Hawking’in kendi Kendine yeterli Evren Modeline 1997’li yıllarda verdiğim cevap.

Kuantum Kozmolojileri
Alexander Friedmann daha 1921 yılında Einstein’ın genel rö¬lativite denklemlerinden yararlanarak değişik evren modelleri bulmuş¬tu. “Friedman Modelleri” olarak bilinen bu modellerin tümü; zamanın olmadığı, “t=0” şeklinde ifade edilen, gerçek bir uzay-zaman tekilliğinden başla¬maktadır. Bu kozmolojik modeller, açık ve kapalı evren modeli olabilir. Ama her ikisi de, bir singülarite’den /tekillikten doğar. Hubble, 1930’lu yıllarda evrenin genişletmekte olduğunu, galaksileri gözlemlerken keşfetmişti. Buna “Standart Kozmogoni Modeli” denmektedir.
Büyük Patlama teorisi denklemlerle ve gözlemlerle doğrulanmakta. Evrenin genişlemesi teorinin en önemli kanıtıdır. Genişlemenin en önemli göstergesi de uzaktaki tüm gökadaların bizden kaçar gibi uzaklaşmasıdır. Büyük Patlama teorisini destekleyen bir başka gözlem de kozmik mikrodalga fon ışımasıdır.
Evrenin ortaya çıkışını ve genişlemesini açıklayan bu “Standart Kozmogoni Modeli”, Büyük Patlama anını değil, daha sonrasında neler olduğunu açıklamakta-dır. Büyük Patlama anında ne olduğunu bilmiyoruz. Belki de hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz. Kuantum belirsizlik kuramı, geçici enerji kabarcıklarının ya da parçacık-karşı parçacık gibi parçacık çiftlerinin ortaya çıkmasına olanak tanır. Fizikçiler bu tabiri sevmese de, bunlar “hiç yoktan” ortaya çıkabilir, ama kısa sürede kay-bolurlar. Enerjileri ne kadar düşük olursa o kadar uzun süre var olabilirler. 1970’lerde Edward Tryon adlı bir bilim insanı, evrenin de kuantum dalgalanmasıyla ortaya çıkmış olabileceğini öne sürmüştü. Tryon, kütleçekim alanının enerjisinin negatif, maddenin içerdiği enerjinin de pozitif olduğuna ve bunların birbirini dengeliyor olabi-leceğine dikkat çekmişti. Evren bu şekilde bir “kuantum kabarcığından” ortaya çıkmış ise, aşırı derecede yoğun bu ilk madde kütleçekimin etkisiyle anında çökmesi gerekirdi. Bundan tek kurtuluş yolu, Büyük Patlama’dan çok kısa süre sonra evrenin büyük bir kuvvetle, çok hızlı bir şekilde daha büyük bir boyuta şişmesiyle müm-kün olabilirdi. 1980’de Alan Guth’un ortaya attığı Inflation-Enflasyon /Şişme Teorisi, Büyük Patlama teorisiyle ilintili bu ve bunun gibi birçok soruyu ortadan kaldır-dı. Bu teoriye göre evren Büyük Patlama’dan 10-35 saniyeden 10-32 saniye arasında 1050 gibi korkunç bir hızla genişlemiştir. Evren aniden bir proton boyutundan grey-furt boyutuna büyümüştür. Bu büyümeyi daha iyi anlamanız için bir kum tanesinin dünya kadar büyüdüğünü hayal edin.
1980’li yıllardan sonra Standart Kozmogoni Modelinde bir takım değişiklikler yapmak icap etti. Evrenin, ışık hızından çok daha yüksek bir hızla, aniden şişme-sinden sonra bildiğimiz büyük patlama sürecine devam ettiği sanılmaktadır. Bu yeni modellere ‘İnflation /enflasyon-şişme modelleri’ denmektedir. Bu yeni senaryolara dayanan evren modellerine, “Ku¬antum Kozmolojileri” denmektedir.
Bu yeni modellerde Evren’in kendisi yaratılışın ilk anlarında, Schrö¬dinger dalga denklemiyle tanımlanan bu elementer parçacık gibi tanım¬lanmakta ve bir dalga fonksiyoneliyle tarif edilmeye çalışılmaktadır. Henüz ne teknik zorluklar aşılmış, ne de kavramsal sorunlar halledilmiştir. Başlangıç tekilliklerini öngören genel rölativi-te teorisiyle, bu ilk anlarda geçerli olmasını beklediğimiz kuantum teorisinin nasıl bağdaşacağını gösteren bir teori de henüz elimizde yok. Böyle bir kuantumlu gravi-tasyon teorisi olsaydı evrenin başlangıç tekilliğinde nasıl davranacağını tahmin edebilirdik. Kuantum kozmolojileri, henüz bulunamayan, dört temel etkileşmeyi birleşti-recek olan bu kuantumlu gravitasyon teorisi¬ne bel bağlamıştır. Bu kuantum kozmoloji modelleri arasında dolaşır¬ken kendinizi bir ‘Teoriler Mezarlığında’ geziniyor gibi hissedeceksiniz. Bu mezarlıktan başka henüz hâlâ tam olarak kavranamamış kuantum dünyası¬nın hayaletleri ile de sık sık karşılaşacaksınız. Bu senaryoların spekülatif varsayımları hala çok yüksektir.
“Büyük patlama (standart kozmogoni modelini)” günümüzde kabullenmeyen herhangi bir fizikçi yok. Fakat bazılarını başlangıçtaki tekillik rahatsız etmektedir. Çünkü açıkça fizik yasaları burada çökmektedir. Planck Duvarı açıkça fizikçilerin daha ileri gitmemelerini söyleyen bir ültimatomdur. Fakat her şeye rağmen klasik büyük patlama birtakım soruları cevapsız bırak¬maktadır.
*Evren, niçin kapalı modellerle sonsuza kadar genişleyen modelleri ayıran kritik hıza çok yakın bir hızla genişlemeye başladı?
*Evren bugün makro planda, büyük oranda çok düzgün ve tek bi¬çimli olmasına karşın, galaksilerin oluşumunu sağlayan yerel ayrıcalıklar ve bu bölgelerin yo-ğunluğunun başlangıçta azıcık düzensizlik arz etmesi neye bağlıdır?
*Evrensel sabitler, mesela G gerçekten sabit midir? Evrendeki maddenin tamamını gerçekten algılamakta mıyız?
Gell-Mann ve Hartle şunu öneriyorlar; Eğer kuantum teorisi temel¬de doğru ise, bütün evrene de bir bütün olarak uygulanabilmeli. Özel¬likle Büyük Patlama es-nasında evren mikroskopik boyutlarda olduğuna göre çözüm kuantum fiziğinde olmalı.
Yine bir tane evren bulundu¬ğuna göre, normal kuantum mekaniği uygulamalarında olduğu gibi ay¬nı deneyi milyonlarca kez tekrarlayıp ortalama sonucu, kuan-tum teori¬sinden elde edilmiş teorik değer ile karşılaştırmak söz konusu olamaz. Ortaya, “farklı ihtimallere karşı gelen birçok değişik geçmiş” çıkar. Ya¬ni, belirsizlikler yine peşimizi bırakmaz.
Hartle, fiziğin olasılıklarla uğraşmak zorunda olduğunu belirtmek¬tedir. Bu yüzden kuantum teorisi, hiçbir şeyi, özellikle de evren hak¬kında kesin bir iddiayı, evrenin belirli bir tarihçesini sunmaz. Bunun yerine sadece, çeşitli ‘olmuş olabileceklerin’ ihtimallerini verir. Bazı durumlar doğal olarak diğerlerinden daha olasıdır. En olası olanları belirlemek kuantum kozmolojisinin işidir. Evren için öne sürülen değişik alternatif tarihçeler eşit ölçüde gerçek olabilir. Olasılıklarla uğ¬raşan bir kuantum mekaniği teorisi mecburen bir alternatifler seti ile uğraşıyor demektir.
Öyleyse, evrenin ilk anlarında başlangıç koşulları nasıl belirlenebi¬lir? Özellikle fiziksel sistemler başlangıç durumlarına çok hassas bağlı¬dır. Başlangıç durumun-daki çok ufak bir değişiklik kendisinden sonra gelen ve üstel biçimde gittikçe büyüyen bir karmaşaya sebep olur. Bu nedenle evrenin başlangıç koşulları azami derece-de hassas seçilmelidir. Gerçekten de evren yüksek derecede düzenli, düşük entropili, gravitasyonel alan ile faaliyete geçmişse bugünkü homojen ve uniform /tek bi-çimli evren ortaya çıkabilecektir. Hâlbuki evrenin ilk evrelerinde büyük bir olasılıkla düzensiz ve karmakarışık bir durumda olma ihtimali mu¬kayese kabul etmeyecek kadar büyüktür. Entropi ya da düzensizlik, ka¬palı olarak olasılık ve düzenleme kavramlarıyla ilişkilidir. Bir litre gazın içindeki gaz moleküllerinin düzenli dağılışı ‘en yüksek entropiyi’ gös¬terir. Gaz moleküllerinin kutunun bir köşesinde tesadüfen toplanması ‘en düşük entropi’yi gösterir. Bu, düzenli durumların (düşük entropi) son derece olasılık dışı olduğunu gösterir. 1 litrelik gazın kutunun bir köşesinde toplanma ihtimali; 10-20 dir.
Büyük patlama rastgele kaotik bir olay olmuş olsaydı, bugünkü evre¬nin olağanüstü izotropik / eş yönlü olması hemen hemen imkânsız ola¬caktı. İsterseniz bu se-çimi Allah’a verirsiniz, ister Allah’a başvurmadan izah edeceğim deyip sonsuz evrene ve sonsuz zamana ya da antropik il¬keye sığınıp seçimi kör şanslara verebilirsiniz.
Şimdi evrenin en düşük entropi ile (en yüksek düzen) izotropik bir durumla başlamasını “Bir Seçici veya Tasarlayıcı”ya vermeden bu olası¬lık dışı durumu koz-mik kaosa verenlerin yaklaşımlarını ele alalım.

1- “Ne var bunda? Ne olmuş yani?” diyenler;
Bazı bilimciler a posteriori bir temelde (tecrübeden sonra) rastgelelik, olasılık veya akla yat¬kınlık kavramlarını tartışmanın anlamsız olduğunu düşünürler. Eğer bir dere kenarında rastgele bir çakıl taşı alıp, onun hacmini, biçi¬mini ölçerseniz kesin boyutları olan bir taş seçmenizin imkânsız oldu¬ğunu anlardınız. Yine sizin o taşı seçmenize etkisi olan dış bir mucizevî güçten bahsedemezsiniz. Şayet siz önceden boyutları çok hassas şekilde belirlenmiş bir taş seçseydiniz elbette bu mucizevî olur-du. Fakat seçti¬ğiniz taşı sonradan ölçüp boyutlarını almak (olaydan sonra) hiçbir orijinallik ifade etmez. Evrenin özel yapısı da sürpriz olmamalıdır. Çünkü biz ölçümü (taşı elimize aldıktan sonra yaptığımız gibi) sonradan yapı¬yoruz.
Buna rağmen dere kenarında milyarlarca çakıl taşından (evrenden) işe yarar bir çakıl taşını (yaşadığımız evreni) seçmemiz mucize değil mi¬dir? Yine seçtiğimiz taş matematiksel olarak mükemmel bir küre özelli¬ğine sahipse, onun boyutları önceden belirlenmemiş bile olsa gerçekten bu gene de büyük bir sürprizdir. Çünkü mü-kemmel bir küre teknik açıdan son derece yüksek hassasiyet gerektirir. Özetle, rastgele seçtiği¬miz taşın mükemmel bir küre olması olay sonrasında bile bir mucize¬dir. Aynı şekilde, insan yerleşimi için uygun olan bir evren, bizim için öteki muhtemel evrenlerin kahredici çoğunluğunda olmayan özel bir anlama sahiptir. Çünkü diğerleri yaşamaya uygun değillerdir.
Bu noktada ‘ne olmuş yani?’ taraftarları, onun var olduğu tarzda dü¬zenlenmiş olmadığı cevabını verirler, biz ona şaşırmak için burada ol¬mayacağız. Zeki yara-tıkların hayatı sorgulayabilecekleri bir evren; ta¬nımlama yoluyla gözlemlediğimiz (olay sonrası ölçtüğümüz) bir evren türüdür, oysa evrenin başka türlü apriori (tecrübe-den önce) olacak ol¬ması olağanüstü olurdu. Yani, algıladığımız yüksek derecede düzenli evren hakkında esrarengiz ya da sıra dışı hiçbir şey yoktur. Olsaydı biz onu algılayamazdık, çünkü biz var olamazdık.
Akıl yürütmenin bu türü, doğrusunu söylemek gerekirse, gözlemlenemeyen bir şey hakkında konuşmanın anlamsız olduğunu öne süren pozitivizm felsefesin-den destek alır. İçinde bilinçli gözlemciler olmayan evreni tartışmanın ne anlamı var? Böyle bir evren gözlemle asla doğrulanamaz ya da yanlışlanamaz.
Bu insancıl ilke; Darvin’in “canlı varlıkların doğal ayıklanma ve mutasyonlar neticesinde çevreye uyum sağladıkları” şeklindeki evrim teorisini tersine çevirerek, çevrenin canlıların ortaya çıkmasını olanak verecek şekilde oluştuğunu söyler. Gerçekten dört temel etkileşmeyi sağlayan dört temel kuvvetin birbirleriyle olan hassas oranı çok özel seçilmiş olmasaydı, evrenin bugünkü gibi olma şansı yoktu. Daha 1961 yılında Dicke, “Olmazsa olmaz bazı fiziksel sabiteler mevcut olmasaydı, evreni gözleyebilmek ve gözlemler yapabilmek için biz de olmayacaktık! Dolayısıyla evren kendisini gözlemleyecek “gözlemcileri” yaratma potansiyeli ile işe koyulmuştur” der.
‘Ne olmuş yani?’ düşüncesi güçlü antropik ilkeyi netice vermiştir. Brandon Carter tarafından ortaya atılan bu ilkeye göre, “Evren bir aşa¬mada ondaki bilinçli varlıklara olanak verecek tarzda olmalıdır”. Bu tu¬haf bir şekilde, evren, hayatın ortaya çıkması için lazım düzenin uygun /istenilen derecesi ile ortaya çıkması konusun-da seçime sahip değildir anlamına gelir. Gözlemlediğimiz düşük entropili (yüksek düzenli) evren, hemen hemen düzensiz olan diğer mümkün evrenlerin geniş yelpaze-sinden seçilmiş¬tir. Fakat bu seçilme bizim tarafımızdan yapılmıştır, Tanrı tarafından değil. “Evreni böyle görmemizin nedeni kendi varlığımızdır” cümlesiy¬le özetlene-bilecek Antropik ilke, John Wheeler’in katılımcı evren fik¬rinden de destek alır. Buna göre, evren büyük patlamadan sonra bilinçli gözlemciler ortaya çıkana kadar bir çeşit Schrödinger denklemiyle -dal¬ga fonksiyonunun indirgenmesi- süreciyle evrimleşiyor. Bu dönemde kuantum genliklerinin süperpozisyonu (kedinin hem sağ, hem de aynı anda ölü olması durumu) geçerli, yani henüz objektif gerçeklik doğ¬muş değil. Ancak, bu kuantum durumlarından birinde hayat ve bilinçli gözlemciler ortaya çıkıp etrafa baktıklarında, kuantum salınımları bire indirgeniyor ve evrenin dalga fonksiyonu gerçek bir seçeneğe indirgen¬miş oluyor. Bohr’un fiziğe soktuğu “göz-lemcinin fiziksel olayı etkile¬mesi” fikri bu kadar uç varsayımlara, teori yüzünden saçmalamaya ka¬dar varabilmiştir.
Antropi ilkesi, insan (veya dünya dışı) zeki gözlemcilerin üstünlüğü fikrine ve sonsuz zamanı olan bir evrene ya da sonsuz büyüklükte olan bir evren varsayı-mına dayanır ki, bunu az aşağıda göreceğiz.
Roger Penrose, bazılarının ‘Evren sadece oradadır işte! Öylesine ol¬maya devam ediyor. Biz de kendimizi birdenbire bu şeyin içinde buluvermişiz’ demelerinin evreni anlamamıza yardım etmeyeceğini söyleye¬rek şöyle devam eder, ‘Evrenin kesinlikle bir amacının olduğunu gös¬teren bir olay var ki, o da Evrenin şans eseri orada durmadığıdır.
Zira tüm fiziksel sabitelerin değerindeki ufacık bir değişikliğin insan neslinin yok oluşuyla sonuçlanacağını biliyoruz. İyiler ve kötülerin savaşını konu alan ve iyilerin zaferiyle sonlanan bir aksiyon filminde, iyilerin tüm kazalardan ve ölümcül tehlikelerden kıl payı kurtulması gibi bizler de bu evrende bir sürü bilimsel faciadan kıl payı kurtula kurtula var olmuşuzdur. Tüm fiziksel sabitelerin, insanlığın varlığına olanak verecek şekilde ayarlandığı açıktır. Örneğin; simetrinin üç uzay ve bir za-man boyutuyla sonuçlanacak şekilde kırılması, galaksilerin oluşturmuş, dolayısıyla bu uzun süreç insanın yaşamıyla sonuçlanmıştır. Uzmanların hesaplarına göre; uzay boyutlarının sayısının üçten fazla olması durumunda atomların kararsızlaşacağı, üçten az olması durumunda ise kompleks sistemlerin var olamayacağı anlaşılmaktadır. Birden fazla uzay boyutunun olması durumundaysa olaylar tahmin edilemez bir hal alır. Atomlardan tutun çekim alanı ve elektromanyetik alana kadar her şey kararsız-laşır. Yine benzer bir simetri kırılmasıyla elektromanyetik kuvvet, nükleer kuvvet, zayıf kuvvet ve çekim kuvveti olmak üzere dört kuvvetin ortaya çıkışı, insanlığın varlığı için hayati önem arz eder. Güçlü nükleer kuvvet olmadan kuarklar protonların ve nötronların içine hapsedilemez ve atom çekirdeği oluşamaz. Elektromanyetik kuvvet olmadan da atom ve moleküller oluşamaz. Kütleçekimi olmadan bildiğimiz madde ve gök cisimleri var olamaz. Zayıf kuvvet olmadan da yıldızlar yakıtlarını üretemez. Bu kuvvetlerin varlıkları kadar etki dereceleri de insanoğlu için hayati önem taşımaktadır. Örneğin zayıf kuvvet biraz daha kuvvetli olsaydı, nükleer füz-yonda rol alan nötrinolar yıldızlardaki atom çekirdeklerinin içine hapsolurdu ve füzyon gerçekleşmezdi; biraz daha zayıf olsaydı nötrinolar füzyonu gerçekleştirmeye fırsat bulamadan yıldızdan kaçıp giderdi. İnsancı İlke örneklerini Dünyamızın konumunun ne bizi haşlayacak kadar Güneş’e yakın, ne de donduracak kadar Güneş’ten uzak olmasına kadar götürebiliriz.
Antropi ilkesinin dayandığı sonsuz zaman ve sonsuz uzay eleştirisi¬ne geçmeden önce bu ilkenin beslendiği Boltzmann’ın istatiksel termo¬dinamiği üzerinde bi-raz durmak gerekir. İstatiksel termodinamiğin kurucusu Ludwig Boltzmann (1847-1906) kozmik düzenin termodina¬mik dengeden inanılmaz derecedeki nadir dalga-lanmaların iş birliğinin bir sonucu olarak, kendiliğinden doğmuş olduğunu iddia etti. Boltzman, 1895’de mümkün bütün evrenler arasından bizim evrenimizin sahip olduğu parametrelerin tesadüfî olarak seçilmiş olmasını(!) “istatik¬sel bir hilkat garibesi” olarak yorumlamıştı. Roger Penrose, Boltzman’ın hilkat garibesi yaşadığımız bu evrenin mümkün evrenlerin içinden te¬sadüfen seçilme şansını 10123 olarak hesapladı ki, bu matematiksel ola¬rak imkânsız demektir. Onun çıkış noktası, atomların sürek-li hareketidir. Zaman zaman, pek az molekül farkında olmadan kendini iş birliği içinde bulacak ve bir kaos okyanusunun ortasında, yaşama izin veren kü¬çük bir düzen adası doğacaktır. Aynı şekilde, evrenin yeterince za¬manı varsa, bütün galaksiler kazara böyle “düzenli yaşam adası” ortaya çıkarabilir. İlke olarak ev¬renin böyle sınırsız bir ömrü olduğuna inanılırsa böyle olasılık dışı ve rastlantıya şans tanınabilir. Üstelik dünyamız gözden kaybolduktan çok uzun bir süre sonra tekrar bütün sakinleriyle birlikte yeniden orta¬ya çıkacak ve bu işlem sonsuza kadar sürecek (!)
Boltzmann’ın akıl yürütmesinin temelinde evrenin ölümsüzlüğüne dair ilginç bir güvence vardır. Bir litre sıcak suyla, bir litre soğuk su¬yu karıştırırsanız iki litre ılık su elde edersiniz. Ama bu suyu sıcak ve so¬ğuk olarak ayrıştıramazsınız. İki litre suyun ılık suya dönüştürülmesi geri dönüşsüz bir işlemdir. Termodinamiğin ikinci yasası da bunu formülleştirerek, Entropi ya değişmez ya da artar, der.
Boltzmann ise, uzunca bir zaman beklersek başlangıç anına dönebi¬leceğimizi ve 2 litrelik ılık suyu bir litre sıcak ve bir litre soğuk, ayrış¬mış vaziyette görebilece-ğimizi iddia eder. Bundan sonra karışım tekrar eski durumlarını dolaşmaya devam eder. Sonunda her durum yeniden dolaşılmış olacak ve bu süreçler sonsuza kadar sürüp gidecektir. Bu sı¬nırsız tekrarlama ve çoğaltma olgusu Poincare çevrimi olarak bilinir.
Pek az fizikçi Boltzmann’ın kozmik düzene ait açıklamasını ciddiye alır. Poincare çevriminin temel mantığı doğrudur, ne var ki, evren sa¬dece orada durmadığı, sürekli genişlediği biliniyor, bu ise; onun yaşını sınırlandırmaktadır. Boltzmann’ın yanıldığı ortadadır. Sistemin entropisi, sistem büyü¬dükçe artmaktadır. Hele söz ko-nusu evren ise entropi sonsuz derecede artar. Yine, geri dönüş imkânı olmadığı gibi, bütün fiziksel sistemler başlangıç şartlarına hassas bağlıdır. Evrenin hiç bir bölge-sini diğer¬lerinden soyutlayıp lokalize edemeyiz. Evrenin uzak köşesindeki bir elektronun bile, çekim etkisi nedeniyle önemi vardır. Ayrıca çekim gücünden kurtulmak için çekim kalkanları da mevcut değildir. Bu nedenle ent¬ropi devamlı artmaktadır. Eğer bütün düzensizlik, İkinci yasaya göre devamlı olarak çoğalıyorsa, o zaman evren, düzenli bir konumda yara¬tılmış olmalıdır.
Antropi prensibinin güçlü ve zayıf olmak üzere iki versiyonu var¬dır. Zayıf antropi ilkesi, uzay veya zamanda sonsuz ya da, çok büyük bir evrende, zeki yara-tıkların gelişimi için gereken koşulların ancak uzayda ve zamanda sınırlı belli bölgelerde sağlanacağını belirtir. Bundan dolayı bu bölgelerde yaşayan insanlar evrende bulundukları yerin kendi varlıkları için gereken koşulları sağladığını gördüklerinde şaşırmayacaklardır. Bu biraz, zengin bir kişinin lüks semtte yoksul görmemesini an-dırır. Zayıf antropi ilkesi; “gerekli şartların oluşmuş olması nedeniyle var olduğumuz için şaşırmamız gerekmez” der.
Antropi ilkesi, her biri kendi ilk durumuna ve belki de kendi bilim yasaları takımına sahip çok sayıda değişik evrenler, ya da tek bir evrenin çok sayıda değişik bölgeleri vardır. Bu evrenlerin çoğunda şart¬lar karmaşık organizmaların gelişimine izin vermez. Yalnızca bizim gibi bazı evrenlerde zeki yaratıklar gelişip şu soruyu sorabilecekti. “Evren niçin gördüğümüz gibi?” O zaman, cevap oldukça basittir. “Başka türlü olsaydı, biz burada olmazdık ya da ‘Evren bir aşamada, ondaki bilinçli varlıklara imkân tanıyacak şekilde olmalıdır”. Özetle; evrenin varoluşunu, bütünüyle bizim varoluşumuza bağlar.
Ne var ki bunlar çok sağlam ilkeler değildir. Bir defa, başka evrenler varsa, bunlar hangi anlamda vardırlar? Eğer gerçekten birbirinden ayrıysalar, oralarda olup bitenleri kendi evrenimizde gözlemlenecek bir sonucu olamaz. En az varsayım ve en basit çözüm en doğru olanıdır. Bu tutumluluk ilkesi gereği çok evrenler hipo-tezi terk edilmelidir. Öte yandan, bu evrenler tek bir evrenin başka başka bölgeleri iseler, bilim yasaları her bölgede aynı olmalıdır. Evren uniform’dur. Yoksa bir böl-geden diğer bölgeye süreklilik bulunmaz. Yine güçlü antropi ilkesine yöneltebileceğimiz bir diğer eleştiri de şudur; Bu ilke tüm evrenin insan için olduğunu söylüyorsa, o zaman ne güneş sistemimizin dışındaki tüm yıldızlara ve galaksilere ve ne de; evrenin böylesine düzgün ve büyük öl¬çekte izotrop olmasına gerek vardır.
Yine güçlü ve zayıf antropi ilkelerinin her ikisinin bilimsel temelle¬ri, olasılığa dayanmaktadır. Çok evrenler, sonsuz uzay ve zaman gibi. Hâlbuki bu antropi ilke-sine, evrenin başlangıcındaki olasılıklardan kur¬tulmak için başvurulmuştu. Olasılığı, daha çok olasılıkla halledemeyiz.
Küçük tesadüfler izafi olarak büyük tesadüflerden daha çoktur. Bir yıl¬dızı tesadüfen inşa eden bir kaza bir büyük galaksiyi inşa eden kazadan çok daha olası-dır. Yani bir yıldızın bir galaksiye göre tesadüfen oluşması daha mümkündür. Yüz milyarlarca galaksiden meydana gelen bir evrenin bir kaza sonucu oluşması ihtimali-ni siz düşünün. Daha du¬run! Tesadüflerden kurtulmak için başvurulan sonsuz evrenlerin, tesa¬düfen oluşmasını da düşünmelisiniz. Üstelik hiçbir şekilde gözlemlene-meyen evren¬ler başka evrenlerin sonsuzluğu için delil oluyor! Ve yine zayıf versi¬yona yöneltilen şu eleştiri oldukça yerindedir. Bütün olasılıkları ger¬çekleştirmeye izin veren bir doğa, açıklanabilir, anlaşılabilir değildir. Hatta böyle bir doğa, doğa olmaktan çıkar!

2- Çok Evrenler Teorisi
Bu teoriye göre evrenimiz, birbirlerinden sonsuza kadar ayrılmış, sınır¬sız kocaman bir evrenler koleksiyonundan biridir. Bu evrenlerin kah¬redici çoğunluğu ha-yat için müsait olmamasına rağmen, rastlantıya bağ¬lı bir tanesinde canlılık gelişecektir.
1957’de Princeton Üniversitesi fizikçilerinden Hugh Everett tarafın¬dan ortaya atılan sonra da Bryce de Witt tarafından desteklenen paralel evrenler teorisi çok evrenler fikrinin en popüler, en cesur ve o kadar da saç¬ma bir yorumudur. Bu teori, bütün mümkün alternatif kuantum dünya¬larının eşit olarak gerçek olduğunu ve her birinde insan gözlemcilerini içine aldığını iddia eder. Bu extrem teoriye göre, paralel evrenler yan yana de¬ğil, ‘kutu kutu içinde saklı olduğu’ gibi iç içedir. İşin tuhafı bu iç içe kutular büyüklükleri bakımından birbirinin özdeşidir. Evren yarıldığı zaman zihinlerimiz de onunla yarılır, bir kopya her dünyayı şenlendir¬meye devam eder. Her kopya yegâne olduğunu düşünür.
Peki, paralel evrenlere gidebilir miyiz? Hayır. Onlar bir defa ayrıldı¬lar mı, bütün pratik amaçlar için fiziki olarak yalıtılırlar. Onları yeniden birleştirmek ancak zamanı tersine çevirmekle mümkün olabilir. Fakat bu dünyalar nerededirler? Bu bizim sıkı sıkıya kendimize çok yakın ol¬mamıza benzer. Şu kitap okuyucusunun mil-yonlarca kopyası kendisin¬den uzaklığı, birkaç santimden fazla değildir. Birbirinden çok önce ay¬rılan paralel evrenler çılgınca farklı olacaktır. Bütün mümkün dünyala-rın eş zamanlı varoluşu, çok farklı dalların var olduğu ve ötekilerin bi¬rinde değil de bu kitabın okunduğu bir tanesinde okuyucu var olabilecektir. Çünkü diğerlerinin şartları hayata imkân tanımayabilir (!)
Everett’in yorumu temelde makroskopik-mikroskopik ayırımı yap¬madan her şeyin davranışını-Schrödinger denklemini sağlayan- bir dalga fonksiyonu ile yani kuantum kanunları ile ifade edilmektedir. Hâlbuki makroskopik sistemleri kuantum kanunları ile tanımlamak olsa olsa bir teorik şizofreni olabilir.
Roger Penrose, ironik bir şekilde, nasıl oluyor da, Schrödinger kedisini -ölmüş ya da, canlı olanı dışında- aynı anda hem ölmüş, hem de sağ gören bir gözlem-ciyle bugüne kadar karşılaşmadık? diye soruyor.
Çılgınca olan Everett’in bu kuantum mekaniği yorumunu herhangi bir eleştiri ile kesin olarak çürütmek mümkün değilse de, doğruluğu¬nu göstermek de müm-kün değildir. Zaten benimsenmemiştir. Çünkü diğer evrenlerle asla temas kuramazsınız. Feyerabend’in teorik çoğul¬culuk önerisine göre faydalı da olabilir. İyi fikir jimnastiğine neden ol¬duğu için!
Bu yorumu ciddiye almayanlar şunu teklif ediyorlar; Eğer gerçekten bu teoriye inanan varsa, astronomik bir para karşılığı Rus ruleti oyna¬yabilir. İddiayı kay-betse bile söz konusu paralel evrenlerin birinde çok zengin biri olarak hayatta kalacakları muhakkak. Bu evrendeki kurşunu yese bile diğer paralel evrende dallanan özdeşi yaşamaya devam edecek. (!)
Yukarıda anılan Boltzmann’ın hipotezi de çok evrenler teorisiyle aşağı yukarı özdeştir. Fakat Boltzmann’ın evrenleri belli bir sırayla orta¬ya çıkar ve hepsi birbi-rinden fiziksel olarak büyük zaman uçurumlarıyla ayrılırlar. Ona göre şu anki evren çok uzun bir zaman sonra bir kere daha kurulacak ve bu sonsuzca tekrarlanacak. Boltzmann herhalde ge¬lecek seferinde daha iyi bir yaşam sürerim düşüncesiyle olsa gerek, intihar etmişti. Bu Everett’in paralel evrenler teorisini duysaydı tahmin edi-yorum çok daha korkusuz intihara yürürdü!
Periyodik zaman aralıklarıyla ortaya çıkan çok evrenler teorisinin bir diğer modern varyantı şişen-inen (Oscillating-salınan) açılıp-kapanan evren teorisidir. Za-man sonsuz ise; (!) tek bir evren dahi çok evren¬ler teorisine dâhil edilebilir. İçinde yaşadığımız bu evren açılıp-kapanarak, bu işlemi sonsuza kadar sürdürür. Bazı fizik-çilere göre, Big Crunch/ Büyük Çatır¬tı’da yüksek derecede sıkışan kozmosun, bir uzay-zaman tekilliğinde farkında olmadan içe patlamasından daha ziyade, biraz daha büyük bir yoğunluğa sıçrayacağı, Big Bang’in tekrar yineleneceğini -hem de son¬suza kadar- öngören modeller öne sürmüşlerdir.
Derler ki, eğer bu bizim geleceğimizin kaderi ise, geçmişimizin de kaderi olabilir. Bugünkü genişleyen evrende, son büzülmeyi ve sıçra¬mayı izleyen evren ola-bilir. Hatta 1965’te Dicke, Peebles kozmik fosil radyasyonunu açıklarken yazdıkları makalede Evrenin daha önce bir kozmik genişleme ve büzülme evresi geçirmiş olabileceğini iddia et¬mişlerdi. J.A Wheeler’a göre; sonlu bir zaman sonra kendi üzerine çökecek kapalı evrenimiz, her gravitasyonel çöküşü takiben oluşacak yeni ev-renlerin, başka başka fiziksel sabiteler taşıyabileceğini, şu andaki evrenin de şimdiye kadar tekrarlanmış pek çok denemeden biri olabileceğini söyler.
Bazı kozmologlar, kararlı evren modeli gibi yaratılış sorunundan güzel bir şekilde sıyrıldığı için salınım yapan osilasyon evren modeli¬ni felsefi açıdan çekici buldular. Ne var ki, bu model çetin bir teorik güçlükle karşı karşıyadır. Her çevrimde fotonların çekirdek parçacık¬larına oranı hafifçe artar. Bu durumda evren her yeni çevrime yeni ve birazcık büyükçe bir foton bölü çekirdek parçacığı oranı ile başlaması gerekir.
Ayrıca bu modelin bir diğer büyük sorunu, evren kendi üzerine kapandığı her defasında, bir tekillik noktasından geçmek zorunda olmasıdır. Her bir döngü es-nasında oluşan entropi (düzensizlik), bir sonraki düzensizliğe aktarılmakta, dolayısıyla her yeni döngü, bir öncekinden daha uzun hale gelmekte, sonuçta geriye doğru giderek kısalan döngüler zamanda bir başlangıç noktasına varıp, dayanmaktadır.
Açılıp-kapanan evren modeli, sonsuz evrenlere ait problemlerle baş başa kalmaktan da kurtulamaz. Bu yüzden Durağan evren mode¬linden farkı yoktur.
Elbette bazı insanlar sonsuz bir Tanrıya inanmaktansa, sonsuz bir evrenler dizisine inanmayı tercih edebilirler. Ama böyle bir tercih, göz¬lemden çok inanca da-yalı olmuş olmaz mı? Kuantum teorisinin Everettvâri yorumu epistemolojide çok ucuz olsa da, gerçek evrenlerde çok pahalıya mal olabilir. Çok evrenler teorisi, yorum eklenen metafiziksel hipotezler olmaksızın formalizmin tamamen dışına çıkar.
3- Kaostan Düzene,
Kozmik düzenin kökeni konusunda -antropi ilkesi, çok evrenler hipotezi dışında- üçüncü bir açıklama girişimi, kozmik düzenin, doğal fiziksel süreçler sonucu, başlangıçtaki kaotik bir durumdan, her nasılsa doğduğudur. Evrenin çok düzenli bir durumda yaratıldığını varsaymak gereksizdir. İlkel malzeme tamamen bir düzen-sizlik -maksimum entropi- konumunda olmalıdır. Zira maksimum entropi durumu, diğer du¬rumlardan çok fazladır.
Yukarıdaki iki bölümün iddiaları, termodinamiğin II. yasasına rağ¬men, kozmik düzenin tamamı, bütünüyle kaotik olan ilkel evrenden rastgele ortaya çıktığı, hiçten bir püskürme ve anlamsız bir kaza sonra¬sında meydana geldiği şeklindedir. Bu iddianın karşısına çekim hadise¬si dikilince manzara birden değişmeye başlar. Örneğin, yıldızların baş¬langıçtaki tek biçimli dağılımı çekim sayesinde çok karmaşık bir orga¬nizasyon içinde dağılacaktır. Çekim uygulayan sistemler bu yüzden, küme-leşmiş ve gayri mütecanistir.
Kara delik, maksimum entropiye sa¬hip olup, çekim uygulayan sistemin son denge durumunu temsil eder. Bir kara deliğin, aynı kütleye sahip bir yıldızdan ent-ropisi korkunç bo¬yutlarda fazladır. Çekim gücü, çekim uyguladığı maddeye rastgele bir dağılım vererek yıldızlar gibi sistemler oluşturmaktan çok daha büyük oranda kara delik oluşturmaya meyillidir. Bu meyil, evrenin düzenli ya da düzensiz bir tarzda yaratılıp, yaratılmadığı sorusuna bundan dolayı yeni bir ivme kazandırır.
Eğer, ilk durum rastgele seçilmişse, büyük patlama-dağınık gazlar¬dan daha çok kara delikleri püskürtmüş olması muhtemeldir. Roger Penrose, kara deliklerin, rastlantıyla ortaya çıkan evrene karşıt üstün¬lüklerini hesapladı, en az 1020 kez daha fazladır. Evrenin ilk seçimi rastgele olsaydı, şimdi bir kara delik kozmosunda yaşı-yor olacaktık.
Kara deliklerin baskın olmayışı hikâyenin yalnızca bir kısmıdır. Ev¬renin hareketi ve daha geniş bir çerçevede yapısı eşit olarak olağanüs¬tüdür. Evren, büyük patlamanın genişletici enerjisi ve parçaları geri toplamaya çalışan çekimin gücü arasındaki bir yarışmanın ürünüdür. Son yıllarda, astrofizikçiler bu yarışmanın nasıl has-sas bir şekilde den¬gelenmiş olduğunu fark etmeye başlamışlardır. Büyük patlama daha za¬yıf olmuş olsaydı, kozmos büyük patlamada hemen kendi üzerine çö¬kecekti. Öte yandan daha güçlü olmuş olsaydı, kozmik malzeme hızla dağıtılmış olacak ve galaksiler oluşmayacaktı. Planck Duvarında (10 -43 saniyede) bu hassas denge 1060 düzeyindedir. Başlangıçta, patlama 1060 da bir parça kuvvetle gerçekleşmiş olsaydı, bu şimdiki evrenin var ol¬mayacağı anlamına gelir. Bu hassas dengeyi, 20 milyar ışık yılı uzaklık¬taki bir madeni parayı vurmaya benzetebiliriz. Silahınızı o kadar has¬sas doğrultmanız gerekir.
Büyük Patlama rastgele bir olay olmuş olsaydı, evrendeki olağanüs¬tü bir biçimlilik, izotropik yapı hemen hemen imkânsız olacaktı. Bu ne¬denle evrenin çekimsel düzenlenmesi şaşırtıcı olarak uniform (tek düze ve düzenlidir), yani kaotik değildir. Evrenin hareketi kara delikleri oluşturma girişimine başvurmadan -ki doğal olarak kara delikleri oluşturması gere¬kirdi- böylesine organize ve düzenli bir evrene yol açması mucize gibi görünüyor.
Fiziksel sabitelerin çok hassas seçilmesi – ki; hayat ancak bu mucizevî tercihlerle ortaya çıkabilir- Brandon, Carter, Dicke, Penrose, Hawking, J. Wheeler, M. Rees ve Bernard Carr gibi pek çok fizikçiyi harekete geçirmiştir. Bu sabitelerin çok hassas seçilmemesi halinde hayat ve de insan oluşamazdı. Örneğin evrendeki par-çacık sayısı 1090’dan eksik veya fazla olsaydı, hayat oluşamazdı.
Örneğin; “Q Sabitesi” denen, genişleyen evrenimizdeki gezegen ya da galaksilerin oluşmasını tetikleyen, düzensizliklerin genliği meselesini ele alalım. Eğer bu Q oranı yüz binde 1 oranından küçük olsaydı, evrenimiz hala bir gaz bulutu olmaya devam edecekti. Ya da biraz daha büyük olsaydı, evrenimizin büyük kısmı karade-liklere çerez olurdu.
Ya da “λ / Lambda gücü” denen, 1998’de keşfedilen, evrenin genişlemesini yöneten kozmik itici güç. Eğer bu bir milyar ışık yılından daha küçük ölçekli yapı-larda etkisi olmayacak kadar zayıf olan, söz konusu bu güç azıcık daha güçlü olsaydı yıldızlar, galaksiler dolayısıyla yaşam da oluşamayacaktı.
Özellikle 4 temel kuvvet-etkileşmedeki güçlerin birbirlerine olan oranları o kadar özel seçilmişdir ki, örneğin zayıf etkileşmeyi ele ala¬lım. Eğer bu güç olmasay-dı, tüm yıldızlar fitili çekilmiş bir bomba gibi gümleyiverirdi. Gümlememesi için yaratılmış. Sadece yaratılmakla ka¬lınmamış, gücü de çok ince ayarlanmış. Yıldızlar bu zayıf etkileşme sa¬yesinde adeta bir maden ocağı gibi hidrojen ve helyum sonrası füzyonla/çekirdek birleşmesiyle daha ağır elementleri üretir. Özellikle süpernova olay-larında demirden sonraki periyodik elementler tablosundaki diğer ağır elementlere kadar hepsinin yaratılması bu zayıf nükleer etkileşme gücünün hassas seçimine bağ-lıdır. Bu aynı zamanda evrenin toplam ömrünü de tayin eder. Yine C.P (özdeş ve eşlenik) simetri kırılmasını bu zayıf güce borçluyuz. Eğer C.P simetrisi ihlâl edilme-seydi, madde-antimadde eşit olur ve evren de oluşamazdı.
Diğer yandan genel çekim sabiti (G) farklı olsaydı, yıldızların ömür¬leri farklı olacaktı. Bunun nedeni bir yıldızın parlaklığının bu sabitin 7. kuvveti ile doğru orantılı olmasıdır. Mesela G iki kat daha büyük olsay¬dı, yıldızlar 128 kez daha parlak ve o kadar da kısa ömürlü olacaktı. Daha düşük olsaydı, yıldızlar meydana gel-meyecekti.
Elektromanyetik kuvvetin kütlesel çekim gücüne olan oranı 1040 ol¬masaydı, elektromanyetik etkileşmeyi ulaştıran fotonların enerjisi ihti¬yaç duyulandan daha fazla ya da eksik olacağından; örneğin, güneşten gelen ışının enerjisi az veya çok olacak bu da hayata izin vermezdi. Ör¬neğin karbon elementi 3 helyum atomunun çok özel şartlarda birleş¬mesiyle oluşabilir. Her atomun enerji düzeyi çok farklıdır. 3 helyum atomunun birleşmesi de ancak karbonun 7.82 milyon voltluk bir enerji düzeyine sahip olması şartıyla mümkün olabilmektedir. Yine diğer element¬ler karbondaki 12 karmaşık parçacığın çok karmaşık bir rastlantı sonu¬cu birleşmesinden sonra gün yüzüne çıkabilmektedirler. Karbon ki, dünyadaki hayatın temelidir. Yaşam demek, karbon kimyasıdır. Karbon atomunun ola¬ğanüstü özelliği, onun hem kendisiyle ve hem de diğer atomlarla çok kolay bağlanabilme özelliğinden kaynaklanır. Çünkü karbon atomu¬nun dış yörüngesinde dört tane elektron kadrosu boştur.
Fred Hoyle ve ekibi başarıyla gösterdikleri gibi, yıldızların merkezinde füzyon / çekirdek birleşmelerinde çok büyük rastlantılar olmasaydı, daha doğrusu Beril-yum-8, Karbon-12 ve Oksijen-12 gibi elementlerin çekirdekleri ancak çok özel bazı enerji durumlarında ortaya çıkmasaydı yaşam için olmazsa olmaz olan kalsiyum, magnezyum ve demir gibi diğer hidrojen sonrası ağır elementler oluşamazdı.
Yine, güçlü çekirdek kuvveti taşıdığı değerden yalnızca % 1 daha güçlü olsaydı, iki proton kenetlenerek bir di-proton /çifte proton oluşturur ve yıldızlar bir sa-niyeden kısa bir sürede tüm yakıtı tüketip patlardı. Oysa bu di-protonlar yıldız merkezlerinde zayıf çekirdek kuvveti tarafından oluşturulmakta ve bu işlem milyarlarca yıl almaktadır. Zayıf kuvvet önce protonu nötrona dönüştürmekte, dolayısıyla yıldızın ömrü milyarlarca yıl sürebilmektedir. Neticede zayıf nükleer kuvvet bizim ya-şamamız için baştan çok hassas ayarlanmış demektir.
Yine, Yıldız göbeklerinde hidrojeni kontrollü bir şekilde helyuma dönüştüren, dünyamızda da radyoaktiviteden sorumlu olan zayıf çekirdek kuvveti, o kadar da zayıf değildir. Zayıflığı sadece güçlü çekirdek kuvvetine oranla birazcık zayıftır. Bu zayıf nükleer kuvvet /etkileşim biraz daha fazla güçlü olsaydı, süpernova önce-sinde çöken yıldızın merkezinden nötrinolar asla dışarı kaçamayacaktı. Ya da biraz daha zayıf olsaydı bu sefer de nötrinolar yıldızın dış katmanlarıyla hiç etkileşme-den uzaya saçılacaklardı. Her iki durumda da, ölen yıldızlarda oluşan ve yaşam için olmazsa olmaz ağır elementler, ikinci kuşak yıldızların ve gezegenlerin hammadde-sini oluşturmak için uzaya dağılamayacaklardı.
Bu liste uzatılabilir. Kaçınılmaz olarak “Evren, niçin bizim varolu¬şumuzu netice verecek bu kadar uygun parametlere sahiptir?” Bu para¬metreler/sabiteler mutla-ka bir Seçici’yi gerektirmektedir. Bu sabiteler sayesinde hayat oluşmadı, bilakis hayat sayesinde bu sabiteler var. Adeta evren çok özel olarak tasarlanıp, sipariş edil-miş!
Evrenin doğuşunu -Tanrı’ya gönderme yapmadan- başlangıçtaki kozmik kaostan her nasılsa çıktığını göstermek için geliştirilen kendi kendine yeterli Enflasyo-nel Kozmoloji modellerini görelim.

Enflasyon Teorileri

1980’li yıllardan sonra, klasik Big Bang teorisini daha da ge¬liştirmek, büyük patlama öncesi şartları bilmek, parçacık fiziğindeki ge¬lişmelere paralel GUTs’lara uygun, birçok evren modeli senaryosu ge¬liştirildi. MIT’den matematik ve parçacık fizikçisi, Alan Guth yeni bir teori ile ortaya çıktı, ismi de; “Inflation /Enflasyon Teo-risi”dir. Hani insan nasıl yaşarsa öyle düşünür derler ya, her şeyin enflasyonunun bu¬lunduğu günümüzde, evren modelimizi de günlük hayatımızın acı bir realitesi olan enflasyona benzetmişiz. Bir yerde, ‘körle yatan şaşı kalkar’ deyimi gibi bir şey. Ayrıca şunu da kaydetmeliyiz ki, bu enflasyon teori¬lerinin de enflasyonu vardır.
(Bu bölüm fazla teknik içerdiğinden es geçildi. Ayrıntı için kitabıma bakılabilir.)
Şişen modeller üzerinde yapılan bu çalışmalar evrenin şimdiki hali¬ne, oldukça çok sayıda değişik başlangıçlardan gelmiş olabileceğini gös¬terdi. Bu; Big Bang’den başka yaradılışların olabileceği anlamına da gel¬mektedir. Ama çok sayıdaki değişik başlangıçlardan her biri yaşadığı¬mız bir evreni netice vermez. Her şey bir şans eseri midir? Bu ise evre¬nin temelinde yatan düzeni anlamaktan vazgeçmek gibidir.
Kip Thorne’nun ifade ettiği gibi, Hawking’in 1960’lı ve 70’li yıllar¬daki araştırmalarında daha çok matematikçilerin aradığı bir kesinlik vardı. Sonraki yıllarda ise araştırma tarzında belir¬gin bir değişme oldu. Artık eskisi kadar kesinlik aramıyordu. Daha çok ihtimallerle ilerlemeyi tercih eden bir araştırmacı kimliğine sahip.
Fizikçiler büyük patlama teorisinde bulunduğunu varsaydıkları bazı tutarsızlıkları giderici bir teori kurma girişiminde bulundular. Başlangıçtaki tekillik ve izot-ropiyi yeterince açıklayama¬dığını düşünüyorlardı. Özellikle kozmik fon radyasyonunun evrenin her yerinde eşit miktarda bulunması yani evrenin izotrop olması rahat-sız ediyordu.
1982-83 yıllarında Hawking meslektaşı Jim Hartle ile birlikte; “No-boundary, sınırsızlık” önermesiyle kuantum fiziğini ve gravitasyonu birleştirmeye çalıştı. Henüz tam ve tutarlı bir teori orta¬ya çıkmadı. Ama böyle bir teoride nelerin bulunması gerektiğini hesap¬ladılar. Yapılması gereken ilk iş genel rölativite ile kuantum teorisi¬nin evlendirilmesidir. Henüz bu mutlu izdivaç gerçekleşmemiş olmasına rağmen, buna “Kuantum Kozmolojisi”, ya da yaygın adıyla “Evrenin Dalga Fonksiyo-nu” denmektedir.
Tekilliğin özel niteliği, uzay-zamana, yani; fiziksel evrene daha çok bir sınır ya da bir kenar gibi olmasıdır. Hawking’e göre tekillik; uzayın, zamanın ve madde-nin başlangıcıydı ama fiziğin başlangıcı değildi. Eğer sınırları kaldırırsak büyük patlama¬nın ötesine (öncesi olmadığı için ötesi diyoruz) fiziksel şeyler uzanır. Hawking; “Eğer sınırsızlık fikri doğruysa, bilimsel kanunlar evrenin başlangıcı dahil her şeye hakim olacaktır. Ben de böylece evrenin nasıl başladığını keşfetme dileğimi gerçek-leştirebilecektim” diyerek bu dene¬mesiyle neyi amaçladığını belirtmektedir.
Cambridge’te Hawking’in rehber hocası olan Dennis Sciama; Hawking-Hartle önerisini; “Henüz tartışmalı ve tam olarak onaylanmamış yeni bir fizik önerisi” olarak nitelemektedir.
Bu kuantum kütlesel çekim teorisinin iki temel unsuru vardır. Bi¬rincisi; Einstein’ın kütlesel çekim etkilerinin içindeki madde ve enerji tarafından eğilmiş, bü-külmüş bir uzay-zamanla temsil edilmesidir. İkincisi; Richard Feynmann’ın geçmişlerin toplamı ile ifade edilen ku¬antum teorisidir. Kuantum teorisine göre parçacıkla-rın kesin konum ve hızları yoktur. Bu yüzden klasik atom modelindeki gibi her parçacığın tek bir geçmişi yoktur. Bunun yerine; her parçacığın uzay-zamanda mümkün olan her yola ya da geçmişe sahip olduğu varsayılır. Hawking bunun teknik açıdan uygulanması çok zor olduğunu belirterek parça¬cıkların geçmişlerine ait ihtimallerin toplanmasında gerçek zaman de¬ğil, “sanal/hayali” bir zaman kullanmayı önermektedir. Gerçek sayılar¬da; 2×2= 4, -2 x -2 = 4 eder. Ancak sanal /imajener sayılar ise ken¬dileriyle çarpılınca negatif sayı verirler. Bu sanal sayıların uzay-zaman arasındaki ayırımı ortadan kaldıracağı düşünülmektedir. Hawking’in deyimiyle bu sanal za-man; gerçek uzay-zamana ait hesaplar için kulla¬nılan bir matematiksel araç ya da hiledir.
Feynmann; bir parçacığın geçmişinde bir tek geçmiş yerine; “çok al¬ternatifli geçmişler” olacağını, bu parçacığın durumunu anlamak için de geçmişlerin toplan-ması gerektiğini gösterdi. Feynmann’ın bu geç¬mişlerin toplamı düşüncesini Einstein’ın kütlesel çekim teorisine uy¬guladığımızda, parçacığın geçmişinin benzerini evren içinde bulabiliriz. Bu takdirde evrenin geçmişinde değişik, çok sayıda muhtemel tanecik durumları vardır. Nasıl kuantum teorisinde parçacıkların kesin konum ve hız-ları yoksa parçacıkların en kesin tanımı; “dalga fonksiyonu / parçacıkların değişik konumlarda bulunma ihtimali” denen şeyse, “Evre¬nin dalga fonksiyonu” denen şey-de; bükülmüş, eğilmiş uzayda evren için değişik çok sayıda muhtemel tanecik durumları, başlangıç şart¬ları vardır.
Gerçek uzay-zamana dayalı klasik gravitasyon (genel rölativite) te¬orisinde evrenin yalnızca iki şekilde davranma ihtimali vardır. Birisi; evren ya ezelden beri vardır. Diğeri; geçmişte sonlu bir zaman öncesin¬de bir tekillikle başlar. Hawking ise üçüncü bir ihtimalin daha olabile¬ceğini önermektedir. Kuantum mekaniksel versi-yonu tekilliği içermedi¬ğinden, “Çekimin kuantum teorisinde”; uzay-zaman bir sınır ya da ke¬nar oluşturan tekillikler içermeden evrenin sonluluğu olabilir. Uzay-zamanın sınırı olmayabilir. Ve böylece sınırda bizi bekleyen tekillik/singülarite kuyularına düşmeden üçüncü bir evren modeli kurulabilir.
Londra’daki Imperial College’de fizik Profesörü olan Christopher Isham şöyle diyor; “Genel rölativitede, evrenin yaratılışı tekil bir noktay¬la başlar. Burada matematik geçersiz kalıyor. Yani tekilliği bir yaratılış teorisi elde etmek için kullanamıyorsunuz. Hartle ve Hawking özetle, yokluktan evreni yaratılmasını konu alıyor. Tutucu nedenselcilik ve determinizm ile dolu fizik ile bu yoktan yaratılış hadisesi mümkün ol¬maz. Tutucu kozmolojide söyleyebileceğiniz tek şey her biri Einstein’ın denk-lemlerine uyan birden fazla muhtemel evrenin olduğudur. Başka birinde değil de bu içinde bulunduğumuz evrende yaşıyor olmamız sa¬dece bir tesadüften ibarettir. Hâl-buki bunun böyle olduğuna tek bir ne¬den gösteremezsiniz. Tek söyleyebileceğiniz bir takım şartlı iddialardır. Oysa iş sanal zamana gelince, bir geçmiş hadiseler zinciri olmaksızın sadece “şu an’ı” ele almak gibi bir seçeneğiniz vardır, içinde bulundu¬ğunuz andan başlayarak geriye doğru gitseniz bu fenomonolojik zama¬nı (gerçek za-manı kullansanız) eski tutucu zamanda geriye doğru iz sü¬rüyor gibi olursunuz. Ama geriye doğru gittikçe, gerçek zamandaki başlangıç noktasına yaklaştıkça, zamanın yapısının değiştiğini görürsü¬nüz. Sanal zaman unsuru gittikçe belirginleşmeye başlar. Ta genel rölativideki tekil nokta eriyip gidene ve karşınızda başlama noktası bu-lun¬mayan, sadece bir çeşit yumuşak kaygan şekilden oluşan evrenin yara¬tılışının yuvarlaklığı ve oluşumunun harikulade resmi belirene kadar.”
Hartle ve Hawking’in iddiası şudur; Sanal zamanda evrenin geçmişi¬nin şu anda olduğumuz yer de dâhil olmak üzere her tür muhtemel şe¬kilde olduğunu varsa-yar ve bunu az çok tutucu olan klasik kuantum mekaniği ile açıklamaya kalkarsanız varacağınız nokta tüm evren için tek bir dalga fonksiyonudur.
Christopher Isham şöyle devam ediyor: “Böylece elinizde geçmişin olmadığını gösteren tuhaf bir resim kalır. Evrenin yaratıldığı hiçbir madde yoktur. Geçmiş yoktur. Bir noktada içinde yaratılacağı bir ortam da, mekân da yoktur. Hiçbir şey yoktur.
Dil bilgisindeki geçmiş zaman, gerçek bir zamanın ürünüdür. Ama sanal zamanda “yoktan yaratılma” tabiri şüphesiz yanlış olur. Bu deyim evrenin zaman önce-sinde birden bire ortaya fırlayıvermesi gibi bir fikri kafada canlandırmak için uygun olabilir. Ama Hurtle ve Hawking teori¬si için ise, bir tanım niteliği taşımıyor.
Hawking bu görüşlerini 1981’de Vatikan’da düzenlenen bir kozmo¬loji konferansında dile getirdi. 1982-83 yılları arasında teorisini, Jim Hartle ile çalışarak ge-liştirdi.
Stephen Hawking; Gerçek zamanı, Büyük Patlama’dan, Büyük Çatırtı’¬ya süren düz bir çizgi olarak düşünebilirsiniz. Ama gerçek zamanın dik açılarına bağlı olarak başka bir zaman yönü de düşünmek mümkündür. Buna zamanın sanal yönü denir. Böyle bir zaman anlayışında evrenin başlangıcındaki ve sonundaki tekillikle-rin varlığı şart değildir. Gerçek zamanda evrenin başlangıcı ve sonu vardır. Ama sanal zamanda tekil¬likler ya da sınırlar yoktur. Yani sonuçta belki de sanal (hayali /karmaşık) zaman dediğimiz şey gerçekte daha mantıklı olabilir. Gerçek zaman dediği¬miz şey de evrenin neye benzediğini bize anlatmakta, bize yardımcı ol¬ması için uydurduğumuz bir fikirdir sadece.
Haziran 1987’de Hawking Cambridge’te yapılan “Gravitasyonun Üç yüz Yılı” adlı konferansta şöyle demişti; “No-boundary /sınırsızlık” önermesi şuna benze-tilebilir; Evren için mümkün geçmişler, boyut olarak sonlu olduklarından zamanı ölçmek için kullanılacak herhangi bir ni¬celiğin en büyük ve en küçük bir değeri alabil-mesi gerekir. Gerçek za¬manda başlangıç, büyük patlama tekilliği olacaktır. Ancak sanal zaman¬da başlangıç bir tekillik olmayacaktır. Onun yerine; biraz yeryüzünün Güney Kutbu gibi olacaktır. Eğer dünyanın yüzeyinde enlem dereceleri zamanın benzeri olarak ele alınırsa, yeryüzü yüzeyinin Güney Kutbun¬da başladığı söylenebilir. Yine de Güney Kutbu her yönden yeryüzün¬de sıradan bir noktadır. Bu noktada özel bir şey yoktur ve Güney Kut¬bunda yeryüzünün diğer bölgelerinde geçerli olan aynı kanunlar geçer¬lidir. Benzer şekilde; ‘sanal zamanda evrenin başlangıcı’ olarak isimlen¬dirdiğimiz olay herhangi başka bir noktaya çok benzer bir şekilde, uzay-zamanın sıradan bir noktası olacaktır. Bilimin yasaları başlangıçta da geçerli olacaktır.”
Jim Hartle de sanal kelimesinin hayalcilikle alakası olmadığını şöyle anlatır; “Sanal kelimesi matematikte çok eski bir fikirle (-1)’in karekökü gibi bir sanal sayıy-la ilgilidir. Tecrübeli bir gözlemci için elbette uzay ve zaman farklı şeylerdir. Uzayı cetvellerle, zamanı da saatlerle öl¬çeriz. Bu yüzyılın başlarında Einstein ve Min-kowsky bazılarına tama¬men zıt unsurlar gibi görünen uzay ve zaman kavramlarının aslında tek bir fikrin; uzay-zaman sürekliliğinin değişik görünüşleri olduğunu gös-terdi. Uzay-zaman bazı uzay benzeri yönleri ve zaman benzeri yönleri olan dört boyutlu bir geometridir. Buna rağmen bu geometride bile uzay-zaman kavramları hâlâ birbirlerine tam kaynaşmış değillerdir. Biraz daha ileri giderek, zaman yönlerini sanal sayılar kullanarak ölçer¬seniz, matematiksel olarak son derece öz ve doğal bir fikir olan uzay ve zaman arasında tam bir simetriye ulaşırsınız. Bu matematiksel basitlik¬ten evrenin mümkün başlangıç durumları arasından en basit teori olan sınırsızlık öne-risine ulaşabilirsiniz. Ama sanal zamanı günlük deneyle¬rimizde kullanabileceğimizi düşünmek hatalı olur. Sanal zaman; fizik¬sel denklemlerin güzelliğini vurgulayan ve bu açıdan evrenin başlangıç¬taki durumu için, kendine özgü önerileri olan matematiksel bir tercih¬tir.”
Bir sene kadar Hawking’le çalışmış olan Don Page şöyle diyor; “Bazı insanlar -ki bunlar arasında ben ve sanırım Hawking de var- zaman kavramının evrenin başlangıcında çöktüğünü ve bu nedenle de ondan önce olmuş olanları sormanın belki de anlam¬sız olduğunu düşünüyor. Bundan daha ilerisinde standart zaman kavra-mımız yıkılmaktadır. Zamanda geriye doğru giderseniz, öyle bir noktaya ulaşırsınız ki, oradan daha ileriye gidemezsiniz. Biz bunu genellikle, zamanın başladığı nokta olarak yorumlarız. Hawking’in fikri evrenin bir başlangıcı olduğunu vurguluyordu. Bu; evrenin sonsuz olduğuna inananları kızdırdı. Tanrı sonsuz bir evren yaratmış olabilir. Ama Haw¬king’in fikri, zamana bir başlangıç yakıştırıyordu. Einstein’ın genel rö¬lativitesi bu başlangıca yaklaştıkça geçersiz kalmaktadır. Çünkü tekillik hadise-sinde bilim yasaları işlerliliğini yitirdiğinden fizikçiler tahminde bulunamamaktadırlar”
Don Page; Hawking’in sınırsızlık önerisini açıklamaya devam edi¬yor; “Sınırsızlık önerisine göre evren bir bakıma kozmik durumdaki bir zamandan başlıyor. Zaman teknik anlamda sanal yani kenarı yok. Daha çok dünyanın yüzeyine benziyor. Sanal zamanın da başlangıcı ya da ke¬narı yoktur. Sonsuza dek sürmek zorunda değildir. Sonu vardır; tıpkı siz ne kadar Kuzeye gidebiliyor olsanız da dünyanın alanı sınırlıdır. Bir yerde yolunuz sonlu olabilir. Çünkü gidilebilecek en kuzeyde bir nokta vardır. Ama başka bir açıdan, Hawking’in sınırsızlık önermesi gözlü¬ğüyle bakınca, o noktada gerçek bir son yoktur. Uçakla, benzininiz var¬sa dünya üzerinde hiçbir sınırla karşılaşmadan üç-beş tur atabilirsiniz.”
Don Page; Hawking’in buradan daha ileri giderek, evrenin başlan¬gıçta sınırı olmadığını ve bu nedenle de kendi kendine yeten bir bütün olduğunu, Tanrı’nın yaratmasına ihtiyaç duymaksızın da evrenin var olabileceğini iddia ettiğini söylemektedir. Evren tamamıyla kendi kendine yetecek ve kendi dışındaki hiçbir şeyden etkilenmeyecek¬tir.
Hawking, sınırsızlık önermesini Tanrı’yı ret veya kabul etmede eşit olduğunu söylüyorsa da şöyle sormadan da edemiyor; “Evren gerçekten kendi kendine ye-tiyorsa o zaman bir yaratıcıya ne gerek var?”
Don Page; “O zaman bir yaratıcıya ne gerek var? Tanrının evreni ya¬ratıp yaratmadığı? “ sorularının evrenin bir sınırı olup olmamasıyla -ki birçok insan sınırı ol-duğuna inanıyor- doğrudan alakalı değildir, de¬mektedir. Bu aslında olayla ilgisiz bir sorudur. Sınırsızlık, ev¬renin bir sınırı olup olmaması önermesi, Tanrının varlığı ve-ya yokluğunu öngör¬memektedir.
Don Page şöyle bir örnek veriyor; Örneğin, bir kağıda birkaç çizgi çizdiğimizi düşünelim. Bu düz çizginin iki ucu var. Zamanın o yönde ilerlediğini farz eder-sek hangi ucun başlangıç, hangisinin de son oldu¬ğunu belirlemek kolaydır. Yok, eğer zaman ters yönde akıyorsa; başlan¬gıç ve sonun yeri değişmiş olur. Bu çizgiyi so-nu ve başlangıcı olan bir evren modeli olarak düşünebilirsiniz.
Sonra şuraya çizdiğim başka bir evren modeli daha var. Bu çember şeklindeki çizgi üzerinde ilerleyen zamanda; “daha önce” kavramı var¬dır ama, çizginin sonu yoktur. Sonsuza dek onu izley bilirsiniz.
Her üç çizgiyi de ben çizdim. Yani bir anlamda her üçünü de ben yaratmış oldum. Yine de çizgilerin bir başlangıcı olup olmamasının, on¬ları benim çizip çiz-memiş olmamla hiçbir ilgisi yok (çizgileri çizen Al¬lah, onlara başlangıç ve son takdir eden biziz). Sanırım evren için de aynı şey geçerli. Hawking’in eski modeli evrene bir başlangıç ve son ya¬kıştırıyordu. Yukarıdaki düz çizgilere benziyordu. Yeni modeli ise daha çok başlangıcı ve sonu olmayan çembere benziyor. En erken zaman ve en geç zaman kavramları sıkça geçse de teknik anlamda başlangıç ve son yoktur. Ama yine de her ikisi Tanrı tarafından yaratılmış olabilir. Öyle olup olmadığını ancak kendi inancımıza sorabiliriz. Bu bilimin as¬la iddia edemeyeceği ya da yalanlayamayacağı bir sorudur.

Big Bang teorisinin enflasyon (aniden şişme, kabarma) modelinin bir versiyonu olan; “No-boundary /sınırsızlık” önerisinin ne olduğunu kısaca görelim, bun-dan sonraki bir bölümü tamamen onun eleştirisine ayırdık.
Hawking’ten dinleyelim; No-boundary şartının ne anlama geleceği hususunda yaklaşık bir hesaplama yaptık. Evreni, üzerinde çok ufak yoğunluk değişiklikleri-nin olduğu mükemmel bir düzgünlükte ve izotropik bir arka plan olarak ele aldık. Gerçek zamanda evren, genişlemesine çok küçük bir yarıçap¬la başlamış görünecektir. Belirsizlik ilkesi, ilk evrelerinde evrenin tü¬müyle düzgün olamayacağını, çünkü parçacıkların konumları ve hızla¬rında bazı belirsizlikler ya da düzensiz değişimler olması gerektiğini önerir. Sınırsızlık koşulunu kullanarak evrenin gerçekten de belirsizlik ilkesinin izin verdiği en az düzensizlik ile başladığını hesapladık. Başlangıçta geniş-leme enflasyonel denen türde, diğer şişen model¬lerdeki gibi aniden kabarma şeklinde olacaktır. Saniyenin çok küçük bir kesrinde, evren 1030 kat kabarmıştır.
Şişme büyük ölçekte düzgün ve izotrop (aynı ve tek tip) olan ve yeniden çökmeyi önlemek için tam kritik hızda genişlemekte olan bir evren yaratmış olduğu için iyi bir şeydir. Enflasyon aynı zamanda evrenin tüm içeriğini sözcüğün tam anlamıyla hiç bir şeyden yaratmış olduğu için de iyi bir şeydi. Evren Güney Kutbu gibi tek bir nokta iken içinde hiçbir şey yoktu. Ama şim¬di evrenin şu an gözlemleyebildiğimiz kısmında en az 1090 parçacık bulunuyor. Tüm bu parçacıklar nereden geldi? Bu-nun cevabı; kuantum fiziğinin, maddenin parçacık-karşı parçacık çiftleri şeklinde enerjiden yaratılmasına imkân vermesidir. Peki, bu maddeyi yaratmak için gerekli enerji nereden geldi? Bunun cevabı da, onun evrenin kütlesel çekim enerjisinden ödünç alınmış olduğudur. Evrenin tam olarak maddenin pozitif enerjisini dengeleyen muazzam bir negatif küt¬lesel çekim enerjisi vardır. Şişme döneminde evren daha fazla madde yaratılmasını finanse etmek üzere kütlesel çekim enerjisinden çok bü¬yük miktarda borç almıştır. Sonuç Keynes’çi (Borçlanarak büyüyen) eko¬nominin bir zaferi olmuştur. Kütlesel çekim enerji borcu evrenin sonu¬na kadar ödenmesi gerekme-yecektir.
Evren, ilk zamanlarında tamamen homojen ve izotrop olmuş ola¬mazdı. Çünkü bu kuantum mekaniğinin belirsizlik ilkesine aykırıdır. Onun yerine izotrop yoğun-luktan ayrılmalar olmuş olmalıdır. Sınırsız¬lık önermesi; bu yoğunluk farklılıklarının en alt durumlarında başlaya¬cağı, yani belirsizlik ilkesine uygun olarak mümkün olduğu kadar kü¬çük olacakları anlamına gelir. Ancak, enflasyonist genişleme sırasında bu farklılıklar büyür. Enflasyonist genişleme dönemi bittikten sonra ev¬renin bazı yerlerinde diğerlerine göre biraz daha hızlı genişleyen bir ev¬ren kalır. Daha yavaş genişleme bölümlerinde, maddenin kütlesel çeki¬mi genişlemeyi daha da yavaşlata-caktır. Sonunda genişleme epey aza¬lınca kütlesel çekim galaksileri ve yıldızları oluşturmak üzere büzecek¬tir. Böylece sınırsızlık önermesi çevremizde gördüğümüz tüm karmaşık yapıları açıklayabilir. Ancak; sınırsızlık önermesi evren konusunda yal¬nızca tek bir tahminde bulunmaz. Onun yerine her birinin kendi olası¬lığı olan tüm bir mümkün geçmişler ailesi hakkında tahminlerde bulunur.
Evrenin geçmişi hakkında tüm olasılıkları toplayan “tekillik ihtimali” bu teoriden zo¬runlu olarak ihraç edilir. Edilmek zo¬rundadır. Zira tekillik problemini ma-tematiksel olarak izah edemeyiz. Hâlbuki evrenin geçmişinde tekilliklerin bulunması da kuvvetle muhte¬meldir. Ama biz tüm olası ihtimalleri isteğe bağlı olarak seçmek-teyiz. Nedeni çok basittir. Bilimin uzay-zamanın bu tür tekil geçmişlerinin olasılıkları konusunda tahminde bulunamayacağı endişesidir.
Biz; evrenin sadece tekil olmayan, eğri uzayları taşıyan bir geçmişler toplamını tercih etmekteyiz. Bu durumda evreni tam olarak bilimin yasaları belirler, nasıl başladığını belirlemek üzere “evrenin dışında bir Güç”e başvurmak zorunluluğu kalmaz.
Evrenin yalnızca tekil olmayan geçmişlerin bir toplamıyla durumu¬nun belirlenmiş olduğu önermesi, bir bakıma elektrik direğinin altında anahtarını kaybetmiş sarhoşun durumuna benzer. Orası anahtarını kay¬bettiği yer olmayabilir. Fakat bulabileceği tek yerdir. Aynı şekilde evren tekil olmayan geçmişlerin bir toplamının ta-nımlandığı bir durumda ol¬mayabilir. (yani, sarhoş anahtarını elektrik direğinin lambası altında de¬ğilde, başka yerde de kaybetmiş olabilir) Fakat bu bilimin evrenin na-sıl olması gerektiği konusunda kestirimde bulunabileceği tek yerdir.
Yine Hawking şöyle diyor; Zaman ve uzayın sınırsız ve sonlu oldu¬ğu düşüncesinin yalnızca bir öneri olduğunu vurgulamak isterim. Bu bir başka ilkeden çıkarı-lamaz. Bu önerinin doğru olup olmadığı; ancak gözlemlerle doğrulanan ön tahminlerde bulunup bulu¬namayacağına bağlıdır. Ancak bu ön tahminlerde bulunmak da iki nedenden dolayı çok zor görünüyor. Birincisi; büyük birleştirme teorilerinden hangisinin genel rölativite ile kuantum mekaniğini başarı ile birleştire¬ceği bilinmiyor, ikincisi; tüm evreni ayrıntılarıyla tanımlayacak her¬hangi bir model, hesapla kesin öngörülerde bulunabilmesi için matema¬tiksel açıdan çok zor ve karmaşık olacaktır.
Sınırsızlık önermesinin ön tahminlerinden biri şudur; Evrenin deği¬şik yönlerden yaklaşık aynı hızda genişlemesiyle, evrenin yoğunluğu¬nun şimdiki değerde ol-masının ihtimali birlikte hesaplanabilir. Şimdiye kadarki modellerde bu olasılık hesaplandığında çok yüksek çıkmaktay¬dı. Sınırsızlık önermesi ise; evrenin şimdiki ge-nişleme hızının her yön¬de yaklaşık aynı olmasının son derece muhtemel olduğunu öngörmek¬tedir. Bu da mikrodalga kozmik fon radyasyonunun her yönde hemen hemen aynı şiddetle olduğunu ölçen gözlemlerle uyum arzetmektedir. Evren bazı yönlerde diğerlerinden daha hızlı genişliyor olsaydı, bu yön¬lerde radyasyonun şidde-ti fazladan kırmızıya kayma nedeniyle azalmış olurdu. COBE uydusunun verilerini değerlendiren İngiliz astrofizikçi, Martin Rees’e göre; “Veriler enflasyon modeli-ni ispatlamasa da, destekliyor görünmektedir.
Enflasyon Teorisinin “No-Boundary” Versiyonuna Eleştiriler

Hawking’in önerisi bir teoridir. Her bir teori de; doğrulanabilme ya da yanlışlanabilme vasfına sahip olmalıdır ki, bilimsel olabilsin. Hawking’in “no-boundary” önermesi, Yaratılan Evren düşüncesi¬nin, enflasyon /aniden kabarma modelinin bir versiyonudur. 1970’li yılların sonunda, Big Bang senaryosunu daha da geliştirmek dü¬şüncesiyle Alan Guth, Andrei Linde, Richard Gott ve tekrar Andrei Linde ve son olarak da Hawking-Jim Hartle değişik bir enflasyon modeliyle bilim vitrinine arz-ı endam ettiler.
Hawking’in hocası Dennis Sciama’nın dediği gibi; Hawking’in, no-boundary önermesi yeni bir fizik önerisidir. Henüz tam olarak onay-lan¬mamış ve hâlâ da tartışmalı olan bir önermedir.
İşin başında söylediğimiz gibi, tüm evren modelleri; kelimenin ger¬çek anlamıyla “bir senaryo”dan ibarettir. Evrenin yaratılışını gören ol-madığı gibi bunun tekrarını laboratuarda yineleyememekteyiz de!
Kip Thorne’un da işaret ettiği gibi; Hawking, 1960’lı ve 1970’li yıl¬lardaki matematiksel kesinliği bir kenara bırakmış, şimdilerde daha çok olasılıklarla ilerlemeyi tercih etmektedir.
Hawking birçok özel tercihler yapıyor, şartlı önerilerim şayet doğ¬ruysa diyor. Kendisinin de dört gözle beklediği gibi kütlesel çekim kuv¬vetiyle diğer üç kuvveti birleştiren, Her Şeyin Teorisi (TOE), “GUTs” henüz başarılamamış, matematik iskeleti oluşmamış, hele hele hiç sı¬nanmamıştır. Belki önümüzdeki birkaç on yıl içinde bulunabileceği tah¬min edilmektedir. Belki de hiçbir zaman bulunamayacaktır, bilmi-yoruz. Yine kendisinin de itiraf ettiği gibi; genel rölativiteyi kuantum mekaniği ile birleşti¬recek teori acaba hangisidir? Superstring /süpersicim, yay, Süpermembrane /Süperzar, ya da bunların dışında bir üçüncü veya dördüncü, bilemiyoruz?
Hawking aslında biraz acele ediyor. Yaşamı adeta pamuk ipliğine bağlı, malum hastalığı sebebiyle ölümle yaşam arasında, her an gidip-gelen bir bilim adamı. Çalışmalarının meyvelerini devşirmeden dünyadan ayrılmak istemiyor olabilir. Bir ömür verdiği çalışmalarının seme-resini görmek isteyebilir. Belki bir bakıma haklı da! Einstein’da, ömrünün son otuz yılında “Büyük Birleştirme Teorisi”ni bulmak için çıl-gınca uğraş vermişti.
Aslında Hawking’in yanlış anlaşıldığı ve bazı ateist ideologlarca çar¬pıtıldığı da çok söylenmektedir. Hawking o kadar şart koşuyor ki, şu şöyleyse, bu böyleyse, belki diyor. Bu çabayı da sırf ‘evrenin dışında bir güce başvurmamak’ için yaptığını, bilim yasaları her şeyi açıklayabilecekse diye belirtiyor. Bu bir bakıma; “Kaynanam kız ise…” tekerlemesi¬ne benziyor. “Şu kadar yıllık evli olduğuma, bu kadar çocuğum bulun¬duğuna göre, nasıl kız çıkar !?”
Steingalt’ın dediği gibi; “Astrolojinin/ falcılığın bütün sırrı da ‘eğer’lerin, şayet’lerin’ akıllıca kullanılmasından ibaret değil midir?”
¬ Şu sözler Hawking’e ait; “Kâinatın bir başlangıcı oldukça, bir yaratı¬cı varsayabiliriz. Ama ya kâinat tümüyle kendine yeterli, sınırsız ve ke¬narsız ise… Ne başı ne sonu olacaktır. O halde bir Tanrıya ne gerek var?”
“Evrenin sınır koşulu, sınırı olmamasıdır, diyorsak evren tamamıyla kendine yetecek ve kendi dışındaki hiçbir şeyden etkilenmeyecektir, ne yaratılacak, ne de yok edilecektir. Yalnızca olacaktır. O halde, bir Yara¬tana ne gerek var?’
1992 başında BBC’de Hawking ile yapılan bir röportaj yayınlandı. Hawking’e açıkça Tanrıya inanıp inan¬madığı soruldu. Hawking, “Be-nim teorilerim Tanrının varlığını veya yokluğunu öngörmez, ben sadece fizik yasalarının evrenin başlangıcın¬dan itibaren geçerli olduğunu, Tanrının pek fazla bu yasalara müdahale etmediğini, gelişi güzel olmadığını söylemekteyim.” Hawking’in bu düşüncesine göre güya, “Ka-nunları koyan Tanrı, koyduğu kanunlara müdahale etmediğine göre, koyduğu kanunlara mahkûm oluyordu(!)” Hawking; “Ama, neden evren var olmak zorundadır, diye sorarsanız bu sorunun cevabı sizi Tanrının varlığının deliline götürür” demektedir.
Hawking’in, “evrenin zaman bakımından sınırının/başlangıcının olmaması” önermesi doğru kabul edilse bile, bu zamansızlık içinde bir başlangıcın/yaratılışın olduğunu dışlamaz. Zaman; her halükarda, kendisini var eden, zaman dışı, zamana muhtaç olmayan, zamanın sahibi olan, bir Yaratıcıya ihtiyaç duyacaktır. Maddi bir varlığın zaman ve mekân içinde bile sonsuzluğu düşüncesi, teorik planda olsa bile, madde ötesi, zaman ve mekândan münezzeh bir yaratıcının varlığına karşı çıkamaz. Maddî olan her bir şeyin sonu olduğu gibi, başlangıcı da olmak zorundadır. Zamansızlığın içinden zamanın çıkması, yokluğun içinden varlığın çıkması, mekânsızlığın içinden neredeyse sonsuz denilecek kadar büyük bir mekân /uzayın çıkması, nasıl olur da, evrenin sınırının /başlangıcının olmadığı önerisiyle bağdaşabilir?
Enflasyon teorileri her şeyin kelimenin tam anlamıyla, “hiçbir şey”den yani, “yoktan” yaratıldığını da söylemektedirler.
Hawking; “Uzay ve zamanın sınırsız ve sonlu olduğu düşüncesinin yalnızca bir öneri olduğunu vurgulamak isterim. Bu bir başka bilimsel ilke gibi, başka bir ilkeden çıkarılamaz” demektedir.
Bütün mater¬yalist düşüncelerin değişmeyen temel yaklaşımı; uzay ve zamanın son¬suzluğu ileri sürülerek, evrenin tabiatüstü bir yaratıcı-sına muhtaç ol¬madığı fikri üstü kapalı bir şekilde ima edilir.
Kendi kendine yeterli evren fikri, aslında sonsuz kudretle donatıl¬mış Tanrı’nın evsafını tabiata vermekten başka bir şey değildir. İster Tanrı fiziktir diyen eski Yunanlılar olsun, isterse de, ‘evren en bedava yemektir’ senaryosu olsun bize evrenin niçin var olduğunu da söyle-me¬lidirler. Ayrıca, kütleler, artı ve eksi yükler ve evrenin diğer tüm nite¬liklere niçin sahip olduğunu da söylemeliler. Bunların tümünü kuşa-tan bir büyük birleşik teori bulsak bile, niçin başka biri değil de bu ‘süper yasa? Bedava yemek senaryosu, ihtiyaç duyduğumuz her şeyin bu yasa¬lar olduğunu söyler. İyi ama, yasalardan ne çıkar? Onlar, evren varlığa gelebilsin diye başlangıçta “orada” olmak zorundadırlar. Koz-mosu ya¬ratabilsin diye bir anlamda kuantum geçişini sağlamak için kuantum fi¬ziği, evrenden önce oralarda bir yerde bulunmak zorundadır.
Yine Hawking; evrenin dışında bir güce /Tanrı’ya başvurmadan evre¬ni açıklayabilme hevesinden dolayı matematiğin altından kalkamadı-ğı gerekçesiyle tekillik problemini zorunlu olarak (!) evrenin geçmişindeki muhtemel olasılıklardan çıkarmaktadır. Bunu da sırf bilim yasala-rı evrenin başlangıcını açıklayabilsin diye yapmaktadır. Haw¬king; “Biz evrenin, sadece tekil olmayan eğri uzayları içeren bir geç¬mişler top-lamını tercih etmekteyiz” demektedir. Doğal olarak tercih hakkını Hawking bu yönde kullanabilir. Ne var ki, evrenin geçmişinde tekillikle-rin bulunulması kaçınılmazdır. Ama Hawking, tüm olası ihti¬malleri isteğe bağlı olarak seçmektedir. Gerekçesi de şudur; bilimin bu tür tekil-likleri hesaplayamayacağı endişesidir.
Hawking; “Anahtarını kaybe¬den sarhoşun gece karanlığında anahtarını bulabileceği tek yer sokak lambası¬nın altıdır” diyerek bu tercihini niçin yaptığını baştan açıkça söylemektedir. Sarhoş, anahtarını cadde üzerinde herhangi bir yerde de düşürmüş olabilir, ama bulabileceği tek yer sokak lambasının aydınlattığı direğin altıdır. Tıpkı bunun gibi, tekillik¬leri matematik halledemiyor, bilimin yasaları burada geçerlili-ğini yitir¬iyor diye tekillikleri teorisinden kovuyor. O sadece bilim yasalarının ge¬çerli olduğu, tekilliklerin zorunlu olarak ihraç edildiği, yok sayıldığı yerde evrenin başlangıcı hakkında birtakım tahminlerde bulunmaya girişir. O uzun karanlık sokağın tamamında değil, yalnızca sokak lambasının aydınlatabildiği yerde, çok özel şartların keyfi olarak seçildiği bir düzlemde bilimsel faaliyet yapar!
Termodinamiğin ikinci yasası, entropinin /düzensizliğin ileriye doğ¬ru arttığını söyler. Düzensizliğin arttığı zaman yönü, evrenin genişle-diği zaman yönüyle (zamanın termodinamik oku ile kozmolojik ok) aynıdır. Hawking, kuantum mekaniğinin belir¬sizlik ilkesinin izin verdiği ölçüde zamanın başlangıcının uzay-zamanda düzenli ve düzgün olması ve evrenin genişlemesine, çok düzgün ve düzenli bir durum¬dan baş-laması gerektiğini söyler. Hâlbuki evren karmakarışık ve dü¬zensiz bir durumla da başlamış olabilir. Şu an yaşadığımız muazzam düzgün-lükteki evreni netice verecek, “düzenlilik” bir ihtimal ise, “dü¬zensizlik” sonsuz ihtimaldir. Düzenlilik gibi son derece küçük bir ihti¬mali -ki tek ihtimaldir- düzensizlik gibi sonsuz ihtimale tercih ederek senaryosuna başlamaktadır.
“Evrenin ilk durumu tamamen gelişi güzel se¬çilmiştir. Bu evrenin ilk dönemlerinde büyük bir olasılıkta düzensiz ve karmakarışık bulu-nabileceği durumlar, düzenli ve düzgün bulunabile¬ceği durumlardan sayıca çok daha fazladır. Her durum eşit olasılıkta ise, evrenin düzen-siz ve karmakarışık durumda başlaması daha olasıdır. Çünkü bu durumlar daha çoktur” diyen Hawking; Nasıl olur da No-boundary teorisini, tek bir ihtimal olan düzenli durumla başlatmaktadır?
Dikkatli birinin gözünden kaçmadığını biliyorum. Hani Haw¬king, her şeyi olasılığa, ihtimale, şansa, tesadüfe bırakıyordu? Evrenin dü-zensiz başlaması neredeyse sonsuz ihtimal iken, gitti tek bir ihtimal olan düzenli, mükemmel bir başlangıç senaryosu seçti. Galiba Hawking, zorlandı¬ğında bilimin yasalarını (tesadüfleri) değil, sonsuzda bir ihtimali tercih ediyor. Hawking de bunu itiraf ediyor; “Böylesine düzensiz ilk koşulla¬rın, bugün büyük ölçekte böylesine düzgün ve düzenli evrenimizin çı¬kış noktası olabileceğini kavramak çok zor” Aslında zor de-ğil Mr. Haw¬king! Çok doğal ve kolay, belki de Tanrı’yı işin içine sokmadan izah etmek çok zor olsa gerek.
Eğer evren gerçekten ilk evrelerinde karmakarışık düzensiz bir durumla başlamış olsaydı, bu düzen¬sizlik şu anki üst sınırdan çok daha fazla miktarda kara delik oluşma¬sıyla neticelenirdi. Şu ankinden daha fazla erken kara delik olsaydı, bunlar da gama ışını neşredeceğinden, bu fazladan erken karadelikleri gözlemleyebilirdik. Ne var ki, böyle bir gözlem ve¬risi yok.
Hawking; “Kainatın şu andaki durumu ile ilgili iki ihtimalle karşı karşıyayız. Ya kâinat ezelden beri vardır, ya da geçmişte sonlu bir za-man önce, bir tekillikle başlamıştır” diyor.
Hawking, her iki ihtimale de taraftar değildir. Kâinatın sonsuzdan beri var olduğunu söyleyen çoktan demode olmuş birinci ihtimalin ta-raftarı görünemez. Beri taraftan kâinatın bir başlangıcı olmasına da taraf görünmek istemiyor. Çünkü o za¬man Tanrı’yı işin içine katmak zorunda kalıyor. O üçüncü bir ihtimalden söz ediyor. Çekim kuvveti ile kuantum teorisi birleştirildiğinde (çeki¬min tanecik kuramı) yeni bir ufuk açacak, böylece Hawking; “Ne kâinat ezelidir, ne de bir başlangıcı vardır” demeye mecbur kalmayacak. Bunun yerine; “Uzay-zaman sonlu ama sınırsız ve kenarsızdır. Tıpkı yeryüzündeki boyutlarda hareket eden birinin hiçbir zaman yeryüzü¬nün kenarını, sınırını bulamama-sı gibi! Mademki, sınır yok, o halde sı¬nırdaki davranışı, kâinatın doğuşunu bilmeye de gerek yok. Bilim ka¬nunlarının işlemediği bir başlan-gıcın şartlarını belirlemek için bir Yara¬tıcıya başvurmaya da lüzum kalmayacak.”
Fakat ne var ki, Yaratıcıya başvurmayı gerektirecek o kadar sebepler var ki, Hawking’de bunları görmezlikten gelemiyor. Şöyle hayıfla-nıyor; “Kâinat kendi kendine yeterli olmasına yeterli de, şaşılası bir gerçek ki; elektronun elektrik yükü, proton ve elektronun kütlelerinin oranı gibi pek çok temel sayı, hayatın meydana gelmesini mümkün kılmak için çok inceden inceye ayar edilmiş görünmektedir. Örneğin; elektronun elektrik yükü azıcık değişik olsaydı, yıldızlar ya hidrojen ve helyumu yakamayacak, ya da patlayamayacaktı. Bu durumda güneş gibi bir yıldı¬zın ışığından mahrum kalacaktık. Güneş gibi bir yıldız, yakıtını bitirip süpernova şeklinde patlamazsa, ağır elementler uzaya saçılmayacak, doğal olarak dünyamız da oluşmayacaktı. Şurası bir hakikat ki; bu sayı¬ların değerleri herhangi bir zeki yaratığın gelişimini mümkün kılmak için çok özel seçilmiştir. Çoğu sayıların değerleri çok güzel olsa da, bu güzelliğe bakıp hayran kalacak kimsenin olmayacağı evrenlere yol aça¬caktır. Bu yaratılış da bilim kanunlarının seçiminde ilahi bir gayenin delili olarak görülebilir”
Kâinatın ilk durumunun çok dikkatle seçilmiş olması gerektiğini o da inkâr etmiyor. Bu durumda; “Kâinatın niçin tam bu biçimde başla-mış olduğunu, bizim gibi varlıkları yaratmaya niyetlenmiş bir Yaratıcı¬nın işi olmasının dışında açıklamak zor olacaktır” diyor.
Hawking’in taraftar olduğu “zayıf antropik ilkeye” göre; çok sayıda farklı ve değişik evrenler vardır. Her birinin fiziksel parametreleri ve başlangıç koşulları için farklı değerleri vardır. Bunlardan birinde zeki yaratıkların gelişmesine imkân tanıyan uygun koşullar bulunabi-lir.
Hawking’i dinlemeye devam edelim; “Bilim tarihi tümüyle olayların keyfi bir tarzda oluşmadığının, belli bir kurulu düzenin yavaş yavaş far¬kına varılışıdır. Bu düzenin yalnızca bilim yasaları için değil, uzay-zaman sınırındaki koşullar için de geçerli olduğunu varsaymak çok do¬ğal olacaktır. Hepsi de yasalara uyan, ilk koşulları değişik, çok sayıda evren modeli bulunabilir Evrenimizi tanımlayabilecek modeli seç-mek için bir ilke olmalı. Bu ilke de ‘düzensiz sınır koşulları’ olabilir. Bu ko¬şullar açıkça söylemeden, evrenin ya sonsuz büyüklükte (!) ol-duğunu ya da sonsuz sayıda evren (!) bulunduğunu var sayarlar. Düzensiz sı¬nır koşulları altında, büyük patlamadan hemen sonra uzayın belirli bir bölgesini, belirli bir durumda bulmanın ihtimali ile aynı bölgeyi başka herhangi bir durumda bulmanın ihtimali bir anlamda aynı-dır. Bu kâinatın ilk durumunun tamamen düzensiz ve karmakarışık olduğu an¬lamına gelir. Çünkü kâinatın karmakarışık ve düzensiz buluna-bileceği durumlar düzenli ve düzgün bulunabileceği durumlardan sayıca çok daha fazladır. Her durum eşit ihtimalde ise, kâinatın bugünkü düzenli ve düzgün hali, bu sayısız ihtimallerden sadece biridir. Diğerleri ise çok çok fazladır. Böylesine düzensiz ilk şartların bugün, büyük ölçüde böy¬lesine düzgün ve düzenli kâinatımızın çıkış noktası olabileceğini kavra¬mak çok zor” demektedir.
Hawking’in bir yaratıcıya başvurmamak uğruna başına gelenleri, ne zorlu maceralara giriştiğini görmeye devam edelim. “Eğer Evren ger-çekten sonsuz büyüklükte ise, ya da sonsuz sayıda evren varsa bir yerlerde düzgün ve düzenli bir biçimde başlamış birta¬kım büyük bölgele-rin bulunma olasılığı vardır. Bu biraz her birinin önünde birer daktilo bulunan maymunların durmaksızın tuşlara basması öy¬küsüne benzer. Maymunların yazdıklarının hemen hepsi saçma sapan olsa da, tamamen rastgele ve tamamen şans eseri olarak Shakespeare’in sonelerinden birini (to be or not to be) ortaya çıkarabilecektir.”
Bunun çok küçük bir ihtimal olduğunu söylüyorsanız, trilyon kere, trilyon kere trilyonda bir gibi, hemen yılmayın. Hayal gücünüzü zorla-yın, maymunların sayısını arttırın. Trilyonların sonuna, birkaç trilyon daha ilave edin. Ve maymunların tuşa basmalarını hızlandırmak için onlara hızlı olmalarını emredin. Göreceksiniz er geç anlamlı bir cümle çıkacaktır (!)
Tıpkı bunun gibi; düzensiz kâinatın tesadüfen hayatı oluşturması her ne kadar imkânsız gibiyse de; kâinatın sonsuz büyüklükte olduğu¬nu ya da sonsuz evrenler olduğunu hayal ederek bunlardan birinde te¬sadüfen hayatın oluşması mümkün olabilir (!) Hawking, hayal dünyasını çalıştırmaya devam ediyor; “Her biri kendi ilk durumuna uygun, belki de kendi bilim kanunlarına sahip, çok sayıda değişik evrenler, ya da tek bir kainatın çok sayıda değişik bölgeleri vardı. Şüphesiz, bu kâinatların çoğunda şartlar karmaşık organizmaların gelişimine uygun ol-mayacak¬tır. Yalnızca bizim gibi bazı evrenlerde yaratıklar gelişip, şu soruyu so¬rabilecektir; Kâinat niçin gördüğümüz gibi? O zaman cevap basittir. Başka türlü olsaydı, biz burada olmazdık’’
Hawking’e göre, evrenin şu andaki şekliyle kendi kendine olması, çok ama çok küçük bir ihtimaldir. Gerçekleşmesi de çok zordur. Ama yine de muhtemel ve mümkündür. İşte Hawking’e göre; trilyonlarca sa¬yıda muhtemel kâinatlardan birinde maya tuttu ve artık buradayız. Hay¬ret, kâinat nasıl oldu da, tam hayatı imkân verecek şekilde böylesine dü¬zenli ve düzgün oldu? Hawking bu soruyu gereksiz buluyor Çünkü za¬ten bu çok küçük ihtimal gerçekleşmemiş olsaydı böyle bir soru da ol¬mayacaktı. Sen bu soruyu sorduğuna göre demek ki bu ihti-mal gerçek¬leşmiş (!) Ne olmuş yani! “Evren’de fizik yasaları neden böyle?” sorusuna, “Biz olduğumuz için böyle” ile cevap vermek yeterli midir?
Hawking’in hatasını bulmak için, ona hatasını gösterebilmek için çok sayıda, trilyonlarca evrenin olmadığını ispatlamak zorundasınız. İs-patlayamadığınız sürece Hawking haklıdır (!)
Hâlbuki Mecelle’de bir kaide vardır: “Delil iddia edene, yemin inkâr edene gerekir” diye. Hawking sonsuz evren olduğunu iddia ediyor-sa, bize birkaç tanesini getirip gös¬termesi yeterlidir. Ki bunu hiç kimse ne iddia edebilir, ne de bize bir¬kaç tane evreni getirip gösterebilir. Evrenin sonsuz olamayacağı, bizzat; no-boundary, sınırsızlık ve enflasyon teorisinin icabıdır. Evren sonlu¬dur (başlangıç, son ve kütle ola-rak) ama sınırsızdır diyorlardı. Sayısız evren olamayacağı çok kesindir.
Hawking bize başka evrenleri tutup getirse bile, daha çetin prob¬lemler onu bekliyor. Evrenin düzenli şekilde başlamasını, soluklanmaksı-zın daktilo tuşlarına habire basan maymun sürüleriyle tesadüfen izah etse bile kâinatın niçin var olduğunu, varlığının yokluğuna niye tercih edildiğini, maddesi¬nin, enerjisinin nereden geldiğini de izah etmelidir.
Hawking’de; “Evrenin maddesi ya da enerjisi nereden gelmiştir?” diye sormakta. Cevabı şu; “Kuantum teorisine göre parçacıklar enerji-den, parçacık-karşı parçacık şeklinde yaratılabilir” Ama bu kez enerji¬nin nereden geldiği? sorusu belirir. Hawking’in buna da cevabı; “Evre-nin toplam enerjisinin tam tamına sıfır olduğu” dur. Hawking bundan sonra kainattaki enerjiyi artı ve eksi olarak ikiye ayırıyor. Artı ve ek-sile¬ri birbirleriyle topladığında; “sıfır enerji” kalıyor. Ve böylelikle kâinatın toplam enerjisi sıfır oluyor. Ve Hawking’e göre böylece kaina-tın nasıl hiçlikten başlayıp enerjisini arttırdığı da anlaşılabilir(!) Mademki, sıfır kere sıfır, eşittir; sıfırdır. O halde, kâinat zamanla enerji miktarını iki katma çıkarırken, enerjinin korunumu kanunu ihlal etmeden, eksi kütlesel çekim enerjisini de iki katma çıkarabilir. Alan Guth deyimiyle, bedava yemek olmaz derler ama, kainatın kendisi en bedava yemek(!)
Hawking devam ediyor; “Evrendeki madde, kendi kendisini kütle¬sinden dolayı çekmektedir. Birbirine yakın iki madde parçası, birbirine uzak aynı iki madde parçasından daha az enerjiye sahiptir. Çünkü on¬ları birbirine doğru çeken kütlesel çekim kuvvetine karşı koyarak ayır-manız için enerji harcamanız gerekir. Şu halde; kütlesel çekim alanının bir anlamda eksi enerjisi vardır. Uzayda kabaca düzgün dağılmış bir ev¬ren göz önüne alındığında, bu eksi kütlesel çekim enerjisinin, madde¬nin taşıdığı artı enerjiyi tastamam götürdüğü gösterilebilir.”
Bu yüzyıldan önce maddenin doğal araçlarla oluşturulamayacağı ya da yok edilemeyeceği bilim adamlarınca kabul edilmiştir. Maddenin kimyasal yapısı değişebilir ama maddenin toplam miktarı istisnasız de¬ğişmez kabul edilirdi. Böylece bilimciler maddenin kaynağı mesele-sin¬den dolayı, sonsuz ömürlü bir evrene inanmaya ve de büsbütün bir ya¬ratılış ihtiyacından kaçınmaya yöneldiler. Ölümsüz bir evrende, madde sonsuza dek var olabilir ve onun kökeni göz ardı edilirdi. Maddenin do¬ğal araçlarla yaratılamayacağı inancı 1930’lu yıllarda labora-tuarda madde ilk defa üretildiğinde hüzünlü bir şekilde çöktü. Aslında bu hikâye 1905’te, E= m.c2 denklemiyle, maddenin enerjide hapse-dildiği anlaşıldığında başlamıştır. Yoğunlaşmış enerjiden, yeni parçacıklar oluş¬turulması Dirac’ın pozitronu haber vermesiyle somut hale geldi. Madde ve antimadde laboratuar şartlarında daima simetrik olarak yaratılması¬na rağmen, büyük patlamanın ilk 10-36 cı saniyesinde, sıcaklığın 1024 °C olduğu sırada, her bir milyar antiproton için bir milyar bir (milyar + 1) proton fazladan meydana getirilmiş, bu fazlalık daha sonraki anti madde-madde meydan savaşında gittikçe çoğalmış ve şu anki evrenimiz bu asimetrinin ufacık fazlalığından meydana gelmiştir. Çekimin çok güçlü olduğu eğri uzayda hapsedilen enerji, madde ve anti-madde parçacıkla¬rını oluşturabilir. Böylece madde boş uzaydan kendiliğinden çıkar. Bu¬rada enerji eğri uzaydan gelmiştir. Buna ilave olarak, maddenin sıfır enerji durumundan yani hiç yoktan yaratılmış olabileceği ihtimali yok değildir. Hareket /kütle enerjisi pozitiftir, çekim enerjisi negatif¬tir. Evrenin toplam enerjisi sıfırdır. Sıfır kere sıfır, sıfırdır. Evren pozitif madde enerjisinin miktarını iki katına çıkarırken enerjinin korunumu kanununu ihlal etmeden negatif çekim enerjisini de iki katma çıkarabi¬lir. Yalnız bu, evrenin ilk anlarında enflasyonel bir tarzda kabardığı sı¬rada olabilir. Süper soğutulmuş du-rumda evren dev boyutlarda kabarırken madde enerjisi yerinde sayar. Artan negatif çekim enerjisi parçacık oluşturacak pozitif enerjiyi art-tırır. Boş uzaydan, sıfır enerjiden madde¬nin harikulade yaratılışı ilahiyatçıların yoktan yaratılışı ile belki aynı anlama gelmektedir.
Paul Davies; “Kâinat içinde her şeyin tek tek mutlaka bir sebebi var gibi. Ama yine de bütün olarak kâinatın sebebi nedir? Kâinat niye bu haliyle vardır? sorusunun derinliğiyle baş başa kalırız” der ve şöyle devam eder; “Fizik dünya da her olay kendisinin dışında bir olay ile açıklanır. Bir olay açıklandığında, açıklamamız başka bir olay cinsinden olur. Mesela; atomu açıklamak için elektronu, nükleotidi açıklamak için DNA’yı sabit kabul ederiz. Onun adeta ezelden var olduğunu kabul ederek mantık yürütürüz. Oysa işin aslı öyle değildir. Üstelik kâinatta her bir şey her şeyle bağlantılıdır. O yüzden bir şeyi açıklamak için bütün kâinatı açıklamak icap eder. Oysa açıklamak durumunda olduğumuz olay, bütün varlık âlemiyse bunu açıklayacak fiziki anlamda başka bir şeyimiz yoktur. Dolayısıyla evrenin varlığına yönelik her açıklama fizik ötesi, ya da; tabiatüstü bir şeye dayanmalıdır. Bu şey Tanrı’dır. Evren, Tanrı onun bu tarzda olmasını seçmiş olduğu için bu tarzdadır”.
George Davis’te şöyle der; “Kâinat şayet –iddia edildiği üzere- kendini yaratabilmiş ise, kâinat bir yaratıcının nitelikleri ile donanmış demektir. Ve bu kabul edilirse, kâinatın kendisinin de ilah olduğu sonucuna varmak zorunda kalırız”.
Burada önemli bir husus vardır. Artı enerji miktarıyla eksi enerji miktarının birbirine eşit olması, yani toplamının sıfır olması; fizikçiye eksi olarak görünen enerji miktarının, artı olarak gözüken enerji mikta¬rına eşit olması demektir. Enerjinin yok olması değil. Bu tıpkı bir mil-yon borcu olan adamın, bir milyon da cebinde parası olmasına benzer. Gerçi parayı borçlandığı kimseye verince, cebinde para kalmaz ama bir milyon Türk lirası da yok olmaz. Verdiği kimsede mevcuttur. Bu aynı miktardaki eksi sayıyla artı sayının birbirini sıfıra eşitlemesi gibi-dir. Ya¬ni toplamları sıfır olduğu halde gerçekte elimizde iki tane birbirine eşit nicelik var. Bugün evrenin hem muazzam bir çe-kim/gravitasyon gücü vardır, hem de 1090 parçacığın olduğu muazzam bir kütlesi vardır.
Hawking’in düşündüğü gibi matematiksel toplamın sıfır ol¬ması, yokluk anlamına gelseydi, bütün eksi sayıları artılı eşleriyle karşı karşıya getirip hepsini bir daha görmemek üzere matematik kitapların¬dan silebilirdik.
Ayrıca entropi sorunu ortada durmaktadır. Evrendeki değişimlerin gittikçe daha fazla düzensizliğe açtığını söyleyen meşhur termodina-miğin II. yasası. Entropi daima artar. Entropinin azalarak, kaostan bir düzen çıkması, son derece zayıf bir ihtimaldir. Parçalarına ayrılmış bir saatin, bir fıçıda çalkalandıktan sonra tekrar çalışan bir saat olarak yere düşme şansı nedir ki! Büyük patlama’ya yol açan şey de, böyle şanslı bir kaza mıdır? Evrenimiz olağanüstü bir rastlantı sonucunda ortaya çıkan tersine çevrilmiş bir entropi olgusu mu? Yoksa tam anla-mıyla bir mucize midir?
Hawking’e şunları da sormalıyız. Evrenin ta başlangıcına kadar fizik kanunlarının geçerliliğini götürdük, her şeyin sebebini, neticesini bul¬duk. Şu niçin böyle? Şu kanuna göre. Ya şu? O da bu kanuna göre. Yani özetle kanunlarla her şeyi formüle edip, izah ettik. Pekâlâ;
*Bu formüller sebep midir? Yoksa sonuç mudur? “Su içmek, susuzluğu giderir” kanunu Alper adında bir şahıs bulmuş olsun. Su içince susuzluğun geçmesi, Alper bunu bildiği için olmadığı gibi, “Alper Kanunu”ndan dolayı bir insanın susuzluğu geçmez. Ama şuradaki çeliş-kiye bakın. Güneş ve dünya birbirini niçin çeker? Cevap; Newton Kanunundan dolayı. Alper Kanunu susuzluğu gidermediği gi¬bi, Newton Kanunu da Güneşin çekim sebebi değildir, belki sonucu¬dur. Çekim Kanunun elinde dev güçler, kalın halatlar filan yok. Biz sa¬dece çekim hadisesine isim veriyoruz; “Newton Kanunu” gibi. Bu kanun sadece bir isimdir. Tıpkı diğer fen kanunları gibi. Eğer kanunlar sonuç değil, sebep olsaydı; susuzluktan kavrulan birine bir bardak soğuk su yeri¬ne, bir demet “Alper Kanunu” vermemiz icap ederdi. Öyle ya; Alper Ka-nunu sebeptir, susuzluğu gidermeli!
Tıpkı bunun gibi, Tabiat kanunları, eşyanın varoluşunun sebebi değil, sonucudur. Bilim; bu kanunların toplamından ibarettir. Evren bir kitaptır. Alfabeyi bilen insanlara harf harf, kelime kelime kendini okutur. Bu kitabın alfabesi de bilimlerdir. Alfabeyi bilmesek te, kitabı okumasak ta, kitap orada durmaktadır. Özetle; kanunlar sayesinde evren oluşmamakta, aksine evren var olduğu için kanunlar mevcuttur!
*Formüllerin, denklemlerin olduğu yerde bir düzen, nizam, ahenk, plan ve program var demektir. Bu plan ve programlar, bu çok hassas seçilmiş dengeler, fiziksel parametreler, bir Planlayıcıyı, Kanun Koyucuyu göstermez mi? Maria Mitchell’in dediği gibi; “Her bir tabiat ka-nununu ifade eden her bir formül, Allah’ı öven bir ilahidir.”
*Kanunlar, formüller, gerçekten yaratıcı mıdır? Mademki evren en bedava yemek, sıfır enerjiden oldu. Öyleyse size çok pahalıya patla-mayacak -zannedersem- formülleri bir boş çekmeceye koyuverin. Enerji de madde de gerekli değil, öyle değil mi? Bir evren yaratıversinler. Evren fazla büyük oldu galiba! Hiç olmazsa birkaç kelebek, güvercin ya da ye¬ni formüller, ne bileyim birkaç yeni denklem yaratıversinler!
*Suyun kaldırma kuvvetini ölçtük, denklemlerle formüle ettik. Formül mü, 100 bin tonluk gemiyi kaldırıyor, yoksa suyun bizatihi kendi vasfı mı? Hawking’in bulmayı çok arzuladığı; her şeyi ama her şeyi açıklayan büyük birleştirme teorileri bulunsa bile bu formüller evreni mi yaratacak? Yokluktan var edecek? Genişletip bizi mi netice verdirecek? Fizik yasaları zaten bir seçim değil mi Mr. Hawking? İnsan kanunu değil ki bunlar, büyük geldi, dar geldi, geniş geldi deyip değiştiresin. Elbette, Allah’ın yasalarında bir değişiklik bulamazsın. Çünkü eksiği, fazlası, kusuru yok da ondan.
*Hawking’in yanıldığı bir nokta da şu; sık sık şunu diyor: “Tamam, evrenin başlangıcında bir yasalar takımını Tanrı seçmiş olabilir. Ama niye onlara bir daha müdahale etmiyor, karışmıyor ya da değiştirmi¬yor? (Yoksa gücü mü yetmiyor?)” Sanki Allah bu kanunlara müda¬hale etmeyince, kanunlar kanun olmaktan çıkıp, Hâkim (Kanun Ko¬yan), kanunlar mahlûk olmaktan çıkıp, Hâlık (Yaratıcı) oluyorlar(!) Oysa mü-dahale etmemesi, müdahaleye gerek kalmamasından dolayıdır. Çünkü Allah kanun yaptı mı en, mükemmelini yapar. Bir daha değiştirmeye ge¬rek kalmaz. O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır. Bu evrende tesadüfün, gelişigüzelliğin olmadığını da gösterir. Kur’an-ı Kerim’de defaatle tekrar edil¬diği üzere [İsra/77, Fatır/43, Fetih/23]: “Sünnetullah’ta (Allah’ın Ka¬nunlarında) asla bir değişme (ve sapma) bulamazsın.”
*Aslında; Kanunlar diye bir harici, somut varlık da yoktur. Kanunlar sadece olayla¬rın cereyan ediş şeklini tasvirden ibarettir.
*Sebep-sonuç arasında, öncelik-sonralık farkı bize göredir. Aslında zaman, kâinatın temeli olan hareketin bir yüzüdür. Geçmiş-gelecek; sa¬dece bizim zihnimizin bir ürünüdür. Atom seviyesinde artık sebep-so¬nuç sıralaması yoktur. Kuantum elektrodinamiğinde atom altı parça-cıklar tanımlanırken; önce ve sonra terimleri kullanılmaz. Bundan dola¬yı; neden ve sonuç arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Bütün olaylar birbirleriyle karşılıklı bağıntılıdır, fakat bağıntılar klasik anlamda ne¬densel değildir.
David Bohm’un da belirttiği gibi; kuantum mekaniği, birbirinden çok uzak şeylerin sebep-sonuç zinciri olmaksızın birbirine bağlandığını ortaya çıkarmıştır.
Ünlü Fizikçi Paul Davies şöyle der; “Asırlarca insanlık yokluktan hiçbir şey meydana gelmez sanmıştı. Ama bugün her şeyin hiçlikten meydana geldiğini biliyoruz. Big Bang; yalnızca ilahi bir olaydır. Sebep-sonuç zincirinin işlemediği bir olay olarak anlaşılabilir.”
Robert Jastrow; Big Bang’in ‘Her sonucun, her neticenin bir sebebi vardır” temel düsturuna ters düştüğünü ve kainatın doğuşunun deter-minist modern bilimin sebep-sonuç ilkesini çürüttüğünü söyler.
Allah, Newton’un zannettiği gibi sadece ilk muharrik, ilk sebep değil aynı zamanda kâinata her an müdahale eden, ezeli yaratıcıdır. Za-manı yaratan bir Allah kavramı, onun kâinatı her an elinde tutarak yarattığı¬nı gösterir. Zamanı yaratan, zamanın dışında olan bir Zat’ın ka-tında geçmiş ve gelecek yoktur. Geçmiş ve geleceğin kaybolduğu, sadece “an”ın, “hal”in bulunduğu bir yerde, bütün mevcudat daimi bir yaratı¬lış halindedir.
*Kanunları anlamak, bulmak ayrı, kanunları yaratmak, var etmek çok ayrı şeylerdir. Acaba insan bu kanunları bulunca, kendisinde bir ya-ratıcılık vasfı olduğunu mu vehmediyor? Hawking’in talebesi, Don Page anlatıyor; “Hawking’in evine gitmiştim. Pille çalışan tekerlekli san¬dalyesiyle 10 metre kadar önümde gidiyordu. Araba bir tümseğe rastla¬dı. Ben yetişinceye kadar, Hawking gerisin geriye sırt üstü düştü. Çe¬kim kanunları ustasının bu kadar hafif yer çekimine yenik düşmesi be¬ni oldukça düşündürmüştür.” Kanunların sahibiyle, kanunlara eli mahkûm bir yaratılmışın arasında müsaade edin de bu kadar fark olsun!
Yine Hawking; maddeyi yaratmak için gerekli enerjinin, evrenin küt¬lesel çekim (gravitasyon) enerjisinden borç /ödünç alındığını söyle-mek¬tedir. “Şişme, hızlı kabarma döneminde, evren daha fazla madde yaratıl¬masını finanse etmek üzere kütlesel çekim enerjisinden yüklü bir biçim¬de borç almıştır. Sonuç, Keynes’çi ekonominin bir zaferi olmuştur.”
Enflasyon teorisinin dayandığı temel, ‘sahte vakum’ olayıdır ve yine çekim gücünün dışındaki diğer üç gücün bir süre birleşik kalmaları zo¬runluluğudur. Su soğuyacak ama buz haline dönüşmeden mutlak sıfıra yakın sıcaklığa düşürülecek. Bu “zarif çıkış noktası” denen seçim tama¬men keyfidir. Tanrı’yı işin içine katmadan ya asla görünemeyen çok ev¬renler hipotezine, ya sonsuz bir evren saçmalığına ya da, böyle sonsuz ihtimallerden birine sığınacaksınız. Yine diğer pek çok enflasyon teorisi gibi, Hawking’in teorisi de henüz onaylanmış, kabul görmüş bir teori değildir.
Bugün fizikçiler doğada aşırı derecede hassas bir dengenin varlığını keşfetmişlerdir. Evrenin yüksek düzeyde kaotik yapısından bu kadar izotropik bir yapının çıkması, bir Yaratıcı ve Tasarlayıcıyı işaret etmekte¬dir. Sonsuz evren ve sonsuz zaman saçmalıklarından, Bir Yaratıcıyı ka¬bullenmek çok daha doğaldır. Zamanın her anında ve evrenin her yerin¬de aynı sayısal değerlere sahip, evrenin düzeninde mühim rol oy-nayan “temel sabitelerin tayini bir Planlayıcı’yı ve Seçici’yi göstermektedir.
Örneğin, atom çekirdeğindeki kuarkları, proton ve nötronları bir arada tutan güçlü kuvvet çok az bir farkla zayıf olsaydı, evrende hidro-jenden başka kararlı tek bir atom olmayacaktı.
Eğer kütlesel çekim kuvveti daha güçlü olsaydı evrenimizin toplam ömrü çok daha kısa olacaktı. Güneş gibi bir yıldız çok az bir kütleye sa¬hip olacak ve ömrü topu topu bir yıl olacaktı. Kütlesel çekim kuvveti azıcık daha zayıf olsaydı o zaman da bırakın galaksilerin ve yıldız-ların oluşmasını kararlı atomlar dahi meydana gelemeyecekti. Brandon Carter tarafından yapılan hesaplara göre kütlesel çekim gücünün 1040 da bir oranında oynatılması halinde uzaydaki tüm yıldızların beyaz cüce, kır¬mızı dev vs. şeklindeki dağılımı bugünkünden çok daha farklı olurdu.
Dört temel kuvvetin çok hassas parametrelerinin olması fiziksel dünyamız için elzemdir. Bu sayısal rastlantıların (!) listesi bir hayli ka-barıktır. Elektronların elektrik yükünün miktarı gibi. Niçin proton elektrondan 1836 kez daha ağırdır? Düzensizlikten nasıl düzen doğar? Üstelik entropi sorunu da var. Bir saati parçalarına ayırıp bir fıçıya ko¬yup çalkalamakla tekrar eski çalışır konumuna gelebilir mi? Her şeyi te¬sadüfler ve tabiat kanunları yapabiliyorsa, bunlar bir Tanrı’nın sıfatlarıy¬la donanmış demektir. Öbür evrenlere gidinceye kadar (!) hiç ol-mazsa, doğanın temel sabitlerindeki sayısal değerlerin mucizevî uygunluğu, bi¬zi kozmik organizasyonun Organizatör’ünü kabullenmeye gö-türmelidir.
Artık evrenin yaratıldığı, bir başlangıcı olduğu, su götürmez bir gerçektir. Eğer madde deneyip, yanılıp olasılıklar geliştiriyor ve bu ola-sılık dalgasının tüm gelişmelerinden evren tesadüfen doğduysa, niye 13,5 milyar yıl önce doğdu? Niçin 5 veya 150 milyar değil? Cevabı çok basit; zira bu soruyu sorabilmen için evren tam 13,5 milyar yaşında olmalıdır. Yoksa soruyu soramayacaktın. Niye 13,5 milyar, sonsuz sayı var? Bunlar¬dan herhangi birinin olması sonsuz olasılıktır.
Hawking, No-boundary önermesini anlattığı bir konferansını bakın nasıl bitiriyor; “Her şeyi açıklayan bir yasalar kümesi bulunsa bile, bu yalnızca bir dizi denklemdir. Denklemlere hayat kıvılcımını veren ne¬dir? Onlara, yönetecek bir evreni veren nedir? En temel birleşik teo-ri, kendi varlığının nedeni olabilecek kadar karışık mıdır? Bilim evrenin nasıl başladığı problemini çözebilirse de, Evren neden var? sorusu-na cevap veremez. Bunun cevabını ben de bilmiyorum”
Soyut matematik denklemlerine hayat verip evreni ortaya çıkaran, ancak; ilmi ile denklemlere hükmeden, iradesi ile seçip, kudreti ile pra¬tiğe geçiren, madde ötesi bir güç ile, Allah ile mümkün olabilir. Zira ev¬ren, sadece teorik, mücerret denklemler yığını değil, aynı zaman-da pra¬tik elle tutulur somut hareketler, canlılar bütünüdür.
Hawking’in de itiraf ettiği gibi evrenin bir yaratılış gayesi ve amacı bulunmalı. İnsanı hayretlerde bırakan bu güzelliklerin bir anlamı ol-ma¬lı. Ama bunu sanırım hiçbir enflasyon teorisi veya bir diğeri çözemeye¬cek. Bakın Hawking’in eski arkadaşı Roger Penrose ne diyor? “Bildi¬ğimiz amaç kelimesinin, evren ya da fizik kanunlarıyla bağlantılı olarak kullandığımız amaç kelimesiyle aynı olduğunu zannetmiyo-rum. Ama evrenin kesinlikle bir amacının olduğunu gösteren bir olay var ki, o da evrenin orada şans eseri olarak durmadığıdır. Bence, evren ve onun varlığının altında bugün henüz pek sezemediğimiz çok daha derin bir şeyler gizli”.
Matematiğin enstrümanları, fizik / reel dünyayı tanımlamakta âciz iken, tüm varlık sferini /küresini tanımlamakta nasıl başarılı olabilir? Fizikten hareket ederek, meta-fizik âlemi, hatta her ikisini birlikte anlamamız mümkün değildir. İster fizik temelli felsefe yapalım, isterse felsefe ağırlıklı felsefe yapalım, onlarca birbirleriyle çatışan farklı felsefi sonuç karşımıza çıkar. Elimizde sadece yanlışlamaya açık bir yığın felsefi önerme kalır. Hawking’in yaptığı da tam olarak budur. Fizikten kalkarak tüm varlık sferini açıklamaya girişmiştir. Tam olarak klasik materyalizm. İyi bir fizikçi, lakin kötü bir felsefeci! Çünkü o, fizik ve metafizik diye ayrılan, iki ayrı varlık alanını, “fiziksel monizm”e in-dirgeyerek, bir büyük birleşik alan teorisi veya birtakım formüllerle izah etmeye kalkışmaktadır. Yanılan, yanlışlanabilir bilgiler üreten bi-lim ile “yanılmayan kesin doğru bilgilere” ulaşabilir, hatta onun deyimiyle ‘Tanrı’nın aklından geçenleri bile bilebiliriz’ öyle mi? Hawking, başı-sonu belli, yaratılan bir evren fikrinden hoşlanmamaktadır. Her şeyin formülü olan böyle bir süper yasa takımını günün birinde bulur-sak, bu formül ile her şeyi izah edebileceğiz (!) Bu indeterminizmden medet ummaktır. Olmayan yasalar takımı, determine bir şekilde olan evreni izah edecek! Kendisinin bile bilim hayatında kaç defa yanıldığını itiraf ederken, bilim dünyası ‘teoriler mezarlığından’ geçilmez iken, onun teorisi her şeyi, tüm varlık sferini izah edecek? Oysa varlık sferinin tamamını izaha kalkışmışsanız, bu varlığın nedenini kendi-siyle izah edemezsiniz. Onu ancak varlığın dışında bir şeyle izah etmelisiniz.
Son birkaç eleştiri notumuzu düşerek bu konuyu da bitirelim.
Biz Müslümanlar Hawking’in Allah’ı anladığı gibi düşünmüyoruz. Biz Yaratıcıyı bilimin açıklayamadığı yerde aramak, ona orada başvur-mak zorunda değiliz. Kâinattaki esbâb ve müsebbebat’a (sebepler ve se¬beplerin sonuçlarına) bakarak Allah’ın fiillerini görürüz. Bilimler ilerle¬yip, sebepler arasındaki bağlantıların incelikleri ve manaları daha bir gün yüzüne çıktıkça Allah’a olan imanımız artar. Onun isimlerinin ve sıfatlarının eşya ve hadiselerde ortaya çıkması, tecelli etmesi; onları okumamıza, dolayısıyla imanımıza güç katar. Hâlbuki Hawking’e göre, ilk sebep olan, kâinatın başlangıcını tamamen yasalar belirliyorsa, bu Allah’ın yaratıcı rolüne ilişkin derin şüpheler uyandırması gere-kir. Ke¬sinlikle hayır. Tam aksine bizlere Yasaları Koyanı, Kanun Yapanı gösterir. Yaratılış gerçeği; müspet bilimlerin bir bölümü olur, o kadar.
Yine; kâinatta gözlemlediğimiz bir olayın mutlaka bir olaydan sonra gelişi, onu “Allah’ın işi” olmaktan çıkarır mı? Hayır. Kâinatta belli bir olay her zaman belli bir olayın ardından gelir. Buna; “İktiran” denir. İkti¬ran; sebep olarak gördüğümüz olayla sonuç olarak gördü-ğümüzün hep beraber bulunması, iki şeyin daima birlikte bulunmasıdır. Bilimlerin kanun dediği her şey işte bu beraberliğe dayanır. Buradan çıkarılacak hüküm, sebebin sonuçla beraber olduğudur. Sebebin sonucu yaptığı değil! Deneyler belli bir sebep olmadığı müddetçe belli bir sonucun olmadığını gösterir. Doğru. Ama aynı zamanda bu, sebep-sonuç beraberliğinin sürekliliğini de gösterir. Kâinatın yaratılış düzeni-nin değiştirilmediğini de gösterir.
Aslında bize sebep ve sonuç olarak gözüken bir şey, kendi başlarına birer sanat eseridirler. Sonuçlara bakalım. Üzerlerinde son derece gü¬zel, mükemmel bir sanat vardır. Sebeplerine baktığımızda ise, onun üzerinde sonuçlardaki sanatı yapabilecek hiçbir kabiliyet yoktur. Öy-leyse; “Demek, sebepler bir perdedir, so¬nuçları yapan başkadır”. Sonuçları kimin yaptığı araştırıldığında, ekarte edilecek ilk şey sebepler-dir. Sebepler kabiliyetsizlikleri ile sonuçları kimin yaptığına değil, ama kimlerin yapamayacağına çok güzel birer cevap olabilirler. Kendi kabiliyetsizliklerini, acziyetlerini itiraf ederek, sonuç üzerinde görünen sanata, mükemmelliğe, güzelliğe hiçbir şekilde güç yetiremeyecekle-rini ilan ederler. Böylece, sonuçları yapanın kendile¬ri olmadığını, onları ancak ilim sahibi, Hikmet sahibi bir Zat-ı Akdes’in yapabileceğini ilan ederler.
Her sebep bir ilannâmedir. Yani Yaratanın işini sahiplenmek şöyle dursun, sebebi görüldükleri işin, olduğu gibi Yaratıcıya ait olduğunu ilan ederler. O halde; sebebin gözüktüğü her yerde bir Yaratıcının işini, fiilini görebiliriz. Bazıları; sebebin her zaman sonuçtan önce gelme-sine aldana¬bilir. Sonucun hiçbir zaman sebepsiz gelmemesi, bazılarını sonuç için sebebin mutlaka lazım olduğu düşüncesine sevkedebilir.
Hawking; ka¬inatın yaratılışını, ister Big Bang’e, isterse fizik yasalarına, isterse başka bir sebebe bağlayabilir. Ama ne fark eder ki, kâinatın ilk sebebini bulsa bi¬le, o sebep, ben bu işi becermekten acizim diyerek Big Bang’deki güzelliğe, mükemmelliğe, sanata hiçbir kabi-liyetim yoktur diye ilan edecektir. İşte bu yüzden; Allah sadece “İlk Sebep” değil, her anın, her olayın “Müsebbib-ül Esbabı”dır. Bütün sebeplerin hakiki müsebbibi O’dur. Bu yüzden Hawking’in ta kâinatın baş¬langıcına gitmesine gerek yoktur.
Hawking de, birtakım şüphelerini yüksek sesle düşünüyor. Bakın ne¬ diyor; “Her şeyi açıklayan bir birleşik büyük teori mümkün olsa bile, bu kural ve denklem takımlarından başka bir şey değildir. Bu denklem¬lere yaşam ateşi veren nedir? Bu denklemlere açıkladıkları evreni sağ-la¬yan asıl şey nedir? Bilimin matematiksel modeller kuran genel yaklaşı¬mı, modelin tanımlanması için neden bir evren olması gerektiğine dair sorulara cevap veremez. Evren, niye kalkıp ta var olma rahatsızlığına katlanıyor? Büyük birleşik teori o kadar zorlayıcımı ki, kendi varlığını ortaya çıkarıyor. Yoksa bir yaratıcıya ihtiyacı mı var?” Günaydın, Mr. Hawking!
“Eksiksiz bir birleşik teori bulursak filozoflar ve sokaktaki adamlar ‘Biz ve Evren niçin varız?’ sorusunu tartışabilecekler”. Geç kalma-dın mı, Mr. Hawking?
“Bunu da başarabilirsek, Tanrı’nın aklından neler geçtiğini bilebile¬ceğiz.”
Stephen Hawking’in son üç cümlesi, şu atasözünü çağrıştırmakta¬dır; “Tilkinin dönüp dolaşacağı yer sonunda kürkçü dükkanıdır.” Al-lah inancına başvurmadan, her şeyi saf akıl ve bilimle izah uğruna çekme¬diği kalmayan, dolaşmadığı vadi bırakmayan insanın halini bakın Ro¬bert Jastrow ne güzel anlatmış; “Aklın gücüne inanarak yaşamış bir bi¬lim adamı için, serüven beklenmedik şekilde sona erer. O cehalet dağ¬larını tırmanmıştır. En yüce zirveyi fethetmek üzeredir. En son kayaya doğru kendini çeker ve tam o sırada, asırlardır orada oturan bir grup ilahiyatçı, onu ‘Hoş geldin’ diye karşılar.” Wellcome Hawking!
Hawking gibi düşünmeyen bir başka bilim adamı R. Estling ise kâinata değişik bir niyet ve nazar ile bakarak şöyle diyor; “Kâinat o ka-dar ihtimal arasından, insana uygun olan öyle bir haldedir ki, insan için ve¬ya aslında hayatın var olması için sonsuz sayıda tesadüfün, nasıl böyle bir sonucu verdiğini gerçekten düşünmemiz gerekir. Bu muhakkak ol¬ması gereken sonsuz sayıdaki tesadüften sadece birisinde küçük bir de¬ğişiklik, kâinatın fiziki yapısını muhtemelen kökten değiştirecekti. Ge¬nelde kâinatın düzeni, özellikle de yeryüzü; öyle hassas olarak insana göre ayarlanmıştır ki, verilecek hüküm kaçınılmaz olarak şudur; Kâinatı ve yeryüzünü bu şekilde bizi de düşünerek yaratan, nasıl bir isim takar¬sanız takın Allah’tır. Ben ısrar ediyorum ki, bütün bunları izahı hiçbir suretle mümkün olmayan, şans yapıyor demek, düşünüleme-yecek ka¬dar tesadüflere, sayılamayacak kadar mucizelere ihtiyaç gösterir”
Şaşıran fizik değil, Fizikçidir. Sapıtan biyoloji değil, olsa, olsa biyologdur!
Bilim nötr’dür, tarafsızdır, üstelik dili de yoktur! Felsefesini, inancını bilime söyleten bilim adamıdır.

Bakara, 2/102. Ayetinin Üç Farklı Meali

Bakara suresinin 102. Ayeti Kur’an’ın anlaşılması en zor ayetlerinden biridir. Ya da anlaşılması kolay olup da, sonuçlarının kabul edilmesi en zor olanıdır. Öyle ki, ayetin başında sihir öğretenlerin kâfir olduğu bildirilirken, devamında Hârût ve Mârût adlı iki meleğin insanlara karı ve kocayı birbirinden ayıracak sihir öğrettikleri yer almaktadır. Hârût ve Mârût melek midir, melik/kral mıdır? Ayetleri literal olarak okursak, cin şeytanları insanlara sihir öğretebilir mi? Melekler insanlara peygamber olarak gönderilebilir mi? Sihir haram mı değil mi? Haram ise, iki melek insanlara nasıl olur da sihir öğretebilir? Sihrin bir hakikati, gerçek bir etkisi var mıdır? Bu ayete göre sihir/büyü karı-kocayı birbirinden ayırabildiğine göre fiili bir durum var demektir. Sihir yapanların ahirette hiçbir nasipleri olmadığına göre, sihir yapanlar, yaptıranlar bundan dünyada yararlanmışlar, demektir. “وَمَا اُنْزِلَ” deki “مَا” edatı nefiy mi? İsm-i mevsul mü? Nefiy edatı ise anlamı; “O iki meleğe hiçbir şey indirilmedi”, İsm-i mevsul/bağlaç ise “O iki meleğe indirilen şey” olur. Acaba hangisi? Nitekim müfessirler ve meal yazarları işin içinden çıkamamışlar ve her biri birbirinden farklı onlarca farklı çeviri ortaya çıkmıştır. Hiç kimseninkine yanlış deme hakkımız da yoktur. Zira her birinin haklı gerekçeleri vardır. Bu alimlerin ilmî donanımlarındaki eksiklikten değil, bizatihi ayetin kendisinden kaynaklanmaktadır. Kur’an birçok ayette Süleyman’ın kuşlarla, karıncayla konuşmasından, cinlerinden oluşan ordusundan, şeytanları emri altına almasından, Binlerce kilometre uzaklıktaki Belkis’ın tahtını göz açıp-kapayana kadar getirttiğinden, emrine verilen rüzgardan vs. bahsetmektedir. Haliyle kim Süleyman’ın cinlerle ve şeytanlarla, sihirle, büyü ile alakası olmadığını söyleyebilir? Sihir, büyü, okült/majik ilimler yoksa, bu cinlere, devlere, şeytanlara nasıl söz geçirildi? Ağır işlerde istihdam edildi? Şeytanlar bu kadar yararlı ve güzel işler yapıyorlarsa, biz neden onlardan Allah’a sığınıyoruz? Kur’an Süleyman Peygamber dönemini –dünyanın geçirdiği jeolojik safhalardan Buz Devri’nin bir benzeri – tabiat yasalarının /âdetullahın adeta devre dışı kaldığı bir zaman dilimi gibi resmetmektedir. Kuşlarla, karıncalarla konuşan bir insan! Cinlerin, şeytanların insanlarla birlikte çalıştığı Alis Harikalar Diyarı gibi fantastik, dünya kurulalıdan bu yana hiç görülmemiş sıradışı bir ara alem!
Biz bu ayeti üç şekilde çevirmeye çalışacağız.
1- Klasik ulemanın literal okumasını esas alarak,
2- Bazı ara cümleler koyarak yapılan ya da “iki meleği iki kral yaparak”, şeytanları iki ayaklı insî şeytanlara çevirerek,
3- İki meleğin insanlara sihir öğrettiği inancı Yahudilerin inancıdır. Kur’an bunu sadece onların kabulleri üzerinden anlatmaktadır, gibi
Geleneksel Çeviri;
“Yahudiler, Süleyman bu muhteşem saltanatı sihir ve büyü ile elde etti diyen şeytanların Süleyman devrinde okudukları, rivayet ettikleri şeylere (okült ilimlere) tabi oldular. Süleyman kafir olmadı. Lakin insanlara sihir öğreten ve Babil’de Hârut ve Mârut adlı iki meleğe indirilen şeyleri insanlara öğreten şeytanlar kafir oldu. O iki melek “Biz sadece fitneyiz, sınanma vasıtasıyız, sakın kafir olma!” demedikçe kimseye sihir ve büyü öğretmiyorlardı. Fakat Babilliler onlardan kişi ile karısının arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa o büyücüler Allah izin vermedikçe hiç kimseye zarar veremezlerdi. (Büyünün tesiri Allah’ın iznine tabidir, isterse tesiri halk eder, isterse etmez.) Ayrıca insanlar o iki melekten kendilerine zarar verecek, fakat hiçbir yarar sağlamayacak şeyleri öğreniyorlardı. Yine onlar sihri tercih edenin ahirette hiçbir nasibinin olmayacağını da biliyorlardı. Kendilerini satarken aldıkları bedel ne kadar kötüydü (sihir ve büyü alıyorlar, ahiretlerini kaybediyorlardı), keşke bunu bilselerdi.”
Bu ayet Medine Yahudilerinin Peygamberimizin risaletini kabul etmemeleriyle alakalıdır. [2/101] Kabul etmeme nedenlerinden biri de Hz. Peygamber Süleyman gibi bir büyücüye (!) nasıl olur da Peygamber der? Onlar ellerindeki Tevrat’ı tasdik eden elçiyi kabul etmezler de, Süleyman’ı büyücü olarak gösteren şeytanların uydurdukları şeylere inanırlar. Oysa insanlara Süleyman sihir ve büyü öğretmemiş, Hârut ve Mârut isimli iki melek öğretmiştir.
Müfessirler bu ayete dayanarak, büyüyü ilk defa bu iki meleğin öğretmesinden sonra, dünyaya Babil’den yayıldığını anlatırlar. Oysa bu doğru değildir. Sihir ve büyünün tarihi çok daha ilkel kavimlere kadar gider. Ama tefsircilerin kafasını karıştıran husus, nasıl olur da bir meleğin, Allah’ın haram kıldığı bir işi, bir bilgiyi insanlara öğrettiğidir. Cinlerden olsa, sorun yok. Ama bir melek bu işi nasıl yapabilir? Bu soru Müslümanların kafasını hep karıştırmıştır. Ya da Ehl-i Sünnetin “masum melek” paradigmasını sil baştan değiştirmek gerekmektedir. Fahreddin er-Razî’nin dediği gibi “Meleklerin masum olduğuna inanmayanlar, Hârut ve Mârut kıssasına sarılmıştır.” Üstelik ayetteki şeytanları “ins şeytanları” yapanlar da Mutezile’dir.
Fahreddin er-Razî [2/102] ayetini sihrin mümkün olduğuna dair olarak delil getirir. “وَما هُمْ بِضارِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ /Allah müsaade etmedikçe onlar kimseye zarar verecek değillerdir” ayetindeki istisna da sihrin/büyünün olduğunu gösterir. Ayrıca, Peygamberimize yapıldığı iddia edilen büyü ve Aişe annemize “Benim için tevbe imkanı var mı?” diye soran bir büyücü kadın olayı gibi rivayetleri haber-i sadık olarak değerlendirir. Yani kitap ve sünnetten delil bulur. Hârût ve Mârût’un insanlara sihir öğrettiği temel bir veri olarak kabul edildikten sonra Fahreddin er-Râzi gibi sihir ve büyü kitabı olan müfessirler sihri meşrulaştırmak için sihri önce ikiye ayırmışlar, daha sonra da bu iki meleğin insanlara zararsız sihri öğrettiğini veya kötü sihirden korunmanın yollarını öğrettiğini söylemişlerdir. Yine Mucize ile sihri ayırabilmek için sihir ilmini bilmek gerekli imiş! Şöyle ki; “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” kavli umûm ifâde etmektedir. Eğer büyü bilinmemiş olsaydı, onunla mucize arasındaki fark da kavranamazdı. Mu’cizenin, mu’cize olduğunu bilmek vâcibdir.” Vacibin dayandığı şey de vâcibdir. Bu ise büyüyü öğrenmeye çalışmanın vâcib olmasını gerektirir. Vâcib olan bir şey, nasıl kendiliğinden haram ve çirkin olabilir?” Sihri meşrulaştırmak için girmediği boya kalmayan Fahreddin er- Râzi şayet sihir öğretmek küfür olsaydı, iki meleğin insanlara sihir öğretmemeleri gerekirdi, der. Melekler masum olduğuna göre demek ki küfür değilmiş der. Melekler sihrin haram olmayanını öğretmişlerdir. Böylece sihri küfür olarak niteleyen bu ayetin maksadı klasik müfessirlerce ters yüz edilmiştir. Yine İbn-i Kesîr’in Tefsir’ine bir göz atılırsa, Müslümanların da Medine Yahudilerinden pek farklı düşünmediği görülebilir. Hârût ve Mârût’un adlı meleklerin Zühre namındaki kadına sahip olabilmek için içki içmeleri, cinayet işlemeleri ve en nihayet Zühre’ye tecavüz etmeleri vs. vs. Fahreddin er-Razî’ye göre; Ehli Sünnet, sihirbazın/büyücünün havada uçmaya, insanı eşeğe ve eşeği de insana dönüştürmeye kadir olduğunu kabul eder. Fahreddin er-Razi de zaten Ehl-i Sünnetin en büyük filozof imamıdır. Haliyle Ehl-i sünnetin bu saf, tertemiz itikadını savunmak ona kalmıştır.
Hâlbuki bu inanç ta Keldanilerden kalma cahil cühelanın inancıdır. Bu ilkel çağda halkın cahil tabakası, sihirbazların suret ve tabiatları değiştirdiklerine, söz gelimi bir sihirbazın bir kimseyi eşek ya da köpek şekline döndürebildiğine, sonra dilediği zaman tekrar insan şekline iade ettiğine inanmaktaydılar. Bunlara göre, bir büyücü uçmak suretiyle Irak’tan Hindistan’a gidebilir, sonra aynı günde geri de dönebilirdi.
Sihirle uğraşan Medineli Yahudilerin Hz. Süleyman üzerinde sihri meşrulaştırmaya çalışıyorlardı. Taberî’nin naklettiği konuyla ilgili rivayetlerden birini özetle verelim; Hz. Süleyman döneminde şeytanlar semaya çıkıyorlar orada meleklerin yeryüzünde gerçekleşecek olan ölüm, sel felaketi ve diğer konulardaki sözlerini dinliyorlardı. Bu şeytanlar semadan aldıkları bilgileri yanlış bilgiler ilave ederek kitaplara kaydediyor ve bu kehanetleri insanlar arasında yayıyorlardı. Yeryüzünde meydana gelen hadiseler de onların bahsettiği gibi zuhur ediyordu. Bu durum İsrailoğulları arasında cinlerin gaybı bildiği düşüncesinin hızla yayılmasına sebep olmuştu. Durumdan haberdar olan Hz. Süleyman bu bilgilere sahip olan insanlara adam göndererek sihre dair bilgileri toplattı ve muhafaza etmek üzere bir sandıkta tahtının altına gömdü. Artık insanlar ve cinler bu gizli bilgilere Hz. Süleyman ölünceye kadar ulaşamadı. Hz. Süleyman öldükten sonra, bunu bilen bazı insanlar Hz. Süleyman’ın tahtının altında gizli olan sihirle ilgili belgeleri çıkardılar ve onun bu bilgileri kullandığını ve muhteşem saltanatını bu şekilde elde ettiğini iddia ettiler. Pek tabii bu rivayetten anlaşılacağı üzere, Müslümanların –en azından Taberî döneminde- sihir, göğe çıkan cinler, Süleyman’ın emrindeki cinler ve şeytanlar gibi birçok meselede Yahudilerden de pek farklı düşünmedikleri görülmektedir.
Surenin sebeb-i nuzülü ile ilgili rivayetler bakılırsa, Yahudilerin Süleyman’ın peygamberliğine itiraz etmeleri, onu bir sihirbaz, büyücü olarak görmelerdir. “Süleyman kâfir olmadı” cümlesi aynı zamanda Yahudilerin nazarında oldukça sevimsiz olan Kral Süleyman’ın imajını düzeltmek, bir nevi iade-i itibardır. Yahudiler in Süleyman’dan pek hazzettikleri söylenemez. O, sihir ve büyü ile bu muhteşem saltanatı elde etmişti. Eski Ahid ise büyüyü şiddetle yasaklar. [Çıkış, 22:18; Levililer 19:26-31; 20:27 vd.]Haliyle Medine Yahudileri Hz. Süleyman’ı peygamberden ziyade bir büyücü, sihirbaz olarak gördüklerinden küfrüne hükmediyorlardı. Yine Tevrat Süleyman’ı bir peygamberden ziyade bir kral gibi takdim eder. Mesela; Süleyman, iş başına gelir gelmez, tahtla ilgili bir rekabet olasılığını ortadan kaldırmak için kardeşi Adoniya’yı öldürtmüştür. [I. Krallar, 2/13-25] Aslında Süleyman’ın küfre düştüğü Medine Yahudilerinden çok daha çok önce bizzat Tevrat’ta söylenmektedir. Süleyman’ın 700 hanımla evlendiği, 300 cariyesinin olduğu ve yüreğinin kadınlarının dinine meylettiği ve onların ilahları ardınca gittiği belirtilir. [I.Krallar, 11.Bab] Süleyman’ın muhalifleri onu iktidardan düşürmek için daha o yıllarda yabancılarla işbirliği arayışına girdiler. Süleyman’ın beceriksiz oğlu Rehoboam’ı -Yahuda sıbtı hariç- hepsi terketti. Diğer on sıbt ise rakibi Yeroboam’a tabi oldu. Yani Süleyman’ın kendi kavminde dostundan daha çok düşmanı vardı. Bunlar daha o tarihlerde onun aleyhinde çalışıyorlardı. Onlar Süleyman’ı şatafat içinde yaşayan bir kral olarak görüyor ve bu saltanatını büyü ve sihirle elde ettiğini, haliyle kâfir olduğunu düşünüyorlardı. Bu yüzden Hz. Peygamber’e itiraz ediyor, senin Süleyman hakkında anlattıklarının hiç biri bizim yanımızdaki kitaba uymuyor diyorlardı. Bu konuda en azından Fahreddin er-Razî’den daha tutarlıydılar. Çünkü İmam er-Razî [2/102] ayetini öyle bir mantıkla okur ki, Yahudilerin sihri Süleyman’a izafe etmelerinin nedeni, onun kendi nazarlarında çok değerli, saygın bir konumda olmasından kaynaklanır. Kendisi de bu ayetten sihrin meşruiyetine ve cevazına delil bulmaktadır.
Yukarıdaki ayet [2/102] Süleyman’ın insanlara sihir ve büyü öğretmediğini, sihir öğretenlerin şeytanlar ve melekler (Babil’deki iki melek) olduğunu söylemektedir. Öğretmemekle birlikte Süleyman’ın sihir ve büyüden yararlanmadığını söylemez. Fakat aynı Kur’an Süleyman’ın cinleri ve şeytanlara hükmettiğini de haber verir. Kur’an’da çizilen Süleyman portresine bir göz atılırsa, bu portre bize onu sıradan/beşer bir peygamber olarak resmetmemektedir. Özel rüzgarıyla seyahat eden bir peygamber! Emrine musahhar kılınan dağlar ve kuşlar! Şeytanlardan dalgıçlar, Cinlerden mimarlar ve ustalar, İns-ü cinden ve kuşlardan müteşekkil ordular, karınca ile sohbet eden, Hüdhüd ile haberleşen bir peygamber! Bugüne kadar kimseye verilmeyen bir mülk! Pekala diyelim ki, Süleyman öğretmedi, iki melek nasıl olur da insanlara küfür olan bir sanatı öğretebilir? Nasıl olur da, hiçbir aslı astarı olmayan “abraka dabra ile, hokus pokus ile” yani sözde bir ilimle karı koca ayrılır? Yani; bu ayet sihir ve büyüye sadece şer’î ruhsat sağlamamakta, aynı zamanda olgusal nesnel bir gerçeklik de kazandırmaktadır. Bu ayetten sihir ve büyünün mevcudiyetine, dış dünyada reel olarak etki ettiğine delil bulan Fahreddin er-Razî o zaman haklıdır. Ayet her ne kadar bazı sihir türlerini yapan sihirbazları tekfir ediyorsa da, sihri bir defa olgusal gerçeklik olarak kabul ettikten sonra, sihi-ri yasaklamanın anlamı da kalmaz. Çünkü insanlar en azından yapılan kara büyüyü (!) bozmak için ak büyü yaptırmak zorunda kalacaklardır. Haliyle sihirbaz, büyücü neyse bu şarlatanların kapılarını aşındıracaklardır. Tıpkı, büyücü (!) olduğundan Süleyman’a kafir diyen Medine Yahudilerinin, diğer taraftan sihir ve büyüyü Süleyman öğretti, onun muhteşem saltanatı sihir ve büyüyle elde edildi deyip, sihri meşrulaştırmaları gibi! Haliyle Müslüman büyücüler, sihirbazın (bazen) kâfir olmayacağını çıkarmışlardır. Bazen de kafir olacağından Batı’daki Cadı Avı’nın bir benzeri olan sihirbazların öldürülmesi gündeme gelecektir. Aslı astarı olmayan bir ilim yüzünden nâ-hak yere kan akıtılacaktır.
Görüldüğü üzere ayet bu şekilde okunduğunda sonuç kaçınılmaz olarak tam olarak budur. Bizce ise sihir yapan günaha girmiştir. Sihrin aslı vardır, Sihirbaz kainatta tasarrufta bulunur derse Allah’ın uluhiyetine şirk koşmuş olur. Her şeyin olabildiği, hiçbir kuralın olmadığı bir evren evren değildir. Allah’ın sonsuz kudreti şarlatanların şeytanlarına diledikleri her şeyi yapma imkanı vermez!
Çözüm denemeleri;
Yapılması gereken ayeti tevil etmektir. Olgu-nass bütünlüğünü gözetmektir. Bazı ara cümleler ilave etmektir. Böylece sihri ayete tecviz ettirmemektir. Meleklerin masumiyetini devam ettirmektir. Ayetin başı ile sonu arasındaki zahiri uyumsuzluğu kaldırmaktır.
Bizce hiçbir Kur’an ayeti nazil olduğu tarihsel ortamdan ayrı düşünülemez. Kur’an nazil olduğu topluma hitap etmektedir. Yine hiçbir ayet siyak ve sibakından, metinsel bağlamından koparılamaz. Ayetin mutlaka içinde bulunduğu necm ile/pasajla bir anlamsal bağı vardır. Yani, cımbızlama yöntemi ile anlamsal bütünlük parçalanamaz! Yine hiçbir ayet Kur’an’ın anlam bütünlüğünden ayrı ele alınamaz. Yani hiçbir ayet Kur’an’ın belirlediği temel çerçeveye, anlam örgüsüne aykırı olamaz. Ve yine hiçbir ayet evrendeki fiziki yasalara (adetullaha/tabiat yasalarına) ve sosyal yasalara (sünnetullaha) aykırı olamaz! Zira kainat kitabının ayetleri de O’nun tekvînî ayetleridir. Hatta bu ayetler daha nesnel ve kesindir. Binlerce sene öncesi insanların dünyasını, algısını ifade etmeye çalışan bir dil olmayıp, daha nicel olduğundan, yoruma da çok açık değildir. Son olarak da hiçbir ayet akl-ı selime aykırı olamaz! Akıl bizim içimizdeki Cebrail’dir. Zira akıl sahibi insan Allah’ın en büyük ayetidir, mucizesidir. Haliyle ayete vereceğimiz anlamları bu genel çerçeve belirlemelidir. Farklı şekilde anlaşılmaya müsait olan bu ayet, indirildiği tarihsel ortamdan soyutlanması neticesinde, birbiriyle tezat teşkil edecek şekilde farklı yorumlanmıştır. Hemen hemen her bir ayet Kur’an’ın nazil olduğu zaman diliminde muhatabın içinde bulunduğu sosyo-psikolojik bir duruma istinaden indirilmiştir. Bu nedenle Kur’an’ın doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için nüzul dönemine gidilerek olgu-nass ve hitap-muhatap diyalektiğinin göz önünde bulundurulması gerekmektedir. [2/102] deki ayet Süleyman Peygamberin hayatını mı anlatıyor? Yoksa sihir ve büyüyü Süleyman üzerinden meşrulaştırmaya çalışan vahyin muhatabı Medine Yahudilerini mi? Cevabı bir önceki ayettedir. Süleyman’ın muhteşem saltanatını sihirle elde ettiğini iddia edenler, şeytanların bu konuda uydurdukları efsanelere tabi olan Medine Yahudileridir. “Yahudilere ellerinde bulunan Tevrat’ı tasdik eden bir peygamber gelince, kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı, sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitab’ını (Tevrat’ı) arkalarına atıverdiler, ona sırtlarını döndüler.” [Bakara, 2/101] Zaten ayetin devamında [2/103] O Yahudiler peygambere komplo kurmak, risaletini karalamak gibi işler yerine, iman edip, günahlardan uzak dursalardı, kendileri için daha hayırlı olurdu denilmektedir. Yani ayet; insî şeytanların anlattıklarına tabi olanlar Pey-gamberin çağdaşı olan ve sihir ile uğraşan Yahudiler hakkında nazil olmuştur.
Ayetteki muhatapların düşünce dünyasına referansta bulunan hitap üslubuna istinaden ilk dönemde bir anlama sorunu ile karşılaşılmamıştır. Ancak zamanla hitap-muhatap diyalektiğinin kaybolması ve Kur’an’ın hitabetten kitabete dönüşmesi sebebiyle ikinci dereceden muhataplar için anlama sorunu ortaya çıkmış olmalıdır. Ne yazık ki sorunun çözümü için İsrailiyat kaynaklı rivayetlere başvurulmuş ve ayetin anlamı bu rivayetlerle şekillenmiştir. Zamanla ayetin literal yapısıyla, bu bağlamda zikredilen İsrailî rivayetlerin de birbirine uygunluk arz etmesiyle, konunun daha karmaşık bir hal almasına ve içinden çıkılmaz bir hal almasına sebep olmuştur.
Yahudilerin sihir ve sihirbazlık konusunda müktesabatları ve bunu meslek edindikleri tarihen sabittir. İsrailoğulları sihirle daha Mısır’da tanışmışlardı. Aralarında büyücülüğün ne kadar yaygınlaştığı Daniel, Mezmurlar, Yaremya kitaplarına bir göz atıldığında görmek mümkündür. Hz. Peygamber sihir ve sihirbazlığı eleştirmeye başladığında Yahudiler, sihrin Hz. Süleyman’a Cebrail ve Mikail tarafından indirilen, vahye dayalı bir bilgi olduğunu iddia ettiler. Sihirle uğraşanlar sihrin meşruiyetini savunmak için Hz. Süleyman’ın sihirle uğraştığını iddia ediyorlardı. Sihirle ilgili kitapları Süleyman’ın arkadaşı Âsıf b. Barhıyâ’nın yazdığını, onun tahtının altına gömüldüğünü daha sonra çıkarıldığını iddia ediyorlardı. Bu sebeple ayet, sihir ve büyü ile meşgul olmayı yasaklayan kendi kutsal kitapları Ahd-i Atik’e rağmen sihirle uğraşıp sihrin vahye dayalı meşru bir bilgi olduğunu savunan Medineli Yahudilere bir reddiye olarak indirilmiştir. Ayet sihir temasını tarihsel olarak birbiri ile alakası olmayan iki farklı olay üzerinden dikkatlere sunmaktadır. İşte ayetin birinci bölümü Hz. Süleyman’ın sihri kullanarak insanları, şeytanları ve kuşları etki ve tesiri altına aldığını, bu sayede saltanatını elde ettiğini iddia edenlere karşı bir reddiye niteliğindedir. Dolayısıyla ayetteki “Hz. Süleyman asla kâfir olmadı” ibaresi Hz. Süleyman üzerinden sihri meşrulaştırmaya çalışan algı ve düşünceyi reddeden bir cevap niteliğindedir. Sihrin meşruiyetini Hz. Süleyman’ı referans göstererek savunan Medineli Yahudiler için Allah şöyle buyurmaktadır: O Yahudiler Süleyman’ın saltanatı konusunda şeytanların anlattıklarına uydular.” Buradaki “şeytanlar”; sihrin meşruiyetini savunan kimselerin tümüdür, yani; sihirbaz ve büyücülerdir. “Süleyman kâfir olmadı” denilerek onların bu meyandaki iddialarını reddedilmiştir. Devamında da “Ama şeytanlar kâfir oldu” denilerek, sihri meşrulaştırmak isteyen Medine Yahudilerinin birinci delili çürütülmüştür.
Bir diğer temel tartışma konusu “وَمَا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ” ibaresindeki “مَا” edatının ism-i mevsûl mü, yoksa nefiy edatı mı olduğudur. Bazı müfessirler “مَا” edatının الذي anlamında ism-i mevsûl olduğunu belirterek ayetin anlamının “O Yahudiler Hz. Süleyman’ın saltanatı ve Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe indirilenler hususunda şeytanların anlattıklarına uydular” şeklinde olduğunu belirtmiştir. Taberî, İbn Abbas’ın bu “مَا” edatını cahd/inkar edatı olarak gördüğünü ve “لم ينزل الله السحر /Allah sihir indirmedi”, Rabî’ b. Enes’in de nefy/olumsuzluk edatı olarak gördüğünü ve; “ ما أنزل الله عليهما السحر/Allah o ikisine sihir indirmedi” şeklinde okuduklarını aktarır. Bu durumda anlam şöyle olmaktadır; “Allah iki meleğe bir şey indirmedi. Lakin Babil’de Hârût ve Mârût adında iki melek insanlara sihir öğretti diyen şeytanlar kâfir olmuştur.” Böylece sihir, Cebrail ve Mikail lisanınca indirildi diyen Yahudi sihirbazlarının iddiaları Allah tarafından tekzip edilmiş oldu. Cebrail ve Mikail asla sihir öğretmez. Çünkü sihir şeytanların işidir. O şeytanlara Babil’de sihir öğreten, isimleri Hârut ve Mârut olan iki adamdır.
Bir diğer açılım buradaki iki meleği, iki melik/kral olarak okuyabilir miyiz? Bu yüzden bazı alimler bu iki meleği iki melik yapmak için de epey uğraş vermişlerdir. Bereket versin ayeti “iki melik/kral” okuyan bazı kıraat alimleri de vardır. Ne var ki bu kıraat şazdır. Meşhur olan iki melektir.
Mitolojik anlatımlarda yeryüzüne inen “iki melek”ten bahsedilirken, Kur’an ise iki meleğe “indirilen şeyden” bahsetmektedir. Üstelik bu melekler Babil’de ikamet etmektedir. Haliyle bu iki meleğin iki peygamber olma ihtimali de mevcuttur. Nitekim bu iki meleğin “نَحْنُ فِتْنَةٌ Biz fitneyiz, siz bizimle sınanıyorsunuz” diye içinde bulundukları toplumu uyarmaları, hadisenin vahiy v e nübüvvet bağlamında cereyan ettiğini, dolayısıyla bu kimselerin diğer peygamberler gibi beşer elçi olma ihtimalini güçlendirmektedir. Zira فِتْنَة kelimesinin Kur’an’da kullanılan anlamlarından biri de “bir topluluğu peygamber göndererek imtihan etme” anlamındadır. Örneğin; “Biz onlardan önce Firavun’un kavmini sınadık ve onlara çok değerli bir elçi geldi.” [44/17] ayetidir. Yine En’âm suresi, 53. ayetinde de “fitne” bu anlamda kullanılmıştır. Zaten meleklerin peygamber olması, insanlarla yüzyüze konuşup, onlara muallimlik yapmaları da mümkün değildir. Bu iki kişinin “melek gibi” salih bir zat olduğuna dair de rivayetler vardır.
Ayetin buraya kadar olan kısmı bütün tefsir kitaplarında ve meallerde daha sonra gelen ibare ile ilişkilendirildiği için iki meleğin sihir öğretmesini meşrulaştırmak maksadıyla “o iki melek, ‘biz Allah tarafından imtihan etmek maksadıyla gönderildik; sakın ola ki inkâr edenlerden olmayın’ demedikçe kimseye bir şey öğretmezdi” şeklinde anlaşılmıştır. Kanaatimize göre bu cümle ile sonraki cümle arasında anlam, gramer ve zaman kipi açısından bu yaklaşımı destekleyecek bir bağ bulunmamaktadır. Şayet her iki cümle arasında şart-meşrut ilişkisi olsaydı bu i’rab kurallarına uygun olarak cümle yapısına yansırdı. Zaman kipi olarak her iki cümlenin farklı olması iki cümle arasında böyle bir mana ilişkisinin olmadığını gösterir. Yine iki meleğin sihri öğrettiği ve bunu da gerekçeli olarak yaptığı ifade edilmek istenseydi, o zaman, sonraki gelen cümleye gerek olmazdı. Ayetin geleneksel şekilde anlaşılması ayetin sihrin çirkin bir şey (küfür) olduğuna dair vermek istediği mesajı örtmektedir.
“اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ” ibaresi şu anlama da gelebilir. Ey İsrailoğulları! (Biz günahlarımızdan dolayı Babil’de Tanrı tarafından cezalandırılıyoruz! Burada cezamızı çekiyoruz! Burada sınanıyoruz.) Sakın Babillilerin /Keldanilerin dinine meyledip de kafir olmayın!”
Ayetteki en büyük sorunlardan bir diğeri; bu iki meleğin/nebinin insanlara sihir öğretmeleri, öğretmeden önce de “Aman ha biz bir sınanma aracıyız, sakın bizim öğrettiklerimizi yapmaya kalkıp da kâfir olmayın!” şeklinde anlaşılan pasajdır. Devamındaki “Onlardan karı ile kocayı ayıran şeyleri öğreniyorlardı” cümlesi de bu anlayışı teyit eder mahiyettedir. Biz doğal olarak iki meleğin veya nebinin insanlara sihir öğretmesini tevhide ve Kur’an’ın genel üslubuna aykırı bulduğumuzdan, cümledeki “حَتّٰى” edatını istisna edatı olarak kullanmak mecburiyetindeyiz. Gerçekten de bu edatın farklı kullanımlarından biri “إلاّ” anlamında istisna edatı olarak kullanılmasıdır. Ünlü dilbilimci Ebû Hayyân (H.745) da “حَتّٰى” nin Ebu’l-Bekâ tarafından istisna edatı olarak kullandığını aktarır. Gerçekten de “حَتّٰى” edatına istisna anlamı verilirse anlam büyük ölçüde değişir. Şöyle ki; “Bu iki melek veya iki melik hiç kimseye ‘biz fitneyiz (Allah’ın peygamberiyiz) sakın Allah’ı inkâr etmeyin’ den başka bir şey öğretmedi” olur. Son iki cümleyi de olumsuz olarak kabul edersek bu durumda anlam şu şekilde olur; (şeytanların kendilerinden sihir öğrendiklerini iddia ettikleri Babil’deki) Hârût ve Mârût adlı iki meleğe veya krala Allah (sihir namına) hiçbir şey indirmedi. Onlar “biz yalnızca peygamberiz, sakın kâfirlerden olmayın dışında” hiç kimseye bir şey öğretmedi!
Ayette önce sihri meşrulaştırmak için o günkü Yahudi muhataplar tarafından getirilen deliller çürütülmüş, daha sonra muhatapların gizli ajandalarındaki mevcut uygulamalardan örnekler verilerek bu kimseler ikaz edilmiştir. “Onlar karı ile kocayı birbirinden ayırdıkları şeyi o ikisinden öğreniyorlar” cümlesi önceki cümlenin devamı niteliğinde değildir. Ayetin bu kısmı; sihri Hârût ve Mârût adlı iki melek üzerinden meşrulaştırmaya çalışan Yahudilerin sihir alanında işledikleri cürümlerin teşhir edildiği kısımdır. Bu durumda bu bölümün anlamı Hz. Süleyman sihirle uğraşarak kâfir olmamış ve Babil’deki iki meleğe Allah sihir namına bir şey indirmemiş iken, “Medineli Yahudiler karı ile kocayı birbirinden ayırdıkları şeyi o ikisinden öğreniyorlar, öyle mi?” şeklinde olur. Bazen soru formatında olmayan düz cümle soru veya olumsuz mana içerebilir. Ayrıca “يَتَعَلَّمُونَ” fiili tefa’ul babından olup, babın karakteristik özelliği tekellüf (zorlamak ve elde etmek) içermesidir. Bu durumda anlam “iki meleğin, melikin, nebinin getirdikleri vahiyden, eşleri birbirinden ayıracak şeyleri bulup çıkarmaya çalışıyorlardı” olur. Zira Kur’an sözel bir hitaptır! Haliyle sözel hitap ile yazılı metin arasında fark vardır.
Ayetin son bölümü ise Babil esaretindeki Yahudileri değil, Hz. Peygamber aleyhinde haince entrikalar çeviren Medine Yahudilerinin kimseye zarar veremeyecekleri, sadece kendilerine zarar vereceklerini haber vermektedir. “وَمَا هُمْ” şeklinde başlayan bu bölümde ayetin başındaki “şeytanların uydurdukları şeylere tabi olanlar” cümlesindeki “إتَّبَعُوا” fiilinin cemi müzekker gaip, üçüncü şahıs zamirine tekrar dönülmüştür.
“(Bilin ki) Onlar (Medineli Yahudiler) Allah’ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar vermezler. Aslında onlar kendilerine fayda değil, zarar getirecek şeyler öğreniyorlar. Hâl böyleyken, (hak dini engelleme uğruna kâfir müttefikleriyle) çıkar/menfaat alışverişinde bulunan kimselerin ahiretteki tüm nimetlerden mahrum kalacağını da gayet iyi biliyorlar. Vicdanlarını satma karşılığında elde ettikleri menfaat ne kadar da adi! (Bu tavır ve tutumları sebebiyle hak ettikleri cezanın ne kadar da ağır olduğunu) keşke bilselerdi.”
Tüm bu açıklamalardan sonra anlam şöyle olur; “O Yahudiler Süleyman’ın hükümranlığı konusunda şeytanların uydurdukları şeylere (onun saltanatı sihirle elde ettiği iddiasına) tabi oldular. Süleyman (sihirle uğraşarak) kâfir olmadı. Fakat insanlara sihri öğreten şeytanlar kâfir oldular. Yine o Yahudiler Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe indirilen şey konusunda da şeytanların uydurduklarına (o iki meleğin insanlara sihri öğrettiği iddiasına) tabi oldular. Bu ikisi (peygamber) hiç kimseye biz Allah’ın gönderdiği elçileriz ve sakın Allah’ı inkâr etmeyin ilkelerinden başka bir şey öğretmedi. Hal böyleyken onlar karı ile kocayı birbirinden ayırdıkları şeyi o ikisinden (peygamberden) öğreniyorlar öyle mi? Onlar Allah’ın izni olmadıkça sihirle hiç kimseye zarar veremezler. Onlar kendilerine fayda değil zarar veren şeyleri öğreniyorlar. Sihirle meşgul olmayı tercih etmeleri sebebiyle bu tercihlerinin ahirette kendilerine en ufak bir fayda sağlamayacağını da gayet iyi biliyorlar. Gerçekten kendileri için tercih ettikleri şeyin (sihirle meşgul olmanın) çok çirkin bir şey olduğunu keşke bilselerdi.”
Sonuç itibariyle bu ayet öncesiyle ve sonrasıyla bir konu bütünlüğüne sahiptir. Sözünde durmayan, Tevrat’ı arkalarına atan, [2/101] Süleyman’a iftira eden, Hz. Peygambere sihir yapan, İslam davetini bir takım sözde ilimlerle, şeytanî komplolarla engellemek isteyen [2/102] o Yahudiler, iman etse ve Allah’tan korksalardı kendileri için daha hayırlı olurdu. [2/103] Ey müminler! Ehl-i kitab kâfirleri ve diğer müşrikler size vahyin gelmesinden hoşlanmazlar. [2/105] Biz onların şeriatını kaldırırsak, daha iyisini getiririz. [2/106]
Ayetin tarihsel arka planını daha iyi anlamak için son bir durum değerlendirmesi yaparsak; Yahudiler Babil esaretinden kurtulmak için Pers kralı Cyrus (Koreş) ile gizli ittifaklar kurdular. Onlar Koreş’in Babil’i almasını kolaylaştıracak, Koreş de onların Filistin’e dönmelerine yardım edecekti. Yine aynı şekilde Medine Yahudileri Hz. Peygamber’in Medine’de kurduğu devleti yıkabilmek için putperest Sasanî kralı II.Kuruş (Chosroes)’un Yemen valisi Bâzan ile Medineli Müslümanlar aleyhine gizli işbirliğine gitmişlerdi. Bunlar da Mekke şeytanları gibi İran taraftarı olduğu anlaşılmaktadır. Nasıl Süleyman’ı sahtekar bir büyücü olarak görüp, onun aleyhinde çalışmışlarsa, şimdi de Hz. Peygamber’i bir mütenebbî /sahte bir peygamber olarak görüp, onun aleyhinde ittifaklara giriyorlardı. Oysa Süleyman’ı devirince devletleri çabucak yıkılmış, sonra da köle olarak Babil’e sürülmüşlerdi. Süleyman’a olan bu iftira ve komplolarının bedelini çok ağır ödemişlerdi. Hz. Peygamber’e ihanet eden Medine Yahudilerini aynı akıbet beklemektedir. İşte bu ayet Medine’deki Yahudilerin Hz. Peygamber ve İslam aleyhine giriştikleri komploları, kendi tarihlerindeki Hz. Süleyman ve Babil esareti dönemindeki taktiklere benzetir. Gerek Hz. Süleyman yönetimi aleyhinde geliştirilen -hedefi ve metodu batıl- taktiklerle, gerekse Babil esaretinden kurtulmak için -hedefi meşru, fakat metodu batıl- komplolarla İslam davetinin önüne geçilemeyeceği bildirilir. Yine bu ayete göre ne Süleyman küfre sapmıştır, ne de Babil’deki iki meleğin öğretisi Yahudilerin bu batıl mücadelesine meşruiyet kaynağı oluşturabilir.
Başka bir çözüm denemesi de; Hârut ve Mârut’un aslında Bâbil Havrasında görevli, iki –melek gibi- Yahudi rahip olabileceğine dair görüştür. Yahudi ve Hristiyanlar din büyükleri için “melek” tabirini kullanmaktadırlar. Hatta Kur’an’da bile Ahid Sandığı’nı taşıyan Yahudi rahipleri için “melek” deyimi kullanılmıştır. Oniki Havari İncili’nde [96:13-15] İsa’nın kardeşi Yakub’un İsa’nın vefatı sonrası Kudüs cemaatinin başına idareci ve “melek” olarak seçildiği rivayeti vardır. Ve yine piskoposlar ve ömrünü kiliseye vakfeden rahipler için “kiliselerin melekleri” deyimi kullanılır. Yine Hıristiyanlarca resmî dört İncil yazarları da koruyucu melekler (Kerubim) olarak tasvir edilirler. Kilisenin kullandığı bu mecazî deyim “Babil” mabedinde görevli rahiplerden Hârut ve Mârut için kullanılmış olamaz mı? Yine Kur’an’a göre Tâbut’u (Ahid Sandığını) melekler taşımaktadır. [2/ 248] Yani Ahid sandığını taşıyan rahipler için Kur’an mecazî anlamda “melek” deyimini kullanmıştır. Tevrat’ta Ahid Sandığını taşıyanlar ve koruyanlar için kullanılan ismin İbranîcesi “Kerub” (melek)tir. Kerub ismi Yahudilik ve Hıristiyanlıkta Tanrı’ya en yakın melekler için de kullanıldığı gibi, “Ahid Sandığı” koruyucusu ve taşıyıcısı rahipler için de mecazî anlamda kullanılır. [II. Samuel, 6: 2-19] Zira Ahid Sandığını taşıyan ve koruyanlar Levi kavmine mensup rahiplerdir. Kur’an da Ahid Sandığı görevlileri için kullanılan “Kerubim” (melekler) deyimini [2/ 248] de mecâzî olarak kullanmıştır. Çünkü onlar melekler gibi, Tanrı hizmetinde çalışan sâlih kişilerdi.
Yukarıdaki örneklerden hareketle, Hârut ve Mârut isimli kimselerin de, Bâbil havrasında görevli, “melek” ünvanlı iki beşer, bilge rahip olabilirler. Bu din adamlarına mecazî anlamda “melek” kelimesi verilmiş olabilir. Ayrıca Babilli Hârut ve Mârut sihir ve büyüyü icat etmemişlerdir. Çünkü Babilliler de bu geleneği Sümerlilerden almıştı, yani; Hârut ve Mârut’tan önce de sihir ve büyü vardı. Ancak büyü yapılması Bâbil’de de yasaktı, yapan şiddetle cezalandırılırdı. Hârut ve Mârut isimli Yahudi rahipler öğrencilerine büyünün haram ve yasak olduğunu öğretirken, büyüden korunma mahiyetinde bazı duaları da öğretmiş olabilirler. Kısaca büyüden Yahudi halkını korumaya çalışan Hârût ve Mârût, Allah’ın gerçek melekleri değil, kendilerine melek unvanı verilmiş mabet görevlileridir. Bunlar Yahudilerin sürgün döneminde Bâbil mabedinde görevli, cemaatlerini büyücülere karşı korumaya çalışan bilge kişilerdi. Sonuç olarak [2/ 102 ve 248] de geçen “melek” kelimeleri Yahudilerin kendi rahipleri ve üst düzey idarecileri için kullandıkları mecazî bir kelimedir. Kuran’da bu ifadeyi onlara hitap ederken aynı şekilde, onların mentalitesine göre kullanmıştır.
Böylece iki meleğe sihir öğrettirmemiş oluruz. Meleklerin ismeti konusunda sünni paradigmayı da korumuş oluruz.
Üçüncü Okuma;
Yani; “Allah Babillilere Hârût ve Mârût adında iki melek gönderdi, onlar da insanlara sihir öğretti” kısmı tarihte birebir yaşanmış bir olgunun hikâye edilmesi midir? Yoksa Yahudilerin zübürlerinden okudukları, yani ins şeytanlarının uydurdukları efsanelerden biri midir? Yani; Kur’an Ortadoğu’da mevcut bulunan kadim bir efsaneye gönderme yapmış olamaz mı?
Burada ayetin tarihsel arka planını anlayabilmek için İsrailoğullarının yetmiş yıl süren Babil esareti, diaspora/ sürgün yılları hakkında durmak gerekir. Çünkü ayetin değindiği iki melek buraya inmiş, indirilmiştir. Babil o yıllarda Keldanîlerin saltanat merkezidir. Keldanî zaten terim olarak; “astrolog, müneccim, kahin, büyücü ve sihirbaz demektir.” Nitekim Daniel Kitabı’nda Keldaniler sihirbaz ve kahinler olarak nitelendirilmektedir. Yine Tekvin’e göre Hz. İbrahim’in çıkarıldığı şehir Keldaniler’in Ur şehridir. İsrailoğulları Babil’de ciddi biçimde itikadi ve kültürel değişim geçirirler. Mesela Tanrı Yahve daha önce Mabed’te ikamet ederken, bundan sonra her yerde olacaktır. Babil’e sürülen halkın bir kısmı ise Mabed’in tahrip edilmesini ve halkın sürgüne gönderilmesini Babil Tanrısı Marduk’un, İsrail Tanrı’sı Yahve’ye karşı üstünlüğü olarak algılar. Yine sürgün döneminde melek ve şeytan inancı konusunda da Babillilerden epeyce etkilenmişlerdir. Eski Ahid’in Eyüp kitabında zikredilen şeytan, Yahve’nin emriyle Eyüp’ü deneyen semavi varlık olarak düşünülürken, artık şeytan Tanrı’nın rakibi, zıddı konumundadır. Bu değişimde Zerdüştîlikteki Ehrimen inancı kolaylıkla sezilebilmektedir. Eski İsrail dininde Yahve’nin emirlerini icra eden semavi hizmetçiler/melekler iken, Babil’de artık insan ile Tanrı arasındaki aracılık görevini üstlenmeye başlar. Babil Sürgünü ve sonrasında kaleme alınan metinlerde meleklere atıflar özellikle yer alır. Sürgün dönüşü yazılan Daniel kitabında ilk defa olmak üzere büyük meleklerden ve onların isimlerinden söz edilmeye başlanır. Yani Yahudilik’teki melek inancında Zerdüştî melekiyât inancının etkisini görmek mümkündür. Yine epey silik olan ahiret inançları belirginleşir. Yine kurtarıcı bir Mesih fikri bu esaret yıllarında gelişir.
Babil yıllarında yaşanan dönüşümden anlaşıldığı kadarıyla melek inancı Keldanilerden ithaldir. Babil’e inen Hârut ve Mârût melekleri de o coğrafyanın bildiği efsanelerden biri olabilir. İbn Âşur, Hârut’un ay anlamına gelen “haruka”dan geldiğini, Mârût’un ise Müşteri (Jüpiter) yıldızının Arapçalaşmış şekli olduğunu söyler. Gök cisimlerine tapan Keldanîler’e göre gök cisimlerinden dünya üzerinde en etkilisi olan Ay dişiliğin, gezegenlerin en yücesi olan Jüpiter ise erkekliğin sembolüdür.
Vahyin amacı sihrin meşruiyetini temin için Medine Yahudilerinin iki melek üzerine bina ettikleri efsaneyi düzeltmek değildir. Kur’an kronolojik bir tarih kitabı da değildir. Onun değindiği kıssalar muhataplarının bildiği kıssalardır. O bu kıssalar üzerinden mesajını vermektedir. Derdi kıssa anlatmak değil, hisse vermektir. O muhataplarının bilgisini esas almaktadır. Aksi halde muhatapla sözel iletişim kurmak mümkün olmaz. Bu sebeple vahiy muhatabın bilgisini ve dilsel tecrübesinin referans alarak Hârût ve Mârût adlı iki meleğin adını zikretmiştir. Burada asıl amaç iki melek efsanesi üzerine kurulan yanlış algıyı düzeltmektir. Efsaneyi değil! Bundan dolayı da vahiy muhatabın kullandığı dil ve üslubu tercih etmiştir. Örneğin; vahiy muhatabın algı dünyasındaki kıssanın kurucu kavramı olan iki melek yerine iki peygamber kelimesini kullansaydı bu durumda muhatabın algı düzeyine inemez ve onunla sağlıklı bir iletişim kuramazdı.
Ayetin geleneksel anlam yapısının doğurduğu meleklerin sihir öğretmesi sorununu çözmek için yapılan önemli yorumlardan biri de “melekeyn/ iki melek” kelimesini “melikeyn /iki kral” şeklinde okuma girişimleridir. Sözel iletişimin en önemli özelliklerinden biri; muhatapla dilsel bir uzlaşım üzerinden iletişim kurmaktır. Bu sebeple ayette Hârut ve Mârut adlı iki meleğin zikredilmesi muhatabın algı dünyası ve dilsel tecrübesinin referans alındığını göstermekte olup bu iki şahsın melek olduğunu ifade etmemektedir. Burada muhatabın dikkatini çekmek ve iki melek efsanesi üzerinden oluşturduğu yanlış algıyı düzeltmek için hitabın muhatabın kullandığı dil ve üsluba uygun olarak gelmesi söz konusudur. Şayet muhatabın algı dünyasında kıssanın kurucu kavramı olan iki melek yerine iki peygamber veya başka bir kelime kullanılsaydı bu durumda bir konsensüs sağlanamaz ve sağlıklı bir iletişim gerçekleştirilemezdi. Kur’an’da muhataplar ile aynı dili kullanarak onlara mesaj vermek için onların algılarına uygun bir üslup kullanıldığını görmek mümkündür. Bunların en çarpıcı olanlarından biri Zu’l-Karneyn kıssasında “Güneşin battığı yere onun balçık içinde kaybolduğu yere kadar ulaştı” [18/86] ayetinde görülmektedir. Burada güneşin hakikatte balçığa battığı ifade edilmemekte olup muhatabın dil ve algı dünyası referans alınarak iletilmek istenen mesaj verilmektedir. Dolayısıyla hitap dilinin özellikleri açısından değerlendirildiğinde ayette geçen “iki meleği” “iki melik” şeklinde değiştirmek yapay bir zorlamadır.
Ayrıca Kur’an; Hârut ve Mârut’u İslam’ın masum melek inancına göre değil de, Yahudilerin kabullerine göre açıklamış olabilir. Konumuz olan [2/102] de bahsedilen Hârut ve Mârut Eski Ahid’teki melek kavramına gayet uygundur. Çünkü Eski Ahid’e göre melekler de cinler gibi Allah’ın emri dışına çıkabilir. Eski Ahid’e göre melekler de cinler gibi hayrı ve şerri seçme özelliğine sahip olan varlıklardır. Hayrı seçenlerin meleklikleri devam eder, şerri seçenler ise şeytanlaşırlar. Tıpkı bizdeki İblis gibi. Ya da baştan sona melek anlayışımızı değiştirmemiz gerekmektedir. Meleklerin aklı, şuuru ve iradesi olduğuna dair şu yazıya bakılabilir.
Hârût ve Mârût’un tarihi gerçekliğinin olup-olmadığı tartışmaları;
Gerçekten Hârût ve Mârût adlı iki melek ya da melik var mıdır? Rivayet edebiyatına bakıldığında maalesef Hârût ve Mârût hakkında sahih bir hadis bulamamaktayız. Örneğin; Hârût ve Mârût kelimeleri ne İbranîce’dir, ne de İslâmî literatürde Hârût ve Mârût hakkında nakledilen rivayetler Tevrat’ta geçer. Bazı araştırmacılar Hârût ve Mârût’u Zerdüştîliğin dinî metinlerinde geçen Haurvatât ve Ameretât ile olduklarını söylerler. Ne var ki bunların hikâyeleri bambaşka olup, Hârût ve Mârût’a isim benzerliğinden öteye geçmezler. Zerdüştî melekiyatında bu iki dişi melek Haurvatât suların, Ameretât ise bitkilerin koruyucusu olup, sihirle, büyü ile herhangi bir ilişkisi yoktur. Kur’an’daki anlatıma yakın bir anlatımla bu iki meleği ancak geç bir Yahudi tefsir kitabı olan Midraş Avkir’de bulabiliriz. Bu apokrif Yahudi metinlerinde Tanrı’nın yeryüzüne denemek için gönderdiği melek Asmodeus’un ismi Zerdüştîlik’teki kötü cinlerden biri olan Aeşmo daeva’dan alınmıştır. Zerdüştîlik’te insanlara kötülüğü telkin eden bu cin, yine apokrif metinlerden olan “Süleyman’ın Ahdi”nde Kur’ânî ifadeyi çağrıştıracak şekilde karı ve kocanın arasını açmak için insanlara büyü öğreten kötü bir varlık pozisyonundadır. Öte yandan Yahudi tefsir kitaplarında Asmodeus, sihir öğreten bir cin olarak olumsuz üne sahipse de, zaman zaman Hz. Süleyman’a da sihirleriyle yardım eder. Eğer tarihte yaşanmış bir hadise ise Hârût ve Mârût hikâyesi neden Tevrat’ta yer almaz? Hatta Apokrif Yahudi metinlerinde bile Hârût ve Mârût ismiyle geçmeyen bu melekler/melikler nasıl olur da Kur’an’da Yahudilere isnat edilmekte? Yoksa Hârût ve Mârût hikâyesini yalnızca Medine Yahudileri mi bilmektedir? Ya da vahyin muhatapları bu efsaneden Tevrat’ın derlenmesinden sonra mı haberdar oldu? Bunun cevabı muhtemelen şöyledir; ilk Diaspora’da İran’a giden Yahudiler kendi melek telakkilerini kurarken Zerdüştîlik’ten etkilenmişlerdi. Her ne kadar Yahudi rivayetlerinde günahkâr meleklerin adı Şemhazai ve Azael olarak geçiyorsa da İslâm coğrafyasındaki Yahudiler sürgün yıllarında, İran’dan getirdikleri hatıraları canlı tutarak Asmodeus yerine bilinmeyen bir sebepten dolayı Haurvatât ve Maurvatât’ın Araplaşmış şekli olduğu kabul edilen Hârût ve Mârût adını kullanıyor olmalılardı. Kur’an’ın söz konusu ayetle hitap etmiş olduğu Yahudiler de muhtemelen İran’ı görmüş olan bu Yahudilerin torunlarıydı. Zerdüştîlerin Haurvatât ve Maurvatât adlı melekleri o tarihlerde İran geleneğini koruyan Medine Yahudileri tarafından Hârût ve Mârût ismiyle kullanıyor olabilirler. Pek tabii Zerdüştîlerin melekleri tam olarak gayri islami olup, kabulü de gayri mümkündür. Zerdüştîlerin devaları/devleri ne kadar sahih ise, Haurvatât ve Maurvatât’ları da o kadar sahihdir.
Taberî’de ayetin [2/102] nüzul sebebi bağlamında zikredilen Hârût ve Mârût adlı melek efsanesi şöyledir: Allah insanoğlunun yeryüzünde işlediği kötü ameller hakkında meleklerin bilgi sahibi olmasına müsaade etmiş; bunun üzerine melekler “Allah’ım yeryüzünde ellerinle yarattığın, meleklere secde ettirdiğin ve isimleri öğrettiğin insanoğlu bu mudur?” diyerek serzenişte bulunmuştu. Allah meleklerin bu itirazlarına “onların yerinde olsaydınız aynısını yapardınız” şeklinde karşılık vermiştir. Buna karşılık melekler “biz asla böyle bir şey yapmazdık” deyince Allah, yeryüzüne gönderilmek üzere aralarından iki melek seçmelerini emretmiştir. Bunun üzerine melekler kendi aralarından yeryüzüne gönderilmek üzere en muttaki olan Hârût ve Mârût adlı iki meleği seçmiştir. Bütün dinlerin ortak paydası olan din, mal, can ve nesil emniyetini sağlayan evrensel mesajlarını muhtevi Allah’a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, içki içmemek, adam öldürmemek gibi yasaklardan bu iki melek de sorumlu idi ve uzun yıllar bu ilkeler ışığında yeryüzünde yaşamaya devam ettiler. Günlerden bir gün ismi Bîzuht olan güzel bir kadınla karşılaştılar. (Diğer bir rivayete göre yanlarında Fars kadınlarından bir kadın suretinde Zühre’yi (Venüs’ü) de indirdi.) Bu kadını gören melekler onunla zina etmek istedi. Kadın onların bu teklifini Allah’a şirk koşmaları, içki içmeleri veya bir insan öldürmeleri karşılığında kabul edebileceğini söyledi. Melekler Allah’a asla şirk koşamayacaklarını ancak içki içmeyi kabul ettiklerini kadına bildirdi. Bu melekler içki içip sarhoş olunca, soru sormak üzere yanlarına gelen bir adamı haksız yere öldürdüler. Tüm bu hadiselerden sonra Allah, semadaki melekleri bu iki meleğin yeryüzünde işlediklerine muttali kıldı ve melekler insanlar hakkındaki yanlış düşüncelerinden dolayı tövbe etti. Daha sonra Allah, Hz. Süleyman’a bu iki meleğin yaptıkları çirkinliklerin cezasını dünyada veya ahirette çekmeleri konusunda muhayyer kıldığını bildirdi, melekler de cezalarını dünyada çekmeyi kabul ettiler. Bu sebeple melekler Babil’de bir kuyuda ayaklarından aşağı asılmışlardır. Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’inde [6178] buna benzer bir hadis vardır. Yine Hz. Ali’ye isnat edilen bir rivayette, iki meleğin imtihanına vesile olan kadına Araplar’ın Zühre, Acemler’in Enahîd dedikleri, kadının onlara semaya çıkıp yeryüzüne inmelerinin sırrını sorduğu, böylece ism-i a’zam duasını öğrenip semaya çıktığı ve yıldıza dönüştüğü nakledilir. İbn Abbas’tan gelen benzer bir rivayette de denenmek üzere yeryüzüne gönderilen iki melekten bahsedilir. Bu iki melek Enahîd adlı çok güzel bir kadın tarafından baştan çıkarılır ve melekler bu denemede başarısız olurlar. Kadın Zühre yıldızına dönüştürülür. Daha sonra Hz. Süleyman iki meleği dünya veya âhiret azabını seçmekte serbest bırakır, onlar da dünya azabını seçerler.
İslâmî literatürde Hârût ve Mârût hakkında nakledilen bu rivayetlerin muhtemel kaynağı olan İbranî apokrif kitaplarından Midraş Avkir’de olay kısaca şöyle rivayet edilir: Tûfandan sonra putperestliğin hâlâ sürmesi Elohim’i kızdırır. Şemhazai ve Azael adında iki melek Tanrı’ya insanı yaratmasının kötü olduğunu söylerler; çünkü insanlar yeryüzünde bozgunculuk yapmışlardır. Bu iki melek, yeryüzüne indiklerinde insanlar arasında Tanrı’nın hükmünü yayacaklarını vaad edince Tanrı onları yeryüzüne gönderir. Dünyaya indikten sonra Şemhazai, Ester (İştar) adında güzel bir kıza rastlar ve ona âşık olur. Ester, kendisini semaya çıkaracak olan Tanrı’nın adını zikretmeyi öğretinceye kadar Şemhazai’a teslim olmayacağını söyler. Bunun üzerine Şemhazai, Tanrı’nın adının nasıl zikredileceğini ona gösterir ve Ester bu ismi zikrederek semaya yükselmeyi başarır. Tanrı, kendisine ulaşmak için çaba sarfeden Ester’i mübarek kılar ve onu yıldız haline getirir. Şemhazai ve Azael ise “insan kızları” ile evlenirler. Enoch’ta anlatıldığı şekliyle hikâyenin geri kalan kısmına bakılırsa bu melekler insanlara sihir öğretirler.
Bu iki meleğin sema ile yeryüzü arasında, Babil’de, asılmış olarak azap gördüklerini ve insanlara sihri öğrettiklerine dair rivayetleri aktaran Fahreddin er-Razi devamında müfessirlerin Zühre (Venüs Gezegeni) hakkında görüşlerini ise fasittir, merduttur diye eleştirir. Müfessirlerin Zühre hakkında iki görüşü vardır: Birincisi; Allah iki meleği insanların şehveti ile imtihan edince, Zühre denilen yıldıza ve feleğine, yeryüzüne inmelerini emretti. Sonra o zina hâdisesi vuku buldu. İşte o zaman Zühre ve feleği, o iki melekte gördükleri hali kınayarak, tekrar yükselerek gökteki yerine çıktılar. Diğer görüş ise; Bu fahişe kadın kendisiyle zina yapan meleklerden göğe çıkmak için okudukları ismi (azamı) öğrendi ve o ismi söyleyip göğe yükseldi. Daha önce ismi “Bîduht” idi. Allah onun şeklini değiştirip Zühre yıldızı haline soktu. Zühre, Venüs yıldızının Arapça adıdır. Yine Sümer tanrıçası İnanna (İştar)’nın simgesi Venüs yıldızıdır.
Görüldüğü üzere bu konuda tefsir ve hadis külliyatı tamamıyla İsrailiyat’ın tesiri altındadır. İsrailiyat da, Zerdüştî, Keldanî hikemiyatın veya mitolojik efsanelerin uzantısıdır. Dinler de birbirlerinin devamıdır. Kadim Ortadoğu halklarının hikâyeleri, masalları, efsaneleri aynıdır. Onlar aynı yıldızların altında yaşamaktaydılar. Bundan daha önemlisi aynı kozmolojiye inanmaktadırlar. Haliyle Kur’an’ın bu konudan bahsetmesi, bilinen tarihi efsaneyi düzeltmek değil, belki de muhataplarının ajandalarındaki gizli planları ifşa etmektir. Vahyin görevi binlerce mitolojiyi tek tek düzeltmek olmasa gerek! Hârut ve Mârut kıssasının Kur’an’da zikredilmesi onun tarihte birebir yaşanmış bir hadise olduğunu göstermez. Sadece sihri meşrulaştırmak için Yahudilerin istismar ettiği “Babil’e inen iki melek efsanesi” üzerinden, yani; onların kabulleri üzerinden “ortak bir dil üzerinden” bir mesaj iletmeye matuftur. Tıpkı Zü’l-Karneyn kıssasındaki “Zü’l-Karneyn güneşin battığı yere kadar gitti” [18/86] ayetinde olduğu gibi burada da hadisenin muhatapların düşünce dünyasına uygunluğu esas alınmıştır. Sözlü iletişimde iletişimin sağlanması ve muhataba verilmek istenen mesajın doğru bir şekilde iletilebilmesi için dilsel mutabakatın hesaba katılması gerekir. Yoksa güneşin battığı bir yer haritada yoktur!
Örneğin Kur’an’da onlarca yerde ismi geçen Firavun’un veziri Hâmân, Mısırlıların baş tanrısı “Ha Amon, Haman, Hammon” un adıdır. Eski Mısırlılar tanrılarının adının Başrahib ve başvezire de aynı şekilde veriyorlardı. Nasıl “firavun” bir şahıs ismi olmayıp Mısır kralının unvanı ise, “hâmân” da bir şahıs ismi olmaktan çok Amon kültü rahiplerine verilen bir unvan idi. İşte bu başrahip Tanrı’nın müşahhas şekli olarak görülüyordu. Yani demek istediğimiz, Kur’an bu ismi gönül rahatlığı ile kullanmıştır. Sanırım hiç kimse, Kur’an’ın bu ismi kullanmasından, Tanrı Amon veya bununla ilgili saçma sapan diğer kültleri onayladığı anlamını çıkaramaz. Kur’an’ın amacı efsaneleri ayıklamak, düzeltmek değildir. Ayrıyeten Tevrat’taki Hâmân ile Kur’an’ın bahsettiği Hâmân aynı tarihi şahsiyetler değildir.
Bizim bu ayette aradığımız şuydu; bu ayette zikredilen şeytanlar cin şeytanları mı? Yoksa ins şeytanları mıydı? Cevap çok nettir. “وَلٰكِنَّ الشَّيَاطٖينَ كَفَرُوا / Lakin şeytanlar kâfir oldu.” Bildiğimiz cin şeytanları zaten kâfirdir. Kâfirin kâfir olması söz konusu olamayacağına göre bu şeytanlar aynı surenin “Müslümanları görünce biz de inandık, şeytanlarıyla baş başa kalınca, biz sizinleyiz, onlarla alay ediyoruz” diyen [Bakara, 2/14, 76] ayetlerinde de zikredilen iki ayaklı ins şeytanlarıdır.

***
Yahudiler Allah’a verdikleri sözü çiğnemekte, Allah’ın kitabını arkalarına atmakta, kendi ellerindeki kitabı tasdik etmek üzere gönderilen peygamberi inkar etmekle yetinmediler. Bir de üstüne üstlük şeytan tabiatlı kimselerin Süleyman hakkında uydurdukları şeylere tabi oldular. Sihir ve büyü yaptılar, bunu da Süleyman’dan geldiğini iddia ettiler. Böylece Süleyman’a küfür nisbet etmiş oldular. Aynı şekilde Babil’deki insanlara sihir öğreten iki meleğin (Harut ve Marut) sözlerine uydular. Oysa bu iki melek bizim öğrettiklerimiz ancak bir sınama aracıdır, demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Yahudiler bu melekten öğrendikleri sihirle, karı koca arasını açan muskalar/büyüler yaptılar. Yani kısaca Yahudiler; Süleyman hakkında (iki ayaklı) şeytanların anlattıklarına ve Harut ve Marut’un sözlerine uydular. Yahudiler yaptıkları sihir ve büyü türü işleri Süleyman ve bu iki meleğe nisbet ediyorlardı.

VAHİY ÜRÜNÜ (!) KASİDE-İ CELCELÛTİYE ve Hz. ALİ’NİN SAİD NURSİ’Yİ ÇAĞLAR ÖNCESİNDEN HABER VERMESİ.  

 

Kaside şahsi bir münacat olup, klasik besmele, hamdele, salvele ile başlıyor. Yazar esmau’l-hüsna hürmetine Allah’tan bir takım isteklerde bulunuyor. 13.beyitte “Bir araya getirilmiş hece harflerinin hakkı için beni maksadıma ve her türlü ihtiyaçlarıma erdir.” denilerek bu kasidenin bir ilm-i havass işi olduğu anlaşılmaktadır. 14. Beyitte ise “Azimetim’in içine emanet olarak bırakılan harflerin sırrı (hürmetine)!” denilerek bunun bir azimet/muska olduğu iyice anlaşılmaktadır. 23.beyitte “Ey celal Sahibi; “Kün”ün Kef’i hürmetine beni koru!” denilmekte. Yani muskacımız “Kef” harfinin havası (gücü) ne ise, onun hassasından yararlanmak istiyor. 27. Beyitte muskacı “İsm-i Azamınla galattan / guluvvdan (hata yapmaktan, aşırıya gitmekten) (Sana) sığındım!” dese de bu ism-i azam masalı hem İsrailiyat, hem de tam bir guluvv örneğidir. Allah’ın isimlerinde ilhada gitmektir. Allah’ın zatını bırakıp, O’nun isimlerine uluhiyet vermektir. O’nun isimlerinde bir takım tanrısal güçler var olduğunu vehmetmektir. 28. Beyit “Herkesin gönlünün bana çevrilmesini sağla! (Beni onlara sevdir!) Şelmehet (selam?) ile bana makbuliyet elbisesi giydir! (Beni onlara kabul ettir) Said Nursi bunun yerine şöyle dermiş; “Dünyadaki herkesin kalbini toptan Risale-i Nûr’a ısındır ve Şelmehet (selam?) ile onu kabul ettir!

Okumaya devam…

İslam’ın Değişkenleri ve Sabiteleri!

Bu çalışmamızda, İslam’ın bir devrim yapmadığı, bir islahat yaptığını, Vahyin nazil olduğu toplumun örfî hukukunu esas aldığını, şeriatını büyük ölçüde Cahiliye şeriatından aldığını göstermeye çalışacağız. Çalışmamızda  “Cahiliye’nin ibadetleri / inançlarını ve şeriatı/hukuku” bölümünde büyük ölçüde Mehmet Azimli’nin Cahiliye’yi Farklı Okumak adlı eserinden yararlandık! Son kısmını da biz ilave ettik. Bazı şeyleri farketmeniz için uç örnekleri verdik. Haliyle meseleye bir de bu pencereden bakmanızı istedik.

Okumaya devam…

Anadolu İslamı / Yunus Emre;

Yunus Emre;

13.yüzyılın son yarısı ile 14.yüzyılın ilk çeyreği içinde yaşamış olan Yunus Emre; Ahmet Yesevi mektebinin Anadolu’daki en önemli temsilcisidir. Kimilerine göre; Yunus Emre, İslam sûfîliğini geleneksel Türk kültür yapısına göre yeniden yorumlamış, klasik tasavvufla Türk Halk İslam’ının motiflerini birleştirmiştir.

Okumaya devam…

İsrâfil Balcı’nın “İsrâ ve Miraç Gerçeği” Kitabı Üzerine Bir Kitap Eleştirisi

İsrâfil Balcı’nın “İsrâ ve Miraç Gerçeği” Kitabı Üzerine Bir Kitap Eleştirisi

İsrâfil Balcı’nın Ankara Okulu yayınlarından çıkan 479 sahifelik, 2014/ II.Basım kitabına dair bir eleştiri yazısıdır.

Okumaya devam…