EVRİM TEORİSİNİN MESAİL-İ KELAMA İNTİBAKI ÜZERİNE

EVRİM TEORİSİNİN

 MESAİL-İ KELAMA İNTİBAKI ÜZERİNE

Evrenin, ilahiyatçıların deyimiyle ‘ex-nihilo’ anlamında hiçlikten, sıfır enerjiden ve maddeden ve öncesinde herhangi bir zamanın olmadığı anda yaratıldığı bugün astrofizikçiler arasında genel kabul görmüştür. Evrenin 13.7 milyar yıllık ömrü bir evrimsel süreçtir. Bugün yaratılışın ilk saniyelerine, hatta ilk saniyenin 1043 te biri kadar sonrasından ve çapının 1 santimetrenin 1036 da birine kadar (10-43 sn. sonrası ve 10-36 cm. sonrası için) uzanabilen oldukça geliştirilmiş teorilerimiz var. CERN’deki hızlandırıcılarda evrenin 10-10 sn. sonrasında 1015 Kelvin dereceye düştüğü sıcaklığa hemen hemen ulaşılabilmektedir (1012 Kelvin dereceye) ve evrenin o esnadaki yapısı deneysel olarak gözlenebilmektedir. İlk patlamadan yüzbinlerce yıl sonra radyasyon- ışıma dönemi bitmiş, sıcaklık 3000 Kelvin dereceye düşmüştür. Bu yıllardan kalan ‘kozmik arkafon ışıması’ bugün radyo cızırtısı olarak dinlenebilmektedir. Bundan sonra ise yıldız çağı başlayıp, evren genişlemesine devam edip günümüze kadar gelmiştir.

200 milyarı aşkın galaksi, her bir galakside yaklaşık 100 milyarlarca yıldız. Güneşimiz ‘ikinci kol yıldız’ denen, daha önce yaşamış sonra Süpernova patlamasıyla saçılmış daha büyük bir yıldızın kalıntılarıyla oluşmuştur. Saçılan süpernovanın Güneş sistemi halini alması 100 milyonlarca yıl almış ve o günden bu güne 4,6 milyar yıl geçmiştir. Dünyamız da zamanla soğumuş 3,5 milyar yıl önce yeryüzünde hayatın ilk emaresi olan mikroorganizmalar-yeşil algler görülmeye başlanmıştır.

Yanardağların oldukça faal olduğu, denizlerin henüz sıcak olan yeryüzü tarafından ısıtılarak bir çorba şeklinde olduğu, alçak bulutlar, bol yağmurlar, çakan şimşekler ve ozon tabakası henüz oluşmadığı için güneşten gelen bol ultroviyole ışını.. vs.gibi olduğu tahmin edilen bu kahverengimsi çorba içinde ilk hayat start almış olmalıdır.[1]

Karbon, hidrojen, oksijen, nitrojen ve fosfor gibi beş temel atom birbirleriyle zincirleme reaksiyonlara girip moleküller oluşturmaları mümkündür. Zira karbonun dış yörüngesinden dört tane elektron kadrosu münhal olduğundan diğer atomlarla çok kolay bağlanabilmektedir. 20 amino asit planlı bir şekilde birleşerek protein molekülleri oluşur. Söz konusu kahverengi çorbanın oldukça uzun bir vakti varsa, içi nükleotiklerle ve amino asitlerle dolup taşabilir. Oradan da DNA gibi dev moleküllere, Enzimlere oradan da ilk hücreye geçilmiş olmalıydı. [2]

Burada hemen şunu belirtelim ki hayatın tesadüfen ortaya çıktığını ve doğal süreçlerle oluştuğunu iddia edenlerin evrim anlayışıyla, bizim yaklaşımımızdaki evrim sürecinin karıştırılmaması lazımdır. DNA’nın kendiliğinden oluşabilme olasılığı hemen hemen düşünülemeyecek kadar küçük olduğunu sıradan istatistikler kolaycanak haber verebilir.[3] Örneğin 20 cins amino asidin rastgele birleşmesiyle işe yarar bir proteinin ortaya çıkma şansı 10236 da 1’dir. Dünyanın tüm elementleri bu kimyasal işlemler için uygun elementler olsa ve Dünyanın var olduğu zamandan bu ana kadar en yüksek hızda zincirleme reaksiyonlar devam etse topu topu 1075 zincir oluşabilmektedir. 10236 yı 1075 e bölsek 10161 kalır. Yani bir tek işe yarar protein zincirinin tesadüfen oluşma şansı 10­161  de birdir.[4]

Yine yukarıdaki kahverengi bol sulu çorbaya dönersek bu hücrenin teşekkülü için gerekli kimyasal reaksiyonları hızlandıran özel bir tür protein molekülü olan enzimlerin de tesadüfen (!) oluşması gereklidir. Ayrıca DNA’nın çift kat olması, bu DNA’nın diğer önemli moleküllerin bir zarfla bir zarla kaplanması ve hücreyi ikiye bölecek enzimlerin korunması gerekir. Bu paketin bölünmesi çok karmaşık bir işlemde bütün bileşenlerin işbirliğini gerektirir ki bunun nasıl gerçekleşebildiğini bugün bile anlamış değiliz.[5] Artı, oluşan bu ilk tek hücreli canlının bu çorbada 100 milyonlarca yılda birikmiş zengin birikimi bir anda tüketip bitirmesi ve ikinci kuşak bir canlıya besin bırakmaması ihtimali de söz konusudur. Her neyse. Çorbadaki tüm kimyasal madde türlerini tüketmeden, kullanabileceği cinsten bütün maddeleri bitirdikten sonra ‘askıya alınmış canlılık durumunda’ beklemiş, çorbanın içindeki milyarlarca hemcinslerinden rastlantısal bir yararlı mutasyon sayesinde diğer kimyasal maddeleri kullanma yeteneğine sahip ikinci bir canlı türü üremiş[6] olması lazımdır ki bugünkü çeşitlilik ortaya çıkabilmiş olsun. Çünkü bu ilk canlı türü birkaç gün içinde tüm çorbayı tüketebilir ve ikinci tür bir canlı için gerekli hiçbir enerji bırakmayabilir.

Yukarıdan beri sıralamaya çalıştığımız verilerden hareketle yaratılışın mahiyetine dikkat çekmeyi amaçlamaktayız. İlk yaratılış hariç güneş, gezegen ve diğer canlıların yaratılışı uzun zaman dilimlerini içine almakta ve basitten daha kompleks bünyeli canlılara doğru tekamül şeklindeki evrim sürecini ihtiva etmektedir.

Gerek moleküler biyolojinin ve gerekse genetik biliminin gelişmesi sayesinde tüm canlı organizmaların aynı yapı taşından oluştuğu iyice belirginleşmiştir. Ve yine iyice anlaşılan bir diğer husus da hayat yalnızca bir defa ortaya çıkmıştır. Yani hayatın birden fazla başlangıcı mümkün değildir.[7] Bu şu demektir, tüm canlılar bu ilk hücreden evrimleşerek günümüze gelmişlerdir. Bugünkü canlı türleri tek tek ayrı ilk hücrelerden yaratılmamışlardır.

Bugün tüm bu gelişmelere rağmen henüz bu yolun oldukça başında durduğumuz anlaşılmaktadır. Genetik kodun dörtlü alfabesini bilmemize rağmen sentaksı hakkında hemen hemen hiçbir fikrimiz yoktur. DNA’nın çok küçük bir yüzdesi molekülleri yapmada kullanıldığını bilmemize rağmen bir organizmanın gelişimi içinde genlerin nasıl haberleştikleri, işbirliği yaptıkları, hep birlikte nasıl gruplaştıkları, ne zaman ve hangi düzene göre birbirleriyle ilişki kurduklarına dair çok az malumatımız vardır. Bir canlının -örneğin döllenmiş yumurtanın- ikiye dörde doğru çoğalırken her bir hücrenin genetik enformasyonunun her hücre içinde aynı olduğu düşünüldüğünde hücreler nasıl farklılaşabilmekte, kimisi kan, kimisi sinir kimisi deri… vs.hücresi olarak binlerce farklı şekiller altında uzmanlaşabilmektedirler?[8] Ve yine rastlantısal, üstelik çoğu zaman tahripkâr mutasyonlarla DNA mesajındaki bir harfin değişmesiyle, üstelik DNA’yı titiz bir şekilde sürekli denetleyen ve bir değişiklik bulurlarsa hemen onaran enzimlere rağmen genlerin bilinen tüm bencilliklerine rağmen türler nasıl ortaya çıkabildi? Harika bir şiire rastgele birkaç harf katılmasıyla anlamın daha da bozulması güzelleşme şansından ne kadar yüksekse, tıpkı bunun gibi rastlantıya bağlı mutasyonların zararlı olma şansı da o kadar yüksektir.[9]

DNA’lardaki genlerin değişmesi sadece mutasyonlarla değil, cinsel karışımlarla da gerçekleşir. Böylece bir sürü farklılık ortaya çıkmış olabilir. Cinsel karışım yalnızca benzer organizma arasında gerçekleştiğinden artık yeni türler ayrı ayrı evrimleşmeye devam ettiler. Bu yeni türler içinde çevreye daha iyi adapte olabilenler gelişmelerini sürdürdü, adapte olamayanlar doğal ayıklanma yöntemiyle sahneden çekildiler.

Evrim teorisinin bu veya bunun benzeri argümanlarına birçok eleştiriler yöneltilebilse de sonuç değişmeyecektir. Evrende süreklilik yok, değişim var. Zamanın oku bizi geçmişten hızla uzaklaştırmakta ve geri-dönüşümü imkansız kılmaktadır. Newtoniyen fizik oluşumu imkansız hale getirmişti. Whitehead’a göre ‘varlık oluştan ayrılamaz’.[10] Son yüzyılın mikrodan makroya tüm keşifleri ‘kâinatın evrimleşme içinde oluşunu’ ifadeden ibarettir.[11] Klasik bilimin kurucuları bu görüntüler dünyasından öte geçme, zamansızı yakalama, yüce bir rasyonellik dünyasına ulaşma, şeffaf ve nedensel bir dünya kurgulama çabasındaydılar. Bugün ise nedenselliğin yerine istatiksel bir nedensellikten bahsediyoruz. Rastgeleliğin ve olasılığın asıl, düzenin ise tâli olduğu mat bir dünyada yaşıyoruz.[12] Evren artık değişmezliğin ve sürekliliğin hakim olduğu mekânik bir yapı arzetmiyor. Tam aksine bu yeni kâinat tıpkı bir canlı organizma gibidir.[13]

8 milyon yıl önce hominid (insanımsı) denen bir canlı türü insan ve maymun türünün ortak atası olduğu tahmin edilmektedir.[14] Her iki tür de kendi yönünde evrimleşmeye devam etmiş homo sapiens sapiens denen kafatası hacmi 1200-1700 santimetre küp olan bugünkü insan bundan 40 bin ile 100 bin yıl önce ilk örneği yeryüzünde görülmüştür.

Bazı genetikçiler, bebek doğumundan sonra atılan son-plesentalardaki hücrelerin mitokondrilerinin mutasyon hızına bakarak dünyadaki bütün insanların tek bir annenin çocuğu olduğunu ve bu annenin en fazla 200 bin yıl önce Kuzey Afrika’da yaşadığını iddia etmektedirler.[15] Yine bazı genetik bilimciler iki toplum birbirinden coğrafi olarak ne kadar uzaksa genetik yapılarının da o kadar farklı olduğunu gözlemlemişlerdir. Ve yine dünyadaki binlerce dilin Ortadoğudan uzaklaştıkça farklılıkların büyüdüğü tespit edilmiştir. Tüm bunlar insanlığın Ortadoğu’dan doğarak yayıldığı düşüncesine destek vermektedirler.[16]

Günümüzde oldukça gelişen, genetik bilimi sayesinde insanlığın Afrikalı siyahî bir kadından, Eva /Havva’dan doğarak ürediklerini biliyoruz. Hücrenin içindeki mitokondrial DNA /mtDNA yalnızca annenin yumurtasından çocuğa geçer. Spermlerdeki mitokondriler, hızlı hareketi sağlayan enerjiyi üretebilmek için kuyruk kısmında bulunur. Ne var ki dölleme yarışını kazanan spermin başı yumurtaya girdiğinde, babanın mtDNA’ları hücre dışında kalır. Neticede, meydana gelen embriyoda sadece annenin mtDNA’ları bulunur. mtDNA’ları her zaman yumurtadan yumurtaya, yani anneden kıza geçer.  Yapılan incelemeler bu mtDNA’ların hemen hemen hiç değişmediğini -bir milyon yılda, %3 kadar- göstermiştir. Tüm insanların mtDNA’sı incelendiğinde, onların çok uzak olmayan bir geçmişte aynı annelerden –mitokandrial Havva’lardan- geldikleri görülmüştür.[17]

Yine insan genomunun incelenmesi neticesinde ilk “homo sapiens sapiens /Âdem’i buldular. İnsanın 46 kromozomundan 22 tanesi annesinden, 22’si babasından alır. Geri kalan bir çift seksüel kromozomun yarısını anne, diğer yarısını baba verir. Kromozom çiftlerinin 22’si kadın ve erkeklerde benzerlik gösterir ve otozom olarak adlandırılır. Cinsiyeti belirleyen 23. kromozomsa XX veya XY olarak adlandırılır. Döllenme esnasında anne X kromozomu verir, baba da Y kromozomu verirse bebek erkek (XY) ya da; erkek de X kromozomu verirse bu takdirde kız (XX) olur. Y kromozomu hiç değişmeden babadan oğula geçer. İşte bu Y kromozomu incelenerek, geriye doğru gidildiğinde erkeklerin soy ağacı çıkarılabilir. Yapılan hesaplar ilk insanın/Âdem’in en erken 68.000 yıl önce yeryüzü cennetinde bulunduğunu göstermektedir. Bugün kü, insanların ortak atasının Afrikalı bir erkek olduğu anlaşılmaktadır.[18]

Yaratılışın böyle bir evrimsel süreç olduğunun meşru olup olmadığına gelirsek, Kur’an böyle bir yaratılış anlayışını meşrulaştırmamıza imkan tanır mı?

Allah ilk insan olan Adem (A.S.)’ı; a- Sudan (Enbiya-30, Nur-45, Furkan-54), b- Topraktan (Turab), (Hacc-5, Mü’minun-67),

c- Kuru çamurdan, toprağın istihale geçirmiş şekli olan çamurdan (Salsal) (Hıcr- 26,28,33),

d- Karabalçıktan (Hamein Mesnun) (Hıcr-26,28,33),

e- Çamurdan (Tin) (En’am-2, Araf-11, Secde-7),

f- Balçık mayasından (Sülaletin min tîn) (Mü’minun-12),

g- Ateşle pişmiş kuru çamurdan (Salsalin kel fahhar) (Rahman-14),

h- Yapışkan cıvık çamurdan(Tînin lâzib) (Saffat-11),

ı- Spermden (nutfe) (Nahl-4, Mü’minun-14, Yasin-77),[19]

j- Karışımdan (emşâc) (Dehr-2),

k- Kan pıhtısından (alak) (Alak-2) yarattığını haber vermektedir.

Tüm bu ayetler insanın bir anda bugünkü halini almadığım, insanın çeşitli istihalelerden sonra meydana geldiğine işaret etmektedir. İlk insan olan Adem’i meydana getiren nutfe, tîni lâzib, nutfe-i emşâc bir insan bedeninde oluşmamış ve insan bedeninden çıkmamıştır. O ilk nutfe balçıktan yaratılmıştır.[20]

Yine Kur’anda insanın yaratılışım haber veren ayetlerden insana belli bir şekil verildikten sonra hayat verildiği anlamı çıkmamakta, tam aksine şekil vermenin yaratılıştan sonra olduğu anlaşılmaktadır. “And olsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik” (Araf-11), “Ey insanoğlu! Seni yaratıp sonra şekil veren” (İnfitar-5,6).[21]

“Cenab-ı Hak insanı yaratmaya çamurdan başladı”(Secde-7). Demek ki, insan yaradılışı çamurdan başlamış fakat birden çamur insan oluvermemiş, insan olma yoluna girmiştir. Yine “Allah Adem’i topraktan yarattı, sonra ona ol dedi o da oluyor” (Al-i İmran-59) ayetinde de tevâli-i silsileye işaret vardır.[22]

Yine şu Ayet-i Kerimeler konumuza ışık tutması açısından oldukça önem arzetmektedir. “Neden Allah’a ta’zim etmek istemiyorsunuz? Oysa O, sizi (aşama aşama) merhalelerden geçirerek yarattı” (Nuh-13,14), “İnsanoğlu bahse değer birşey olana kadar şüphesiz uzun bir zaman geçmemiş midir?” (Dehr-1), Allah sizi bitki olarak bitirdi” (Nuh-17). Bu sonuncu ayette insan tekamülünün ilk aşamasının bitkisel hayat olduğuna açık işaret vardır. Merhum Elmalı Hamdi Yazır, İnsan-Dehr suresi İ ve 2.ayetlerini özetle şöyle tefsir etmektedir; “Ayette geçen dehr; bilinmeyen uzun zamanları, hin ise; az veya çok sınırlı bir zaman dilimini ifade etmede kullanılır. Buradaki dehr kelimesi âlemin başlangıcıyla insanın yaratılışı arasındaki süreyi ifade eder. Yani şu bir gerçek ki; insan cinsi âlemin yaradılışından bir hayli zaman sonra yaratılmıştır. O süre içinde insan anılır (bu nam ile tanınır) bir şey olmamıştır”, yani bir şey olmamış değil, bahse değer bir şey olmamıştır. İnsan adıyla anılan, anlaşılan, bugün insan adıyla zihnen göz önüne getirilip anlatılan cins henüz var olmamıştı. İlk unsurlar, madenler, sonra onlardan aşama aşama bitkisel, hayvansal gıdalar, süzülen bir çamur hulasası ve oradan nutfenin oluşmasına doğru bir şeyler oluşmuş ama henüz insan diye anılan birşey olmamıştı. Hem sonra bu dehrin başlangıcından çok sonra olmuştur. Yine bu nutfenin diğer birçok ayetlerin kesin delaletiyle başka bir insandan gelmemiş olması gerekir. Allah bu nutfenin emşâc cinsinden olduğunu da haber vermiştir. Emşac kelimesi müfred ise, bu takdirde anlamı; cüzlerinin bir kez birleşip karıştığı düşünülen karışım, cemi ise; cüzlerinden her biri başka bir karışım olan farklı karışımların birbirine karıştırılmış olduğu düşünülen ‘katmerli karışım’ demek olur. Katade’den gelen bir rivayete göre emşac, nutfenin taşıdığı renkler ve geçirdiği hallerdir. Öyle olursa ‘nutfenin renkleri ve geçirdiği haller’ deyimi şu manaları ihtiva edebilir; nutfe meydana gelene kadar geçirdiği ve anılmayan şeylerden süzüle süzüle, halden hale girerek, geldiği birçok süzülme mertebelerindeki hal ve durumları ile bundan sonra embriyon ve et parçası yapılmak ve yaratılışı tamamlanmak suretiyle geçireceği embriyon ve cenin hallerindeki aşamalar.

Kısaca; insan bir anda yaratılıvermiş bir yaratık değildir. Zamanın başlangıcından bu yana devir devir, aşama aşama yaratılagelmiş, adı sanı geçmeyen şeylerden süzülüp birbirlerine katıla katıla birleştirilmiş ve terbiye edile edile bir takım nitelik ve hususiyetler ilave olunarak yetiştirilmiş karışımlardan meydana getirilen bir nutfeden yaratılmıştır.[23]

İşte 3,5 milyar yıla yakın bir dehr geçtikten sonra, eşref-i mahlukat olan insan için yeryüzü bir beşik gibi süslendikten, ahsen-i takvim suretinde halkedilen bu halife-i arz’ın kömürü, petrolü oluşturulduktan sonra, dinazorlar gibi baş edemeyeceği devasa hayvanlar yeryüzünden çekildikten sonra, volkanlar oldukça söndükten, zelzeleler nispeten azaldıktan sonra Allah’ın iki ellerimle yarattığım dediği (Sa’d-75) yaratılışını tamamlayıp şekillendirdikten sonra kendi ruhundan bir nefha üflediği (Secde-9) ve ona akıl bahşettiği ilk insan, Adem (A.S.), biyologların ve paleoantropologların ‘homo sapiens sapiens’ adını verdikleri ilk insan türü günümüzden en fazla 40-100 bin yıl önce tüm insanların ortak atası olarak insanlığın yeryüzündeki hayatına start vermiş olmalıdır. Evrenin yaşı 13.7 milyar olduğu düşünülürse, insanın yeryüzündeki serüveni oldukça kısadır. Evrenin toplam ömrü 24 saat kabul edersek, 23 saat 59 dakika 59 saniye insansız geçmiştir. ‘Ekabir meclise sonradan teşrif eder’ kavlince son bir saniyeden az bir süre içinde yeryüzüne ayak basmıştır.

Kur’an gayet ince bir tarzda hayattan önceki safhasında insanı ‘3.şahıs’ olarak anmakta, mesela; neslahu, sevvahu… gibi, fakat ruh üflendikten sonra, akıl ve duyularına kavuştuktan sonra birden ona ‘2.şahıs’ olarak hitab etmektedir. “Biz sizi yarattık, sonra şekillendirdik, sonra Meleklere, Adem’e secde edin dedik” (Araf-11) ayetinde insanın çeşitli merhalelerden geçtiği ifade edildikten başka, ruh ve akıl verilen tüm insanlık cinsine (Adem’e) meleklerin secde etmeleri emrolunmuştur. Yoksa ilk yaratılışında değil. Demek ki secde ilk yaratılan ruh ve akıldan yoksun insana değil, akıl ve ruh sahibi olan, bu meziyetlere sahip Adem’in şahsında nev-i beşeredir.[24]

Evrim teorisini bazı materyalist bilim adamlarının istismar ediyor oluşu evrim teorisine büsbütün sırt çevirmemizi gerektirmez. Bilim adamı ile bilim ayrılmalıdır. Tıpkı pire ile yorgan gibi. Birkaç pire için yorgan yakılmamalıdır. Belki gün gelecek materyalistlere, deterministlere, sekülarizmin temeli olan mekânik evren taraftarlarına karşı ilahiyatçılar evrim teorisini sahiplenecekler, en azından sempatik bulacaklardır. Yeter ki Batlamyus Kozmoğrafyasmdan, Aristo’nun iki değerli mantığından, Ortaçağ tabiat bilimlerine hakim olan bilim felsefesinden bir kurtulabilsinler.

[1] Mahlon B.Hoagland, Hayatın Kökleri, s.38,9

[2] a.g.e., s.49,41

[3] Paul Davies, a.g.e., s.146

[4] Şemseddin Akbulut, Darvin ve Evrim Teorisi, s.43,4

[5] M.B.Hoagland, a.g.e., s.45

[6] a.g.e., s.89

[7] a.g.e., s.45

[8] Fritjof Capra, Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, s.130,1

[9] M.B.Hoagland, a.g.e., s.69

[10] İ.Progogine, a.g.e., s.354

[11] a.g.e., s.360

[12] a.g.e., s.361,3

[13] a.g.e., s.369

[14] Colin Tudge, New Scientist’ten Çev.Ö.Kurtuluş, Bilim Teknik Temmuz-95, s.26,27

[15] Prof. Nihat Kımklıoğlu, Î.A.Der., C.7, Sayı:l, s.76

[16] Doç. Dr. Selçuk Arslan, Bilim Teknik Dergisi

[17] Bilim ve Teknik Der, Mayıs/1996, s.40, Bilim ve Teknik Der, Nisan/2011, s.99

[18] Bilim ve Teknik Der, Ekim/1998, s.88

[19] İsmail Cerrahoğlu, A.Ü.İ F.Der., Sayı:20, s.87, Süleyman Ateş, a.g.d., s. 132,3

[20] İ.Cerrahoğlu, a.g.d., s.88,9

[21] N.Kınıkoğlu, a.g.d., s.76

[22] S.Ateş, a.g.d., s. 134

[23] Elmalı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C.8, s.453,456

[24] Süleyman Ateş, a.g.d., s. 140

 

KAYNAK DİZİNİ

  • AÇIKGENÇ, Doç.Dr.Alparslan, İslamı Bilim ve Felsefe Anlayışı, İ.A.Der.,Temmuz-90
  • AKBULUT, Şemseddin, Darwin ve Evrim Teorisi, Yeni Asya Yay., 2.Bas.l980-İst
  • ALTINTAŞ,Prof.Dr.Hayrani,Munkız’ın Bilgileri Işığında Gazali ve Felsefe,A.Ü.İ.F.Der,c.35
  • ASTER,von Emst, Bilgi Teorisi ve Mantık, Çev; Macit Gökberk, Sosyal Yay 3 bas 1994-İst.
  • ATEŞ, Doç.Dr.Süleyman, Kur’anı Kerim’e Göre Evrim Teorisi, A.Ü.İ.F.Der., 1.sayı
  • AYDIN, Prof.Dr.Mehmet, Süreç Felsefesi Işığında Tann-Âlem İlişkisi, A.Ü.F Der C.27
  • BİLMEN, Ö.Nasuhi, Muvazzah İlmi Kelam, Bilmen Basımevi, 1972-İst.
  • BOUGUENAYA, Dr.Yamina, KARABAŞOĞLU, Metin, DEMİRCİ, Senai, Bilimin Öteki Yüzü, İz Yay, 1991-İst.
  • CAPRA, Fritjof, Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, Çev.Mustafa Armağan, İnsan Yay. 2.bas., 1992-İst.
  • CERRAHOĞLU, Prof.Dr.İsmail, Kur’an’da İnsanın Yaratılış Sahnesinin Düşündürdükleri,

A.Ü.İ.F.Der., C.20,

  • CHALMERS, Alan, Bilim Dedikleri, Çev; H.Arslan, 2.bas., Vadi Yay., 1994-Ank.
  • DAVIES, Prof.Dr.Paul, Tanrı ve Yeni Fizik, Çev; Murat Temelli, İm Yay., 1994- İst.
  • DYSON, F.J., Matematiğin Fiziksel Bilimlerdeki Yeri, Çev; Hanaslı Gür, Bil.Tek.Mayıs-92
  • ELMALILI, M.H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C.8, Azim Neşr.
  • GLEICK, James, Kaos, Çev; F.Üçcan, 2.bas, TÜBİTAK, Ank.
  • HAWKING, S.W., Zamanın Kısa Tarihi, Çev; Sabit Say, Murat Uras, 3.bas, Milliyet Yay.,

1989-İst.

  • HOCAOĞLU, Durmuş, Zamanın Kısa Tarihi ve-veya Fizik ve Felsefe Üzerine Bir Mülahaza, Türkiye Günlüğü, Mayıs-89, Sayı.2
  • HOAGLAND, M.B., Hayatın Kökleri, Çev; Ş.Güven, A.Serin, 3.bas., TÜBİTAK, 1994-Ank.
  • KINIKOĞLU, Prof.Dr.N.G., Varoluş, Evrim, İnsan ve İslam, İslami Araştırmalar Der., C.7
  • KURAL, Orhan, Saygıdeğer Sayılar, Bil.Tek.,Mart-95
  • KUTLUER, İlhan, Modem Bilimin Arka Planı, İnsan Yay.
  • KÜÇÜK, .Doç.Dr.Hasan, Çağdaş Felsefenin Yeni Boyutlarından Ontolojinin Başarısı, M.Ü.İ.F.Der., C.3
  • ÖNER, Prof.Dr.Necati, Klasik Mantık, 3.bas., A.Ü.İ.F.Yay., 1978-Ank.
  • ÖZEMRE, Prof.Dr.A.Y., İlimde Demokrasi Olmaz, Yeni Asya Yay., 1991-İst
  • PRIGOGINE, Ilya, STENGERS, İsabella, Kaostan Düzene,Çev.S.Demirci İz Yay. 1996-İst.
  • RIFKIN, Jeremy-HOWARD, Ted, Entropi, Çev.Hakan Okay, İz Yay., 1993-İst.
  • RUELLA, David, Rastlantı ve Kaos, Çev.D. Yurtören, TÜBİTAK, 1995-Ank.
  • TOPALOGLU, Prof.Dr.Bekir, Kelam İlmi, Damla Yay.4.bas, 1991-îst.
  • TÜRKDOĞAN, Prof.Dr.Orhan, Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi, M.E.B.Yay,          1989-İst.
  • ULUDAĞ, Doç.Dr.Süleyman, İbn Teymiyye’de Mantık Meselesi, İ.A.Der.Sayı.4,
  • WEINBERG, S., İlk Üç Dakika, Çev.Z.Aydın-Z.Arslan, TÜBİTAK,
  • WOLF-GAZO, Dr. E., Batıda ve İslam’da Allah Anlayışına Felsefi Bir Yaklaşım, Çev.İ.Özdemir, İ.A.Der.C.3, Nısan
  • YILMAZ, Doç. Dr. Y. Şevki, İslam Kelamında Araz Nazariyesi, M.Ü.İ.F.Der, C.5-6

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir