykırı hareket etmeyen helâk oldu.[8] Kadında hayvan sıfatı üstündür. Çünkü kadının renge, kokuya meyli vardır. O eşek de çayırlığın rengini, kokusunu duyunca elindeki bütün deliller kaçıp gitti.[9] Arşta oturup duruyordum. Anamın şehveti “inin” emri ile beni buraya attı. O tam yücelikten bir kocakarının hilesiyle rahim zindanına düştüm. Ruhu ta arştan bu yurda getirdi.” [10]

Mecusilere göre kadın çok aşağılık bir varlıktır. Onlar birer fahişedir. Mevlana sahabe hanımlarını bile zan altında bırakmaktan sakınmaz, onları savaşa gitmiş kocalarını aldatan ahlaksız kadınlar olarak tasvir eder. Fihi Mâ Fih’te şöyle bir hikâye anlatır;

“Rivayet ederler ki; Peygamber, sahâbeyle bir savaştan gelmişti. Bu gece şehrin dışında yatacağız, yarın gireceğiz şehre diye davul çalın buyurdu. A Tanrı elçisi dediler, sebebi ne? Olabilir ya dedi, kadınlarınızı yabancı erkeklerle buluşmuş görürsünüz; canınız sıkılır; bir fitnedir, kopar. Sahâbeden biri (verilen emri) işitmeyip gitti ve karısını bir yabancıyla buldu. [11]

Peygambere ve onun sahabesinin hanımlarına dil uzatmaktan çekinmeyen bu alçaklar, Allah’ı koyunlarına alıp, onunla cima etmekten de utanmazlar;

Şems-i Tebrizi’ye, karısı Kimya Hatun’u bazen Allah olarak, daha doğrusu ona, Allah, karısı şeklinde görünürdü. Mevlana; bir çadırda Şems’i Kimya Hatun ile oynaşırken gördü. Mevlana oynaşmaları için biraz dışarıda dolaşıp, sonra hocasının yanına geldiğinde Şems; ‘O Kimya Hatun değildi. Yüce Tanrı beni o kadar sever ki, sevdiğim kimse suretinde yanıma gelir. Az önce senin beni halvet halinde gördüğün kadın da Kimya Hatun değildi, Allah Kimya Hatun şeklinde bana gelmişti’ der. [12]

Mevlana ve İslam;

Mevlana kendini bir peygamber gibi görür. Bunu sebebi inançlarından kaynaklanır. Zira o Hululiyye mezhebindendir. Bu ona Mecusilerden, özellikle Şems’ten geçmiştir. Mevlana’nın doğduğu Belh şehri Mecusiliğin kurucusu Zerdüşt’ün ikinci memleketidir. Burası Mecusiliğin kutsal kitabı Avesta’nın fikirlerinin hâkim olduğu bir yerdir. Burası İran Gnostizm’inin, irfancılığının merkezidir. Yine burası Budist düşüncenin iyi bilindiği bir yerdir. Yine Belh, tasavvufi düşüncenin çok erken geliştiği bir yerdir. Daha doğrusu Belh kentinin düşünce yapısı tasavvufa çok müsaittir. İbrahim Ethem, Şakik-i Belhî Belh’lidir.

Mevlana; Hallac-ı Mansur, Bayezdid-i Bistami, Ebul Hasan Harakani, Şakîk-i Belhî gibi İranlı, İran kültürünün temsilcisi bir mutasavvıftır ve bu mutasavvıflar Hulûliye mezhebindendir, Mevlana da Hulûliye mezhebindendir. Hulûl felsefesine göre,  Allah insanlara hulûl eder. Özellikle, Zerdüştler panteist, hulûliyecidirler. Bu Mecusi itikadına göre; kişi riyazet yaparak, bir takım çilelerle, zikirlerle Allah’la bütünleşir. Devamında Allah, insan benliğine hulul eder ve kişi artık ilah kesilir, artık konuştuğu her şey Allah’tan olur. [13]

Mevlana’nın torunu ve onun felsefesini bugün olduğu gibi devam ettirmeye çalışan ve hiçbir takıyyeye de lüzum görmeyen Cemalnur Sargut Hanım aynen şöyle demektedir; “Aslında vahdet-i vücûd fikrine inanan ve kendini fenâ mertebesine ulaşmış olarak gören bir sûfî, doğal olarak Yaratıcı’nın sahip olduğu niteliklere, kendisinin de sahip olduğunu düşünür. Bâyezid-i Bestâmî: “İlmi Allah olan âlim, kitap olmaksızın ve ezberlemeksizin, O’ndan istediği kadarını istediği zamanda alır.” [14]

Hatta Mevlana’nın felsefesinde sadece “Allah aşkı” yoktur. Bu felsefede “Allah da kullarına âşıktır.”

Mevlana, Sezgici bir filozoftur, akla muhaliftir. Mesnevî’deki kel papağan hikâyesinde akliyecileri yermektedir. Anadolu’nun fikren, ilmen geri kalmasında, Ahiliğin dağılmasında bu akıl karşıtı tasavvuf düşüncesinin rolü vardır.[15]

Mevlana, Türkçe bilmediği gibi oğulları da bilmez. Özetle; Mevlana bir Türk sûfîsi değildir. İranlıdır, İrancıdır, İran tasavvufunun Anadolu’daki temsilcisidir.

Mevlana, Mesnevî’sini kitabının başında, dibacesinde şöyle över;

Bu kitap Mesnevi kitabıdır, Mesnevi, hakikate ulaşma ve yakin sırlarını açma hususunda din asıllarının, asıllarının asıllarıdır. Tanrı’nın en büyük fıkhı (Fıkh-ı Ekber, hem şeriat, hem de akait kitabıdır), Tanrı’nın en aydın yolu, Tanrı’nın en açık burhanıdır. Mesnevi, içinde kandil bulunan kandilliğe benzer [Nur/ 35]. Sabahlardan daha aydın bir surette parlar… Mesnevi, Mısır’daki Nil’e benzer. Sabırlılara içilecek sudur. Firavun’un soyuna sopuna ve kâfirlere ise hüsrandır. Nitekim Tanrı da, Hak onunla çoğunu azıtır, çoğunun da yolunu doğrultur demiştir. [İsra/ 9] Şüphe yok ki Mesnevi, gönüllere şifadır, [İsra/ 82] hüzünleri giderir, Kur’ân’ı apaçık bir hale koyar, rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir. Şanları yüce, özleri hayırlı kâtiplerin elleriyle yazılmıştır. [Abese/ 13-6] Temiz kişilerden başkasının dokunmasına müsaade etmezler. [Vakıa/79] Mesnevi, Âlemlerin Rabbinden inmedir. [Vakıa /80] Batıl ne önünden gelebilir, ne ardından. [Fussilet/ 42] Tanrı onu korur, gözetir; [Hicr/ 9] Tanrı en iyi koruyandır. Mesnevi’nin bundan başka lakapları da var (Mesnevi Manevî, Mesnevi Şerif, Saykalü’l-ervah/ Ruhların cilası), o lakapları veren de Tanrı’dır.” [16]

Mevlana; Mesnevisine verdiği sıfatlar Kur’ân’ın sıfatlarıdır. “Mesnevi Âlemlerin Rabbinden inmedir; Bâtıl ne önünden gelebilir, ne ardından. Tanrı onu korur, gözetir” derken aklınca, Kur’ân’a nazire yapmaktadır, zira Kur’ân’da şöyle denmiştir. “O Kur’ân, eşsiz bir kitaptır. Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, hikmet sahibi çok övülen Allah’tan indirilmiştir.” [Fussilet/ 41-2] Şüphesiz bu ayetler değerli ve güvenilir kâtiplerin elleriyle (yazılıp) tertemiz kılınmış…” [Abese/11-6], “Ona ancak temiz olanlar dokunabilir” [Vakıa/79]

Mesnevi şarihlerinden Tahirul Mevlevi, Şeyhi Mevlana’nın bu sözlerinin Kur’ân’a nazîre olduğunu kabul eder ve şöyle der; “Allah tarafından indirilmiş vahiy olan Kur’ân, nasıl Allah’ın korumasında ise, onun önünden ve ardından bâtılın gelmesi mümkün değilse, Mesnevi de öyledir. İlham-ı Rabbani eseridir. Kendisinden sapıklık zuhuruna imkân yoktur. Hatta iptali ve tahrifi de kabil değildir.

“Menakıb’ül Arifin” de şöyle bir hikâye vardır;

 “Bir gün Sultan Veled buyurdu ki: Dostlardan biri babama şikâyette bulundu ve âlimler Mesnevi’ye neden Kur’ân diyorlar diye benimle bahse girişti; ben de Kur’ân’ın tefsiridir deyince babam bir lahza susup sonra A sersem dedi, niçin olmasın? A eşek, niçin olmasın? A kahpenin kardeşi niçin olmasın? Peygamberlere verilen harfi zarflarda Allah sırlarının nurlarından başka bir şey yoktur ki. Allah sözü, onların temiz gönüllerinden biter, ırmağa benzeyen dillerden akar. İster Süryanice olsun, ister Seb’ul mesani dilince… İster İbranice olsun… İster Arapça!”

Mevlana; Mesnevi’sinin vahiy mahsulü olduğunu pervasızca ilan eder; “Bu, ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya… Tanrı, doğrusunu daha iyi bilir ya, Tanrı vahyidir! [17] Sofiler, bunu halktan gizlemek için gönül vahyi demişlerdir. Sen istersen onu gönül vahyi farzet… Gönül zaten onun nazargâhıdır… Gönül, ona agâh olunca nasıl hata eder? Ey mümin, sen, Tanrı nuruyla bakar, görürsün… Hatadan, yanılmadan eminsin!” [18]

Bu kitapta buna benzer birçok hikâyeler vardır ki Mesnevi’nin yazıldığı tarihten itibaren Allah vahyi olarak tanındığını gösterir.[19]

 

Mevlana, Hz. Ali’ye Allah’ın niteliklerini vermekten sıkılmaz!

O açıklayıcı imam, o Tanrı velisi safa ehlinin vücut güneşidir. Yerde, gökte, mekânda, zamanda Hakla duran o imamın zati, iç ve dış temizliğiyle vasıflanmak vaciptir. Çünkü küfürden, ikiyüzlülükten kurtulmuştur, temizdir. Onun konağı birlik âlemidir. Dünyevî ve beşerî sıfatlardan dışarıdır.  O, insanın hakikati ve canı gibiydi. Her şey fânidir, fakat can yaşar, ölmez. Onun hareketi kendinden diri olan ezeli varlıktandır. Beka çevresinde döner dolaşır, yaratıkları yaratanın zati gibi o bakîdir. Hakkın yüksek sıfatları Ali’nin vasfıdır. Hakkın sıfatları zaten ayrı değildir. O, Tanrının zatına yapışmış, o olmuştur. Hani duyduğun lâhûtun o gizli hazinesi yok mu; işte o odur. Çünkü o, haktan hakla görünmüştür. O hazinenin nakdi, tükenmez ilimdi. İşte o ilimden maksût, Yüce Ali’dir. Hakkın hikmetini ondan başka kimse bilmez. Zira o hakîmdir, her şeyin bilginidir. İptidasız evvel o idi, sonsuz âhir de o olur. Peygamberlere yardım eden o idi, velilerin gören gözü de hakikaten odur. Yüzünün nurlu parıltısı,  kendi ziyasından bir güneş yarattı. O, hak iledir; hak ondan görünür. Hakka ki, o hak ile ebedidir. Âdem’in toprağı onun nurundan idi. O sebeple meleklerin tacı oldu; Allah’ın isimleri ondan belirdi. O temiz ve yüce imamın ilmi sayesinde, Âdem her şeyi anladı. O nur tek olan yaradanın nuru olduğu içindir ki, melekût onun huzurunda secde ettiler. Evet, muhakkak ki, Âdem, o imamın nuru ile bütün ilâhi isimleri bildi. Şit, kendinde Ali’nin nurunu gördü ve yüksek âlemi öğrendi. Nuh, kendini yüksek menzile ulaştırıncaya kadar, istediğini hep ondan buldu. Gene ondandır ki kurtuluşa eren Nuh, dehirde gayret tufanını buldu da belâdan kurtulmuş oldu. Halil Peygamber, dostlukla onu andı da, ateş ona al lâle oldu. Nemrut’un ateşi, o Allah’ın dostuna hep gül, nesrin, lâle oldu. Gene o idi ki, keyfiyle kendi koyununu İsmail’e kurban etti. Yusuf, kuyuda onu andı da o saltanat mülkünü süsleyen tahtı buldu. Yakup, onun önünde birçok inledi de Yusuf’un kokusunu alıp gözleri açıldı. İmran’ın oğlu Musa, onun nurunu gördü de uzun geceler hayran kaldı. Kırk gece kendinden geçti; kavuşma ve görüşme zevkine daldı. Sonra dedi ki: Ya rabbi! Bana bu lütfundan bir âlâmet ver. Hak ona: İşte sana Yed-i Beyza (Nurlu el)’i verdim, dedi.”

İki cihanın sultanı Muhammed, hakka yakınlık gecesinde, Allah’a kavuşmanın harem yerinde onun sırrın gördü. Ali’nin nutkunu, Ali’den dinledi. Ali ile birleşilen o yerde Ali’den başkası bulunmaz. (Çünkü Tanrı Kur’ân’da kendini Ali diye vasfetmiştir)

Allah yolunda gidenler isteyicidirler; Ali istenilendir. Söyleyenler söylerler, susarlar. O susmaz söyler. Ebedî ilim, onun göğsünde parlayıp göründü. Vahyolunanların sırlarını, o hakikat olarak bildi ve bildirdi. Ümmetlere haykırdı: “Allah yolunda Ali, sizin kılavuzunuzdur.” Allah’a içi doğru olanlar yüzlerini ona çevirmişlerdir. Zira o şahtır, doğru yolu gösterendir, efendidir. O, bütün peygamberlerin sırrında idi. Cenabı Mustafa: “Benimle açıkça beraber bulundu” dedi.

Dinde evvel, âhir o idi. Allah ile içli, dışlı o idi… İşte bunları söyledim ki, bu yüksek mananın nüktesini öğrensin de yüksek velâyete eresin. Sence apaçık bilinsin ki, hakkıyla  yüce olan odur.

Ey efendi! Benimle boşuna kavga etme, bu böyledir. Hakikat budur ki, hepimiz zerreyiz, güneş odur. Biz hepimiz damlayız, deniz odur.[20]

Cihan var oldukça Ali var olur. Cihan var olurken de Ali vardı. Cihanın temeli suret buluncaya kadar var olan Ali idi. Yer resmedilinceye, zaman husule gelinceye kadar var olan Ali idi. Veli, vasiy olan Şah Ali, cömertliğin, keremin, bağışın Sultanı Ali idi. Ali’den ötürü melekler Âdem’ e secde ettiler. Âdem bir kıble gibi idi, secde olunan Ali idi!  Âdem de, Şit de, Eyyup da, İdris de, Yûsuf da, Yûnus da, Hûd da, Mûsa da, İsa da, İlyas da, Salih de, Dâvut da Ali idi! 

Nefsin tamamından ötürü cihan sofrası üzerinde elini bulaştırmayan kahraman aslan Ali idi. Kur’ân’ ın yer yer ayetlerinde Tanrının ismetini vasıf ile övdüğü Kur’ân sırlarının kâşifi Ali idi. Kapısının toprağı kadir ve kıymette Arşın semasından daha ileri geçen, o durmadan hakka secde eden ârif Ali idi… Âfaka her bakışımda gördüm ki, yakîn yüzünden her varlıkta var olan Ali idi. Bu küfür olmaz, küfür olan söz bu değildir.[21]

 

Mevlana ve sema;

Mevlâna’nın yanında kırk yıla yakın bir süre bulunan Ahmed b. Feridun Sipahsalar, Semâ’yı ibadet haline getiren Mevlâna’nın Şems ile karşılaşmadan önce semâ etmediğini, Şems’in talebi üzerine semâ etmeye başladığını ve bunu ölünceye kadar bırakmadığını, onu tarîk ve âyin haline getirdiğini nakleder. Oğlu Sultan Veled ise; babasının Şems ile tanıştıktan ve ayrıldıktan sonra, gece gündüz bağırıp çağırarak semâ ettiğini, yerlerde dönerek raksettiğini, ney çalanlara altın ve gümüş verdiğini, ney çalmaktan kavalcılarda takat kalmadığını nakletmektedir.

Mevlana semâ esnasında büyük bir vecd içinde, her şeyde Allah’ı gördüğünü söylüyor, şevkinden, neşesinden sabahtan gece yarılarına kadar semâ’ ediyor, bazen bu süre bir haftayı aşıyordu. Nadirde olsa bazı kereler semâ esnasında kendini kaybetmiş, üzerinde ne varsa çıkarıp ney çalanlara vermiş, etrafında bulunanlar Mevlana’nın üzerine kendi elbiselerini atmışlardır. Mevlana bazen devrin ileri gelenlerinin hanımlarının semâ davetlerine icabet etmiş, gûyende, defçi ve neyzenlerin çalgı ve şarkıları refakatinde semâ etmiştir.

Memleketin Moğolların istilası altında olduğu bir dönemde, Mevlana aç susuz kendini sema ayinlerine kaptırmış, çalgıcılara paralar dağıtıp, adeta bir balerin gibi ha bire döner.

Yine Mevlana; Hallaç, Bayezid gibi ve kimselerin Müslüman saymadığı Karmatiler gibi hac ile şu şekilde alay eder;

“Fakir, hane halkı kalabalık bir Pir (yaşlı şeyh) ‘Ey Bayezid nereye gidiyorsun? dedi. Bayezid, ‘Kâbe’ye gidiyorum’ diye cevap verdi. Pir dedi ki; ‘Yol masrafı olarak yanında ne var? Bayezid, ‘İki yüz dirhem gümüşüm var’ deyince, Pir, ‘Etrafımda yedi kere tavaf et. Bu tavafı hac tavafından daha makbul bil. O dirhemleri de, ey cömert kişi, bana ver. Bil ki hac ettin, umre ettin, Safa’ya koştun, Sa’y erkânını yerine getirdin. Allah hakkı için O beni kendi evinden üstün kıldı. O Kâbe’yi kurdu kuralı orayı bir kere ziyaret etmedi. Ama benim bu beden evimden hiç çıkmadı” [22] 

Bununla da yetinmeyerek, peygamberden üstün olduğunu şu sözlerle ifade ediyor; “Bugün Ahmed benim; Ama dünkü Ahmed değil. Bugün anka benim; Ama yemle beslenen kuşcağız değil” [23]

Ve devamla, Allah olduğunu söylüyor; “Enelhak kadehiyle bir yudumcuk içen sızdı Tanrılık şarabından. Şişelerle, küplerle içtim ben, sızmadım, ben, sultanların aradığı sultan. Ben hacetler kıblesiyim. Gönlün kıblesiyim ben. Ben Cuma mescidi değilim, insanlık mescidiyim ben.” [24]

Mevlana, bir işin yapılmasını emreder. Şeyh Muhammed Hâdim, ‘İnşaallah (Allah dilerse)’ deyince Mevlana bağırır. “A aptal, ya söyleyen kim?” Fakat bu Tanrılığı yalnızca kendisine hasretmez. Ona göre; herkes Tanrı’dır ve insan insanlığını anlayınca O olur.”[25]

“Ey canı biz ve ben kaydından kurtulan! Ey erkekte, kadında söze ve vasfa sığmaz ruh! Erkek, kadın kaydı kalkıp bir olunca o bir, sensin. Birler de aradan kalkınca kalan yalnız sensin. Kendi kendinle huzur tavlasını oynamak için bu “ben” ve “biz”i vücuda getirdin. Bu suretle “ben” ve “sen”ler, umumiyetle bir can haline gelirler, sonun da sevgiliye mustağrak olurlar. [26]

Burada da, dediğine göre, Allah, kendi kendisiyle oyun oynamak için, kedisinden bir parça olarak öbür yaratıkları meydana getirmiş. Böylece iyi ve kötü, doğru ve yanlış diye bir şey olmadığını, oynanan oyunun -karşı rakipler olmadığından-  ciddiyeti olmayan bir oyun olduğunu söyler.

Hatta Musa ile Firavunun aynı şahıs olduğunu, dolayısıyla küfür ile İmanın aynı şey olduğunu söyler. Şöyle ki: “Renksizlik âlemi, renge esir olunca bir Musa, öbür Musa ile savaşa düştü. Renksizlik âlemine ulaşırsan Musa ile Firavun’un karıştığı âleme erişirsin.”[27]

Mevlana, kendisinin hakikatler ve dinler konusundaki görüşünü anlatırken, kendisinin böyle şeylere bağlı olmadığını, mızrağın kalkanı deldiği gibi, böyle şeylerden kurtulup uzaklaştığını anlatmaktadır. Ona göre, geceyle gündüz birdir, dolayısıyla aydınlıkla karanlık da birdir ve kesin hakikat diye bir şey yoktur. Kesin hakikat kabul etmemekle de, bütün dinlerin aynı olduğunu söyler.

“Mızrak, kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden, gecelerden öyle geçtim. Ondan dolayı bence bütün şeriatlar, bütün dinler birdir. Bence yüz binlerce yılla bir saat aynı.” [28]

“Vezir Ziyaeddin Hanında Tavus adında harp çalan bir hanım vardı. Sesi de çok tatlı ve gönül okşayıcıydı. Gönülkapıcı ve benzeri az bulunur bir kadındı. Saz çalmasındaki maharetinden ötürü bütün âşıklar onun esiri olmuşlardı. Tesadüfen bir gün Mevlana hazretleri o hana girip tavus hanımın odasının karşısına oturdu. O sırada Çengici Tavus cilve yaparak Mevlana’nın huzuruna gelip baş koydu, sazını Mevlana’nın eteğine vurup onu kendi hücresine davet etti. Mevlana Hazretleri icabet buyurup sabahın erken saatlerinden ta akşam namazına kadar onun odasında namaz ve niyazla meşgul oldu. Mübarek sarığından bir gez miktarı kesip Tavus hanıma verdi. Cariyelerine de kırmızı dinarlar bağışlayarak oradan hareket etti.”

Görülüyor ki Mevlana çalgıcı bir kadının odasında gün boyu kalıp keyifli saatler geçirebilmektedir.

Mevlana, ne kadar büyük evliyadır bilemeyiz ama şeyhinin içki içtiği herkesin malumudur. Hatta onun içki içmesi ile ilgili takılanlara çok ağır küfürler etmektedir. Mevlana’ya bir gün fakihler, şarap helal mi, yoksa haram mı? diye takılırlar. Maksatları Şems-i Tebriz’e laf sokmaktı. Mevlana bunun üzerine şöyle dedi;

“İçse ne çıkar? Bir fıçı şarabı denize dökseler denizi bozmaz. Böyle tuzlu denize düşen her şey tuz hükmüne girer. Bu denizin suyuyla abdest almak, onu içmek caizdir. Fakat küçücük havuzu şüphesiz bir damla şarap pisletir. Böylece tuzlu denize düşen her şey tuz hükmüne girer.  Eğer Şems-i Tebriz içiyorsa ona her şey mübahtır. Çünkü o deniz gibidir. Eğer bunu senin gibi bir kahpenin kardeşi yaparsa, ona arpa ekmeği bile haramdır.” [29]

Mevlâna, nihayet halka haram olan şarabın Kalenderilere helâl olduğunu söyler ve derki; “Zevk veren her şey, şu aşağılık kişiler, bir delil elde edip dadanmasınlar diye yasaklanmıştır. Yoksa şarap, çeng, güzel sevmek ve semâ, haslara helâldir, aşağılık kişilere haram.” [30]

Mevlâna’da fatalizmin/kaderciliğin en katmerlisini görebilirsiniz.

“Kimin haddi vardır ki kendiliğinden, Tanrı hükmüne esir olmuş bir kişiye kılıç vurabilsin! Çünkü Tanrı, kimin gözünü açmışsa o adam bilir ki katil, takdirin esiridir. O takdir kimin boynuna geçmişse kendi oğlunun başına bile kılıç vurmuştur. Yürü, kork ve kötüleri az kına; takdirin hüküm tuzağına karşı aczini bil!”[31]

Görüldüğü gibi, onlara göre iyilik ve kötülük mukadderatın eseri olup, iyi ve kötü, suç ve suçlu yoktur.

Mevlana dini ilimleri öğrenmeye de karşıdır; İlim dediğin, hocadan, kitaptan öğrenilmez, direk Allah’tan alınır(!)

“Tanrı’dan vasıtasız verilmeyen ilim, gelini süsleyen kadının ona sürdüğü renk gibi diri kalmaz uçup gider.” [32]

“Şeyh, Tanrı gibi aletsiz işler görür, Müritlere sözsüz dersler verir.”[33]

Ledün ilmini öğrenmek için kitaplardan uzaklaşmayı şart görür;

“Kardeş, sözden el çek ki bizzat Tanrı, senden Ledün ilmini meydana çıkarsın.” [34]

Mevlana’ya göre, ilahi hakikatler akılla kavranamaz. Ona göre aşk ve vecdle anlaşılan ilahi gerçek karşısında akıl, çamura batmış eşek gibidir. Ona göre akıl, körün elindeki değnek gibidir.[35]

Aklı kullanan, onunla kıyas yapan kişileri İblis’e benzetir ve der ki, “İlk kıyas yapan İblis olmuştur”

Şems, şer’i ilimlere “kıl-ü kâl /dedi kodu” der. Güya Şems, Mevlana’nın tüm kitaplarını havuza atar.

Mevlana; “Biz Kur’ân’ın özünü ve ruhunu aldık, postunu köpeklerin önüne attık” diyerek Kur’ân’ın bir kısmını gereksiz olduğunu söyleyebilir.

Ebussuud Efendi’nin bu konudaki fetvası çok nettir; “Bir kimse Mevlana’nın Mesnevisini okumak, Kur’ân’ı okumaktan daha faziletlidir, zira Mesnevi Kur’ân’ın özüdür dese” kâfir olur ve katli helal olur![36]

Mevlana’ya taraftarları “aşk peygamberi” diyebilmişlerdir. Abdurrahman Câmî, Mevlana için şöyle der; “Ben yüce vasıflara sahip olan o yüce kişi (Mevlana) hakkında ne diyebilirim ki, gerçi o peygamber değildir, amma Kitab’ı vardır”

Daha düne kadar çok büyük bir İslam büyüğü bildiğiniz nicelerinin tepesine kadar şirk içinde olduğunu görünce şaşırıp kalıyoruz. Allah’ı koynuna alanları, şarabı şeyhine helal görenleri, gaybı bilen ve gezdiği yerlere bereket yağdıran namaz kılmayan velileri, yazdığı şiir kitabı için ‘Âlemlerin Rabbinden indirilmedir’ diyenleri tanıdıkça millet olarak vahiy İslam’ından ne kadar uzaklaştığımızı görmekteyiz.



[1] Anlaşılıyor ki bu Mevlana’yı körü körüne savunanlar, Mevlana ve eserlerini bilmedikleri gibi Mevlana hakkındaki görüş ve beyanlardan da habersizdirler. Çünkü Mevlana hakkındaki bu iddialar 80 seneden beri Fuat Köprülü, Şehabeddin Tekindağ, Mustafa Akdağ ve Mikail Bayram gibi bu yönde fikir beyan eden birçok tarihçi ve ilim adamı tarafından dillendirilmektedir.

[2] Eflaki Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in ve torunu Ulu Arif Çelebi’nin mürididir.

[3]  Ahmed Eflakî, Menakibu’l-Arifin, C.2, s. 925-926

[4] Murat Kayacan, Mikail Bayram ile Mevlana’nın Moğollarla ve Moğol yanlılarıyla ilişkileri üzerine bir söyleşi, http: //www. muratkayacan. net/content/view/30735

[5] Nihat Azamat, Kalenderiyye md., DİA,  s.353-6

[6] Cemal Çağlak, http://www.tevhidnesli.

[7] Anadolu Selçukluları döneminde pekçok dini ve fikri zümre vardır. Abdallar, Ahiler, Haydariler, Kalenderler (Cavlakîler), Mevleviler, Babaîler, Bektaşîler, Şemsîler, Evhadîler, Rufaîler, Ekberîler, Kübrevîler vs. Bu zümreler yalnız Anadolu insanını teşkilatlandırmakla kalmıyor, bugünkü siyasi partilerin yaptığı gibi tabanda kültürel ve siyasi kadrolaşmayı da sağlıyordu. Her tarikat ve dini zümre, desteklediği şehzadeyi ve onun siyasi kadrosunu iktidara getirmek için faaliyet göstermekteydi.

[8]  Mevlana, Mesnevi, C.1,2955 ve devamı

[9]   Mevlana, Mesnevi, C.5, 2465.beyit

[10] Mevlana, Mesnevi, C.6, 2795. beyit

[11] Mevlana, Fihi Ma Fih, 20. Bölüm, MEB Yay., İst /1990. s. 136-137,  Yalnız burada bütün suç Mevlana’nın değildir. Ona malzemeyi hadis kitapları verir.”Rasulullah buyurdular ki: “Seferden dönünce (kadınları ihanet zannı altında tutmamak ve açıklarını aramış olmamak için) ailene gece vakti gelme, ta ki kocasını bekleyen kadıncağız kokusunu sürünsün, dağınık saçlarını tarasın.” [Buhârî, Nikah/ 120]  “Rasulullah onları kadınların yanına geceleyin gelmeyi yasakladığı zaman, iki kişi (bu yasağı dinlemeyip), geceleyin evlerine geldi. Her ikisi de evinde hanımının yanında bir yabancı erkek buldu.” [Tirmizî, İsti’zân 19, (2713)]

[12]Eflâkî, Menakıb’ul-Arifin, C.2, s.72

[13] Mikail Bayram, Anadolu İslam Algısının Oluşumunda Celaleddin-i Rumi-1, 2 www.youtube

[14]Cemalnur Sargut, Allah Dostu Harakanî Hazretleri, Zaman Gazetesi, 14 Ekim 2012

[15] Mikail Bayram, www.tevhidnesli

[16] Mevlânâ, Mesnevi C.I, Önsöz, Çev; Veled İzbulak MEB, 1991/İst.

[17] Mesnevi okuyucuları, Mesnevinin sonunda, önce “Ululuk sırlarını keşfeden Mevlana’mız böyle buyurdular” dedikten sonra bu beyti okumak suretiyle dersi bitirirler.

[18] Mesnevi, C.4 1852-5.beyitler,

[19] Abdülbaki Gölpınarlı, 1851-4.beyitleri şöyle şerh etmiştir; “Sofiler, kalplerinde doğan ilahi bilgiye yahut keşfe “varidat/ Allah’tan gelenler” derler. Onlara göre, erenlerin sözleri de vahiyden başka bir şey değildir. Hatta nübüvveti yani peygamberliği iki kısma ayırıp bir kısmını, “Nübüvvet-i Teşriyye”, bir kısmına da “Nübüvvet-i Tarifiyye/ Şeriatı anlatan, İlahi sırları anlatan peygamberlik” derler. Her veli ve bilhassa zamanın sahibi olan kutup, nübüvvet-i tarifiyye ile peygamberdir, fakat Hz. Muhammed’e hürmet ve şeriat edebine riayet bakımından peygamberim diye meydana çıkmaz. İbnü’l-Arabî gibi “Hatem-i velayet” olduğunu iddia ederek veliliğin, bütün peygamberlere feyiz verdiğini söyleyenler de vardır. Peygamberlik kesbidir, yani süluk ile kazanılır diyenler de çıkmıştır. Şeyh Şihabeddin-i Maktul de bu inanıştaydı. Mevlana da bu beyitlerde Mesnevi’nin vahiy olduğunu söylemektedir.

[20] Mevlana, Divan-ı Kebir’ den Seçme Şiirler, C.1, MEB Yay, s.3-5

[21] Mevlâna, Divan-ı Kebir’ den Seçme Şiirler, MEB Yay, C.2, s.156-7

[22] Mesnevi, C.2, 2238-43.beyitler,

[23] Mevlânâ Celâleddin, A. Gölpınarlı,  İnkılâb Kitabevi, İst/1985, 4.basım,  s.203

[24] A.g.e, s.292

[25] A.g.e, s. 196

[26]Mesnevi, C. 1,1785-8 beyitler

[27] Mesnevi, C.1, 2467-8.beyitler

[28] Mesnevi, C. I, 3503–3504. beyitler

[29]  Menakıb’ül-Arifin, Eflaki, C.2, s. 72

[30] Mevlânâ Celâleddin, A. Gölpınarlı,  İnkılâb Kitabevi, İst/1985, 4.basım. s. 198-200

[31] Mesnevi C. 1, 3889-92.beyitler

[32] Mesnevi, C.I, 3449.beyit

[33] Mesnevi, C.2, 3323.beyit

[34] Hikmet Ertürk, Mevlânâ Haftası, İktibas Dergisi,

[35] Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı, s.157-8

[36] Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı, s.141-2

  2Yorumlar

  1. haldun   •  

    Mevleviliğin tarikat gibi olduğunu bunu anlatanları biliyorum hatta yeni bir kitaptan bahsediyorlar ALLAH tan gelen fakat bunu acıklamıyorlar sebebi ise henüz zamanı gelmedi diyorlar ellerinde dökümanlar var mevlevilik adına onları veriyorlar,bende zaten okumadan yırttım yüzyıllardır mevlanayı bizlere bu şekilde tanıtmalarının sebebi zemin hazırlamak olduğunu düşünüyorum,günümüzde öyle bilgi kirliliği yaşanıyorki binlerce bizlere yutturulan hadislerin bile sahte olduğunu anlıyoruz öyleyse ne yapacağız diye düşünüyorum ve ALLAH ın kitabına sarılacağız,peyganber efendimizi (SAS) çok seveceğiz….

  2. Mehmet Onas   •  

    Ömrünüze bereket. Emeğiniz için teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir