DEĞİŞEN FİZİK VESAİL’İNİN, MESAİL-İ KELAMA İNTİBAKI ÜZERİNE

DEĞİŞEN FİZİK VESAİL’İNİN, MESAİL-İ KELAMA  İNTİBAKI ÜZERİNE

Kelam ilminin tanımını Ömer Nasuhi Bilmen şu şekilde yapmaktadır: “îlm-i kelam, Allah Teala Hazretlerinin zat ve sıfatlarından, nübüvvet ve risalete ait mesailden ve mebde ve mead itibariyle mükevvenâtın ahvalinden kanun-u İslam üzere bahseden bir ilimdir”.[1]

İncelememize bu tanımı esas alarak kelamın konusunun ne olduğunu tahlil edersek karşımıza şunlar çıkar;

  1. Allah’ın zât, sıfat ve esmâ-i hüsnâsı
  2. Nübüvvet ve risalete ait meseleler-ki; bunlar da tüm peygamberlerin Allah’tan getirdikleri itikadı mevzulardır,
  3. İslam kanunu üzere olmak şartıyla tüm yaratıkların hallerinden başlangıçtan son hallerine kadar bir zaman dilimi içinde incelemek, araştırmak, bahsetmek.

Eğer bu tanımı; efradını cami, ağyârına mani bir tanım olarak kabul edecek olursak kelam ilminin konusunun son derece geniş olduğunu kabullenmek zorunda kalırız. Özellikle de üçüncü şıkta ifade edilen tüm mükevvenat, kevn’e mekân-zaman ve masdar olan her bir şey. Hem de mebde ve mead itibariyle. Hele buna bir de son dönem kelamcılarının ‘her malum kelam ilminin konusunu teşkil eder.’ diyerek mükevvenât’ın mevcud’tan adem, hala’ gibi vücudu olmayan ma’luma, ilim mevzuu olan her şeye teşmil etmeleri, mesaili değişmeyen kelamın vesâilinin ne kadar engin olduğunu göstermesi açısından oldukça önemlidir. Amaç İslam akaidin ispat etmek, aklî ve nakli delillerle imanî akideleri savunmak olsa bile ve bu ameliye kanun-u İslam üzere olsa bile sonuç değişmeyecektir. Yani, kelamın gayesinin şu veya bu olması konusunun kapsamını daraltmamaktadır.

‘Mükevvenât’m ahvalinden mebde ve meâd itibariyle kanun-u İslam üzere bahsetmek’ şeklindeki tanımı biraz daha açmalıyız. ‘Mebde ve mead itibariyle’ şeklindeki kayd-ı istisnanın kelamın pozitif bilimlerden ayıracağı, duyular vasıtasıyla tecrübe ve müşahede altına alınamayan hilkatin başlangıcı ve sonu gibi mevzuların pozitif bilimlerin konusuna hiçbir surette girmediği[2] şeklindeki iddiaların kelam ilmini felsefi ilimlerden tecrit etmede başarı şansı yoktur. Zira bu konular bugün kozmogoni ve kozmoteleoloji gibi pozitif bilimlerin iki dalının da araştırma konusudur.

‘Kanun-u İslam üzere’ şeklindeki ikinci istisna kaydıyla kelam ilmi büyük ölçüde metafızikten-felsefeden cerrah titizliğiyle arındırılmış olduğu imajı verilmeye çalışılmaktadır. Her ne kadar metafizik; Allah’tan, mebde ve meâd itibariyle mükevvenâtın ahvalinden bahsediyorsa ve bu bahsedişte hareket noktası nakil değil akıldır, akıldan yararlanmakla birlikte nakli esas alan kelam bu nedenle metafizikten ayrılmaktadır[3] deniliyorsa da, bu da aşağıdaki nedenlerden dolayı çok da doğru değildir.
Evvelen; kelam zaten akla nakilden daha çok önem vermesinden dolayı akaid’ten ayrılmıştır.

Saniyen; mükevvenât’ın ahvalinden bahsetmek, adı üzere incelemek, araştırmak demektir. Bu ise nakil ile değil deney ve tecrübe gibi aklî yöntemlerle gerçekleştirilebilir.

Salisen; eğer kelam ilminin amacı muarızlarını susturmak ise, onların aklına hitap etmelidir. Onların kabullenmediği nakil ile onları susturmak bir kısır döngüdür. Onun amacı akaid esaslarını nakletmek değil, ma’kul hale getirmektir.

Rabian; Kanun-u İslam üzere mükevvenâtm ahvalini araştırmanın niteliği ve niceliği nasıl bir şeydir? Bu araştırma ameliyesinin niteliğini ve niceliğini belirleyen bir İslam kanunu var mıdır? Fiziksel realitenin tasnifinde ve tasvirinde tüm insanlığın ortak dili olan matematik ve fizik kullanılmayacak mıdır?

Hamisen; Kur’an tabiatın tümünün Allah’ın emirlerine uyduğunu, Fazlur Rahman’ın ifadesiyle tüm tabiat zaten müslüman olmuştur[4], “Gökler ve yerdekiler ister istemez O’na teslim oldukları halde…onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?” [Al-i İmran, 83] Mükevvenat İslam kanunlarına göre halkedilmiş ve İslam kanunlarıyla sevk ve idare edilirken söz konusu araştırma da ya sünnetullahı, adetullahı ya da müslüman olmuş olan tabiatı inceleyeceğinden ‘kanun-u İslam üzere’ olmaktan zaten kaçamayacaktır.

Burada, mükevvenatı ele alırken İslam’ın nazar ve niyetinin önemsiz olduğu değil, söz konusu tariflerden dolayı kelam ilmini müsbet ilimlerden ve metafizikten çok belirgin bir hatla ayırmanın güçlüğü vurgulanmak istenmiştir. Malumatı, ‘malum’ları kendi sistematikleri içinde müsbet bilimler üretir, kelam ilmi de ‘ilim malumata tabidir’ ilkesince bu malumların üzerine belirleyeceği bir metot ile -ki birden çok metotlar da olabilir- dini akideleri sağlam delillerle ispat eder, izah eder ve makul hale getirir. Malumlar birikir, değişir, yenilenir. Vesail de zamanın ihtiyaçlarına, yeni fikri akımlara göre değişir. Nasıl bir doktor kendini yenileyemez, yeni gelişen tedavi yöntemlerinden, yeni tanımlanan hastalıklardan ve bunlar için geliştirilen ilaçlardan habersiz kalırsa ve bunun neticesinde de verimsiz olursa -ki, tıp sahasında bugün altı aylık bilgi eskimiş sayılmaktadır- bir kelamcı da itikadi mesail’e göre durmadan yenilenen, biriken ve değişen malum dağlarından uygun, sağlıklı vesaili seçer ve bunlarla hasmının hücumlarını durdurur, hatta silahını elinden alır ve kendi itikadi bünyesini tahkim etmeye devam eder.

Aşağıda, insanlığın uzun tarihi yürüyüş sürecinde ürettiği malumlarda kelam ilmi için ne kadar zengin bir vesail-araçlar hazinesi bıraktığını göstermek için bir naiv deneme bulacaksınız.

Batıda oldukça yaygın bir eğilim olan ‘tabiatın birliği’ni arama ile doğuda tevhid kelimesiyle ifade edilen ‘Allah’ın birliği’ni arama idealleri doğu ve batı uygarlıklarının ayrı gramer yapılarına sahip olsa da aslında aynı semantiğe sahip tevhid anlayışında buluşturduğu görülmektedir. Temel tarihi fark şudur; Batı, matematiği Allah’ın rahmet ve celalinin bir tecellisi olarak anlayıp kabullenmek için olumlu bir tavır takınırken, Doğu matematiği unutarak eski metafizik ile yoluna devam etti. Batı, metafiziğini ve kabul edilen matematiği gözden geçirip bazı gerekli değişiklikleri yaparken, Doğu eski metafiziğini korudu ve uluhiyyeti anlamada matematiği bir dil olarak kullanmayı kabul etmedi. Bunun faturası çok ağır oldu. Başka bir ifade ile batı matematiği ve kuantifikasyonu -sayısallaştırmayı kabul ederek öz ruhunu unuturken, Doğu geleneksel metafiziğinin üzerinde yola devam ederek öz ruhuna yöneldi. Fakat matematiği ve metodu unuttu.[5] Batı, Tanrı’nın Kelamı İsa’ya değil, gözleri önündeki tabiatta yazılı olan Tanrının Kelamına (âyât-ı tekviniyye’ye) yöneldi.

Batılılar Descartes’ten bu yana yaşadıkları kartezyen dualizmi bugün aşmaya çalışarak maddi ve manevi hayatlarını organik bir bütünlük içinde birleştirme çabasına giriştiler. Fizikçilerin “GUT’s-Süper Büyük Birleştirme Teorileri” Spinoza’dan bu güne kadar süren büyük bir hayali gerçekleştirebilecek. Bu ise Allah’ın ayetleri olan tabiatın birliğinin matematiksel bir anlatımından başka bir şey değildir. Bu suretle Müslümanların tevhidi anlama arayışı tabiatın birliğini arayan batılı anlayışla pekâlâ buluşabilir. [6]

Neden evren tam bizim yaşamımız için uygun şartlara ve bu koşullan sağlayan parametrelere sahiptir sorusuna ‘başka türlü olsaydı sen bu soruyu soramayacaktın, Sen bu soruyu sorabilesin diye tam bu şekilde olmak zorunda’ diye cevap verilmektedir.[7] Bu ‘anthropic principle’ insanı tekrar tüm evrenin merkezine yerleştirmektedir. Bu anlayış, insan merkezli Kur’ânî anlayışla -her ne kadar başka amaçlar için dile getirilmiş olsa bile- bilimsel söylemin nerede örtüştüğünü göstermesi açısından oldukça manidardır.

Klasik Felsefenin amacı; “Evrenin mahiyetini izah etmek suretiyle insan zihnindeki tecessüsleri gidermektir” şeklindeydi. Fakat filozof duygusallıktan kurtulamadığından, varlık alanlarından birinin mutlaklaştırılmasına yönelmiş, böylece ‘izm’ler ortaya çıkmıştır. Söz gelimi maddi varlığın mutlaklaştırılması ‘Realizm’ veya ‘Materyalizm’, kutsal varlık mutlaklaştırılınca ‘İdealizm’, ruhi varlık mutlaklaştırılınca ‘Spritüalizm’ ortaya çıkmıştır. Özellikle yüzyılımızda ortaya çıkan Ontoloji; evrendeki varlık alanlarından herhangi birini mutlaklaştırarak bir takım duygusal ve spekülatif ifadelerle de süslemek suretiyle kitleleri arkasından sürükleyebilecek, her sahada söz söyleme hakkını kendinde görebilecek filozof devrini kapatmıştır.[8]

Modem ontolojiye göre, bir varlık, kendini algılayacak bir sujeye asla muhtaç değildir. Materyalizmin kurucusu Berkeley’in ‘var-olmak, algılanmış olmaktır’ sözünün artık bir gerçekliği yoktur. Her var-olan zorunlu olarak bir obje değildir, ama her obje bir var-olan ile ilgili olmak zorundadır. Yani; sujeden bağımsız demek, var­olanın bilinmeden de varolduğunu ifade etmek içindir. ‘Var-olan’ ile ‘varlık’ aynı şey değildir. Tıpkı, ‘doğruluk’ ile ‘doğru olan’ birbirlerinden farklı olduğu gibi. İşte bu yüzden var olanı ya da varlığı kesin çizgilerle tanımlamak ontolojik yönden mümkün değildir. Yine modem ontoloji; nicelik ve nitelik yönünden var olanın ne durumda olabileceği hususundaki teşhisi büyük önem arzeder. Varolan sadece ağırlığı, hacmi, yoğunluğu, kütlesi bulunan şeyler değil, aynı zamanda duygu, düşünce, dil, heyecan gibi ruhi faktörler de birer var-olandır.

Modem ontolojide varlığın bütünü şu dört tabakaya ayrılarak tasvir olunmuştur;

  • İnorganik varlık tabakası (Tüm kozmos, atomdan galaksilere kadar),
  • Organik varlık tabakası (Canlılar âlemi),
  • Ruhi varlık tabakası (Bilinç-ruh),
  • Geist (Tinsel) varlık tabakası (bireysel ruhların bütünleşmesiyle oluşan bireyüstü ruhi varlık alanı).

Bu tabakalardan bir alttaki aynı zamanda bir üsttekinin taşıyıcısı, diğer bir deyişle bir üstteki tabaka kendi varlık yapısını bir alttaki tabakada bulur.[9]

Ontolojinin bu başarısı inorganik ve organik varlık tabakası hakkında ihtisası olmayan filozofların söz konusu sahalarda at koşturmalarını sınırlandırmış, özellikle de kendilerini fetva mercii olarak görmelerini büsbütün yasaklamıştır. Artık filozoflar ontolojiden ziyade epistemoloji ve diğer felsefi etkinliklerle haşır-neşir olmaktadırlar. ‘Çok felsefe-az fizik’ ile iştigal edenler, yerlerini ‘Çok fizik-az felsefe ile uğraşan Newton, Einstein, Schrödinger ve Hawking gibilerine terk etmişlerdir.

 

  • MODERN FİZİK BAĞLAMINDA,

DEĞİŞEN VESAİL’İN MESAİL’İ-KELAM’A İNTİBAKI

Modem dünyanın gücünün arkasında matematik ve fizik vardır. Matematik başka hiçbir yerden elde edilmesi mümkün olmayan, doğruluğu açık-seçik aksiyomlardan hareketle ve tamamen kendi içinden mantıksal çıkarsamalarla elde ettiği kesinlikle doğru, zorunlu doğru, apodiktik (ihtimali olmayan zorunlu önerme) sentetik (doğru önermelerden çıkarak bunlardan doğruluğu zorunlu sonuçlara varmak), a priori bilgiler cümlesidir.[10] Tüm bu özelliklerinden dolayı matematik kesin bir bilimdir, böyle kusursuz bir ilim olmasına rağmen saf ve mücerret bir ilim olmasından dolayı realite ile, fiziksel evren ile hiçbir ontolojik tekabüliyeti yoktur.

Fizik ise, realitenin ilmidir. Fizik, grekçe ‘phisike’den gelmektedir ve tabiat demektir. Fizik dünyanın bilgisi, duyulara ve deneye dayanan sensitiv (duyusal-hissi), ampirik bir bilgidir. Bu nedenle asla matematiksel kesinliğe sahip olamaz.[11]

Varlık Sferi, Phisike (tabiat) ve meta-phisike (tabiat ötesinden) oluşur. Bunu ontolojinin başarısından bahsederken varlık alanları şeklinde sıralamıştık. Fizikten kalkarak tüm varlık sferini, topyekün varlığın bilgisini elde etmeye kalkışamayız. Onunla sadece âlem-i şehadeti, inorganik ve organik varlık alanının bilgisine ulaşabiliriz. Bu iki alanın da kısmî veya tam, ama hiç bir zaman matematiksel kesinlikte olmayan bir tasvirine ulaşabiliriz.

Din ve felsefe de tüm varlık alanlarını kısmen veya tam olarak tasvir etmek iddiasındadırlar. Ne var ki fiziksel olan dünyanın tasvirini fizik kadar objektif, matematik kadar kesinlikte tanımlamaları mümkün değildir.

Eğer biz şehadetten gayba, sıfat ve esmanın tezahürlerinden Zât-ı Bâriye, eserlerden müessire, mevcudattan Vâcib’e, mahlukattan Hâlık’a yöneleceksek bize en sağlıklı bilgiyi matematik ve fizik verecektir. Çünkü Allah’ın binbir isminin binbir güzellikte daimi olarak tecelli ettiği şu fiziksel dünyayı bize onlardan daha iyi tanıtacak başka iki disiplin mevcut değildir. Tüm bu söylediklerimiz bizi aşırı bir fizikalizme ve scientisme götürmemeli, ayrıca evrenin tüm yapısının ‘madde’ olduğunu ve dolayısıyla gnostic olduğunu söyleyen materyalizme vardırmamalıdır. Zira fizik ve matematik ile tüm varlık sferinin izah edilmeyeceği aşikârdır.

Fiziğin birçok dalları olduğunu, astrofizik, yüksek enerji fiziği, teorik fizik, kozmogoni, mekanik ve kuantum fiziği vs. gibi biliyoruz. Kuarklardan galaksilere kadar, mikro ve makro kozmosun başlangıcından sonuna kadar fiziğin -Poperyen anlamda yanlışlanabilir nitelikte de olsa- teorileri var. Astronomi büyük ölçüde göbek bağıyla fiziğe bağlıdır. Kimyanın temeli de fiziktir. Fiziğin ‘hard fiction’ gibi bir niteliğinin olmasından dolayı diğer bilimlere model olduğu, en azından etkilediğini kimse yadsıyamaz. Özellikle kuantum fiziğinden neşet eden yeni Bilim Felsefesi, Varlık Felsefesi ilahi dinlerin nicedir mücadele ettiği pozitivizm gibi ideolojilere ciddi darbeler indirmiştir.

Az aşağıda kelam mutfağına Yeni Fizik çarşısından getirdiğimiz materyalleri tanıtmaya çalışacağız.

  1. Maddenin Ezeliyeti Fikrinin Buharlaşması

Einstein 1905 yılında ortaya attığı özel izafiyet teorisiyle kütle-enerji eşdeğerliliğini göstermiştir. Hem de büyük bir trajedi olan atom bombasıyla. Böylece maddenin kütlenin bir enerji formu olduğunu, maddi parçacıkların enerjiye, enerjinin maddeye tıpkı doların düşük kurlu Türk Lirasına, yüzbinlerce Liranın da bir dolara dönüştüğü gibi dönüştürülebileceğini bizlere Yüksek Enerji Fizikçileri sürekli olarak gösterebilmektedirler. Onlar artık maddi parçacıkların kütlelerin mütekabil enerji birimleri ile göstermektedirler. Atomaltı parçacıklar sadece hareket ediyorlar değil, bizzat hareketten ibarettirler. Madde ve enerji aynı mekân-zaman gerçeğinin farkı iki cephesinden ibarettir. Yani atomaltı parçacıklar mekân açısından kütleye sahip nesneler, zaman açısından m.c2 miktarında enerjiye sahip hareketler olarak değerlendirilmektedir.[12]

Temel yapı taşı olarak kabul edilen, evrenin en dayanıklı ve uzun ömürlü parçacığı olan protonun bile yarılanma ömrü 1030 dur.[13] Bu her ne kadar evrenin yaşından bile uzum bir zaman dilimini ifade etse de maddenin ömrünün fani olduğunu gösteren en net kanıttır, evrendeki düzensizliğin geri tersilmez bir şekilde sürekli artışını ifade eden entropi maddenin hem başlangıcına, hem de kaçınılmaz sonuna ait son sözü söylemektedir. Madde üretiminin küçücük bir fazlasını önceden haber veren teori aynı mekanizma ile maddenin bir anda kendiliğinden yok oluşunu da önceden haber veriyor demektir. Öyleyse, madde ölümlüdür. Bu ise materyalistlerin tutundukları yegâne can simidini ellerinden almak demektir.

 

  1. İndirgemecilik Yerine Bütüncüllük

Descartes’in dualizmi ile başlayan evrenin monizminin parçalanma süreci Durkheim’ gibilerinin de teşvikiyle had safhaya ulaşmıştı. Bu aşırı indirgemeciliği; evrendeki parçalanmayı kabul etmek; yekpareleği, bütüncüllüğü ikinci plana itmiş, ruhsal olayları kimyaya, kimyayı da mekanik fiziğe irca ederek tüm olayları salt cansız atom hareketi olarak görmüştür. Böylece tüm evren faaliyetleri makinemsi bir evren tasvirinin doğal sonucu olarak katı bir determinizme dönüştürülmüş, şuur ve Tanrı’nın iradesi göz ardı edilmiştir.

Kuantum dünyasında ise elementer parçacıkları lokalize etmenin imkansız olduğu görülmüştür. Her bir şey her şeyle bağlantılıdır. Evrenin elektrik yükü nötr olduğundan, evrenin çok uzak bir köşesindeki herhangi bir elektronun yükü bile söz konusu bu dengeyi bozabilecek niteliktedir. Bu yüzden evren elektrik yükü olarak “nötr”dür. Zira; evrende ne kadar artı yüklü proton varsa, tam o kadar da eksi yüklü elektron vardır. Atomaltı parçacıklar ‘şey’ler değil, şeyler arasındaki karşılıklı correlation-bağlılaşımlardır. Termodinamik, kuantum teorisi ve kendini organize eden sistemlerin fiziği, canlılık, organizasyon, şuur gibi kavramlar bütüncül kavramlardır. Eşya arasındaki muazzam tesanüt tecezziyi kabul etmez bir küll’dür.

Artık, şu şunun sebebi, şu da şunun deyip her bir şeyi cansız atom hareketlerine irca etmenin imkanı yoktur. Bu bize evrenin niye tam bu kadar büyüklükte olduğundan tutun da, güneşi yaratamayanın bir zerreyi de yaratamayacağına, her bir şeyin her şeyle çok derinden bağlantılı olduğuna varıncaya kadar evrendeki dinamik çok yönlü organizasyonu ihtar etmektedir.

Ünlü fizikçi Paul Davies durumu şöyle özetler; “Kâinatın temelini teşkil eden atomlara katı bir varlık vermeden önce kâinatın bütününe ihtiyaç duyarız. Hangisi önce gelir? Atom mu, Kâinat mı? Cevap, hiçbiri. Küçük-büyük, basit-karmaşık, kozmik-atomik, her şey karşılıklı birbirine muhtaç ve bir gerçeğin ayrılmaz bir parçasıdır. Biri diğersiz olamaz. Kâinatın temelinde derin bir birlik, yekparelik saklıdır. İşte bu yekparelik bize, her şey olmadan hiçbir şeyin olamayacağını söyler.”[14] Tek tek parçalar bütünü belirlememekte, bütün tek tek parçaları belirlemektedir. Hatta W. Heisenberg, dünyanın obje ve sujeye, iç ve dış dünyaya, beden ve ruha ayrılmasının doğru olmadığını söyler.[15]

 

3.Yoktan Yaratılış ve Yaratılışın Sürekliliği

Genel Rölativiteyi onlarca ampirik kanıt bu teoriyi evrenin makro yapısını izah etmede sahasında tek bırakmıştır. Genel rölativite evrenin bir tekil noktadan- singülarite’den başladığını öngörmektedir. Bundan 9 veya 16 milyar yıl önce -ki, bu Huble Sabitesinin henüz tam tespit edilememesinden kaynaklanmaktadır.- sıfır enerjiden ve ilahiyatçıların deyimiyle “ex-nihileo” yokluktan yaratılmıştır. Big-Bang teorisi gerek matematiksel kurgusu, gerekse yarım düzine kadar empirik kanıtlarıyla şu an başa güreşen tek teoridir. Steady State (Durağan Evren Modeli) teorisini bizzat kendi teorisyenleri geri çekmişlerdir. Oscillating (Açılıp Kapanan Evren) teorisine gelince bu osilasyon teorisinin teorik şansı olmadığı gibi[16] sonsuz evrenler ve durağan evren modellerinin başına gelen akıbetlerden de kaçamaz.

Üstelik yaratılış evrenin bidayetinde bir kerecik olup bitmiş de değildir. Bu yaratılış süreklidir. Kuantum dünyasında temel etkileşimleri sağlayan ara parçacıklar sürekli olarak yaratılıp yok edilmektedirler. Zaman da bu yaratılışın içindedir. Hatta zaman bizatihi yaratılışın ta kendisidir. Zaman boyutunda olan tüm nesneler de zamana bağımlı olarak bu yaratılışa eşlik etmektedirler. Çünkü; zaman, mekânda kâinatın temeli olan hareketin bir görüntüsüdür. Hareket oluşunca zaman ve mekân varlık sahnesinde yerini almaktadır.

 

  1. Beden-Ruh Dualizminden Monizme Dönüş

Descartes felsefesinin temelini beden ve ruh dualizmi üzerine kurmuş, birbirinden bağımsız ve kopuk olan bu iki âlemin tamamen birbirlerine zıt özelliklere sahip olduklarını, biri gelişirse diğerinin köreldiğini, her ikisinin ortak tek referansının ise sadece Tanrı tarafından yaratılmış olmaktan ibaret olduğunu ifade etmişti. Bundan sonra gelenler tüm dikkatleri maddi âleme yönelterek Tanrı’ya herhangi bir gönderme yapma lüzumu bile hissetmez olmuşlardı. Dini bütün Descartes böylece maddi ve manevi âlem arasına aşılmaz bir Çin Şeddi koyarak bu ‘resmi öğreti’ ile Batının en büyük felsefi trajedisine ön ayak olmuştu. Bu sekülerleşmenin de en önemli kilometre taşlarından biridir.

Kuantum dünyasındaki gelişmeler ise bu ayrımın yanlışlığını göstermiştir. Mesela, bir elektronun hem çok ufak bir hacme sıkıştırılmış bir parçacık, hem de uzayın büyük bir bölümüne yayılmış bir dalga olması fizikçileri epey şaşırtmıştı. Yani bir elektron tanecik mi, yoksa dalga mı? Ya da aynı anda her ikisi de mi? Sonunda şu kabullenilmiş oldu; ‘gözlediğimiz şey tabiatın kendisi değil, fakat sorgulama metodumuza tabi olarak kendisini gösterdiği şeklidir’. Siz elektrona ‘sen bir tanecik misin?’ diye soru yönelttiğinizde, ‘Evet, ben taneciğim’,

‘Sen bir dalga mısın?’ diye soru yönelttiğimizde, ‘Evet, ben dalgayım’ cevabını alırsınız. Örneğin, fotoelektrik olayında aynı elektron parçacık, Çiftyarık deneyinde dalgacık olarak karşımıza çıkar. Bu şu demektir, Bizim bilincimiz, seçtiğimiz deney düzenekleri alacağımız cevabı belirlemektedir. Elektronun bizim zihnimizden bağımsız nesnel bir özelliği yoktur. Artık insan tabiat karşısında gözlemci değil, katılımcıdır. Artık zihin ve madde, gözlemci ve gözlemlenen arasındaki ayırım kalkmıştır. Beden ve –eğer varsa- ruh bilgisayarların donanım ve yazılım programlan gibi ayrılmaz bir bütün teşkil ederler. Ya da canlılar donanım ve yazılım programlarını beraberlerinde taşıdıkları için canlıdırlar.

 

5.Determinizmden İndeterminizme

Newton’a göre evren önceden belirlenmiş bir yolda, değiştirilmesi imkansız son duruma doğru çözülen dev bir zemberekli saat gibidir. Her şey nedenseldir. Lablace ise bunu çok daha uç noktalara götürdü ve ‘hiçbir şey belirsiz olmayacaktır ve gelecek geçmiş gibi bizim gözlerimizin önünde hazır olacaktır.’[17] diyordu. Hâlbuki bugünün izafiyet, kuantum, alanlar ve temel parçacık teorilerine bakıldığında sebep-sonuç ilişkisi anlamlarını büyük ölçüde yitirirler. Tek tek parçalar bütünü değil, bütün; tek tek kendisini oluşturan parçaları belirler. Bu, sonuçların sebepleri doğurması demektir. Ya da tersine çevrilmiş bir nedenselliğe, en azından gevşek bir nedenselliğe ihtiyaç vardır.

Aslında klasik determinizmde bile rastlantı ve gelişigüzellik yüzdesi mevcuttur. Herhangi bir sistemin başlangıç şartlan pratikte hiçbir zaman yüzde yüz kesinlikte bilinemeyeceğinden tesadüfler kaçınılmazdır. Zira fiziksel sistemler başlangıç şartlarına çok hassas biçimde bağlıdırlar.[18] Başlangıç şartlarındaki girdilerde çok ufak farklar çıktılarda muazzam farklara neden olmaktadır. 21. yüzyıla kalacak üç teoriden biri gözüyle bakılan Kaos Teorisi determinizmin ipini çekeceğe benzemektedir.[19]

Atomik sistemler doğal olarak önceden bilinemezler. Bir parçacık ne bir uyum, ne de bir sebep olmadan bir yerden birdenbire ortaya çıkabilmektedir.[20]

Buradaki determinizm ile fatalizmin hiçbir bağıntısı yoktur. Zira fiziksel dünyadaki determinizm ile ruhi varlık alanındaki fatalizmin ya da özgür iradenin hiçbir ilişkisi yoktur. Tabiatta determinizmin ya da indeterminizmin olması veya olmaması iradeyi hiçbir şekilde ortadan kaldırmaz.

 

6.Kesin ve Şık Tanımlı Yasalar Yerine, İhtimaliyet ve İstatistik,

 Muhteşem Düzen Yerine Kaotik Bir Düzen.

Planck’ın enerjinin kesik kesik olmasını keşfetmesinden bu yana, Eski Yunanlıların ‘Nature non facıt saltus-Tabiatta sıçrama yoktur.’ özlü sözü terkedilmiştir. Bilincin ve iradenin bulunduğu her yerde süreksizliğin (non-lineer) bulunması kaçınılmazdır.[21] Non-lineerlik; belli bir oyunu oynarken oyunun kurallarını değiştirmenin mümkün olduğunu ifade eder. Plank Sabitesi ışık hızı gibi doğanın temel değişmezlerinden biri kabul edilmektedir. Heisenberg ve Bohr fiziksel fenomenlerin kesik kesik ve sıçramalı olduğunu gösterdiler. Heisenberg o ünlü ‘Belirsizlik ilkesi’ ile elektronun konum ve momentinin birlikte ölçümünün en az Plank sabiti kadar bir belirsizliği beraberinde getirdiğini matematiksel kesinlikte göstermiş oldu Konum ve moment birbirinden bağımsız değişkenler değildir. Biri tam olarak belirlendiğinde diğeri belirsiz kalır. Elektron bir ihtimal küresi içinde dolaşır. Yerini belirlediğinizde zamanını, zamanını belirlediğinizde yerini kaybederiz. Bu belirsizlik ‘zaman boyutu’nun içinde olduğu her yerde mevcuttur. Artık ihtimaller asıl, rastlantılar kaçınılmazdır. Kesin ve şık tanımlı evren yasaları terk edilmekte, teoriler bile mümkün olduğu kadar ‘kapsamı dar birer hipotez’ düzeyine çekilmeye çalışılmaktadır.

Bir zamanlar evrendeki harika işleyişe bir saat dakikliğindeki düzene atıfta bulunarak buradan da güya Tanrı’nın mükemmelliğine ulaşılmış oluyordu. Evren neredeyse Tanrı’nın mükemmelliğine eş bir mükemmelliğe sahipti. Bu; iki tehlikeli sonuç doğurdu. Birincisi; bu mükemmel düzenin evrenin kendisinden kaynaklandığı, düzeni kendinde olan bir evren, İkincisi ise; evrendeki varolduğu varsayılan bu yapının kabulu Kâdir-i Mutlak ve Fâ’âlün lima yürid bir tanrı anlayışım saf dışı bırakmıştır.

Newton’un evreni işte böyle bir tanrı imajı doğurmuştur. Bazıları kuantum dünyasının tanrısı ‘kaos düzeninin tanrısıdır’ diyerek yeni fiziğin tanrı imajını istiskal etmek istiyorsalar da, Tanrı evrene sadece mucize göstereceği an müdahale eden, evrensel (!), kesin (!) tabiat yasalarına mahkum bir tanrı olmamalıdır. Tanrı evreni yarattıktan sonra yorulup öbür tarafında dinlenen, semavi kanunlarla idare eden, monarşik bir idareci olmamalı, Ariston’un gibi hareket etmeyen pasif ama hareket ettirici ise sadece ilk sebepleri yaratıp, bundan sonra tüm sonuçları bu ilk sebepler yaratıp duracaksa Tanrı’nın sıradan bir seyirciden ne farkı kalır? O her şeye kadir, Fâ’âl olmalıdır. Evrenin kaotik yapısı düzensizlik değil, düzensizliğin düzeni denen bir mükemmel düzendir. Onda muazzam bir ahenk de olmalı, aynı zamanda Tanrı’nın iradesine imkan tanıyacak bir ihtimâli ve istatiskî yapısı da olmalıdır. Tanrı mükemmelliğinde mükemmel olmayan bir evren.

Newton’un makinemsi evrenini tasvir eden bilim; dengeye, düzene, tekdüzeliliğe ve muvazeneye vurgu yaparken yeni paradigmadaki bilim anlayışı ise; düzensizlik, kararsızlık, çeşitlilik, dengesizlik, non-lineer ilişkiler ve zamanın akışına çok duyarlı sistemler, özellikle de geri-dönüşümsüzlük üzerinedir.[22]

Doğal bilimlerde geleneksel ideal, deterministik bir tasvirde ifadesini bulan kesinliğe ulaşmaktır. Modem bilim ‘tabiat kanunu’ fikri üzerine bina edilmiştir ki, bu Eflatun ve Aristo’dan yüzyılımıza kadar hemen hemen değişmeden gelmiştir. Değişim görüntülerinin arkasındaki değişmezliği ve sürekliliği keşfetmek amaçlanmıştır. Gerçek, değişmez ve ebedi olmak zorundaydı. Tabiat da bu kanunları üzerinde taşıyor olmalıydı. Bu sayede de Allah’ın ezeli hakimiyet ve iradesinin bu değişmez düzende temaşa etmiş olacaklarını umuyorlardı.

Şimdilerde ise tabiat görüşümüz, kesrete, temporale (zaman içinde değişken) ve karmaşıklığa-istikrarsızlığa doğru köklü bir revizyonu öngörmektedir. Artık düzen baskın unsur, kaotik yapılar nadirattan değildir. Tam aksine kaotik sistemler baskın, istikrarlı sistemler azınlıktadır.

Eskiden ebedi varsayılan kanunlar bilimsel rasyonelliğin ifadesi olarak görülürdü.[23] Kant insan rasyonelitesine meftundur ve insan rasyonalitesini gezegenlerin rasyonalitesini izlemek zorunda olduğuna inanıyordu. Klasik rasyonalizm bizi her ortamda ne yapacağını çok iyi bilen James Bond türü anlayışlara götürmekteydi. Ama artık rasyonalitenin sınırlı olduğu pluralist bir dünyada yaşadığımızı kabullenmeliyiz. [24] ‘Evrensel kanunların’ da hiç de evrensel olmadıklarını fakat ancak gerçeğin sınırlı bölgeleriyle ilintili olduğu göz ardı edilmemelidir.[25] Bir zamanların nedensellik, determinizm ve akılcılık gibi kavramlarla özdeşleşmiş olan bilime karşıt olarak, bilimin inkar ettiği, ancak tabiatın temeldeki irrasyonelliğini temsil eden fikirler kuantum ve rölativite teorileriyle 1900’lü yıllardan sonra gün yüzüne çıkmıştır.[26]

Aslında Pandora’nın kutusunun kapağı 19.yüzyılda termodinamiğin ünlü ikinci kanunu ile açıldı. Bu kanun fiziğe zamanın bir akış yönü olduğunu gösterdi ve geri- dönüşümsüzlüğü bir daha gitmemek üzere bilimin gündemine yerleştirdi.[27] Artık zamanın içinde dolanamayız. Mümkün olan durumlar, mümkün olmayan durumlardan termodinamiğin ikinci kanununun koyduğu sonsuz entropi bariyeriyle ayrılırlar.[28]

Kaos teorisinin ana direklerinden biri zaman kavramıdır. Zaman, izafiyet fiziğiyle dördüncü boyut olduktan sonra hızla önem kazanmaya başladı. Fakat son birkaç on yıla kadar bilimde geçmiş ile gelecek arasında hiçbir ayırım yapılmadığı için zaman kavramı yeterince fonksiyonel olamamıştır. Adeta şimdi bilim zamanı yeniden keşfetmektedir. Makro ve mikro kozmosta algıladığımız bütün olgularda gelecek ile geçmiş farklı roller oynamaktadır. Tabiat kanunları da böyle bir tabiatı yansıtmak zorunda kalmaktadır. Tabiatta ise bir istikrarsızlık, çeşitlilik, yeni ve benzersiz olma anlamında gelişi güzellik vardır. Biyoloji nasıl hayata bağlıysa, tabiat kanunları da bu kaotik tabiattan soyutlanamazlar.[29] Tabiat kanunu dediğimiz şeyler bu istikrarsız sistemlerde temelden olası-ihtimalı duruma gelmekte ve kesin olanı değil mümkün olanı ifade etmektedir.

Yeni yaklaşıma göre entropi sadece dağılmaya doğru götüren bir kayma değildir.

Belli şartlar altında entropinin kendisi düzenin atası olabilir.[30] Dengesiz şartlar altında entropinin düzeni /organizasyonu ve dolayısıyla hayatı azaltmayacağını, bilakis üreteceğini, belli sistemler çökerken diğerleri aynı zamanda daha renkli bir şekilde evrimleşip gelişeceğini ifade eder. Bu olasılık ve zorunluluk arasında yepyeni bir işbirliğini öngören sentezdir.[31]

Düzensiz değişimler mevcut bir sistemi dengeden uzak bir duruma doğru zorladığında ve yapısını tehdit ettiğinde, sistem kritik bir ‘an’a, ya da çatallarıma noktasına ulaşır. Bu noktada sistemin bir sonraki durumunu belirlemek imkansızdır.

Olasılık devreye girerek sistemdeki mevcut her şeyi yeni bir gelişim mecrasına doğru sürükler ve bir kere bu birçokları arasında bir yol seçildiğinde determinizm tekrar devreye girer ve gelecek çatallanma noktasına kadar işlevini sürdürür.[32]

Düzen de, düzensizlik de sonuçta kaostan çıkmaktadır. Hem düzen, hem de düzensizlik bu geri-dönüşümsüz süreçlerden üretilmektedir. Sonuç olarak madde artık statik bir şey değildir. Aksine aktif ve canlı bir şey olarak görülür. Madde dışa karşı duyarlı, diğerleriyle ilişkili ve diğer maddelerin aktivitelerine karşılık kendi kendini değiştirebilen bir yapıdadır. Gözümüzün önüne dikilen bu yeni evren tam bir canlı organizmaya benzemektedir.[33]

 

7.Cevher-Araz İkilemi Üzerine Temellendirilen Kelam Problemlerinin Sonu Yakın mı?

Araz nazariyesi, kelamcıların tabiat felsefesinin temelini teşkil eder. Aristo’nun felsefi sisteminin İslam âleminde tanınmasından sonra ilk defa Ca’d b.Dirhem, Cehim b.Safvan’ın kullandığı ve bugün çağdaş felsefe sistemlerinde tamamen terkedilmiş bulunan bir nazariyedir.[34]

Eski kelamcıların birbirleriyle kıyasıya mücadele ettikleri, İslam filozofları ile Ehl-i sünnet, Ehl-i sünnet ile Mutezile ve diğerleri arasındaki uzun tartışmalar artık bilim tarihçileri için birer araştırma konusu derekesine inmişlerdir. Örneğin hareket’i araz olarak kabul edip, onu maddeden ayrı düşünmeleri bugün bize oldukça garip gelebilmektedir. Hareket ve madde birbirlerinden ayrılamayan bir madeni paranın iki yüzü gibidirler. Hareketsiz madde bile moleküllerinin, atomlarının ve atomaltı partiküllerinin kesintisiz, sürekli hareketleriyle mevcuttur. Bir atom aslında sadece hareket ve enerjiden ibarettir. Onun proton, nötron ve elektronlarının mütemadiyen hareketlerinden dolayı o bir bütün parçacık olarak görünmektedir. Tıpkı hızlı bir şekilde dönen pervanenin düz bir disk şeklinde görülmesi gibi. Bugün atomun parçalanması neticesinde atomaltı parçacıklar (proton, nötron, elektron, pozitron vs. gibi yüzlercedir.) bunların parçalanması neticesinde kuarklar karşımıza çıkmıştır. Bugün böceklerden galaksilere kadar bütün maddeler 110 kadar element ve bunların bileşim ve karışımlarından, bunlar da u ve d kuarklarından, elektrondan ve nötrinolardan oluşmaktadır. Yüksek hızlandırıcılarda ve evrenin ilk yıllarında bulunan tüm parçacıklar ise topu topu 12 çeşit ve bir de bunların antiparçacığı (kütleleri aynı, elektrik yükleri ve manyetik momentleri ters olan parçacık) vardır.

Renklere gelince, bunlar görünür ışığın sadece belli dalga boylarına ve frekanslarına sahip türleridir. Elektromanyetik tayfın 0,4 mikron ile 0,7 mikron (mor ile kırmızı) civarındaki dalga boyuna sahip, frekansı saniyede 6×1014 olan ışık hızında hareket eden, enerjisi ve buna paralel frekansı olan elektromanyetik tayfın binde birinden daha küçük bir bölümünü işgal eden bir dalga türüdürler. Işık kütlesiz ama enerjisi olan bir foton sağanağından ibarettir. Işık bir elektronun daha alt orbitten dışarıya veya başka bir yörüngeye sıçraması vs. gibi elektron hareketleriyle oluşan fotondur. Sesi de havanın sıkıştırılmasıyla oluşturabileceğimiz bir molekül hareketi olarak niteleyebiliriz. Yani tüm arazları fiziksel ya da kimyasal fenomenlere indirgeyebiliriz.

Tabiattaki dört etkileşmeyi de sağlayan ‘gluon, foton, bozon ve graviton’ gibi daimi olarak yaratılıp yok edildikleri farz edilen ara parçacıklar gerçekleştirir. Bu dört temel etkileşme, çekimden tutun da evrenin, atomun oluşmasına kadar her bir şeyden sorumludurlar. Eski kelamcıların araz her an be an yeniden yaratılır dedikleri şey ile dört temel etkileşmeyi temin eden dört ara parçacığın fonksiyonu acaba aynı şey midirler? Kelamcıların toprak, ateş, su, hava gibi anasır-ı erbea üzerine kurdukları ontolojileri artık oldukça trajikomik bir manzara sergilemektedir.

 

8.Dördüncü Boyut Olarak Zamanın Hayatımıza İştiraki

Zaman, hareketle ölçülür. Dünyanın kendi ekseni etrafında bir tam tur dönmesi 24 saat, güneş etrafında tam bir tur atması bir yıl gibi. Aynı şekilde mekân-uzay ölçümleri de zaman birimleridir. Enlem ve boylamlarının saniye ve dakika cinsinden ölçülmesi gibi. Ya da “falan yıldız şu kadar ışık yıl uzaktadır” derken mesafe zaman birimiyle ifade edilmektedir.

Herkesin yaşadığı hıza göre bir uzay zamanı vardır. Hız zamanı yavaşlatır, uzayı ise büzer. Zaman uzaydan bir gölge gibi ayrılamayınca uzayın-mekânın olmadığı bir an da, zaman da yoktur. Yani, evrenin yaratılmadan önceki halinden bahsedemeyiz. Zaman ve uzay aynı anda varlık sahnesine çıkmış olmalılardır. Aynı şekilde uzayın dışı, boşluk kavramı (hala’ problemi) de böylece halledilemez mi? Uzayın dışı aynı zamanda ‘zaman dışı’ da olmaz mı? Haliyle imkansız olmaz mı? Uzay-zaman sürekliliği henüz kelam mesailine yeteri kadar etki etmemiş görünmektedir. Bu, zamanın ve uzay-mekânın izafiliğinden çok daha derin etkilere sahip olabilecektir.

 

9.Sonsuzluğun Sonu mu?

Bugün için geçerli olmak kaydıyla, bilim adamlarının fiziksel evrimin nicilikleriyle ilgili bir takım bulguları var. Örneğin;

Evrenin yaşı; 13,7 milyar yıl,

Yarıçapı; 1026 metreden biraz fazla,

Kütlesi; yaklaşık 1053 kg.,

Galaksilerin sayısı; yaklaşık 1011 (100 milyar civarında),

Tüm protonların toplamı; 1079 dur. 1 santimetre küp; atom çekirdeği ile doldurulursa yaklaşık 1012 kg. yani, 1 milyar ton gelir. Tüm evreni bu çekirdek malzemeyle doldursak evrenin içine en fazla 10126 parçacık sığabilir.[35]

Tüm bunlar evreni sonlu, sınırlı, başlangıçlı kılmaktadır. Çok saygıdeğer sayılar evreni ‘sayılır’ hale getirmektedir. Materyalistler Tanrı’ya gönderme yapmadan felsefelerini kurarken ya; mekân bakımından sonsuz bir evrene, ya zaman bakımından başlangıcı olmayan bir evrene, ya da içinde yaşadığımız evrenin sonsuz evrenlerden sadece biri olduğuna vs. gibi sonsuz şanslara muhtaç olduğu bilinmektedir. Bunun da imkansız olduğu anlaşılmaktadır.

 

10.Entropinin Engellenemez Artışı Yoksa Bilimsel Kıyametin Habercisi mi?

Entropi yasası termodinamiğin ikinci yasası olarak bilinen yasadır. Birinci yasa, evrende madde ve enerjinin daimi olduğunu, yaratılamayacağını veya yok edilemeyeceğini, sadece şekil değiştireceğini söyler. İkinci yasa-entropi yasası; madde ve enerjinin sadece bir doğrultuda değiştirilebileceğini bildirir. Yararlanılabilenden yararlanılamayana, düzenliden düzensize doğru. Birinci yasa evrenin maddesinin ve enerjisinin korunumu adına bir ebediyet garantisi veriyor görünmesine karşın, ikinci yasa bunu imkansız kılar ve evrenin yüksek bir düzenle başladığını, kaçınılamaz bir biçimde kaosa doğru gittiğini söyler.

Einstein entropi yasasının tüm bilimin temeli olduğunu, Sir Arthur Eddington ise, tüm evrenin en üstün metafizik yasası olduğunu belirtir.[36] Entropi yasası zaman, mekân ve madde dünyasını yani fiziksel âlemi yönetir.[37] Termodinamik yasalarına bilimin geliştirebildiği, geçerlikleri genel kabul görmüş en iyi iki yasa gözüyle bakılmaktadır.

Entropi yasası, evrenin yavaş yavaş söndüğünü, zamanla maksimum entropiye ulaşılacağını ifade etmektedir. Bu nedenle evrene bir başlangıç ve son takdir etmektedir. Big-Bang teorisiyle de mutabakat halindedir.

  1. Locke, bir zamanlar entropinin savlarının aksini iddia etmişti. Dünyanın kaostan düzene doğru ilerlediğini ileri sürmüştü. Maxwell ve L. Boltzmann gibi ünlü bilim adamları entropi sürecinin tersine çevrilebileceğini söyleyerek bu yasaya meydan okudular. Sonunda anlaşıldı ki bırakın entropiyi azaltmak ya da tersine çevirmek ‘karşılıksız hiçbir şey, hatta gözlem bile yapılamayacağı’ gerçeği ile yüz yüze gelinmiştir.

Canlılığın-hayatın ikinci yasayı ihlal ettiği söylenirdi. Bunun da yanlışlığı gösterildi. Harold Blum şöyle der; “Organizma yapılanışında görülen küçük entropi azâlimı, evrenin entropisinde çok daha geniş bir artışla eşlenir.”

Evren ilk yıllarda milyarlarca santigrad derece sıcaklığa sahipti. Bugün ise yıldızlararası uzayda sıcaklık -270°C ye kadar düşmüştür. Bu ise mutlak sıfırdan sadece birkaç santigrad derece yüksekliği ifade eder.

Yine evrenin en zayıf gücü olan, ama etkisi en büyük olan çekim gücü evrenin sonunu tayin edecektir. Eğer evrenin yeterli kadar kütlesi varsa, dolayısıyla çekim gücü varsa bu birbirlerinden uzaklaşan galaksileri tekrar eski konumuna getirecektir. Kozmoteleologlara göre evrenin ölümü ya ısıl ölümle, ya da bu şekildeki Big-Crunch (Büyük Çatırtı) ile olacaktır. İsaac Asimov’un bilimsel kıyameti (!) için anlaşılan çok sayıda, hem de teorik altyapısı oldukça güçlü argümanlar birikmektedir.

Modem fiziğin kelam mutfağına getirdiği bu engin vesailden ziyade, bu fizik felsefi küresinden doğup gelişen modem epistemolojilerde ehemmiyet bakımından hiç de birinciden aşağı değillerdir. Popper, Kuhn, Nasr gibi bilim filozofları aslında fiziği meslek eğitimi olarak almış kimselerdir, özellikle Mantıksal Pozitivizm, Viyana Çevresi denen materyalistlerin aksiyonları bu gelişmelerden büyük yara almıştır. Bunların evrenin işleyişi deterministiktir iddiaları, indeterminizm ile dengelenmiştir. Determinizmin bir diğer adı olan ‘Tümevarım’ın imkansız olduğunu Karl Popper göstermiştir. Ünlü pozitivist B. Russell; “Eğer tümevarım prensibi doğru değilse, özel gözlemlerden genel bilimsel kanunlara ulaşan her girişim batıldır ve dolayısıyla tümevarımla bilimin bilgi oluşturamadığım söylemek zorunda kalırız.” demektedir.[38]

Yine pozitivistler, ‘gözlenen olgular gözlemciden bağımsızdır ön kabulüyle ‘nesnel objektiflik iddiasında bulunmuşlardı. Hâlbuki yem fizik ‘tabiatın objektif tarifine bir son vermiştir. Bilim-değer ilişkisi çok önem kazanmıştır. Thomas Khun’un dediği gibi, ‘Bilimsel bilgi tıpkı bir dil gibi özünde ya bir topluluğun ortak malıdır ya da hiçtir.’ diyerek bilim adamlarının inanç ve değer yargılarının teorilerine sirayet edeceğini ve bilimin objektif olamayacağına dikkatlerimizi çekmiştir.

Bilinmeyen hakkında ileri sürülen bütün görüşlere nazariye-teori denir. Bu nazariyelerin bir araya gelmesi belli bir bilimi oluşturur. O halde bilimler ‘bir nazariyeler toplamından ibarettir’. Nazariyeler hem izafi, hem de temporal-zamansal (yani belli bir zaman sürecinde geçerli) dırlar.[39]

Teoriler kapsamı geniş hipotezler-varsayımlardan ibarettir. Bunların doğruluğu da olguları ne kadar iyi açıklayabildiklerine ve geleceğe dair henüz gözlemlenmemiş olguların ne kadar kesinlikte tahmin edebildiğine bağlıdır. Bugün bilimsel teorilerin iyi birer ‘karşılaştırma modeli’ olarak tanınmasıyla bilim ve gerçeklik arasındaki tekabüliyetin olmadığı iyice gün yüzüne çıkmıştır.[40]

Bütün bunlar bilimin değerini gözden düşürmemekte, tam aksine onun daha güçlü olmasına eksikliklerini tanıyıp gidermesine vesile olmaktadır. Bilim eninde sonunda sahibinden kaçan bir köle gibi, Sahibine dönecek ve teslim olacaktır. Tabiat zaten ‘kâlû belâ’dan önce müslüman olmuştur. İnsanlık fıtratının doğal mecrasına dönmeye mecbur kalacaktır. “Biz ayetlerimizi gerek kâinatta, gerek onların iç âlemlerinde onlara göstereceğiz, ta ki onun (Kur’an’ın) gerçek olduğunu iyice anlayacaklar.” [Fussilet-53]

Bilim ile din bir araya gelirse çatışırlar, bu nedenle sakın bir araya getirmeyelim fobisinden artık kurtulmalıyız. Bu ‘ed-din’ olan İslam ise ve bu bilimler o dinin sahibi olan Allah’ın İslam kanunları üzere yarattığı kevni ayetleri okumaya çalışıyorsa, bu bilimlerden tevahhuş etmenin haklı gerekçesi ne olabilir ki?

Elbette evrenin yalnızca bilimsel doğrularla anlaşılabileceği tarzındaki naiv scientism’in postülatları ve de diğer anlama yollarının ihmal edilmesi yanlıştır. Ama bunun yanında modem bilim deneye, gözleme, matematik verilere, kemmî ölçülere dayanır. Ne Doğu, ne de Batı uygarlık çevresi bu ilkelere karşıt bir davranışı göze alamaz. [41]

Abdülkerim Sürüş, modem bilimin içinde de bir gerçeklik olduğunu belirterek şöyle demektedir; “Biz hakikatin karşısında diz çökmek durumundayız. Düşmanca bir yaklaşımla ‘ne kadar bilim dışı olursanız o kadar açık ve gerçek bir Müslüman olursunuz’ fikri doğru değildir. Bizim yapacağımız bilimler de aynı şekilde rasyonelliğe dayanmak zorundadır”.[42] Sürüş yine şöyle devam ediyor; “Dinle bilim arasında bir çatışma görmüyorum. Din ile bilim yoktur. Bir yanda bilim, öte yanda dinin bilimsel, felsefi yorumları vardır. Kendi başına din diye bir şey görmüyorum. Hepsi dinin bir dizi yorumu. Dolayısıyla din ile bilimden bahsettiğimiz zaman bu ikisini karşılaştırıyorsunuz. Sorunun doğrusu şudur; Dinin bilimsel yorumu meşru ve savunulabilir mi? Bana göre dinin bilimsel yorumu vardır ve meşrudur. Ama bütün yorumlar doğrudur diyemiyorum. Din ile bilim arasında çelişki görmüyorum.” [43]

[1] Ö. N. Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelam, s.5

[2] Bekir Topaloğlu, Kelama Giriş, s.49

[3] a.g.e., s.49

[4] Alparslan Açıkgenç, İslami Araştırmalar Der. Temmuz-90, s. 187

[5] Prof. Emest Wolf-Gazo, a.g.d., Nisan-89, s. 14

[6] a.g.d., s. 15

[7] Stephen Hawking, Zamamn Kısa Tarihi, s. 162,3

[8] Hasan Küçük, M.Ü.İ.F.Der. C.3, s.305

[9] a.g.d., s.306-312

[10] Durmuş Hocaoğlu, Türkiye Günlüğü, Mayıs-89, sayı:2, s.73

[11] a.g.d. s.73

[12] Yamina Bougeneya, Bilimin Öteki Yüzü, s. 117

[13] Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 80

[14] Metin Karabaşoğlu, Bilimin Öteki Yüzü, s. 135

[15] P.Davies, a.g.e, s. 220

[16] Stewen Weinberg, İlk Üç Dakika, s. 141,2

[17] P.Davies, a.g.e., s.263,4

[18] David Ruelle, Raslantı ve Kaos, s.26,28

[19] Cames Cleick, Kaos, s. 7

[20] Davies, a.g.e., s. 89

[21] Ernst von Aster, Bilgi Teorisi ve Mantık, s. 165

[22] Alvin Toffler, Kaostan Düzene adlı kitaba yazdığı Önsözden, s.23

[23] İlya Progogine-İsabella Stengers, Kaostan Düzene, s.40

[24] a.g.e., s.386

[25] A.g.e, s.13

[26] A.g.e, s.39

[27] a.g.e.,  s.45

[28] a.g.e.,  s.50

[29] a.g.e.,  s.377

[30] age.,    s.20

[31] a.g.e.,  s.21

[32] age.,    s.33

[33] a.g.e.,  s.369

[34] Doç.Dr.Y.Şevki Yılmaz, M.Ü.İ.F.Der., Cilt:5-6, s.71,82

[35] Bilim ve Teknik Der., Mart-95, s.36,7

[36] Jeremy Rifkin, Ted Howard, Entropi, s. 12

[37] a.g.e., s. 14

[38] Alan Chalmers, Bilim Dedikleri, s.61,81

[39] Doç.Dr. Alparslan Açıkgenç, İ.A.Der. Haziran-90, s. 176

[40] İlhan Kutluer, Modem Bilimin Arka Planı, s.57

[41] Orhan Türkdoğan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi, s.48

[42] Fehim Taştekin, 1 .İst.Uluslararası İslam Düşüncesi Konferansı Notları, Yeni Şafak, 19 Mart 1996

[43] Mustafa Özcan, Yeni Şafak, 16 Ağustos 1996

KAYNAK DİZİNİ

  • AÇIKGENÇ, Doç.Dr.Alparslan, İslamı Bilim ve Felsefe Anlayışı, İ.A.Der.,Temmuz-90
  • AKBULUT, Şemseddin, Darwin ve Evrim Teorisi, Yeni Asya Yay., 2.Bas.l980-İst
  • ALTINTAŞ,Prof.Dr.Hayrani,Munkız’ın Bilgileri Işığında Gazali ve Felsefe,A.Ü.İ.F.Der,c.35
  • ASTER,von Emst, Bilgi Teorisi ve Mantık, Çev; Macit Gökberk, Sosyal Yay 3 bas 1994-İst.
  • ATEŞ, Doç.Dr.Süleyman, Kur’anı Kerim’e Göre Evrim Teorisi, A.Ü.İ.F.Der., 1.sayı
  • AYDIN, Prof.Dr.Mehmet, Süreç Felsefesi Işığında Tann-Âlem İlişkisi, A.Ü.F Der C.27
  • BİLMEN, Ö.Nasuhi, Muvazzah İlmi Kelam, Bilmen Basımevi, 1972-İst.
  • BOUGUENAYA, Dr.Yamina, KARABAŞOĞLU, Metin, DEMİRCİ, Senai, Bilimin Öteki Yüzü, İz Yay, 1991-İst.
  • CAPRA, Fritjof, Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, Çev.Mustafa Armağan, İnsan Yay. 2.bas., 1992-İst.
  • CERRAHOĞLU, Prof.Dr.İsmail, Kur’an’da İnsanın Yaratılış Sahnesinin Düşündürdükleri,

A.Ü.İ.F.Der., C.20,

  • CHALMERS, Alan, Bilim Dedikleri, Çev; H.Arslan, 2.bas., Vadi Yay., 1994-Ank.
  • DAVIES, Prof.Dr.Paul, Tanrı ve Yeni Fizik, Çev; Murat Temelli, İm Yay., 1994- İst.
  • DYSON, F.J., Matematiğin Fiziksel Bilimlerdeki Yeri, Çev; Hanaslı Gür, Bil.Tek.Mayıs-92
  • ELMALILI, M.H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C.8, Azim Neşr.
  • GLEICK, James, Kaos, Çev; F.Üçcan, 2.bas, TÜBİTAK, Ank.
  • HAWKING, S.W., Zamanın Kısa Tarihi, Çev; Sabit Say, Murat Uras, 3.bas, Milliyet Yay.,

1989-İst.

  • HOCAOĞLU, Durmuş, Zamanın Kısa Tarihi ve-veya Fizik ve Felsefe Üzerine Bir Mülahaza, Türkiye Günlüğü, Mayıs-89, Sayı.2
  • HOAGLAND, M.B., Hayatın Kökleri, Çev; Ş.Güven, A.Serin, 3.bas., TÜBİTAK, 1994-Ank.
  • KINIKOĞLU, Prof.Dr.N.G., Varoluş, Evrim, İnsan ve İslam, İslami Araştırmalar Der., C.7
  • KURAL, Orhan, Saygıdeğer Sayılar, Bil.Tek.,Mart-95
  • KUTLUER, İlhan, Modem Bilimin Arka Planı, İnsan Yay.
  • KÜÇÜK, .Doç.Dr.Hasan, Çağdaş Felsefenin Yeni Boyutlarından Ontolojinin Başarısı, M.Ü.İ.F.Der., C.3
  • ÖNER, Prof.Dr.Necati, Klasik Mantık, 3.bas., A.Ü.İ.F.Yay., 1978-Ank.
  • ÖZEMRE, Prof.Dr.A.Y., İlimde Demokrasi Olmaz, Yeni Asya Yay., 1991-İst
  • PRIGOGINE, Ilya, STENGERS, İsabella, Kaostan Düzene,Çev.S.Demirci İz Yay. 1996-İst.
  • RIFKIN, Jeremy-HOWARD, Ted, Entropi, Çev.Hakan Okay, İz Yay., 1993-İst.
  • RUELLA, David, Rastlantı ve Kaos, Çev.D. Yurtören, TÜBİTAK, 1995-Ank.
  • TOPALOGLU, Prof.Dr.Bekir, Kelam İlmi, Damla Yay.4.bas, 1991-îst.
  • TÜRKDOĞAN, Prof.Dr.Orhan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi, M.E.B.Yay,          1989-İst.
  • ULUDAĞ, Doç.Dr.Süleyman, İbn Teymiyye’de Mantık Meselesi, İ.A.Der.Sayı.4,
  • WEINBERG, S., İlk Üç Dakika, Çev.Z.Aydın-Z.Arslan, TÜBİTAK,
  • WOLF-GAZO, Dr. E., Batıda ve İslam’da Allah Anlayışına Felsefi Bir Yaklaşım, Çev.İ.Özdemir, İ.A.Der.C.3, Nısan
  • YILMAZ, Doç. Dr. Y. Şevki, İslam Kelamında Araz Nazariyesi, M.Ü.İ.F.Der, C.5-6

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir