Hawking’in kendi Kendine yeterli Evren Modeline 1997’li yıllarda verdiğim cevap.

Kuantum Kozmolojileri
Alexander Friedmann daha 1921 yılında Einstein’ın genel rö¬lativite denklemlerinden yararlanarak değişik evren modelleri bulmuş¬tu. “Friedman Modelleri” olarak bilinen bu modellerin tümü; zamanın olmadığı, “t=0” şeklinde ifade edilen, gerçek bir uzay-zaman tekilliğinden başla¬maktadır. Bu kozmolojik modeller, açık ve kapalı evren modeli olabilir. Ama her ikisi de, bir singülarite’den /tekillikten doğar. Hubble, 1930’lu yıllarda evrenin genişletmekte olduğunu, galaksileri gözlemlerken keşfetmişti. Buna “Standart Kozmogoni Modeli” denmektedir.
Büyük Patlama teorisi denklemlerle ve gözlemlerle doğrulanmakta. Evrenin genişlemesi teorinin en önemli kanıtıdır. Genişlemenin en önemli göstergesi de uzaktaki tüm gökadaların bizden kaçar gibi uzaklaşmasıdır. Büyük Patlama teorisini destekleyen bir başka gözlem de kozmik mikrodalga fon ışımasıdır.
Evrenin ortaya çıkışını ve genişlemesini açıklayan bu “Standart Kozmogoni Modeli”, Büyük Patlama anını değil, daha sonrasında neler olduğunu açıklamakta-dır. Büyük Patlama anında ne olduğunu bilmiyoruz. Belki de hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz. Kuantum belirsizlik kuramı, geçici enerji kabarcıklarının ya da parçacık-karşı parçacık gibi parçacık çiftlerinin ortaya çıkmasına olanak tanır. Fizikçiler bu tabiri sevmese de, bunlar “hiç yoktan” ortaya çıkabilir, ama kısa sürede kay-bolurlar. Enerjileri ne kadar düşük olursa o kadar uzun süre var olabilirler. 1970’lerde Edward Tryon adlı bir bilim insanı, evrenin de kuantum dalgalanmasıyla ortaya çıkmış olabileceğini öne sürmüştü. Tryon, kütleçekim alanının enerjisinin negatif, maddenin içerdiği enerjinin de pozitif olduğuna ve bunların birbirini dengeliyor olabi-leceğine dikkat çekmişti. Evren bu şekilde bir “kuantum kabarcığından” ortaya çıkmış ise, aşırı derecede yoğun bu ilk madde kütleçekimin etkisiyle anında çökmesi gerekirdi. Bundan tek kurtuluş yolu, Büyük Patlama’dan çok kısa süre sonra evrenin büyük bir kuvvetle, çok hızlı bir şekilde daha büyük bir boyuta şişmesiyle müm-kün olabilirdi. 1980’de Alan Guth’un ortaya attığı Inflation-Enflasyon /Şişme Teorisi, Büyük Patlama teorisiyle ilintili bu ve bunun gibi birçok soruyu ortadan kaldır-dı. Bu teoriye göre evren Büyük Patlama’dan 10-35 saniyeden 10-32 saniye arasında 1050 gibi korkunç bir hızla genişlemiştir. Evren aniden bir proton boyutundan grey-furt boyutuna büyümüştür. Bu büyümeyi daha iyi anlamanız için bir kum tanesinin dünya kadar büyüdüğünü hayal edin.
1980’li yıllardan sonra Standart Kozmogoni Modelinde bir takım değişiklikler yapmak icap etti. Evrenin, ışık hızından çok daha yüksek bir hızla, aniden şişme-sinden sonra bildiğimiz büyük patlama sürecine devam ettiği sanılmaktadır. Bu yeni modellere ‘İnflation /enflasyon-şişme modelleri’ denmektedir. Bu yeni senaryolara dayanan evren modellerine, “Ku¬antum Kozmolojileri” denmektedir.
Bu yeni modellerde Evren’in kendisi yaratılışın ilk anlarında, Schrö¬dinger dalga denklemiyle tanımlanan bu elementer parçacık gibi tanım¬lanmakta ve bir dalga fonksiyoneliyle tarif edilmeye çalışılmaktadır. Henüz ne teknik zorluklar aşılmış, ne de kavramsal sorunlar halledilmiştir. Başlangıç tekilliklerini öngören genel rölativi-te teorisiyle, bu ilk anlarda geçerli olmasını beklediğimiz kuantum teorisinin nasıl bağdaşacağını gösteren bir teori de henüz elimizde yok. Böyle bir kuantumlu gravi-tasyon teorisi olsaydı evrenin başlangıç tekilliğinde nasıl davranacağını tahmin edebilirdik. Kuantum kozmolojileri, henüz bulunamayan, dört temel etkileşmeyi birleşti-recek olan bu kuantumlu gravitasyon teorisi¬ne bel bağlamıştır. Bu kuantum kozmoloji modelleri arasında dolaşır¬ken kendinizi bir ‘Teoriler Mezarlığında’ geziniyor gibi hissedeceksiniz. Bu mezarlıktan başka henüz hâlâ tam olarak kavranamamış kuantum dünyası¬nın hayaletleri ile de sık sık karşılaşacaksınız. Bu senaryoların spekülatif varsayımları hala çok yüksektir.
“Büyük patlama (standart kozmogoni modelini)” günümüzde kabullenmeyen herhangi bir fizikçi yok. Fakat bazılarını başlangıçtaki tekillik rahatsız etmektedir. Çünkü açıkça fizik yasaları burada çökmektedir. Planck Duvarı açıkça fizikçilerin daha ileri gitmemelerini söyleyen bir ültimatomdur. Fakat her şeye rağmen klasik büyük patlama birtakım soruları cevapsız bırak¬maktadır.
*Evren, niçin kapalı modellerle sonsuza kadar genişleyen modelleri ayıran kritik hıza çok yakın bir hızla genişlemeye başladı?
*Evren bugün makro planda, büyük oranda çok düzgün ve tek bi¬çimli olmasına karşın, galaksilerin oluşumunu sağlayan yerel ayrıcalıklar ve bu bölgelerin yo-ğunluğunun başlangıçta azıcık düzensizlik arz etmesi neye bağlıdır?
*Evrensel sabitler, mesela G gerçekten sabit midir? Evrendeki maddenin tamamını gerçekten algılamakta mıyız?
Gell-Mann ve Hartle şunu öneriyorlar; Eğer kuantum teorisi temel¬de doğru ise, bütün evrene de bir bütün olarak uygulanabilmeli. Özel¬likle Büyük Patlama es-nasında evren mikroskopik boyutlarda olduğuna göre çözüm kuantum fiziğinde olmalı.
Yine bir tane evren bulundu¬ğuna göre, normal kuantum mekaniği uygulamalarında olduğu gibi ay¬nı deneyi milyonlarca kez tekrarlayıp ortalama sonucu, kuan-tum teori¬sinden elde edilmiş teorik değer ile karşılaştırmak söz konusu olamaz. Ortaya, “farklı ihtimallere karşı gelen birçok değişik geçmiş” çıkar. Ya¬ni, belirsizlikler yine peşimizi bırakmaz.
Hartle, fiziğin olasılıklarla uğraşmak zorunda olduğunu belirtmek¬tedir. Bu yüzden kuantum teorisi, hiçbir şeyi, özellikle de evren hak¬kında kesin bir iddiayı, evrenin belirli bir tarihçesini sunmaz. Bunun yerine sadece, çeşitli ‘olmuş olabileceklerin’ ihtimallerini verir. Bazı durumlar doğal olarak diğerlerinden daha olasıdır. En olası olanları belirlemek kuantum kozmolojisinin işidir. Evren için öne sürülen değişik alternatif tarihçeler eşit ölçüde gerçek olabilir. Olasılıklarla uğ¬raşan bir kuantum mekaniği teorisi mecburen bir alternatifler seti ile uğraşıyor demektir.
Öyleyse, evrenin ilk anlarında başlangıç koşulları nasıl belirlenebi¬lir? Özellikle fiziksel sistemler başlangıç durumlarına çok hassas bağlı¬dır. Başlangıç durumun-daki çok ufak bir değişiklik kendisinden sonra gelen ve üstel biçimde gittikçe büyüyen bir karmaşaya sebep olur. Bu nedenle evrenin başlangıç koşulları azami derece-de hassas seçilmelidir. Gerçekten de evren yüksek derecede düzenli, düşük entropili, gravitasyonel alan ile faaliyete geçmişse bugünkü homojen ve uniform /tek bi-çimli evren ortaya çıkabilecektir. Hâlbuki evrenin ilk evrelerinde büyük bir olasılıkla düzensiz ve karmakarışık bir durumda olma ihtimali mu¬kayese kabul etmeyecek kadar büyüktür. Entropi ya da düzensizlik, ka¬palı olarak olasılık ve düzenleme kavramlarıyla ilişkilidir. Bir litre gazın içindeki gaz moleküllerinin düzenli dağılışı ‘en yüksek entropiyi’ gös¬terir. Gaz moleküllerinin kutunun bir köşesinde tesadüfen toplanması ‘en düşük entropi’yi gösterir. Bu, düzenli durumların (düşük entropi) son derece olasılık dışı olduğunu gösterir. 1 litrelik gazın kutunun bir köşesinde toplanma ihtimali; 10-20 dir.
Büyük patlama rastgele kaotik bir olay olmuş olsaydı, bugünkü evre¬nin olağanüstü izotropik / eş yönlü olması hemen hemen imkânsız ola¬caktı. İsterseniz bu se-çimi Allah’a verirsiniz, ister Allah’a başvurmadan izah edeceğim deyip sonsuz evrene ve sonsuz zamana ya da antropik il¬keye sığınıp seçimi kör şanslara verebilirsiniz.
Şimdi evrenin en düşük entropi ile (en yüksek düzen) izotropik bir durumla başlamasını “Bir Seçici veya Tasarlayıcı”ya vermeden bu olası¬lık dışı durumu koz-mik kaosa verenlerin yaklaşımlarını ele alalım.

1- “Ne var bunda? Ne olmuş yani?” diyenler;
Bazı bilimciler a posteriori bir temelde (tecrübeden sonra) rastgelelik, olasılık veya akla yat¬kınlık kavramlarını tartışmanın anlamsız olduğunu düşünürler. Eğer bir dere kenarında rastgele bir çakıl taşı alıp, onun hacmini, biçi¬mini ölçerseniz kesin boyutları olan bir taş seçmenizin imkânsız oldu¬ğunu anlardınız. Yine sizin o taşı seçmenize etkisi olan dış bir mucizevî güçten bahsedemezsiniz. Şayet siz önceden boyutları çok hassas şekilde belirlenmiş bir taş seçseydiniz elbette bu mucizevî olur-du. Fakat seçti¬ğiniz taşı sonradan ölçüp boyutlarını almak (olaydan sonra) hiçbir orijinallik ifade etmez. Evrenin özel yapısı da sürpriz olmamalıdır. Çünkü biz ölçümü (taşı elimize aldıktan sonra yaptığımız gibi) sonradan yapı¬yoruz.
Buna rağmen dere kenarında milyarlarca çakıl taşından (evrenden) işe yarar bir çakıl taşını (yaşadığımız evreni) seçmemiz mucize değil mi¬dir? Yine seçtiğimiz taş matematiksel olarak mükemmel bir küre özelli¬ğine sahipse, onun boyutları önceden belirlenmemiş bile olsa gerçekten bu gene de büyük bir sürprizdir. Çünkü mü-kemmel bir küre teknik açıdan son derece yüksek hassasiyet gerektirir. Özetle, rastgele seçtiği¬miz taşın mükemmel bir küre olması olay sonrasında bile bir mucize¬dir. Aynı şekilde, insan yerleşimi için uygun olan bir evren, bizim için öteki muhtemel evrenlerin kahredici çoğunluğunda olmayan özel bir anlama sahiptir. Çünkü diğerleri yaşamaya uygun değillerdir.
Bu noktada ‘ne olmuş yani?’ taraftarları, onun var olduğu tarzda dü¬zenlenmiş olmadığı cevabını verirler, biz ona şaşırmak için burada ol¬mayacağız. Zeki yara-tıkların hayatı sorgulayabilecekleri bir evren; ta¬nımlama yoluyla gözlemlediğimiz (olay sonrası ölçtüğümüz) bir evren türüdür, oysa evrenin başka türlü apriori (tecrübe-den önce) olacak ol¬ması olağanüstü olurdu. Yani, algıladığımız yüksek derecede düzenli evren hakkında esrarengiz ya da sıra dışı hiçbir şey yoktur. Olsaydı biz onu algılayamazdık, çünkü biz var olamazdık.
Akıl yürütmenin bu türü, doğrusunu söylemek gerekirse, gözlemlenemeyen bir şey hakkında konuşmanın anlamsız olduğunu öne süren pozitivizm felsefesin-den destek alır. İçinde bilinçli gözlemciler olmayan evreni tartışmanın ne anlamı var? Böyle bir evren gözlemle asla doğrulanamaz ya da yanlışlanamaz.
Bu insancıl ilke; Darvin’in “canlı varlıkların doğal ayıklanma ve mutasyonlar neticesinde çevreye uyum sağladıkları” şeklindeki evrim teorisini tersine çevirerek, çevrenin canlıların ortaya çıkmasını olanak verecek şekilde oluştuğunu söyler. Gerçekten dört temel etkileşmeyi sağlayan dört temel kuvvetin birbirleriyle olan hassas oranı çok özel seçilmiş olmasaydı, evrenin bugünkü gibi olma şansı yoktu. Daha 1961 yılında Dicke, “Olmazsa olmaz bazı fiziksel sabiteler mevcut olmasaydı, evreni gözleyebilmek ve gözlemler yapabilmek için biz de olmayacaktık! Dolayısıyla evren kendisini gözlemleyecek “gözlemcileri” yaratma potansiyeli ile işe koyulmuştur” der.
‘Ne olmuş yani?’ düşüncesi güçlü antropik ilkeyi netice vermiştir. Brandon Carter tarafından ortaya atılan bu ilkeye göre, “Evren bir aşa¬mada ondaki bilinçli varlıklara olanak verecek tarzda olmalıdır”. Bu tu¬haf bir şekilde, evren, hayatın ortaya çıkması için lazım düzenin uygun /istenilen derecesi ile ortaya çıkması konusun-da seçime sahip değildir anlamına gelir. Gözlemlediğimiz düşük entropili (yüksek düzenli) evren, hemen hemen düzensiz olan diğer mümkün evrenlerin geniş yelpaze-sinden seçilmiş¬tir. Fakat bu seçilme bizim tarafımızdan yapılmıştır, Tanrı tarafından değil. “Evreni böyle görmemizin nedeni kendi varlığımızdır” cümlesiy¬le özetlene-bilecek Antropik ilke, John Wheeler’in katılımcı evren fik¬rinden de destek alır. Buna göre, evren büyük patlamadan sonra bilinçli gözlemciler ortaya çıkana kadar bir çeşit Schrödinger denklemiyle -dal¬ga fonksiyonunun indirgenmesi- süreciyle evrimleşiyor. Bu dönemde kuantum genliklerinin süperpozisyonu (kedinin hem sağ, hem de aynı anda ölü olması durumu) geçerli, yani henüz objektif gerçeklik doğ¬muş değil. Ancak, bu kuantum durumlarından birinde hayat ve bilinçli gözlemciler ortaya çıkıp etrafa baktıklarında, kuantum salınımları bire indirgeniyor ve evrenin dalga fonksiyonu gerçek bir seçeneğe indirgen¬miş oluyor. Bohr’un fiziğe soktuğu “göz-lemcinin fiziksel olayı etkile¬mesi” fikri bu kadar uç varsayımlara, teori yüzünden saçmalamaya ka¬dar varabilmiştir.
Antropi ilkesi, insan (veya dünya dışı) zeki gözlemcilerin üstünlüğü fikrine ve sonsuz zamanı olan bir evrene ya da sonsuz büyüklükte olan bir evren varsayı-mına dayanır ki, bunu az aşağıda göreceğiz.
Roger Penrose, bazılarının ‘Evren sadece oradadır işte! Öylesine ol¬maya devam ediyor. Biz de kendimizi birdenbire bu şeyin içinde buluvermişiz’ demelerinin evreni anlamamıza yardım etmeyeceğini söyleye¬rek şöyle devam eder, ‘Evrenin kesinlikle bir amacının olduğunu gös¬teren bir olay var ki, o da Evrenin şans eseri orada durmadığıdır.
Zira tüm fiziksel sabitelerin değerindeki ufacık bir değişikliğin insan neslinin yok oluşuyla sonuçlanacağını biliyoruz. İyiler ve kötülerin savaşını konu alan ve iyilerin zaferiyle sonlanan bir aksiyon filminde, iyilerin tüm kazalardan ve ölümcül tehlikelerden kıl payı kurtulması gibi bizler de bu evrende bir sürü bilimsel faciadan kıl payı kurtula kurtula var olmuşuzdur. Tüm fiziksel sabitelerin, insanlığın varlığına olanak verecek şekilde ayarlandığı açıktır. Örneğin; simetrinin üç uzay ve bir za-man boyutuyla sonuçlanacak şekilde kırılması, galaksilerin oluşturmuş, dolayısıyla bu uzun süreç insanın yaşamıyla sonuçlanmıştır. Uzmanların hesaplarına göre; uzay boyutlarının sayısının üçten fazla olması durumunda atomların kararsızlaşacağı, üçten az olması durumunda ise kompleks sistemlerin var olamayacağı anlaşılmaktadır. Birden fazla uzay boyutunun olması durumundaysa olaylar tahmin edilemez bir hal alır. Atomlardan tutun çekim alanı ve elektromanyetik alana kadar her şey kararsız-laşır. Yine benzer bir simetri kırılmasıyla elektromanyetik kuvvet, nükleer kuvvet, zayıf kuvvet ve çekim kuvveti olmak üzere dört kuvvetin ortaya çıkışı, insanlığın varlığı için hayati önem arz eder. Güçlü nükleer kuvvet olmadan kuarklar protonların ve nötronların içine hapsedilemez ve atom çekirdeği oluşamaz. Elektromanyetik kuvvet olmadan da atom ve moleküller oluşamaz. Kütleçekimi olmadan bildiğimiz madde ve gök cisimleri var olamaz. Zayıf kuvvet olmadan da yıldızlar yakıtlarını üretemez. Bu kuvvetlerin varlıkları kadar etki dereceleri de insanoğlu için hayati önem taşımaktadır. Örneğin zayıf kuvvet biraz daha kuvvetli olsaydı, nükleer füz-yonda rol alan nötrinolar yıldızlardaki atom çekirdeklerinin içine hapsolurdu ve füzyon gerçekleşmezdi; biraz daha zayıf olsaydı nötrinolar füzyonu gerçekleştirmeye fırsat bulamadan yıldızdan kaçıp giderdi. İnsancı İlke örneklerini Dünyamızın konumunun ne bizi haşlayacak kadar Güneş’e yakın, ne de donduracak kadar Güneş’ten uzak olmasına kadar götürebiliriz.
Antropi ilkesinin dayandığı sonsuz zaman ve sonsuz uzay eleştirisi¬ne geçmeden önce bu ilkenin beslendiği Boltzmann’ın istatiksel termo¬dinamiği üzerinde bi-raz durmak gerekir. İstatiksel termodinamiğin kurucusu Ludwig Boltzmann (1847-1906) kozmik düzenin termodina¬mik dengeden inanılmaz derecedeki nadir dalga-lanmaların iş birliğinin bir sonucu olarak, kendiliğinden doğmuş olduğunu iddia etti. Boltzman, 1895’de mümkün bütün evrenler arasından bizim evrenimizin sahip olduğu parametrelerin tesadüfî olarak seçilmiş olmasını(!) “istatik¬sel bir hilkat garibesi” olarak yorumlamıştı. Roger Penrose, Boltzman’ın hilkat garibesi yaşadığımız bu evrenin mümkün evrenlerin içinden te¬sadüfen seçilme şansını 10123 olarak hesapladı ki, bu matematiksel ola¬rak imkânsız demektir. Onun çıkış noktası, atomların sürek-li hareketidir. Zaman zaman, pek az molekül farkında olmadan kendini iş birliği içinde bulacak ve bir kaos okyanusunun ortasında, yaşama izin veren kü¬çük bir düzen adası doğacaktır. Aynı şekilde, evrenin yeterince za¬manı varsa, bütün galaksiler kazara böyle “düzenli yaşam adası” ortaya çıkarabilir. İlke olarak ev¬renin böyle sınırsız bir ömrü olduğuna inanılırsa böyle olasılık dışı ve rastlantıya şans tanınabilir. Üstelik dünyamız gözden kaybolduktan çok uzun bir süre sonra tekrar bütün sakinleriyle birlikte yeniden orta¬ya çıkacak ve bu işlem sonsuza kadar sürecek (!)
Boltzmann’ın akıl yürütmesinin temelinde evrenin ölümsüzlüğüne dair ilginç bir güvence vardır. Bir litre sıcak suyla, bir litre soğuk su¬yu karıştırırsanız iki litre ılık su elde edersiniz. Ama bu suyu sıcak ve so¬ğuk olarak ayrıştıramazsınız. İki litre suyun ılık suya dönüştürülmesi geri dönüşsüz bir işlemdir. Termodinamiğin ikinci yasası da bunu formülleştirerek, Entropi ya değişmez ya da artar, der.
Boltzmann ise, uzunca bir zaman beklersek başlangıç anına dönebi¬leceğimizi ve 2 litrelik ılık suyu bir litre sıcak ve bir litre soğuk, ayrış¬mış vaziyette görebilece-ğimizi iddia eder. Bundan sonra karışım tekrar eski durumlarını dolaşmaya devam eder. Sonunda her durum yeniden dolaşılmış olacak ve bu süreçler sonsuza kadar sürüp gidecektir. Bu sı¬nırsız tekrarlama ve çoğaltma olgusu Poincare çevrimi olarak bilinir.
Pek az fizikçi Boltzmann’ın kozmik düzene ait açıklamasını ciddiye alır. Poincare çevriminin temel mantığı doğrudur, ne var ki, evren sa¬dece orada durmadığı, sürekli genişlediği biliniyor, bu ise; onun yaşını sınırlandırmaktadır. Boltzmann’ın yanıldığı ortadadır. Sistemin entropisi, sistem büyü¬dükçe artmaktadır. Hele söz ko-nusu evren ise entropi sonsuz derecede artar. Yine, geri dönüş imkânı olmadığı gibi, bütün fiziksel sistemler başlangıç şartlarına hassas bağlıdır. Evrenin hiç bir bölge-sini diğer¬lerinden soyutlayıp lokalize edemeyiz. Evrenin uzak köşesindeki bir elektronun bile, çekim etkisi nedeniyle önemi vardır. Ayrıca çekim gücünden kurtulmak için çekim kalkanları da mevcut değildir. Bu nedenle ent¬ropi devamlı artmaktadır. Eğer bütün düzensizlik, İkinci yasaya göre devamlı olarak çoğalıyorsa, o zaman evren, düzenli bir konumda yara¬tılmış olmalıdır.
Antropi prensibinin güçlü ve zayıf olmak üzere iki versiyonu var¬dır. Zayıf antropi ilkesi, uzay veya zamanda sonsuz ya da, çok büyük bir evrende, zeki yara-tıkların gelişimi için gereken koşulların ancak uzayda ve zamanda sınırlı belli bölgelerde sağlanacağını belirtir. Bundan dolayı bu bölgelerde yaşayan insanlar evrende bulundukları yerin kendi varlıkları için gereken koşulları sağladığını gördüklerinde şaşırmayacaklardır. Bu biraz, zengin bir kişinin lüks semtte yoksul görmemesini an-dırır. Zayıf antropi ilkesi; “gerekli şartların oluşmuş olması nedeniyle var olduğumuz için şaşırmamız gerekmez” der.
Antropi ilkesi, her biri kendi ilk durumuna ve belki de kendi bilim yasaları takımına sahip çok sayıda değişik evrenler, ya da tek bir evrenin çok sayıda değişik bölgeleri vardır. Bu evrenlerin çoğunda şart¬lar karmaşık organizmaların gelişimine izin vermez. Yalnızca bizim gibi bazı evrenlerde zeki yaratıklar gelişip şu soruyu sorabilecekti. “Evren niçin gördüğümüz gibi?” O zaman, cevap oldukça basittir. “Başka türlü olsaydı, biz burada olmazdık ya da ‘Evren bir aşamada, ondaki bilinçli varlıklara imkân tanıyacak şekilde olmalıdır”. Özetle; evrenin varoluşunu, bütünüyle bizim varoluşumuza bağlar.
Ne var ki bunlar çok sağlam ilkeler değildir. Bir defa, başka evrenler varsa, bunlar hangi anlamda vardırlar? Eğer gerçekten birbirinden ayrıysalar, oralarda olup bitenleri kendi evrenimizde gözlemlenecek bir sonucu olamaz. En az varsayım ve en basit çözüm en doğru olanıdır. Bu tutumluluk ilkesi gereği çok evrenler hipo-tezi terk edilmelidir. Öte yandan, bu evrenler tek bir evrenin başka başka bölgeleri iseler, bilim yasaları her bölgede aynı olmalıdır. Evren uniform’dur. Yoksa bir böl-geden diğer bölgeye süreklilik bulunmaz. Yine güçlü antropi ilkesine yöneltebileceğimiz bir diğer eleştiri de şudur; Bu ilke tüm evrenin insan için olduğunu söylüyorsa, o zaman ne güneş sistemimizin dışındaki tüm yıldızlara ve galaksilere ve ne de; evrenin böylesine düzgün ve büyük öl¬çekte izotrop olmasına gerek vardır.
Yine güçlü ve zayıf antropi ilkelerinin her ikisinin bilimsel temelle¬ri, olasılığa dayanmaktadır. Çok evrenler, sonsuz uzay ve zaman gibi. Hâlbuki bu antropi ilke-sine, evrenin başlangıcındaki olasılıklardan kur¬tulmak için başvurulmuştu. Olasılığı, daha çok olasılıkla halledemeyiz.
Küçük tesadüfler izafi olarak büyük tesadüflerden daha çoktur. Bir yıl¬dızı tesadüfen inşa eden bir kaza bir büyük galaksiyi inşa eden kazadan çok daha olası-dır. Yani bir yıldızın bir galaksiye göre tesadüfen oluşması daha mümkündür. Yüz milyarlarca galaksiden meydana gelen bir evrenin bir kaza sonucu oluşması ihtimali-ni siz düşünün. Daha du¬run! Tesadüflerden kurtulmak için başvurulan sonsuz evrenlerin, tesa¬düfen oluşmasını da düşünmelisiniz. Üstelik hiçbir şekilde gözlemlene-meyen evren¬ler başka evrenlerin sonsuzluğu için delil oluyor! Ve yine zayıf versi¬yona yöneltilen şu eleştiri oldukça yerindedir. Bütün olasılıkları ger¬çekleştirmeye izin veren bir doğa, açıklanabilir, anlaşılabilir değildir. Hatta böyle bir doğa, doğa olmaktan çıkar!

2- Çok Evrenler Teorisi
Bu teoriye göre evrenimiz, birbirlerinden sonsuza kadar ayrılmış, sınır¬sız kocaman bir evrenler koleksiyonundan biridir. Bu evrenlerin kah¬redici çoğunluğu ha-yat için müsait olmamasına rağmen, rastlantıya bağ¬lı bir tanesinde canlılık gelişecektir.
1957’de Princeton Üniversitesi fizikçilerinden Hugh Everett tarafın¬dan ortaya atılan sonra da Bryce de Witt tarafından desteklenen paralel evrenler teorisi çok evrenler fikrinin en popüler, en cesur ve o kadar da saç¬ma bir yorumudur. Bu teori, bütün mümkün alternatif kuantum dünya¬larının eşit olarak gerçek olduğunu ve her birinde insan gözlemcilerini içine aldığını iddia eder. Bu extrem teoriye göre, paralel evrenler yan yana de¬ğil, ‘kutu kutu içinde saklı olduğu’ gibi iç içedir. İşin tuhafı bu iç içe kutular büyüklükleri bakımından birbirinin özdeşidir. Evren yarıldığı zaman zihinlerimiz de onunla yarılır, bir kopya her dünyayı şenlendir¬meye devam eder. Her kopya yegâne olduğunu düşünür.
Peki, paralel evrenlere gidebilir miyiz? Hayır. Onlar bir defa ayrıldı¬lar mı, bütün pratik amaçlar için fiziki olarak yalıtılırlar. Onları yeniden birleştirmek ancak zamanı tersine çevirmekle mümkün olabilir. Fakat bu dünyalar nerededirler? Bu bizim sıkı sıkıya kendimize çok yakın ol¬mamıza benzer. Şu kitap okuyucusunun mil-yonlarca kopyası kendisin¬den uzaklığı, birkaç santimden fazla değildir. Birbirinden çok önce ay¬rılan paralel evrenler çılgınca farklı olacaktır. Bütün mümkün dünyala-rın eş zamanlı varoluşu, çok farklı dalların var olduğu ve ötekilerin bi¬rinde değil de bu kitabın okunduğu bir tanesinde okuyucu var olabilecektir. Çünkü diğerlerinin şartları hayata imkân tanımayabilir (!)
Everett’in yorumu temelde makroskopik-mikroskopik ayırımı yap¬madan her şeyin davranışını-Schrödinger denklemini sağlayan- bir dalga fonksiyonu ile yani kuantum kanunları ile ifade edilmektedir. Hâlbuki makroskopik sistemleri kuantum kanunları ile tanımlamak olsa olsa bir teorik şizofreni olabilir.
Roger Penrose, ironik bir şekilde, nasıl oluyor da, Schrödinger kedisini -ölmüş ya da, canlı olanı dışında- aynı anda hem ölmüş, hem de sağ gören bir gözlem-ciyle bugüne kadar karşılaşmadık? diye soruyor.
Çılgınca olan Everett’in bu kuantum mekaniği yorumunu herhangi bir eleştiri ile kesin olarak çürütmek mümkün değilse de, doğruluğu¬nu göstermek de müm-kün değildir. Zaten benimsenmemiştir. Çünkü diğer evrenlerle asla temas kuramazsınız. Feyerabend’in teorik çoğul¬culuk önerisine göre faydalı da olabilir. İyi fikir jimnastiğine neden ol¬duğu için!
Bu yorumu ciddiye almayanlar şunu teklif ediyorlar; Eğer gerçekten bu teoriye inanan varsa, astronomik bir para karşılığı Rus ruleti oyna¬yabilir. İddiayı kay-betse bile söz konusu paralel evrenlerin birinde çok zengin biri olarak hayatta kalacakları muhakkak. Bu evrendeki kurşunu yese bile diğer paralel evrende dallanan özdeşi yaşamaya devam edecek. (!)
Yukarıda anılan Boltzmann’ın hipotezi de çok evrenler teorisiyle aşağı yukarı özdeştir. Fakat Boltzmann’ın evrenleri belli bir sırayla orta¬ya çıkar ve hepsi birbi-rinden fiziksel olarak büyük zaman uçurumlarıyla ayrılırlar. Ona göre şu anki evren çok uzun bir zaman sonra bir kere daha kurulacak ve bu sonsuzca tekrarlanacak. Boltzmann herhalde ge¬lecek seferinde daha iyi bir yaşam sürerim düşüncesiyle olsa gerek, intihar etmişti. Bu Everett’in paralel evrenler teorisini duysaydı tahmin edi-yorum çok daha korkusuz intihara yürürdü!
Periyodik zaman aralıklarıyla ortaya çıkan çok evrenler teorisinin bir diğer modern varyantı şişen-inen (Oscillating-salınan) açılıp-kapanan evren teorisidir. Za-man sonsuz ise; (!) tek bir evren dahi çok evren¬ler teorisine dâhil edilebilir. İçinde yaşadığımız bu evren açılıp-kapanarak, bu işlemi sonsuza kadar sürdürür. Bazı fizik-çilere göre, Big Crunch/ Büyük Çatır¬tı’da yüksek derecede sıkışan kozmosun, bir uzay-zaman tekilliğinde farkında olmadan içe patlamasından daha ziyade, biraz daha büyük bir yoğunluğa sıçrayacağı, Big Bang’in tekrar yineleneceğini -hem de son¬suza kadar- öngören modeller öne sürmüşlerdir.
Derler ki, eğer bu bizim geleceğimizin kaderi ise, geçmişimizin de kaderi olabilir. Bugünkü genişleyen evrende, son büzülmeyi ve sıçra¬mayı izleyen evren ola-bilir. Hatta 1965’te Dicke, Peebles kozmik fosil radyasyonunu açıklarken yazdıkları makalede Evrenin daha önce bir kozmik genişleme ve büzülme evresi geçirmiş olabileceğini iddia et¬mişlerdi. J.A Wheeler’a göre; sonlu bir zaman sonra kendi üzerine çökecek kapalı evrenimiz, her gravitasyonel çöküşü takiben oluşacak yeni ev-renlerin, başka başka fiziksel sabiteler taşıyabileceğini, şu andaki evrenin de şimdiye kadar tekrarlanmış pek çok denemeden biri olabileceğini söyler.
Bazı kozmologlar, kararlı evren modeli gibi yaratılış sorunundan güzel bir şekilde sıyrıldığı için salınım yapan osilasyon evren modeli¬ni felsefi açıdan çekici buldular. Ne var ki, bu model çetin bir teorik güçlükle karşı karşıyadır. Her çevrimde fotonların çekirdek parçacık¬larına oranı hafifçe artar. Bu durumda evren her yeni çevrime yeni ve birazcık büyükçe bir foton bölü çekirdek parçacığı oranı ile başlaması gerekir.
Ayrıca bu modelin bir diğer büyük sorunu, evren kendi üzerine kapandığı her defasında, bir tekillik noktasından geçmek zorunda olmasıdır. Her bir döngü es-nasında oluşan entropi (düzensizlik), bir sonraki düzensizliğe aktarılmakta, dolayısıyla her yeni döngü, bir öncekinden daha uzun hale gelmekte, sonuçta geriye doğru giderek kısalan döngüler zamanda bir başlangıç noktasına varıp, dayanmaktadır.
Açılıp-kapanan evren modeli, sonsuz evrenlere ait problemlerle baş başa kalmaktan da kurtulamaz. Bu yüzden Durağan evren mode¬linden farkı yoktur.
Elbette bazı insanlar sonsuz bir Tanrıya inanmaktansa, sonsuz bir evrenler dizisine inanmayı tercih edebilirler. Ama böyle bir tercih, göz¬lemden çok inanca da-yalı olmuş olmaz mı? Kuantum teorisinin Everettvâri yorumu epistemolojide çok ucuz olsa da, gerçek evrenlerde çok pahalıya mal olabilir. Çok evrenler teorisi, yorum eklenen metafiziksel hipotezler olmaksızın formalizmin tamamen dışına çıkar.
3- Kaostan Düzene,
Kozmik düzenin kökeni konusunda -antropi ilkesi, çok evrenler hipotezi dışında- üçüncü bir açıklama girişimi, kozmik düzenin, doğal fiziksel süreçler sonucu, başlangıçtaki kaotik bir durumdan, her nasılsa doğduğudur. Evrenin çok düzenli bir durumda yaratıldığını varsaymak gereksizdir. İlkel malzeme tamamen bir düzen-sizlik -maksimum entropi- konumunda olmalıdır. Zira maksimum entropi durumu, diğer du¬rumlardan çok fazladır.
Yukarıdaki iki bölümün iddiaları, termodinamiğin II. yasasına rağ¬men, kozmik düzenin tamamı, bütünüyle kaotik olan ilkel evrenden rastgele ortaya çıktığı, hiçten bir püskürme ve anlamsız bir kaza sonra¬sında meydana geldiği şeklindedir. Bu iddianın karşısına çekim hadise¬si dikilince manzara birden değişmeye başlar. Örneğin, yıldızların baş¬langıçtaki tek biçimli dağılımı çekim sayesinde çok karmaşık bir orga¬nizasyon içinde dağılacaktır. Çekim uygulayan sistemler bu yüzden, küme-leşmiş ve gayri mütecanistir.
Kara delik, maksimum entropiye sa¬hip olup, çekim uygulayan sistemin son denge durumunu temsil eder. Bir kara deliğin, aynı kütleye sahip bir yıldızdan ent-ropisi korkunç bo¬yutlarda fazladır. Çekim gücü, çekim uyguladığı maddeye rastgele bir dağılım vererek yıldızlar gibi sistemler oluşturmaktan çok daha büyük oranda kara delik oluşturmaya meyillidir. Bu meyil, evrenin düzenli ya da düzensiz bir tarzda yaratılıp, yaratılmadığı sorusuna bundan dolayı yeni bir ivme kazandırır.
Eğer, ilk durum rastgele seçilmişse, büyük patlama-dağınık gazlar¬dan daha çok kara delikleri püskürtmüş olması muhtemeldir. Roger Penrose, kara deliklerin, rastlantıyla ortaya çıkan evrene karşıt üstün¬lüklerini hesapladı, en az 1020 kez daha fazladır. Evrenin ilk seçimi rastgele olsaydı, şimdi bir kara delik kozmosunda yaşı-yor olacaktık.
Kara deliklerin baskın olmayışı hikâyenin yalnızca bir kısmıdır. Ev¬renin hareketi ve daha geniş bir çerçevede yapısı eşit olarak olağanüs¬tüdür. Evren, büyük patlamanın genişletici enerjisi ve parçaları geri toplamaya çalışan çekimin gücü arasındaki bir yarışmanın ürünüdür. Son yıllarda, astrofizikçiler bu yarışmanın nasıl has-sas bir şekilde den¬gelenmiş olduğunu fark etmeye başlamışlardır. Büyük patlama daha za¬yıf olmuş olsaydı, kozmos büyük patlamada hemen kendi üzerine çö¬kecekti. Öte yandan daha güçlü olmuş olsaydı, kozmik malzeme hızla dağıtılmış olacak ve galaksiler oluşmayacaktı. Planck Duvarında (10 -43 saniyede) bu hassas denge 1060 düzeyindedir. Başlangıçta, patlama 1060 da bir parça kuvvetle gerçekleşmiş olsaydı, bu şimdiki evrenin var ol¬mayacağı anlamına gelir. Bu hassas dengeyi, 20 milyar ışık yılı uzaklık¬taki bir madeni parayı vurmaya benzetebiliriz. Silahınızı o kadar has¬sas doğrultmanız gerekir.
Büyük Patlama rastgele bir olay olmuş olsaydı, evrendeki olağanüs¬tü bir biçimlilik, izotropik yapı hemen hemen imkânsız olacaktı. Bu ne¬denle evrenin çekimsel düzenlenmesi şaşırtıcı olarak uniform (tek düze ve düzenlidir), yani kaotik değildir. Evrenin hareketi kara delikleri oluşturma girişimine başvurmadan -ki doğal olarak kara delikleri oluşturması gere¬kirdi- böylesine organize ve düzenli bir evrene yol açması mucize gibi görünüyor.
Fiziksel sabitelerin çok hassas seçilmesi – ki; hayat ancak bu mucizevî tercihlerle ortaya çıkabilir- Brandon, Carter, Dicke, Penrose, Hawking, J. Wheeler, M. Rees ve Bernard Carr gibi pek çok fizikçiyi harekete geçirmiştir. Bu sabitelerin çok hassas seçilmemesi halinde hayat ve de insan oluşamazdı. Örneğin evrendeki par-çacık sayısı 1090’dan eksik veya fazla olsaydı, hayat oluşamazdı.
Örneğin; “Q Sabitesi” denen, genişleyen evrenimizdeki gezegen ya da galaksilerin oluşmasını tetikleyen, düzensizliklerin genliği meselesini ele alalım. Eğer bu Q oranı yüz binde 1 oranından küçük olsaydı, evrenimiz hala bir gaz bulutu olmaya devam edecekti. Ya da biraz daha büyük olsaydı, evrenimizin büyük kısmı karade-liklere çerez olurdu.
Ya da “λ / Lambda gücü” denen, 1998’de keşfedilen, evrenin genişlemesini yöneten kozmik itici güç. Eğer bu bir milyar ışık yılından daha küçük ölçekli yapı-larda etkisi olmayacak kadar zayıf olan, söz konusu bu güç azıcık daha güçlü olsaydı yıldızlar, galaksiler dolayısıyla yaşam da oluşamayacaktı.
Özellikle 4 temel kuvvet-etkileşmedeki güçlerin birbirlerine olan oranları o kadar özel seçilmişdir ki, örneğin zayıf etkileşmeyi ele ala¬lım. Eğer bu güç olmasay-dı, tüm yıldızlar fitili çekilmiş bir bomba gibi gümleyiverirdi. Gümlememesi için yaratılmış. Sadece yaratılmakla ka¬lınmamış, gücü de çok ince ayarlanmış. Yıldızlar bu zayıf etkileşme sa¬yesinde adeta bir maden ocağı gibi hidrojen ve helyum sonrası füzyonla/çekirdek birleşmesiyle daha ağır elementleri üretir. Özellikle süpernova olay-larında demirden sonraki periyodik elementler tablosundaki diğer ağır elementlere kadar hepsinin yaratılması bu zayıf nükleer etkileşme gücünün hassas seçimine bağ-lıdır. Bu aynı zamanda evrenin toplam ömrünü de tayin eder. Yine C.P (özdeş ve eşlenik) simetri kırılmasını bu zayıf güce borçluyuz. Eğer C.P simetrisi ihlâl edilme-seydi, madde-antimadde eşit olur ve evren de oluşamazdı.
Diğer yandan genel çekim sabiti (G) farklı olsaydı, yıldızların ömür¬leri farklı olacaktı. Bunun nedeni bir yıldızın parlaklığının bu sabitin 7. kuvveti ile doğru orantılı olmasıdır. Mesela G iki kat daha büyük olsay¬dı, yıldızlar 128 kez daha parlak ve o kadar da kısa ömürlü olacaktı. Daha düşük olsaydı, yıldızlar meydana gel-meyecekti.
Elektromanyetik kuvvetin kütlesel çekim gücüne olan oranı 1040 ol¬masaydı, elektromanyetik etkileşmeyi ulaştıran fotonların enerjisi ihti¬yaç duyulandan daha fazla ya da eksik olacağından; örneğin, güneşten gelen ışının enerjisi az veya çok olacak bu da hayata izin vermezdi. Ör¬neğin karbon elementi 3 helyum atomunun çok özel şartlarda birleş¬mesiyle oluşabilir. Her atomun enerji düzeyi çok farklıdır. 3 helyum atomunun birleşmesi de ancak karbonun 7.82 milyon voltluk bir enerji düzeyine sahip olması şartıyla mümkün olabilmektedir. Yine diğer element¬ler karbondaki 12 karmaşık parçacığın çok karmaşık bir rastlantı sonu¬cu birleşmesinden sonra gün yüzüne çıkabilmektedirler. Karbon ki, dünyadaki hayatın temelidir. Yaşam demek, karbon kimyasıdır. Karbon atomunun ola¬ğanüstü özelliği, onun hem kendisiyle ve hem de diğer atomlarla çok kolay bağlanabilme özelliğinden kaynaklanır. Çünkü karbon atomu¬nun dış yörüngesinde dört tane elektron kadrosu boştur.
Fred Hoyle ve ekibi başarıyla gösterdikleri gibi, yıldızların merkezinde füzyon / çekirdek birleşmelerinde çok büyük rastlantılar olmasaydı, daha doğrusu Beril-yum-8, Karbon-12 ve Oksijen-12 gibi elementlerin çekirdekleri ancak çok özel bazı enerji durumlarında ortaya çıkmasaydı yaşam için olmazsa olmaz olan kalsiyum, magnezyum ve demir gibi diğer hidrojen sonrası ağır elementler oluşamazdı.
Yine, güçlü çekirdek kuvveti taşıdığı değerden yalnızca % 1 daha güçlü olsaydı, iki proton kenetlenerek bir di-proton /çifte proton oluşturur ve yıldızlar bir sa-niyeden kısa bir sürede tüm yakıtı tüketip patlardı. Oysa bu di-protonlar yıldız merkezlerinde zayıf çekirdek kuvveti tarafından oluşturulmakta ve bu işlem milyarlarca yıl almaktadır. Zayıf kuvvet önce protonu nötrona dönüştürmekte, dolayısıyla yıldızın ömrü milyarlarca yıl sürebilmektedir. Neticede zayıf nükleer kuvvet bizim ya-şamamız için baştan çok hassas ayarlanmış demektir.
Yine, Yıldız göbeklerinde hidrojeni kontrollü bir şekilde helyuma dönüştüren, dünyamızda da radyoaktiviteden sorumlu olan zayıf çekirdek kuvveti, o kadar da zayıf değildir. Zayıflığı sadece güçlü çekirdek kuvvetine oranla birazcık zayıftır. Bu zayıf nükleer kuvvet /etkileşim biraz daha fazla güçlü olsaydı, süpernova önce-sinde çöken yıldızın merkezinden nötrinolar asla dışarı kaçamayacaktı. Ya da biraz daha zayıf olsaydı bu sefer de nötrinolar yıldızın dış katmanlarıyla hiç etkileşme-den uzaya saçılacaklardı. Her iki durumda da, ölen yıldızlarda oluşan ve yaşam için olmazsa olmaz ağır elementler, ikinci kuşak yıldızların ve gezegenlerin hammadde-sini oluşturmak için uzaya dağılamayacaklardı.
Bu liste uzatılabilir. Kaçınılmaz olarak “Evren, niçin bizim varolu¬şumuzu netice verecek bu kadar uygun parametlere sahiptir?” Bu para¬metreler/sabiteler mutla-ka bir Seçici’yi gerektirmektedir. Bu sabiteler sayesinde hayat oluşmadı, bilakis hayat sayesinde bu sabiteler var. Adeta evren çok özel olarak tasarlanıp, sipariş edil-miş!
Evrenin doğuşunu -Tanrı’ya gönderme yapmadan- başlangıçtaki kozmik kaostan her nasılsa çıktığını göstermek için geliştirilen kendi kendine yeterli Enflasyo-nel Kozmoloji modellerini görelim.

Enflasyon Teorileri

1980’li yıllardan sonra, klasik Big Bang teorisini daha da ge¬liştirmek, büyük patlama öncesi şartları bilmek, parçacık fiziğindeki ge¬lişmelere paralel GUTs’lara uygun, birçok evren modeli senaryosu ge¬liştirildi. MIT’den matematik ve parçacık fizikçisi, Alan Guth yeni bir teori ile ortaya çıktı, ismi de; “Inflation /Enflasyon Teo-risi”dir. Hani insan nasıl yaşarsa öyle düşünür derler ya, her şeyin enflasyonunun bu¬lunduğu günümüzde, evren modelimizi de günlük hayatımızın acı bir realitesi olan enflasyona benzetmişiz. Bir yerde, ‘körle yatan şaşı kalkar’ deyimi gibi bir şey. Ayrıca şunu da kaydetmeliyiz ki, bu enflasyon teori¬lerinin de enflasyonu vardır.
(Bu bölüm fazla teknik içerdiğinden es geçildi. Ayrıntı için kitabıma bakılabilir.)
Şişen modeller üzerinde yapılan bu çalışmalar evrenin şimdiki hali¬ne, oldukça çok sayıda değişik başlangıçlardan gelmiş olabileceğini gös¬terdi. Bu; Big Bang’den başka yaradılışların olabileceği anlamına da gel¬mektedir. Ama çok sayıdaki değişik başlangıçlardan her biri yaşadığı¬mız bir evreni netice vermez. Her şey bir şans eseri midir? Bu ise evre¬nin temelinde yatan düzeni anlamaktan vazgeçmek gibidir.
Kip Thorne’nun ifade ettiği gibi, Hawking’in 1960’lı ve 70’li yıllar¬daki araştırmalarında daha çok matematikçilerin aradığı bir kesinlik vardı. Sonraki yıllarda ise araştırma tarzında belir¬gin bir değişme oldu. Artık eskisi kadar kesinlik aramıyordu. Daha çok ihtimallerle ilerlemeyi tercih eden bir araştırmacı kimliğine sahip.
Fizikçiler büyük patlama teorisinde bulunduğunu varsaydıkları bazı tutarsızlıkları giderici bir teori kurma girişiminde bulundular. Başlangıçtaki tekillik ve izot-ropiyi yeterince açıklayama¬dığını düşünüyorlardı. Özellikle kozmik fon radyasyonunun evrenin her yerinde eşit miktarda bulunması yani evrenin izotrop olması rahat-sız ediyordu.
1982-83 yıllarında Hawking meslektaşı Jim Hartle ile birlikte; “No-boundary, sınırsızlık” önermesiyle kuantum fiziğini ve gravitasyonu birleştirmeye çalıştı. Henüz tam ve tutarlı bir teori orta¬ya çıkmadı. Ama böyle bir teoride nelerin bulunması gerektiğini hesap¬ladılar. Yapılması gereken ilk iş genel rölativite ile kuantum teorisi¬nin evlendirilmesidir. Henüz bu mutlu izdivaç gerçekleşmemiş olmasına rağmen, buna “Kuantum Kozmolojisi”, ya da yaygın adıyla “Evrenin Dalga Fonksiyo-nu” denmektedir.
Tekilliğin özel niteliği, uzay-zamana, yani; fiziksel evrene daha çok bir sınır ya da bir kenar gibi olmasıdır. Hawking’e göre tekillik; uzayın, zamanın ve madde-nin başlangıcıydı ama fiziğin başlangıcı değildi. Eğer sınırları kaldırırsak büyük patlama¬nın ötesine (öncesi olmadığı için ötesi diyoruz) fiziksel şeyler uzanır. Hawking; “Eğer sınırsızlık fikri doğruysa, bilimsel kanunlar evrenin başlangıcı dahil her şeye hakim olacaktır. Ben de böylece evrenin nasıl başladığını keşfetme dileğimi gerçek-leştirebilecektim” diyerek bu dene¬mesiyle neyi amaçladığını belirtmektedir.
Cambridge’te Hawking’in rehber hocası olan Dennis Sciama; Hawking-Hartle önerisini; “Henüz tartışmalı ve tam olarak onaylanmamış yeni bir fizik önerisi” olarak nitelemektedir.
Bu kuantum kütlesel çekim teorisinin iki temel unsuru vardır. Bi¬rincisi; Einstein’ın kütlesel çekim etkilerinin içindeki madde ve enerji tarafından eğilmiş, bü-külmüş bir uzay-zamanla temsil edilmesidir. İkincisi; Richard Feynmann’ın geçmişlerin toplamı ile ifade edilen ku¬antum teorisidir. Kuantum teorisine göre parçacıkla-rın kesin konum ve hızları yoktur. Bu yüzden klasik atom modelindeki gibi her parçacığın tek bir geçmişi yoktur. Bunun yerine; her parçacığın uzay-zamanda mümkün olan her yola ya da geçmişe sahip olduğu varsayılır. Hawking bunun teknik açıdan uygulanması çok zor olduğunu belirterek parça¬cıkların geçmişlerine ait ihtimallerin toplanmasında gerçek zaman de¬ğil, “sanal/hayali” bir zaman kullanmayı önermektedir. Gerçek sayılar¬da; 2×2= 4, -2 x -2 = 4 eder. Ancak sanal /imajener sayılar ise ken¬dileriyle çarpılınca negatif sayı verirler. Bu sanal sayıların uzay-zaman arasındaki ayırımı ortadan kaldıracağı düşünülmektedir. Hawking’in deyimiyle bu sanal za-man; gerçek uzay-zamana ait hesaplar için kulla¬nılan bir matematiksel araç ya da hiledir.
Feynmann; bir parçacığın geçmişinde bir tek geçmiş yerine; “çok al¬ternatifli geçmişler” olacağını, bu parçacığın durumunu anlamak için de geçmişlerin toplan-ması gerektiğini gösterdi. Feynmann’ın bu geç¬mişlerin toplamı düşüncesini Einstein’ın kütlesel çekim teorisine uy¬guladığımızda, parçacığın geçmişinin benzerini evren içinde bulabiliriz. Bu takdirde evrenin geçmişinde değişik, çok sayıda muhtemel tanecik durumları vardır. Nasıl kuantum teorisinde parçacıkların kesin konum ve hız-ları yoksa parçacıkların en kesin tanımı; “dalga fonksiyonu / parçacıkların değişik konumlarda bulunma ihtimali” denen şeyse, “Evre¬nin dalga fonksiyonu” denen şey-de; bükülmüş, eğilmiş uzayda evren için değişik çok sayıda muhtemel tanecik durumları, başlangıç şart¬ları vardır.
Gerçek uzay-zamana dayalı klasik gravitasyon (genel rölativite) te¬orisinde evrenin yalnızca iki şekilde davranma ihtimali vardır. Birisi; evren ya ezelden beri vardır. Diğeri; geçmişte sonlu bir zaman öncesin¬de bir tekillikle başlar. Hawking ise üçüncü bir ihtimalin daha olabile¬ceğini önermektedir. Kuantum mekaniksel versi-yonu tekilliği içermedi¬ğinden, “Çekimin kuantum teorisinde”; uzay-zaman bir sınır ya da ke¬nar oluşturan tekillikler içermeden evrenin sonluluğu olabilir. Uzay-zamanın sınırı olmayabilir. Ve böylece sınırda bizi bekleyen tekillik/singülarite kuyularına düşmeden üçüncü bir evren modeli kurulabilir.
Londra’daki Imperial College’de fizik Profesörü olan Christopher Isham şöyle diyor; “Genel rölativitede, evrenin yaratılışı tekil bir noktay¬la başlar. Burada matematik geçersiz kalıyor. Yani tekilliği bir yaratılış teorisi elde etmek için kullanamıyorsunuz. Hartle ve Hawking özetle, yokluktan evreni yaratılmasını konu alıyor. Tutucu nedenselcilik ve determinizm ile dolu fizik ile bu yoktan yaratılış hadisesi mümkün ol¬maz. Tutucu kozmolojide söyleyebileceğiniz tek şey her biri Einstein’ın denk-lemlerine uyan birden fazla muhtemel evrenin olduğudur. Başka birinde değil de bu içinde bulunduğumuz evrende yaşıyor olmamız sa¬dece bir tesadüften ibarettir. Hâl-buki bunun böyle olduğuna tek bir ne¬den gösteremezsiniz. Tek söyleyebileceğiniz bir takım şartlı iddialardır. Oysa iş sanal zamana gelince, bir geçmiş hadiseler zinciri olmaksızın sadece “şu an’ı” ele almak gibi bir seçeneğiniz vardır, içinde bulundu¬ğunuz andan başlayarak geriye doğru gitseniz bu fenomonolojik zama¬nı (gerçek za-manı kullansanız) eski tutucu zamanda geriye doğru iz sü¬rüyor gibi olursunuz. Ama geriye doğru gittikçe, gerçek zamandaki başlangıç noktasına yaklaştıkça, zamanın yapısının değiştiğini görürsü¬nüz. Sanal zaman unsuru gittikçe belirginleşmeye başlar. Ta genel rölativideki tekil nokta eriyip gidene ve karşınızda başlama noktası bu-lun¬mayan, sadece bir çeşit yumuşak kaygan şekilden oluşan evrenin yara¬tılışının yuvarlaklığı ve oluşumunun harikulade resmi belirene kadar.”
Hartle ve Hawking’in iddiası şudur; Sanal zamanda evrenin geçmişi¬nin şu anda olduğumuz yer de dâhil olmak üzere her tür muhtemel şe¬kilde olduğunu varsa-yar ve bunu az çok tutucu olan klasik kuantum mekaniği ile açıklamaya kalkarsanız varacağınız nokta tüm evren için tek bir dalga fonksiyonudur.
Christopher Isham şöyle devam ediyor: “Böylece elinizde geçmişin olmadığını gösteren tuhaf bir resim kalır. Evrenin yaratıldığı hiçbir madde yoktur. Geçmiş yoktur. Bir noktada içinde yaratılacağı bir ortam da, mekân da yoktur. Hiçbir şey yoktur.
Dil bilgisindeki geçmiş zaman, gerçek bir zamanın ürünüdür. Ama sanal zamanda “yoktan yaratılma” tabiri şüphesiz yanlış olur. Bu deyim evrenin zaman önce-sinde birden bire ortaya fırlayıvermesi gibi bir fikri kafada canlandırmak için uygun olabilir. Ama Hurtle ve Hawking teori¬si için ise, bir tanım niteliği taşımıyor.
Hawking bu görüşlerini 1981’de Vatikan’da düzenlenen bir kozmo¬loji konferansında dile getirdi. 1982-83 yılları arasında teorisini, Jim Hartle ile çalışarak ge-liştirdi.
Stephen Hawking; Gerçek zamanı, Büyük Patlama’dan, Büyük Çatırtı’¬ya süren düz bir çizgi olarak düşünebilirsiniz. Ama gerçek zamanın dik açılarına bağlı olarak başka bir zaman yönü de düşünmek mümkündür. Buna zamanın sanal yönü denir. Böyle bir zaman anlayışında evrenin başlangıcındaki ve sonundaki tekillikle-rin varlığı şart değildir. Gerçek zamanda evrenin başlangıcı ve sonu vardır. Ama sanal zamanda tekil¬likler ya da sınırlar yoktur. Yani sonuçta belki de sanal (hayali /karmaşık) zaman dediğimiz şey gerçekte daha mantıklı olabilir. Gerçek zaman dediği¬miz şey de evrenin neye benzediğini bize anlatmakta, bize yardımcı ol¬ması için uydurduğumuz bir fikirdir sadece.
Haziran 1987’de Hawking Cambridge’te yapılan “Gravitasyonun Üç yüz Yılı” adlı konferansta şöyle demişti; “No-boundary /sınırsızlık” önermesi şuna benze-tilebilir; Evren için mümkün geçmişler, boyut olarak sonlu olduklarından zamanı ölçmek için kullanılacak herhangi bir ni¬celiğin en büyük ve en küçük bir değeri alabil-mesi gerekir. Gerçek za¬manda başlangıç, büyük patlama tekilliği olacaktır. Ancak sanal zaman¬da başlangıç bir tekillik olmayacaktır. Onun yerine; biraz yeryüzünün Güney Kutbu gibi olacaktır. Eğer dünyanın yüzeyinde enlem dereceleri zamanın benzeri olarak ele alınırsa, yeryüzü yüzeyinin Güney Kutbun¬da başladığı söylenebilir. Yine de Güney Kutbu her yönden yeryüzün¬de sıradan bir noktadır. Bu noktada özel bir şey yoktur ve Güney Kut¬bunda yeryüzünün diğer bölgelerinde geçerli olan aynı kanunlar geçer¬lidir. Benzer şekilde; ‘sanal zamanda evrenin başlangıcı’ olarak isimlen¬dirdiğimiz olay herhangi başka bir noktaya çok benzer bir şekilde, uzay-zamanın sıradan bir noktası olacaktır. Bilimin yasaları başlangıçta da geçerli olacaktır.”
Jim Hartle de sanal kelimesinin hayalcilikle alakası olmadığını şöyle anlatır; “Sanal kelimesi matematikte çok eski bir fikirle (-1)’in karekökü gibi bir sanal sayıy-la ilgilidir. Tecrübeli bir gözlemci için elbette uzay ve zaman farklı şeylerdir. Uzayı cetvellerle, zamanı da saatlerle öl¬çeriz. Bu yüzyılın başlarında Einstein ve Min-kowsky bazılarına tama¬men zıt unsurlar gibi görünen uzay ve zaman kavramlarının aslında tek bir fikrin; uzay-zaman sürekliliğinin değişik görünüşleri olduğunu gös-terdi. Uzay-zaman bazı uzay benzeri yönleri ve zaman benzeri yönleri olan dört boyutlu bir geometridir. Buna rağmen bu geometride bile uzay-zaman kavramları hâlâ birbirlerine tam kaynaşmış değillerdir. Biraz daha ileri giderek, zaman yönlerini sanal sayılar kullanarak ölçer¬seniz, matematiksel olarak son derece öz ve doğal bir fikir olan uzay ve zaman arasında tam bir simetriye ulaşırsınız. Bu matematiksel basitlik¬ten evrenin mümkün başlangıç durumları arasından en basit teori olan sınırsızlık öne-risine ulaşabilirsiniz. Ama sanal zamanı günlük deneyle¬rimizde kullanabileceğimizi düşünmek hatalı olur. Sanal zaman; fizik¬sel denklemlerin güzelliğini vurgulayan ve bu açıdan evrenin başlangıç¬taki durumu için, kendine özgü önerileri olan matematiksel bir tercih¬tir.”
Bir sene kadar Hawking’le çalışmış olan Don Page şöyle diyor; “Bazı insanlar -ki bunlar arasında ben ve sanırım Hawking de var- zaman kavramının evrenin başlangıcında çöktüğünü ve bu nedenle de ondan önce olmuş olanları sormanın belki de anlam¬sız olduğunu düşünüyor. Bundan daha ilerisinde standart zaman kavra-mımız yıkılmaktadır. Zamanda geriye doğru giderseniz, öyle bir noktaya ulaşırsınız ki, oradan daha ileriye gidemezsiniz. Biz bunu genellikle, zamanın başladığı nokta olarak yorumlarız. Hawking’in fikri evrenin bir başlangıcı olduğunu vurguluyordu. Bu; evrenin sonsuz olduğuna inananları kızdırdı. Tanrı sonsuz bir evren yaratmış olabilir. Ama Haw¬king’in fikri, zamana bir başlangıç yakıştırıyordu. Einstein’ın genel rö¬lativitesi bu başlangıca yaklaştıkça geçersiz kalmaktadır. Çünkü tekillik hadise-sinde bilim yasaları işlerliliğini yitirdiğinden fizikçiler tahminde bulunamamaktadırlar”
Don Page; Hawking’in sınırsızlık önerisini açıklamaya devam edi¬yor; “Sınırsızlık önerisine göre evren bir bakıma kozmik durumdaki bir zamandan başlıyor. Zaman teknik anlamda sanal yani kenarı yok. Daha çok dünyanın yüzeyine benziyor. Sanal zamanın da başlangıcı ya da ke¬narı yoktur. Sonsuza dek sürmek zorunda değildir. Sonu vardır; tıpkı siz ne kadar Kuzeye gidebiliyor olsanız da dünyanın alanı sınırlıdır. Bir yerde yolunuz sonlu olabilir. Çünkü gidilebilecek en kuzeyde bir nokta vardır. Ama başka bir açıdan, Hawking’in sınırsızlık önermesi gözlü¬ğüyle bakınca, o noktada gerçek bir son yoktur. Uçakla, benzininiz var¬sa dünya üzerinde hiçbir sınırla karşılaşmadan üç-beş tur atabilirsiniz.”
Don Page; Hawking’in buradan daha ileri giderek, evrenin başlan¬gıçta sınırı olmadığını ve bu nedenle de kendi kendine yeten bir bütün olduğunu, Tanrı’nın yaratmasına ihtiyaç duymaksızın da evrenin var olabileceğini iddia ettiğini söylemektedir. Evren tamamıyla kendi kendine yetecek ve kendi dışındaki hiçbir şeyden etkilenmeyecek¬tir.
Hawking, sınırsızlık önermesini Tanrı’yı ret veya kabul etmede eşit olduğunu söylüyorsa da şöyle sormadan da edemiyor; “Evren gerçekten kendi kendine ye-tiyorsa o zaman bir yaratıcıya ne gerek var?”
Don Page; “O zaman bir yaratıcıya ne gerek var? Tanrının evreni ya¬ratıp yaratmadığı? “ sorularının evrenin bir sınırı olup olmamasıyla -ki birçok insan sınırı ol-duğuna inanıyor- doğrudan alakalı değildir, de¬mektedir. Bu aslında olayla ilgisiz bir sorudur. Sınırsızlık, ev¬renin bir sınırı olup olmaması önermesi, Tanrının varlığı ve-ya yokluğunu öngör¬memektedir.
Don Page şöyle bir örnek veriyor; Örneğin, bir kağıda birkaç çizgi çizdiğimizi düşünelim. Bu düz çizginin iki ucu var. Zamanın o yönde ilerlediğini farz eder-sek hangi ucun başlangıç, hangisinin de son oldu¬ğunu belirlemek kolaydır. Yok, eğer zaman ters yönde akıyorsa; başlan¬gıç ve sonun yeri değişmiş olur. Bu çizgiyi so-nu ve başlangıcı olan bir evren modeli olarak düşünebilirsiniz.
Sonra şuraya çizdiğim başka bir evren modeli daha var. Bu çember şeklindeki çizgi üzerinde ilerleyen zamanda; “daha önce” kavramı var¬dır ama, çizginin sonu yoktur. Sonsuza dek onu izley bilirsiniz.
Her üç çizgiyi de ben çizdim. Yani bir anlamda her üçünü de ben yaratmış oldum. Yine de çizgilerin bir başlangıcı olup olmamasının, on¬ları benim çizip çiz-memiş olmamla hiçbir ilgisi yok (çizgileri çizen Al¬lah, onlara başlangıç ve son takdir eden biziz). Sanırım evren için de aynı şey geçerli. Hawking’in eski modeli evrene bir başlangıç ve son ya¬kıştırıyordu. Yukarıdaki düz çizgilere benziyordu. Yeni modeli ise daha çok başlangıcı ve sonu olmayan çembere benziyor. En erken zaman ve en geç zaman kavramları sıkça geçse de teknik anlamda başlangıç ve son yoktur. Ama yine de her ikisi Tanrı tarafından yaratılmış olabilir. Öyle olup olmadığını ancak kendi inancımıza sorabiliriz. Bu bilimin as¬la iddia edemeyeceği ya da yalanlayamayacağı bir sorudur.

Big Bang teorisinin enflasyon (aniden şişme, kabarma) modelinin bir versiyonu olan; “No-boundary /sınırsızlık” önerisinin ne olduğunu kısaca görelim, bun-dan sonraki bir bölümü tamamen onun eleştirisine ayırdık.
Hawking’ten dinleyelim; No-boundary şartının ne anlama geleceği hususunda yaklaşık bir hesaplama yaptık. Evreni, üzerinde çok ufak yoğunluk değişiklikleri-nin olduğu mükemmel bir düzgünlükte ve izotropik bir arka plan olarak ele aldık. Gerçek zamanda evren, genişlemesine çok küçük bir yarıçap¬la başlamış görünecektir. Belirsizlik ilkesi, ilk evrelerinde evrenin tü¬müyle düzgün olamayacağını, çünkü parçacıkların konumları ve hızla¬rında bazı belirsizlikler ya da düzensiz değişimler olması gerektiğini önerir. Sınırsızlık koşulunu kullanarak evrenin gerçekten de belirsizlik ilkesinin izin verdiği en az düzensizlik ile başladığını hesapladık. Başlangıçta geniş-leme enflasyonel denen türde, diğer şişen model¬lerdeki gibi aniden kabarma şeklinde olacaktır. Saniyenin çok küçük bir kesrinde, evren 1030 kat kabarmıştır.
Şişme büyük ölçekte düzgün ve izotrop (aynı ve tek tip) olan ve yeniden çökmeyi önlemek için tam kritik hızda genişlemekte olan bir evren yaratmış olduğu için iyi bir şeydir. Enflasyon aynı zamanda evrenin tüm içeriğini sözcüğün tam anlamıyla hiç bir şeyden yaratmış olduğu için de iyi bir şeydi. Evren Güney Kutbu gibi tek bir nokta iken içinde hiçbir şey yoktu. Ama şim¬di evrenin şu an gözlemleyebildiğimiz kısmında en az 1090 parçacık bulunuyor. Tüm bu parçacıklar nereden geldi? Bu-nun cevabı; kuantum fiziğinin, maddenin parçacık-karşı parçacık çiftleri şeklinde enerjiden yaratılmasına imkân vermesidir. Peki, bu maddeyi yaratmak için gerekli enerji nereden geldi? Bunun cevabı da, onun evrenin kütlesel çekim enerjisinden ödünç alınmış olduğudur. Evrenin tam olarak maddenin pozitif enerjisini dengeleyen muazzam bir negatif küt¬lesel çekim enerjisi vardır. Şişme döneminde evren daha fazla madde yaratılmasını finanse etmek üzere kütlesel çekim enerjisinden çok bü¬yük miktarda borç almıştır. Sonuç Keynes’çi (Borçlanarak büyüyen) eko¬nominin bir zaferi olmuştur. Kütlesel çekim enerji borcu evrenin sonu¬na kadar ödenmesi gerekme-yecektir.
Evren, ilk zamanlarında tamamen homojen ve izotrop olmuş ola¬mazdı. Çünkü bu kuantum mekaniğinin belirsizlik ilkesine aykırıdır. Onun yerine izotrop yoğun-luktan ayrılmalar olmuş olmalıdır. Sınırsız¬lık önermesi; bu yoğunluk farklılıklarının en alt durumlarında başlaya¬cağı, yani belirsizlik ilkesine uygun olarak mümkün olduğu kadar kü¬çük olacakları anlamına gelir. Ancak, enflasyonist genişleme sırasında bu farklılıklar büyür. Enflasyonist genişleme dönemi bittikten sonra ev¬renin bazı yerlerinde diğerlerine göre biraz daha hızlı genişleyen bir ev¬ren kalır. Daha yavaş genişleme bölümlerinde, maddenin kütlesel çeki¬mi genişlemeyi daha da yavaşlata-caktır. Sonunda genişleme epey aza¬lınca kütlesel çekim galaksileri ve yıldızları oluşturmak üzere büzecek¬tir. Böylece sınırsızlık önermesi çevremizde gördüğümüz tüm karmaşık yapıları açıklayabilir. Ancak; sınırsızlık önermesi evren konusunda yal¬nızca tek bir tahminde bulunmaz. Onun yerine her birinin kendi olası¬lığı olan tüm bir mümkün geçmişler ailesi hakkında tahminlerde bulunur.
Evrenin geçmişi hakkında tüm olasılıkları toplayan “tekillik ihtimali” bu teoriden zo¬runlu olarak ihraç edilir. Edilmek zo¬rundadır. Zira tekillik problemini ma-tematiksel olarak izah edemeyiz. Hâlbuki evrenin geçmişinde tekilliklerin bulunması da kuvvetle muhte¬meldir. Ama biz tüm olası ihtimalleri isteğe bağlı olarak seçmek-teyiz. Nedeni çok basittir. Bilimin uzay-zamanın bu tür tekil geçmişlerinin olasılıkları konusunda tahminde bulunamayacağı endişesidir.
Biz; evrenin sadece tekil olmayan, eğri uzayları taşıyan bir geçmişler toplamını tercih etmekteyiz. Bu durumda evreni tam olarak bilimin yasaları belirler, nasıl başladığını belirlemek üzere “evrenin dışında bir Güç”e başvurmak zorunluluğu kalmaz.
Evrenin yalnızca tekil olmayan geçmişlerin bir toplamıyla durumu¬nun belirlenmiş olduğu önermesi, bir bakıma elektrik direğinin altında anahtarını kaybetmiş sarhoşun durumuna benzer. Orası anahtarını kay¬bettiği yer olmayabilir. Fakat bulabileceği tek yerdir. Aynı şekilde evren tekil olmayan geçmişlerin bir toplamının ta-nımlandığı bir durumda ol¬mayabilir. (yani, sarhoş anahtarını elektrik direğinin lambası altında de¬ğilde, başka yerde de kaybetmiş olabilir) Fakat bu bilimin evrenin na-sıl olması gerektiği konusunda kestirimde bulunabileceği tek yerdir.
Yine Hawking şöyle diyor; Zaman ve uzayın sınırsız ve sonlu oldu¬ğu düşüncesinin yalnızca bir öneri olduğunu vurgulamak isterim. Bu bir başka ilkeden çıkarı-lamaz. Bu önerinin doğru olup olmadığı; ancak gözlemlerle doğrulanan ön tahminlerde bulunup bulu¬namayacağına bağlıdır. Ancak bu ön tahminlerde bulunmak da iki nedenden dolayı çok zor görünüyor. Birincisi; büyük birleştirme teorilerinden hangisinin genel rölativite ile kuantum mekaniğini başarı ile birleştire¬ceği bilinmiyor, ikincisi; tüm evreni ayrıntılarıyla tanımlayacak her¬hangi bir model, hesapla kesin öngörülerde bulunabilmesi için matema¬tiksel açıdan çok zor ve karmaşık olacaktır.
Sınırsızlık önermesinin ön tahminlerinden biri şudur; Evrenin deği¬şik yönlerden yaklaşık aynı hızda genişlemesiyle, evrenin yoğunluğu¬nun şimdiki değerde ol-masının ihtimali birlikte hesaplanabilir. Şimdiye kadarki modellerde bu olasılık hesaplandığında çok yüksek çıkmaktay¬dı. Sınırsızlık önermesi ise; evrenin şimdiki ge-nişleme hızının her yön¬de yaklaşık aynı olmasının son derece muhtemel olduğunu öngörmek¬tedir. Bu da mikrodalga kozmik fon radyasyonunun her yönde hemen hemen aynı şiddetle olduğunu ölçen gözlemlerle uyum arzetmektedir. Evren bazı yönlerde diğerlerinden daha hızlı genişliyor olsaydı, bu yön¬lerde radyasyonun şidde-ti fazladan kırmızıya kayma nedeniyle azalmış olurdu. COBE uydusunun verilerini değerlendiren İngiliz astrofizikçi, Martin Rees’e göre; “Veriler enflasyon modeli-ni ispatlamasa da, destekliyor görünmektedir.
Enflasyon Teorisinin “No-Boundary” Versiyonuna Eleştiriler

Hawking’in önerisi bir teoridir. Her bir teori de; doğrulanabilme ya da yanlışlanabilme vasfına sahip olmalıdır ki, bilimsel olabilsin. Hawking’in “no-boundary” önermesi, Yaratılan Evren düşüncesi¬nin, enflasyon /aniden kabarma modelinin bir versiyonudur. 1970’li yılların sonunda, Big Bang senaryosunu daha da geliştirmek dü¬şüncesiyle Alan Guth, Andrei Linde, Richard Gott ve tekrar Andrei Linde ve son olarak da Hawking-Jim Hartle değişik bir enflasyon modeliyle bilim vitrinine arz-ı endam ettiler.
Hawking’in hocası Dennis Sciama’nın dediği gibi; Hawking’in, no-boundary önermesi yeni bir fizik önerisidir. Henüz tam olarak onay-lan¬mamış ve hâlâ da tartışmalı olan bir önermedir.
İşin başında söylediğimiz gibi, tüm evren modelleri; kelimenin ger¬çek anlamıyla “bir senaryo”dan ibarettir. Evrenin yaratılışını gören ol-madığı gibi bunun tekrarını laboratuarda yineleyememekteyiz de!
Kip Thorne’un da işaret ettiği gibi; Hawking, 1960’lı ve 1970’li yıl¬lardaki matematiksel kesinliği bir kenara bırakmış, şimdilerde daha çok olasılıklarla ilerlemeyi tercih etmektedir.
Hawking birçok özel tercihler yapıyor, şartlı önerilerim şayet doğ¬ruysa diyor. Kendisinin de dört gözle beklediği gibi kütlesel çekim kuv¬vetiyle diğer üç kuvveti birleştiren, Her Şeyin Teorisi (TOE), “GUTs” henüz başarılamamış, matematik iskeleti oluşmamış, hele hele hiç sı¬nanmamıştır. Belki önümüzdeki birkaç on yıl içinde bulunabileceği tah¬min edilmektedir. Belki de hiçbir zaman bulunamayacaktır, bilmi-yoruz. Yine kendisinin de itiraf ettiği gibi; genel rölativiteyi kuantum mekaniği ile birleşti¬recek teori acaba hangisidir? Superstring /süpersicim, yay, Süpermembrane /Süperzar, ya da bunların dışında bir üçüncü veya dördüncü, bilemiyoruz?
Hawking aslında biraz acele ediyor. Yaşamı adeta pamuk ipliğine bağlı, malum hastalığı sebebiyle ölümle yaşam arasında, her an gidip-gelen bir bilim adamı. Çalışmalarının meyvelerini devşirmeden dünyadan ayrılmak istemiyor olabilir. Bir ömür verdiği çalışmalarının seme-resini görmek isteyebilir. Belki bir bakıma haklı da! Einstein’da, ömrünün son otuz yılında “Büyük Birleştirme Teorisi”ni bulmak için çıl-gınca uğraş vermişti.
Aslında Hawking’in yanlış anlaşıldığı ve bazı ateist ideologlarca çar¬pıtıldığı da çok söylenmektedir. Hawking o kadar şart koşuyor ki, şu şöyleyse, bu böyleyse, belki diyor. Bu çabayı da sırf ‘evrenin dışında bir güce başvurmamak’ için yaptığını, bilim yasaları her şeyi açıklayabilecekse diye belirtiyor. Bu bir bakıma; “Kaynanam kız ise…” tekerlemesi¬ne benziyor. “Şu kadar yıllık evli olduğuma, bu kadar çocuğum bulun¬duğuna göre, nasıl kız çıkar !?”
Steingalt’ın dediği gibi; “Astrolojinin/ falcılığın bütün sırrı da ‘eğer’lerin, şayet’lerin’ akıllıca kullanılmasından ibaret değil midir?”
¬ Şu sözler Hawking’e ait; “Kâinatın bir başlangıcı oldukça, bir yaratı¬cı varsayabiliriz. Ama ya kâinat tümüyle kendine yeterli, sınırsız ve ke¬narsız ise… Ne başı ne sonu olacaktır. O halde bir Tanrıya ne gerek var?”
“Evrenin sınır koşulu, sınırı olmamasıdır, diyorsak evren tamamıyla kendine yetecek ve kendi dışındaki hiçbir şeyden etkilenmeyecektir, ne yaratılacak, ne de yok edilecektir. Yalnızca olacaktır. O halde, bir Yara¬tana ne gerek var?’
1992 başında BBC’de Hawking ile yapılan bir röportaj yayınlandı. Hawking’e açıkça Tanrıya inanıp inan¬madığı soruldu. Hawking, “Be-nim teorilerim Tanrının varlığını veya yokluğunu öngörmez, ben sadece fizik yasalarının evrenin başlangıcın¬dan itibaren geçerli olduğunu, Tanrının pek fazla bu yasalara müdahale etmediğini, gelişi güzel olmadığını söylemekteyim.” Hawking’in bu düşüncesine göre güya, “Ka-nunları koyan Tanrı, koyduğu kanunlara müdahale etmediğine göre, koyduğu kanunlara mahkûm oluyordu(!)” Hawking; “Ama, neden evren var olmak zorundadır, diye sorarsanız bu sorunun cevabı sizi Tanrının varlığının deliline götürür” demektedir.
Hawking’in, “evrenin zaman bakımından sınırının/başlangıcının olmaması” önermesi doğru kabul edilse bile, bu zamansızlık içinde bir başlangıcın/yaratılışın olduğunu dışlamaz. Zaman; her halükarda, kendisini var eden, zaman dışı, zamana muhtaç olmayan, zamanın sahibi olan, bir Yaratıcıya ihtiyaç duyacaktır. Maddi bir varlığın zaman ve mekân içinde bile sonsuzluğu düşüncesi, teorik planda olsa bile, madde ötesi, zaman ve mekândan münezzeh bir yaratıcının varlığına karşı çıkamaz. Maddî olan her bir şeyin sonu olduğu gibi, başlangıcı da olmak zorundadır. Zamansızlığın içinden zamanın çıkması, yokluğun içinden varlığın çıkması, mekânsızlığın içinden neredeyse sonsuz denilecek kadar büyük bir mekân /uzayın çıkması, nasıl olur da, evrenin sınırının /başlangıcının olmadığı önerisiyle bağdaşabilir?
Enflasyon teorileri her şeyin kelimenin tam anlamıyla, “hiçbir şey”den yani, “yoktan” yaratıldığını da söylemektedirler.
Hawking; “Uzay ve zamanın sınırsız ve sonlu olduğu düşüncesinin yalnızca bir öneri olduğunu vurgulamak isterim. Bu bir başka bilimsel ilke gibi, başka bir ilkeden çıkarılamaz” demektedir.
Bütün mater¬yalist düşüncelerin değişmeyen temel yaklaşımı; uzay ve zamanın son¬suzluğu ileri sürülerek, evrenin tabiatüstü bir yaratıcı-sına muhtaç ol¬madığı fikri üstü kapalı bir şekilde ima edilir.
Kendi kendine yeterli evren fikri, aslında sonsuz kudretle donatıl¬mış Tanrı’nın evsafını tabiata vermekten başka bir şey değildir. İster Tanrı fiziktir diyen eski Yunanlılar olsun, isterse de, ‘evren en bedava yemektir’ senaryosu olsun bize evrenin niçin var olduğunu da söyle-me¬lidirler. Ayrıca, kütleler, artı ve eksi yükler ve evrenin diğer tüm nite¬liklere niçin sahip olduğunu da söylemeliler. Bunların tümünü kuşa-tan bir büyük birleşik teori bulsak bile, niçin başka biri değil de bu ‘süper yasa? Bedava yemek senaryosu, ihtiyaç duyduğumuz her şeyin bu yasa¬lar olduğunu söyler. İyi ama, yasalardan ne çıkar? Onlar, evren varlığa gelebilsin diye başlangıçta “orada” olmak zorundadırlar. Koz-mosu ya¬ratabilsin diye bir anlamda kuantum geçişini sağlamak için kuantum fi¬ziği, evrenden önce oralarda bir yerde bulunmak zorundadır.
Yine Hawking; evrenin dışında bir güce /Tanrı’ya başvurmadan evre¬ni açıklayabilme hevesinden dolayı matematiğin altından kalkamadı-ğı gerekçesiyle tekillik problemini zorunlu olarak (!) evrenin geçmişindeki muhtemel olasılıklardan çıkarmaktadır. Bunu da sırf bilim yasala-rı evrenin başlangıcını açıklayabilsin diye yapmaktadır. Haw¬king; “Biz evrenin, sadece tekil olmayan eğri uzayları içeren bir geç¬mişler top-lamını tercih etmekteyiz” demektedir. Doğal olarak tercih hakkını Hawking bu yönde kullanabilir. Ne var ki, evrenin geçmişinde tekillikle-rin bulunulması kaçınılmazdır. Ama Hawking, tüm olası ihti¬malleri isteğe bağlı olarak seçmektedir. Gerekçesi de şudur; bilimin bu tür tekil-likleri hesaplayamayacağı endişesidir.
Hawking; “Anahtarını kaybe¬den sarhoşun gece karanlığında anahtarını bulabileceği tek yer sokak lambası¬nın altıdır” diyerek bu tercihini niçin yaptığını baştan açıkça söylemektedir. Sarhoş, anahtarını cadde üzerinde herhangi bir yerde de düşürmüş olabilir, ama bulabileceği tek yer sokak lambasının aydınlattığı direğin altıdır. Tıpkı bunun gibi, tekillik¬leri matematik halledemiyor, bilimin yasaları burada geçerlili-ğini yitir¬iyor diye tekillikleri teorisinden kovuyor. O sadece bilim yasalarının ge¬çerli olduğu, tekilliklerin zorunlu olarak ihraç edildiği, yok sayıldığı yerde evrenin başlangıcı hakkında birtakım tahminlerde bulunmaya girişir. O uzun karanlık sokağın tamamında değil, yalnızca sokak lambasının aydınlatabildiği yerde, çok özel şartların keyfi olarak seçildiği bir düzlemde bilimsel faaliyet yapar!
Termodinamiğin ikinci yasası, entropinin /düzensizliğin ileriye doğ¬ru arttığını söyler. Düzensizliğin arttığı zaman yönü, evrenin genişle-diği zaman yönüyle (zamanın termodinamik oku ile kozmolojik ok) aynıdır. Hawking, kuantum mekaniğinin belir¬sizlik ilkesinin izin verdiği ölçüde zamanın başlangıcının uzay-zamanda düzenli ve düzgün olması ve evrenin genişlemesine, çok düzgün ve düzenli bir durum¬dan baş-laması gerektiğini söyler. Hâlbuki evren karmakarışık ve dü¬zensiz bir durumla da başlamış olabilir. Şu an yaşadığımız muazzam düzgün-lükteki evreni netice verecek, “düzenlilik” bir ihtimal ise, “dü¬zensizlik” sonsuz ihtimaldir. Düzenlilik gibi son derece küçük bir ihti¬mali -ki tek ihtimaldir- düzensizlik gibi sonsuz ihtimale tercih ederek senaryosuna başlamaktadır.
“Evrenin ilk durumu tamamen gelişi güzel se¬çilmiştir. Bu evrenin ilk dönemlerinde büyük bir olasılıkta düzensiz ve karmakarışık bulu-nabileceği durumlar, düzenli ve düzgün bulunabile¬ceği durumlardan sayıca çok daha fazladır. Her durum eşit olasılıkta ise, evrenin düzen-siz ve karmakarışık durumda başlaması daha olasıdır. Çünkü bu durumlar daha çoktur” diyen Hawking; Nasıl olur da No-boundary teorisini, tek bir ihtimal olan düzenli durumla başlatmaktadır?
Dikkatli birinin gözünden kaçmadığını biliyorum. Hani Haw¬king, her şeyi olasılığa, ihtimale, şansa, tesadüfe bırakıyordu? Evrenin dü-zensiz başlaması neredeyse sonsuz ihtimal iken, gitti tek bir ihtimal olan düzenli, mükemmel bir başlangıç senaryosu seçti. Galiba Hawking, zorlandı¬ğında bilimin yasalarını (tesadüfleri) değil, sonsuzda bir ihtimali tercih ediyor. Hawking de bunu itiraf ediyor; “Böylesine düzensiz ilk koşulla¬rın, bugün büyük ölçekte böylesine düzgün ve düzenli evrenimizin çı¬kış noktası olabileceğini kavramak çok zor” Aslında zor de-ğil Mr. Haw¬king! Çok doğal ve kolay, belki de Tanrı’yı işin içine sokmadan izah etmek çok zor olsa gerek.
Eğer evren gerçekten ilk evrelerinde karmakarışık düzensiz bir durumla başlamış olsaydı, bu düzen¬sizlik şu anki üst sınırdan çok daha fazla miktarda kara delik oluşma¬sıyla neticelenirdi. Şu ankinden daha fazla erken kara delik olsaydı, bunlar da gama ışını neşredeceğinden, bu fazladan erken karadelikleri gözlemleyebilirdik. Ne var ki, böyle bir gözlem ve¬risi yok.
Hawking; “Kainatın şu andaki durumu ile ilgili iki ihtimalle karşı karşıyayız. Ya kâinat ezelden beri vardır, ya da geçmişte sonlu bir za-man önce, bir tekillikle başlamıştır” diyor.
Hawking, her iki ihtimale de taraftar değildir. Kâinatın sonsuzdan beri var olduğunu söyleyen çoktan demode olmuş birinci ihtimalin ta-raftarı görünemez. Beri taraftan kâinatın bir başlangıcı olmasına da taraf görünmek istemiyor. Çünkü o za¬man Tanrı’yı işin içine katmak zorunda kalıyor. O üçüncü bir ihtimalden söz ediyor. Çekim kuvveti ile kuantum teorisi birleştirildiğinde (çeki¬min tanecik kuramı) yeni bir ufuk açacak, böylece Hawking; “Ne kâinat ezelidir, ne de bir başlangıcı vardır” demeye mecbur kalmayacak. Bunun yerine; “Uzay-zaman sonlu ama sınırsız ve kenarsızdır. Tıpkı yeryüzündeki boyutlarda hareket eden birinin hiçbir zaman yeryüzü¬nün kenarını, sınırını bulamama-sı gibi! Mademki, sınır yok, o halde sı¬nırdaki davranışı, kâinatın doğuşunu bilmeye de gerek yok. Bilim ka¬nunlarının işlemediği bir başlan-gıcın şartlarını belirlemek için bir Yara¬tıcıya başvurmaya da lüzum kalmayacak.”
Fakat ne var ki, Yaratıcıya başvurmayı gerektirecek o kadar sebepler var ki, Hawking’de bunları görmezlikten gelemiyor. Şöyle hayıfla-nıyor; “Kâinat kendi kendine yeterli olmasına yeterli de, şaşılası bir gerçek ki; elektronun elektrik yükü, proton ve elektronun kütlelerinin oranı gibi pek çok temel sayı, hayatın meydana gelmesini mümkün kılmak için çok inceden inceye ayar edilmiş görünmektedir. Örneğin; elektronun elektrik yükü azıcık değişik olsaydı, yıldızlar ya hidrojen ve helyumu yakamayacak, ya da patlayamayacaktı. Bu durumda güneş gibi bir yıldı¬zın ışığından mahrum kalacaktık. Güneş gibi bir yıldız, yakıtını bitirip süpernova şeklinde patlamazsa, ağır elementler uzaya saçılmayacak, doğal olarak dünyamız da oluşmayacaktı. Şurası bir hakikat ki; bu sayı¬ların değerleri herhangi bir zeki yaratığın gelişimini mümkün kılmak için çok özel seçilmiştir. Çoğu sayıların değerleri çok güzel olsa da, bu güzelliğe bakıp hayran kalacak kimsenin olmayacağı evrenlere yol aça¬caktır. Bu yaratılış da bilim kanunlarının seçiminde ilahi bir gayenin delili olarak görülebilir”
Kâinatın ilk durumunun çok dikkatle seçilmiş olması gerektiğini o da inkâr etmiyor. Bu durumda; “Kâinatın niçin tam bu biçimde başla-mış olduğunu, bizim gibi varlıkları yaratmaya niyetlenmiş bir Yaratıcı¬nın işi olmasının dışında açıklamak zor olacaktır” diyor.
Hawking’in taraftar olduğu “zayıf antropik ilkeye” göre; çok sayıda farklı ve değişik evrenler vardır. Her birinin fiziksel parametreleri ve başlangıç koşulları için farklı değerleri vardır. Bunlardan birinde zeki yaratıkların gelişmesine imkân tanıyan uygun koşullar bulunabi-lir.
Hawking’i dinlemeye devam edelim; “Bilim tarihi tümüyle olayların keyfi bir tarzda oluşmadığının, belli bir kurulu düzenin yavaş yavaş far¬kına varılışıdır. Bu düzenin yalnızca bilim yasaları için değil, uzay-zaman sınırındaki koşullar için de geçerli olduğunu varsaymak çok do¬ğal olacaktır. Hepsi de yasalara uyan, ilk koşulları değişik, çok sayıda evren modeli bulunabilir Evrenimizi tanımlayabilecek modeli seç-mek için bir ilke olmalı. Bu ilke de ‘düzensiz sınır koşulları’ olabilir. Bu ko¬şullar açıkça söylemeden, evrenin ya sonsuz büyüklükte (!) ol-duğunu ya da sonsuz sayıda evren (!) bulunduğunu var sayarlar. Düzensiz sı¬nır koşulları altında, büyük patlamadan hemen sonra uzayın belirli bir bölgesini, belirli bir durumda bulmanın ihtimali ile aynı bölgeyi başka herhangi bir durumda bulmanın ihtimali bir anlamda aynı-dır. Bu kâinatın ilk durumunun tamamen düzensiz ve karmakarışık olduğu an¬lamına gelir. Çünkü kâinatın karmakarışık ve düzensiz buluna-bileceği durumlar düzenli ve düzgün bulunabileceği durumlardan sayıca çok daha fazladır. Her durum eşit ihtimalde ise, kâinatın bugünkü düzenli ve düzgün hali, bu sayısız ihtimallerden sadece biridir. Diğerleri ise çok çok fazladır. Böylesine düzensiz ilk şartların bugün, büyük ölçüde böy¬lesine düzgün ve düzenli kâinatımızın çıkış noktası olabileceğini kavra¬mak çok zor” demektedir.
Hawking’in bir yaratıcıya başvurmamak uğruna başına gelenleri, ne zorlu maceralara giriştiğini görmeye devam edelim. “Eğer Evren ger-çekten sonsuz büyüklükte ise, ya da sonsuz sayıda evren varsa bir yerlerde düzgün ve düzenli bir biçimde başlamış birta¬kım büyük bölgele-rin bulunma olasılığı vardır. Bu biraz her birinin önünde birer daktilo bulunan maymunların durmaksızın tuşlara basması öy¬küsüne benzer. Maymunların yazdıklarının hemen hepsi saçma sapan olsa da, tamamen rastgele ve tamamen şans eseri olarak Shakespeare’in sonelerinden birini (to be or not to be) ortaya çıkarabilecektir.”
Bunun çok küçük bir ihtimal olduğunu söylüyorsanız, trilyon kere, trilyon kere trilyonda bir gibi, hemen yılmayın. Hayal gücünüzü zorla-yın, maymunların sayısını arttırın. Trilyonların sonuna, birkaç trilyon daha ilave edin. Ve maymunların tuşa basmalarını hızlandırmak için onlara hızlı olmalarını emredin. Göreceksiniz er geç anlamlı bir cümle çıkacaktır (!)
Tıpkı bunun gibi; düzensiz kâinatın tesadüfen hayatı oluşturması her ne kadar imkânsız gibiyse de; kâinatın sonsuz büyüklükte olduğu¬nu ya da sonsuz evrenler olduğunu hayal ederek bunlardan birinde te¬sadüfen hayatın oluşması mümkün olabilir (!) Hawking, hayal dünyasını çalıştırmaya devam ediyor; “Her biri kendi ilk durumuna uygun, belki de kendi bilim kanunlarına sahip, çok sayıda değişik evrenler, ya da tek bir kainatın çok sayıda değişik bölgeleri vardı. Şüphesiz, bu kâinatların çoğunda şartlar karmaşık organizmaların gelişimine uygun ol-mayacak¬tır. Yalnızca bizim gibi bazı evrenlerde yaratıklar gelişip, şu soruyu so¬rabilecektir; Kâinat niçin gördüğümüz gibi? O zaman cevap basittir. Başka türlü olsaydı, biz burada olmazdık’’
Hawking’e göre, evrenin şu andaki şekliyle kendi kendine olması, çok ama çok küçük bir ihtimaldir. Gerçekleşmesi de çok zordur. Ama yine de muhtemel ve mümkündür. İşte Hawking’e göre; trilyonlarca sa¬yıda muhtemel kâinatlardan birinde maya tuttu ve artık buradayız. Hay¬ret, kâinat nasıl oldu da, tam hayatı imkân verecek şekilde böylesine dü¬zenli ve düzgün oldu? Hawking bu soruyu gereksiz buluyor Çünkü za¬ten bu çok küçük ihtimal gerçekleşmemiş olsaydı böyle bir soru da ol¬mayacaktı. Sen bu soruyu sorduğuna göre demek ki bu ihti-mal gerçek¬leşmiş (!) Ne olmuş yani! “Evren’de fizik yasaları neden böyle?” sorusuna, “Biz olduğumuz için böyle” ile cevap vermek yeterli midir?
Hawking’in hatasını bulmak için, ona hatasını gösterebilmek için çok sayıda, trilyonlarca evrenin olmadığını ispatlamak zorundasınız. İs-patlayamadığınız sürece Hawking haklıdır (!)
Hâlbuki Mecelle’de bir kaide vardır: “Delil iddia edene, yemin inkâr edene gerekir” diye. Hawking sonsuz evren olduğunu iddia ediyor-sa, bize birkaç tanesini getirip gös¬termesi yeterlidir. Ki bunu hiç kimse ne iddia edebilir, ne de bize bir¬kaç tane evreni getirip gösterebilir. Evrenin sonsuz olamayacağı, bizzat; no-boundary, sınırsızlık ve enflasyon teorisinin icabıdır. Evren sonlu¬dur (başlangıç, son ve kütle ola-rak) ama sınırsızdır diyorlardı. Sayısız evren olamayacağı çok kesindir.
Hawking bize başka evrenleri tutup getirse bile, daha çetin prob¬lemler onu bekliyor. Evrenin düzenli şekilde başlamasını, soluklanmaksı-zın daktilo tuşlarına habire basan maymun sürüleriyle tesadüfen izah etse bile kâinatın niçin var olduğunu, varlığının yokluğuna niye tercih edildiğini, maddesi¬nin, enerjisinin nereden geldiğini de izah etmelidir.
Hawking’de; “Evrenin maddesi ya da enerjisi nereden gelmiştir?” diye sormakta. Cevabı şu; “Kuantum teorisine göre parçacıklar enerji-den, parçacık-karşı parçacık şeklinde yaratılabilir” Ama bu kez enerji¬nin nereden geldiği? sorusu belirir. Hawking’in buna da cevabı; “Evre-nin toplam enerjisinin tam tamına sıfır olduğu” dur. Hawking bundan sonra kainattaki enerjiyi artı ve eksi olarak ikiye ayırıyor. Artı ve ek-sile¬ri birbirleriyle topladığında; “sıfır enerji” kalıyor. Ve böylelikle kâinatın toplam enerjisi sıfır oluyor. Ve Hawking’e göre böylece kaina-tın nasıl hiçlikten başlayıp enerjisini arttırdığı da anlaşılabilir(!) Mademki, sıfır kere sıfır, eşittir; sıfırdır. O halde, kâinat zamanla enerji miktarını iki katma çıkarırken, enerjinin korunumu kanunu ihlal etmeden, eksi kütlesel çekim enerjisini de iki katma çıkarabilir. Alan Guth deyimiyle, bedava yemek olmaz derler ama, kainatın kendisi en bedava yemek(!)
Hawking devam ediyor; “Evrendeki madde, kendi kendisini kütle¬sinden dolayı çekmektedir. Birbirine yakın iki madde parçası, birbirine uzak aynı iki madde parçasından daha az enerjiye sahiptir. Çünkü on¬ları birbirine doğru çeken kütlesel çekim kuvvetine karşı koyarak ayır-manız için enerji harcamanız gerekir. Şu halde; kütlesel çekim alanının bir anlamda eksi enerjisi vardır. Uzayda kabaca düzgün dağılmış bir ev¬ren göz önüne alındığında, bu eksi kütlesel çekim enerjisinin, madde¬nin taşıdığı artı enerjiyi tastamam götürdüğü gösterilebilir.”
Bu yüzyıldan önce maddenin doğal araçlarla oluşturulamayacağı ya da yok edilemeyeceği bilim adamlarınca kabul edilmiştir. Maddenin kimyasal yapısı değişebilir ama maddenin toplam miktarı istisnasız de¬ğişmez kabul edilirdi. Böylece bilimciler maddenin kaynağı mesele-sin¬den dolayı, sonsuz ömürlü bir evrene inanmaya ve de büsbütün bir ya¬ratılış ihtiyacından kaçınmaya yöneldiler. Ölümsüz bir evrende, madde sonsuza dek var olabilir ve onun kökeni göz ardı edilirdi. Maddenin do¬ğal araçlarla yaratılamayacağı inancı 1930’lu yıllarda labora-tuarda madde ilk defa üretildiğinde hüzünlü bir şekilde çöktü. Aslında bu hikâye 1905’te, E= m.c2 denklemiyle, maddenin enerjide hapse-dildiği anlaşıldığında başlamıştır. Yoğunlaşmış enerjiden, yeni parçacıklar oluş¬turulması Dirac’ın pozitronu haber vermesiyle somut hale geldi. Madde ve antimadde laboratuar şartlarında daima simetrik olarak yaratılması¬na rağmen, büyük patlamanın ilk 10-36 cı saniyesinde, sıcaklığın 1024 °C olduğu sırada, her bir milyar antiproton için bir milyar bir (milyar + 1) proton fazladan meydana getirilmiş, bu fazlalık daha sonraki anti madde-madde meydan savaşında gittikçe çoğalmış ve şu anki evrenimiz bu asimetrinin ufacık fazlalığından meydana gelmiştir. Çekimin çok güçlü olduğu eğri uzayda hapsedilen enerji, madde ve anti-madde parçacıkla¬rını oluşturabilir. Böylece madde boş uzaydan kendiliğinden çıkar. Bu¬rada enerji eğri uzaydan gelmiştir. Buna ilave olarak, maddenin sıfır enerji durumundan yani hiç yoktan yaratılmış olabileceği ihtimali yok değildir. Hareket /kütle enerjisi pozitiftir, çekim enerjisi negatif¬tir. Evrenin toplam enerjisi sıfırdır. Sıfır kere sıfır, sıfırdır. Evren pozitif madde enerjisinin miktarını iki katına çıkarırken enerjinin korunumu kanununu ihlal etmeden negatif çekim enerjisini de iki katma çıkarabi¬lir. Yalnız bu, evrenin ilk anlarında enflasyonel bir tarzda kabardığı sı¬rada olabilir. Süper soğutulmuş du-rumda evren dev boyutlarda kabarırken madde enerjisi yerinde sayar. Artan negatif çekim enerjisi parçacık oluşturacak pozitif enerjiyi art-tırır. Boş uzaydan, sıfır enerjiden madde¬nin harikulade yaratılışı ilahiyatçıların yoktan yaratılışı ile belki aynı anlama gelmektedir.
Paul Davies; “Kâinat içinde her şeyin tek tek mutlaka bir sebebi var gibi. Ama yine de bütün olarak kâinatın sebebi nedir? Kâinat niye bu haliyle vardır? sorusunun derinliğiyle baş başa kalırız” der ve şöyle devam eder; “Fizik dünya da her olay kendisinin dışında bir olay ile açıklanır. Bir olay açıklandığında, açıklamamız başka bir olay cinsinden olur. Mesela; atomu açıklamak için elektronu, nükleotidi açıklamak için DNA’yı sabit kabul ederiz. Onun adeta ezelden var olduğunu kabul ederek mantık yürütürüz. Oysa işin aslı öyle değildir. Üstelik kâinatta her bir şey her şeyle bağlantılıdır. O yüzden bir şeyi açıklamak için bütün kâinatı açıklamak icap eder. Oysa açıklamak durumunda olduğumuz olay, bütün varlık âlemiyse bunu açıklayacak fiziki anlamda başka bir şeyimiz yoktur. Dolayısıyla evrenin varlığına yönelik her açıklama fizik ötesi, ya da; tabiatüstü bir şeye dayanmalıdır. Bu şey Tanrı’dır. Evren, Tanrı onun bu tarzda olmasını seçmiş olduğu için bu tarzdadır”.
George Davis’te şöyle der; “Kâinat şayet –iddia edildiği üzere- kendini yaratabilmiş ise, kâinat bir yaratıcının nitelikleri ile donanmış demektir. Ve bu kabul edilirse, kâinatın kendisinin de ilah olduğu sonucuna varmak zorunda kalırız”.
Burada önemli bir husus vardır. Artı enerji miktarıyla eksi enerji miktarının birbirine eşit olması, yani toplamının sıfır olması; fizikçiye eksi olarak görünen enerji miktarının, artı olarak gözüken enerji mikta¬rına eşit olması demektir. Enerjinin yok olması değil. Bu tıpkı bir mil-yon borcu olan adamın, bir milyon da cebinde parası olmasına benzer. Gerçi parayı borçlandığı kimseye verince, cebinde para kalmaz ama bir milyon Türk lirası da yok olmaz. Verdiği kimsede mevcuttur. Bu aynı miktardaki eksi sayıyla artı sayının birbirini sıfıra eşitlemesi gibi-dir. Ya¬ni toplamları sıfır olduğu halde gerçekte elimizde iki tane birbirine eşit nicelik var. Bugün evrenin hem muazzam bir çe-kim/gravitasyon gücü vardır, hem de 1090 parçacığın olduğu muazzam bir kütlesi vardır.
Hawking’in düşündüğü gibi matematiksel toplamın sıfır ol¬ması, yokluk anlamına gelseydi, bütün eksi sayıları artılı eşleriyle karşı karşıya getirip hepsini bir daha görmemek üzere matematik kitapların¬dan silebilirdik.
Ayrıca entropi sorunu ortada durmaktadır. Evrendeki değişimlerin gittikçe daha fazla düzensizliğe açtığını söyleyen meşhur termodina-miğin II. yasası. Entropi daima artar. Entropinin azalarak, kaostan bir düzen çıkması, son derece zayıf bir ihtimaldir. Parçalarına ayrılmış bir saatin, bir fıçıda çalkalandıktan sonra tekrar çalışan bir saat olarak yere düşme şansı nedir ki! Büyük patlama’ya yol açan şey de, böyle şanslı bir kaza mıdır? Evrenimiz olağanüstü bir rastlantı sonucunda ortaya çıkan tersine çevrilmiş bir entropi olgusu mu? Yoksa tam anla-mıyla bir mucize midir?
Hawking’e şunları da sormalıyız. Evrenin ta başlangıcına kadar fizik kanunlarının geçerliliğini götürdük, her şeyin sebebini, neticesini bul¬duk. Şu niçin böyle? Şu kanuna göre. Ya şu? O da bu kanuna göre. Yani özetle kanunlarla her şeyi formüle edip, izah ettik. Pekâlâ;
*Bu formüller sebep midir? Yoksa sonuç mudur? “Su içmek, susuzluğu giderir” kanunu Alper adında bir şahıs bulmuş olsun. Su içince susuzluğun geçmesi, Alper bunu bildiği için olmadığı gibi, “Alper Kanunu”ndan dolayı bir insanın susuzluğu geçmez. Ama şuradaki çeliş-kiye bakın. Güneş ve dünya birbirini niçin çeker? Cevap; Newton Kanunundan dolayı. Alper Kanunu susuzluğu gidermediği gi¬bi, Newton Kanunu da Güneşin çekim sebebi değildir, belki sonucu¬dur. Çekim Kanunun elinde dev güçler, kalın halatlar filan yok. Biz sa¬dece çekim hadisesine isim veriyoruz; “Newton Kanunu” gibi. Bu kanun sadece bir isimdir. Tıpkı diğer fen kanunları gibi. Eğer kanunlar sonuç değil, sebep olsaydı; susuzluktan kavrulan birine bir bardak soğuk su yeri¬ne, bir demet “Alper Kanunu” vermemiz icap ederdi. Öyle ya; Alper Ka-nunu sebeptir, susuzluğu gidermeli!
Tıpkı bunun gibi, Tabiat kanunları, eşyanın varoluşunun sebebi değil, sonucudur. Bilim; bu kanunların toplamından ibarettir. Evren bir kitaptır. Alfabeyi bilen insanlara harf harf, kelime kelime kendini okutur. Bu kitabın alfabesi de bilimlerdir. Alfabeyi bilmesek te, kitabı okumasak ta, kitap orada durmaktadır. Özetle; kanunlar sayesinde evren oluşmamakta, aksine evren var olduğu için kanunlar mevcuttur!
*Formüllerin, denklemlerin olduğu yerde bir düzen, nizam, ahenk, plan ve program var demektir. Bu plan ve programlar, bu çok hassas seçilmiş dengeler, fiziksel parametreler, bir Planlayıcıyı, Kanun Koyucuyu göstermez mi? Maria Mitchell’in dediği gibi; “Her bir tabiat ka-nununu ifade eden her bir formül, Allah’ı öven bir ilahidir.”
*Kanunlar, formüller, gerçekten yaratıcı mıdır? Mademki evren en bedava yemek, sıfır enerjiden oldu. Öyleyse size çok pahalıya patla-mayacak -zannedersem- formülleri bir boş çekmeceye koyuverin. Enerji de madde de gerekli değil, öyle değil mi? Bir evren yaratıversinler. Evren fazla büyük oldu galiba! Hiç olmazsa birkaç kelebek, güvercin ya da ye¬ni formüller, ne bileyim birkaç yeni denklem yaratıversinler!
*Suyun kaldırma kuvvetini ölçtük, denklemlerle formüle ettik. Formül mü, 100 bin tonluk gemiyi kaldırıyor, yoksa suyun bizatihi kendi vasfı mı? Hawking’in bulmayı çok arzuladığı; her şeyi ama her şeyi açıklayan büyük birleştirme teorileri bulunsa bile bu formüller evreni mi yaratacak? Yokluktan var edecek? Genişletip bizi mi netice verdirecek? Fizik yasaları zaten bir seçim değil mi Mr. Hawking? İnsan kanunu değil ki bunlar, büyük geldi, dar geldi, geniş geldi deyip değiştiresin. Elbette, Allah’ın yasalarında bir değişiklik bulamazsın. Çünkü eksiği, fazlası, kusuru yok da ondan.
*Hawking’in yanıldığı bir nokta da şu; sık sık şunu diyor: “Tamam, evrenin başlangıcında bir yasalar takımını Tanrı seçmiş olabilir. Ama niye onlara bir daha müdahale etmiyor, karışmıyor ya da değiştirmi¬yor? (Yoksa gücü mü yetmiyor?)” Sanki Allah bu kanunlara müda¬hale etmeyince, kanunlar kanun olmaktan çıkıp, Hâkim (Kanun Ko¬yan), kanunlar mahlûk olmaktan çıkıp, Hâlık (Yaratıcı) oluyorlar(!) Oysa mü-dahale etmemesi, müdahaleye gerek kalmamasından dolayıdır. Çünkü Allah kanun yaptı mı en, mükemmelini yapar. Bir daha değiştirmeye ge¬rek kalmaz. O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır. Bu evrende tesadüfün, gelişigüzelliğin olmadığını da gösterir. Kur’an-ı Kerim’de defaatle tekrar edil¬diği üzere [İsra/77, Fatır/43, Fetih/23]: “Sünnetullah’ta (Allah’ın Ka¬nunlarında) asla bir değişme (ve sapma) bulamazsın.”
*Aslında; Kanunlar diye bir harici, somut varlık da yoktur. Kanunlar sadece olayla¬rın cereyan ediş şeklini tasvirden ibarettir.
*Sebep-sonuç arasında, öncelik-sonralık farkı bize göredir. Aslında zaman, kâinatın temeli olan hareketin bir yüzüdür. Geçmiş-gelecek; sa¬dece bizim zihnimizin bir ürünüdür. Atom seviyesinde artık sebep-so¬nuç sıralaması yoktur. Kuantum elektrodinamiğinde atom altı parça-cıklar tanımlanırken; önce ve sonra terimleri kullanılmaz. Bundan dola¬yı; neden ve sonuç arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Bütün olaylar birbirleriyle karşılıklı bağıntılıdır, fakat bağıntılar klasik anlamda ne¬densel değildir.
David Bohm’un da belirttiği gibi; kuantum mekaniği, birbirinden çok uzak şeylerin sebep-sonuç zinciri olmaksızın birbirine bağlandığını ortaya çıkarmıştır.
Ünlü Fizikçi Paul Davies şöyle der; “Asırlarca insanlık yokluktan hiçbir şey meydana gelmez sanmıştı. Ama bugün her şeyin hiçlikten meydana geldiğini biliyoruz. Big Bang; yalnızca ilahi bir olaydır. Sebep-sonuç zincirinin işlemediği bir olay olarak anlaşılabilir.”
Robert Jastrow; Big Bang’in ‘Her sonucun, her neticenin bir sebebi vardır” temel düsturuna ters düştüğünü ve kainatın doğuşunun deter-minist modern bilimin sebep-sonuç ilkesini çürüttüğünü söyler.
Allah, Newton’un zannettiği gibi sadece ilk muharrik, ilk sebep değil aynı zamanda kâinata her an müdahale eden, ezeli yaratıcıdır. Za-manı yaratan bir Allah kavramı, onun kâinatı her an elinde tutarak yarattığı¬nı gösterir. Zamanı yaratan, zamanın dışında olan bir Zat’ın ka-tında geçmiş ve gelecek yoktur. Geçmiş ve geleceğin kaybolduğu, sadece “an”ın, “hal”in bulunduğu bir yerde, bütün mevcudat daimi bir yaratı¬lış halindedir.
*Kanunları anlamak, bulmak ayrı, kanunları yaratmak, var etmek çok ayrı şeylerdir. Acaba insan bu kanunları bulunca, kendisinde bir ya-ratıcılık vasfı olduğunu mu vehmediyor? Hawking’in talebesi, Don Page anlatıyor; “Hawking’in evine gitmiştim. Pille çalışan tekerlekli san¬dalyesiyle 10 metre kadar önümde gidiyordu. Araba bir tümseğe rastla¬dı. Ben yetişinceye kadar, Hawking gerisin geriye sırt üstü düştü. Çe¬kim kanunları ustasının bu kadar hafif yer çekimine yenik düşmesi be¬ni oldukça düşündürmüştür.” Kanunların sahibiyle, kanunlara eli mahkûm bir yaratılmışın arasında müsaade edin de bu kadar fark olsun!
Yine Hawking; maddeyi yaratmak için gerekli enerjinin, evrenin küt¬lesel çekim (gravitasyon) enerjisinden borç /ödünç alındığını söyle-mek¬tedir. “Şişme, hızlı kabarma döneminde, evren daha fazla madde yaratıl¬masını finanse etmek üzere kütlesel çekim enerjisinden yüklü bir biçim¬de borç almıştır. Sonuç, Keynes’çi ekonominin bir zaferi olmuştur.”
Enflasyon teorisinin dayandığı temel, ‘sahte vakum’ olayıdır ve yine çekim gücünün dışındaki diğer üç gücün bir süre birleşik kalmaları zo¬runluluğudur. Su soğuyacak ama buz haline dönüşmeden mutlak sıfıra yakın sıcaklığa düşürülecek. Bu “zarif çıkış noktası” denen seçim tama¬men keyfidir. Tanrı’yı işin içine katmadan ya asla görünemeyen çok ev¬renler hipotezine, ya sonsuz bir evren saçmalığına ya da, böyle sonsuz ihtimallerden birine sığınacaksınız. Yine diğer pek çok enflasyon teorisi gibi, Hawking’in teorisi de henüz onaylanmış, kabul görmüş bir teori değildir.
Bugün fizikçiler doğada aşırı derecede hassas bir dengenin varlığını keşfetmişlerdir. Evrenin yüksek düzeyde kaotik yapısından bu kadar izotropik bir yapının çıkması, bir Yaratıcı ve Tasarlayıcıyı işaret etmekte¬dir. Sonsuz evren ve sonsuz zaman saçmalıklarından, Bir Yaratıcıyı ka¬bullenmek çok daha doğaldır. Zamanın her anında ve evrenin her yerin¬de aynı sayısal değerlere sahip, evrenin düzeninde mühim rol oy-nayan “temel sabitelerin tayini bir Planlayıcı’yı ve Seçici’yi göstermektedir.
Örneğin, atom çekirdeğindeki kuarkları, proton ve nötronları bir arada tutan güçlü kuvvet çok az bir farkla zayıf olsaydı, evrende hidro-jenden başka kararlı tek bir atom olmayacaktı.
Eğer kütlesel çekim kuvveti daha güçlü olsaydı evrenimizin toplam ömrü çok daha kısa olacaktı. Güneş gibi bir yıldız çok az bir kütleye sa¬hip olacak ve ömrü topu topu bir yıl olacaktı. Kütlesel çekim kuvveti azıcık daha zayıf olsaydı o zaman da bırakın galaksilerin ve yıldız-ların oluşmasını kararlı atomlar dahi meydana gelemeyecekti. Brandon Carter tarafından yapılan hesaplara göre kütlesel çekim gücünün 1040 da bir oranında oynatılması halinde uzaydaki tüm yıldızların beyaz cüce, kır¬mızı dev vs. şeklindeki dağılımı bugünkünden çok daha farklı olurdu.
Dört temel kuvvetin çok hassas parametrelerinin olması fiziksel dünyamız için elzemdir. Bu sayısal rastlantıların (!) listesi bir hayli ka-barıktır. Elektronların elektrik yükünün miktarı gibi. Niçin proton elektrondan 1836 kez daha ağırdır? Düzensizlikten nasıl düzen doğar? Üstelik entropi sorunu da var. Bir saati parçalarına ayırıp bir fıçıya ko¬yup çalkalamakla tekrar eski çalışır konumuna gelebilir mi? Her şeyi te¬sadüfler ve tabiat kanunları yapabiliyorsa, bunlar bir Tanrı’nın sıfatlarıy¬la donanmış demektir. Öbür evrenlere gidinceye kadar (!) hiç ol-mazsa, doğanın temel sabitlerindeki sayısal değerlerin mucizevî uygunluğu, bi¬zi kozmik organizasyonun Organizatör’ünü kabullenmeye gö-türmelidir.
Artık evrenin yaratıldığı, bir başlangıcı olduğu, su götürmez bir gerçektir. Eğer madde deneyip, yanılıp olasılıklar geliştiriyor ve bu ola-sılık dalgasının tüm gelişmelerinden evren tesadüfen doğduysa, niye 13,5 milyar yıl önce doğdu? Niçin 5 veya 150 milyar değil? Cevabı çok basit; zira bu soruyu sorabilmen için evren tam 13,5 milyar yaşında olmalıdır. Yoksa soruyu soramayacaktın. Niye 13,5 milyar, sonsuz sayı var? Bunlar¬dan herhangi birinin olması sonsuz olasılıktır.
Hawking, No-boundary önermesini anlattığı bir konferansını bakın nasıl bitiriyor; “Her şeyi açıklayan bir yasalar kümesi bulunsa bile, bu yalnızca bir dizi denklemdir. Denklemlere hayat kıvılcımını veren ne¬dir? Onlara, yönetecek bir evreni veren nedir? En temel birleşik teo-ri, kendi varlığının nedeni olabilecek kadar karışık mıdır? Bilim evrenin nasıl başladığı problemini çözebilirse de, Evren neden var? sorusu-na cevap veremez. Bunun cevabını ben de bilmiyorum”
Soyut matematik denklemlerine hayat verip evreni ortaya çıkaran, ancak; ilmi ile denklemlere hükmeden, iradesi ile seçip, kudreti ile pra¬tiğe geçiren, madde ötesi bir güç ile, Allah ile mümkün olabilir. Zira ev¬ren, sadece teorik, mücerret denklemler yığını değil, aynı zaman-da pra¬tik elle tutulur somut hareketler, canlılar bütünüdür.
Hawking’in de itiraf ettiği gibi evrenin bir yaratılış gayesi ve amacı bulunmalı. İnsanı hayretlerde bırakan bu güzelliklerin bir anlamı ol-ma¬lı. Ama bunu sanırım hiçbir enflasyon teorisi veya bir diğeri çözemeye¬cek. Bakın Hawking’in eski arkadaşı Roger Penrose ne diyor? “Bildi¬ğimiz amaç kelimesinin, evren ya da fizik kanunlarıyla bağlantılı olarak kullandığımız amaç kelimesiyle aynı olduğunu zannetmiyo-rum. Ama evrenin kesinlikle bir amacının olduğunu gösteren bir olay var ki, o da evrenin orada şans eseri olarak durmadığıdır. Bence, evren ve onun varlığının altında bugün henüz pek sezemediğimiz çok daha derin bir şeyler gizli”.
Matematiğin enstrümanları, fizik / reel dünyayı tanımlamakta âciz iken, tüm varlık sferini /küresini tanımlamakta nasıl başarılı olabilir? Fizikten hareket ederek, meta-fizik âlemi, hatta her ikisini birlikte anlamamız mümkün değildir. İster fizik temelli felsefe yapalım, isterse felsefe ağırlıklı felsefe yapalım, onlarca birbirleriyle çatışan farklı felsefi sonuç karşımıza çıkar. Elimizde sadece yanlışlamaya açık bir yığın felsefi önerme kalır. Hawking’in yaptığı da tam olarak budur. Fizikten kalkarak tüm varlık sferini açıklamaya girişmiştir. Tam olarak klasik materyalizm. İyi bir fizikçi, lakin kötü bir felsefeci! Çünkü o, fizik ve metafizik diye ayrılan, iki ayrı varlık alanını, “fiziksel monizm”e in-dirgeyerek, bir büyük birleşik alan teorisi veya birtakım formüllerle izah etmeye kalkışmaktadır. Yanılan, yanlışlanabilir bilgiler üreten bi-lim ile “yanılmayan kesin doğru bilgilere” ulaşabilir, hatta onun deyimiyle ‘Tanrı’nın aklından geçenleri bile bilebiliriz’ öyle mi? Hawking, başı-sonu belli, yaratılan bir evren fikrinden hoşlanmamaktadır. Her şeyin formülü olan böyle bir süper yasa takımını günün birinde bulur-sak, bu formül ile her şeyi izah edebileceğiz (!) Bu indeterminizmden medet ummaktır. Olmayan yasalar takımı, determine bir şekilde olan evreni izah edecek! Kendisinin bile bilim hayatında kaç defa yanıldığını itiraf ederken, bilim dünyası ‘teoriler mezarlığından’ geçilmez iken, onun teorisi her şeyi, tüm varlık sferini izah edecek? Oysa varlık sferinin tamamını izaha kalkışmışsanız, bu varlığın nedenini kendi-siyle izah edemezsiniz. Onu ancak varlığın dışında bir şeyle izah etmelisiniz.
Son birkaç eleştiri notumuzu düşerek bu konuyu da bitirelim.
Biz Müslümanlar Hawking’in Allah’ı anladığı gibi düşünmüyoruz. Biz Yaratıcıyı bilimin açıklayamadığı yerde aramak, ona orada başvur-mak zorunda değiliz. Kâinattaki esbâb ve müsebbebat’a (sebepler ve se¬beplerin sonuçlarına) bakarak Allah’ın fiillerini görürüz. Bilimler ilerle¬yip, sebepler arasındaki bağlantıların incelikleri ve manaları daha bir gün yüzüne çıktıkça Allah’a olan imanımız artar. Onun isimlerinin ve sıfatlarının eşya ve hadiselerde ortaya çıkması, tecelli etmesi; onları okumamıza, dolayısıyla imanımıza güç katar. Hâlbuki Hawking’e göre, ilk sebep olan, kâinatın başlangıcını tamamen yasalar belirliyorsa, bu Allah’ın yaratıcı rolüne ilişkin derin şüpheler uyandırması gere-kir. Ke¬sinlikle hayır. Tam aksine bizlere Yasaları Koyanı, Kanun Yapanı gösterir. Yaratılış gerçeği; müspet bilimlerin bir bölümü olur, o kadar.
Yine; kâinatta gözlemlediğimiz bir olayın mutlaka bir olaydan sonra gelişi, onu “Allah’ın işi” olmaktan çıkarır mı? Hayır. Kâinatta belli bir olay her zaman belli bir olayın ardından gelir. Buna; “İktiran” denir. İkti¬ran; sebep olarak gördüğümüz olayla sonuç olarak gördü-ğümüzün hep beraber bulunması, iki şeyin daima birlikte bulunmasıdır. Bilimlerin kanun dediği her şey işte bu beraberliğe dayanır. Buradan çıkarılacak hüküm, sebebin sonuçla beraber olduğudur. Sebebin sonucu yaptığı değil! Deneyler belli bir sebep olmadığı müddetçe belli bir sonucun olmadığını gösterir. Doğru. Ama aynı zamanda bu, sebep-sonuç beraberliğinin sürekliliğini de gösterir. Kâinatın yaratılış düzeni-nin değiştirilmediğini de gösterir.
Aslında bize sebep ve sonuç olarak gözüken bir şey, kendi başlarına birer sanat eseridirler. Sonuçlara bakalım. Üzerlerinde son derece gü¬zel, mükemmel bir sanat vardır. Sebeplerine baktığımızda ise, onun üzerinde sonuçlardaki sanatı yapabilecek hiçbir kabiliyet yoktur. Öy-leyse; “Demek, sebepler bir perdedir, so¬nuçları yapan başkadır”. Sonuçları kimin yaptığı araştırıldığında, ekarte edilecek ilk şey sebepler-dir. Sebepler kabiliyetsizlikleri ile sonuçları kimin yaptığına değil, ama kimlerin yapamayacağına çok güzel birer cevap olabilirler. Kendi kabiliyetsizliklerini, acziyetlerini itiraf ederek, sonuç üzerinde görünen sanata, mükemmelliğe, güzelliğe hiçbir şekilde güç yetiremeyecekle-rini ilan ederler. Böylece, sonuçları yapanın kendile¬ri olmadığını, onları ancak ilim sahibi, Hikmet sahibi bir Zat-ı Akdes’in yapabileceğini ilan ederler.
Her sebep bir ilannâmedir. Yani Yaratanın işini sahiplenmek şöyle dursun, sebebi görüldükleri işin, olduğu gibi Yaratıcıya ait olduğunu ilan ederler. O halde; sebebin gözüktüğü her yerde bir Yaratıcının işini, fiilini görebiliriz. Bazıları; sebebin her zaman sonuçtan önce gelme-sine aldana¬bilir. Sonucun hiçbir zaman sebepsiz gelmemesi, bazılarını sonuç için sebebin mutlaka lazım olduğu düşüncesine sevkedebilir.
Hawking; ka¬inatın yaratılışını, ister Big Bang’e, isterse fizik yasalarına, isterse başka bir sebebe bağlayabilir. Ama ne fark eder ki, kâinatın ilk sebebini bulsa bi¬le, o sebep, ben bu işi becermekten acizim diyerek Big Bang’deki güzelliğe, mükemmelliğe, sanata hiçbir kabi-liyetim yoktur diye ilan edecektir. İşte bu yüzden; Allah sadece “İlk Sebep” değil, her anın, her olayın “Müsebbib-ül Esbabı”dır. Bütün sebeplerin hakiki müsebbibi O’dur. Bu yüzden Hawking’in ta kâinatın baş¬langıcına gitmesine gerek yoktur.
Hawking de, birtakım şüphelerini yüksek sesle düşünüyor. Bakın ne¬ diyor; “Her şeyi açıklayan bir birleşik büyük teori mümkün olsa bile, bu kural ve denklem takımlarından başka bir şey değildir. Bu denklem¬lere yaşam ateşi veren nedir? Bu denklemlere açıkladıkları evreni sağ-la¬yan asıl şey nedir? Bilimin matematiksel modeller kuran genel yaklaşı¬mı, modelin tanımlanması için neden bir evren olması gerektiğine dair sorulara cevap veremez. Evren, niye kalkıp ta var olma rahatsızlığına katlanıyor? Büyük birleşik teori o kadar zorlayıcımı ki, kendi varlığını ortaya çıkarıyor. Yoksa bir yaratıcıya ihtiyacı mı var?” Günaydın, Mr. Hawking!
“Eksiksiz bir birleşik teori bulursak filozoflar ve sokaktaki adamlar ‘Biz ve Evren niçin varız?’ sorusunu tartışabilecekler”. Geç kalma-dın mı, Mr. Hawking?
“Bunu da başarabilirsek, Tanrı’nın aklından neler geçtiğini bilebile¬ceğiz.”
Stephen Hawking’in son üç cümlesi, şu atasözünü çağrıştırmakta¬dır; “Tilkinin dönüp dolaşacağı yer sonunda kürkçü dükkanıdır.” Al-lah inancına başvurmadan, her şeyi saf akıl ve bilimle izah uğruna çekme¬diği kalmayan, dolaşmadığı vadi bırakmayan insanın halini bakın Ro¬bert Jastrow ne güzel anlatmış; “Aklın gücüne inanarak yaşamış bir bi¬lim adamı için, serüven beklenmedik şekilde sona erer. O cehalet dağ¬larını tırmanmıştır. En yüce zirveyi fethetmek üzeredir. En son kayaya doğru kendini çeker ve tam o sırada, asırlardır orada oturan bir grup ilahiyatçı, onu ‘Hoş geldin’ diye karşılar.” Wellcome Hawking!
Hawking gibi düşünmeyen bir başka bilim adamı R. Estling ise kâinata değişik bir niyet ve nazar ile bakarak şöyle diyor; “Kâinat o ka-dar ihtimal arasından, insana uygun olan öyle bir haldedir ki, insan için ve¬ya aslında hayatın var olması için sonsuz sayıda tesadüfün, nasıl böyle bir sonucu verdiğini gerçekten düşünmemiz gerekir. Bu muhakkak ol¬ması gereken sonsuz sayıdaki tesadüften sadece birisinde küçük bir de¬ğişiklik, kâinatın fiziki yapısını muhtemelen kökten değiştirecekti. Ge¬nelde kâinatın düzeni, özellikle de yeryüzü; öyle hassas olarak insana göre ayarlanmıştır ki, verilecek hüküm kaçınılmaz olarak şudur; Kâinatı ve yeryüzünü bu şekilde bizi de düşünerek yaratan, nasıl bir isim takar¬sanız takın Allah’tır. Ben ısrar ediyorum ki, bütün bunları izahı hiçbir suretle mümkün olmayan, şans yapıyor demek, düşünüleme-yecek ka¬dar tesadüflere, sayılamayacak kadar mucizelere ihtiyaç gösterir”
Şaşıran fizik değil, Fizikçidir. Sapıtan biyoloji değil, olsa, olsa biyologdur!
Bilim nötr’dür, tarafsızdır, üstelik dili de yoktur! Felsefesini, inancını bilime söyleten bilim adamıdır.

VAHİY ÜRÜNÜ (!) KASİDE-İ CELCELÛTİYE ve Hz. ALİ’NİN SAİD NURSİ’Yİ ÇAĞLAR ÖNCESİNDEN HABER VERMESİ.  

 

Kaside şahsi bir münacat olup, klasik besmele, hamdele, salvele ile başlıyor. Yazar esmau’l-hüsna hürmetine Allah’tan bir takım isteklerde bulunuyor. 13.beyitte “Bir araya getirilmiş hece harflerinin hakkı için beni maksadıma ve her türlü ihtiyaçlarıma erdir.” denilerek bu kasidenin bir ilm-i havass işi olduğu anlaşılmaktadır. 14. Beyitte ise “Azimetim’in içine emanet olarak bırakılan harflerin sırrı (hürmetine)!” denilerek bunun bir azimet/muska olduğu iyice anlaşılmaktadır. 23.beyitte “Ey celal Sahibi; “Kün”ün Kef’i hürmetine beni koru!” denilmekte. Yani muskacımız “Kef” harfinin havası (gücü) ne ise, onun hassasından yararlanmak istiyor. 27. Beyitte muskacı “İsm-i Azamınla galattan / guluvvdan (hata yapmaktan, aşırıya gitmekten) (Sana) sığındım!” dese de bu ism-i azam masalı hem İsrailiyat, hem de tam bir guluvv örneğidir. Allah’ın isimlerinde ilhada gitmektir. Allah’ın zatını bırakıp, O’nun isimlerine uluhiyet vermektir. O’nun isimlerinde bir takım tanrısal güçler var olduğunu vehmetmektir. 28. Beyit “Herkesin gönlünün bana çevrilmesini sağla! (Beni onlara sevdir!) Şelmehet (selam?) ile bana makbuliyet elbisesi giydir! (Beni onlara kabul ettir) Said Nursi bunun yerine şöyle dermiş; “Dünyadaki herkesin kalbini toptan Risale-i Nûr’a ısındır ve Şelmehet (selam?) ile onu kabul ettir!

Okumaya devam…

İslam’ın Değişkenleri ve Sabiteleri!

Bu çalışmamızda, İslam’ın bir devrim yapmadığı, bir islahat yaptığını, Vahyin nazil olduğu toplumun örfî hukukunu esas aldığını, şeriatını büyük ölçüde Cahiliye şeriatından aldığını göstermeye çalışacağız. Çalışmamızda  “Cahiliye’nin ibadetleri / inançlarını ve şeriatı/hukuku” bölümünde büyük ölçüde Mehmet Azimli’nin Cahiliye’yi Farklı Okumak adlı eserinden yararlandık! Son kısmını da biz ilave ettik. Bazı şeyleri farketmeniz için uç örnekleri verdik. Haliyle meseleye bir de bu pencereden bakmanızı istedik.

Okumaya devam…

Anadolu İslamı / Yunus Emre;

Yunus Emre;

13.yüzyılın son yarısı ile 14.yüzyılın ilk çeyreği içinde yaşamış olan Yunus Emre; Ahmet Yesevi mektebinin Anadolu’daki en önemli temsilcisidir. Kimilerine göre; Yunus Emre, İslam sûfîliğini geleneksel Türk kültür yapısına göre yeniden yorumlamış, klasik tasavvufla Türk Halk İslam’ının motiflerini birleştirmiştir.

Okumaya devam…

İsrâfil Balcı’nın “İsrâ ve Miraç Gerçeği” Kitabı Üzerine Bir Kitap Eleştirisi

İsrâfil Balcı’nın “İsrâ ve Miraç Gerçeği” Kitabı Üzerine Bir Kitap Eleştirisi

İsrâfil Balcı’nın Ankara Okulu yayınlarından çıkan 479 sahifelik, 2014/ II.Basım kitabına dair bir eleştiri yazısıdır.

Okumaya devam…

İlm-i Huruf ve Havass / Şeytanat ilimleri

İlm-i Huruf;

Huruf ilmi; harflerle ve rakamlarla tabiat ve hadiseleri etkileme gücünün bulunduğu veya bunlarla geleceğin önceden bilinebileceğini söyleyen bir ilimdir.[1] Bu Huruf ilmi, tamamıyla Hermetik kültüre, Pisagorculuğa, Kabalaizme, Sâbiiliğe ve Hind menşeli kitaplara dayanır. Hurufilik, M.Ö. 3.yüzyılda ortaya çıkan Helenistik ve Gnostik renkler taşıyan Sır dinlerinde ortaya çıkmıştır. Bu dinler Grek harflerine sayısal değerler yükleyerek bir takım kehanet formülleri geliştirmişlerdir.

Okumaya devam…